Sosyal Bilimler Enstitüsü / Social Sciences Institute
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1394
Browse
Item An interpretatıve phenomenologıcal analysıs of the narcıssıstıc injury(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Köroğlu, Deniz; Uyar Suiçmez, TuğbaBu çalışmada, yetişkin bireylerde narsistik yaralanma deneyiminin derinlemesine araştırılması hedeflenmiştir. Kişilerin öznel deneyimlerini derinlemesine anlamak adına nitel araştırma stratejisi tercih edilmiş ve bu kapsamda Beş Faktör Narsisizm Ölçeği Kısa Form puanları doğrultusunda amaca uygun 7 kişi ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yürütülmüştür. Veriler Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz yöntemi ile analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre “kırılgan benliği bir arada tutmak için grandiyöz zırh”, “sarsılmaz benlik imajı sunmak”, “incinmemek için duygulara temastan kaçınmak”, “mağdur olarak hak görmek”, “kendine yönelen yıkıcılık”, “ötekinin eksikliğinden benliğin yeniden inşası” ve “yaralanmış benliğin onarım ihtiyacı” olmak üzere yedi tema oluşturulmuştur. Oluşan temalar ile klinik etkiler ilgili literatür doğrultusunda tartışılmıştır. The current study aimed to examine in-depth the experience of narcissistic injury in adults. A qualitative research strategy was preferred to understand individuals' subjective experiences in-depth. Semi-structured interviews were conducted with 7 individuals suitable for the purpose in line with the Five-Factor Narcissism Inventory Short-Form scores. The data were analyzed using the Interpretative Phenomenological Analysis method. According to the analysis results, seven themes were created, including “Grandiose Armor to Hold the Broken Self Together”, “Presenting an Unshakable Self-Image”, “Avoid Emotions to Avoid Getting Hurt”, “Feeling Entitled as A Victim”, “Self-Directed Destructiveness”, “Reconstruction of The Self with The Lack of The Other”, and “The Wounded Self's Need for Repair”. The emerging themes and clinical effects were discussed in line with the relevant literature.Item An intervention to increase electricity savings in the context of energy consumption: Implementation intention and transtheoretical model(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Burcu Tekeş, Tolungüç; Burcu, Tekeş TolungüçThe damage caused by climate change and global warming has been a long-studied and known issue. Electricity is defined to be the most used and needed type of energy and it is known that electricity consumption contributes significantly to emissions in Turkey therefore the occurred damages of the global warming. Implementation intention and readiness for change are models that are found to be effective in behavior change, and they have various applications in the literature on pro-environmental behaviors. Thus, the effect of implementation intention and readiness to change on participants’ attitudes, motivations and behaviors toward electricity-saving were examined through 2 (experiment vs. control) x 2 (baseline x follow-up) x 2 (action x contemplation) mixed model repeated measures ANOVA. The sample of this research consists of 92 individuals who are above 18 years of age and there was a two-week time interval between pre and post measures. The results indicated that contrary to expected, implementation intention only influenced external motivation and readiness to change only influenced behavior, eco-management behavior, motivation, self-determined motivation, introjected motivation. The dominant effect of readiness to change was not unexpected. More profoundly, it was found that implementation intention and readiness to change had a significant interaction on persuasion behavior. This result showed the effectiveness of implementation intention paired with readiness to change and the effect of implementation intention increases when implemented to individuals in action stage of change together with the importance of individuals’ stage of change in terms of effectiveness of implementation intention. For future studies and practical implications, before providing implementation intention intervention, individuals’ transition to action stage from contemplation stage can be procured. İklim değişikliği ve küresel ısınmanın neden olduğu zarar uzun süredir araştırılan ve bilinen bir sorundur. Elektrik, en çok kullanılan ve ihtiyaç duyulan enerji türü olarak tanımlanmaktadır ve Türkiye'de elektrik tüketiminin emisyonlara önemli ölçüde katkıda bulunduğu aynı zamanda küresel ısınmanın neden olduğu zararlara olan katkısı bilinmektedir. Niyet aşılama ve değişime hazır olma, davranış değişiminde etkili bulunan modellerdir ve çevre dostu davranışlarla ilgili literatürde çeşitli uygulamalara sahiptirler. Bu nedenle, niyet aşılama ve değişime hazır olmanın katılımcıların elektrik tasarrufuna yönelik tutum, motivasyon ve davranışları üzerindeki etkisi 2 (deney ve kontrol) x 2 (ön x son) x 2 (tasarruf yapan x tasarruf yapmayan) karma desen tekrarlı ölçümlü ANOVA ile incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini 18 yaşından büyük 92 kişi oluşturmakta ve ön ve son ölçümler arasında iki haftalık bir zaman aralığı bulunmaktadır. Çalışmanın sonuçlarına göre, beklenilenin aksine niyet aşılama yalnızca dışsal motivasyon değişime hazır olma ise eko- yönetim davranışı, öz-belirlenen motivasyon, içe yansıtılmış motivasyon üzerinde anlamlı bir etki yaratmıştır. Daha önemlisi, niyet aşılama ve değişime hazır olmanın ikna davranışı üzerinde ortak etkisi olduğu bulunmuştur. Bu durum, niyet aşılama modelinin değişime hazır olma ile birlikte ele alındığında tasarruf yapan bireyler üzerinde daha etkisi olduğunu göstermektedir. İleriki çalışmalarda, niyet aşılama modeli uygulanmadan önce bireylerin değişim aşamaları modelinde eylem aşamasına gelmeleri sağlanabilir.Item Anchored moral values: The effect of anchoring and moral identity on moral decision-making and judgement(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Akkaya, Ayşe Betül; Doğutepe, ElvinStudies on moral decision-making and judgment have been increasing in recent years. In the literature, it has been demonstrated that people's decisions are affected by cognitive influences in moral decision-making processes as in other decisions. This study aimed to examine how people's moral decision-making and judgment processes are affected by anchoring, one of these cognitive effects, and the concept of moral identity. By using classical moral dilemma scenarios to measure moral judgments, this study also examined the extent to which moral identity and utilitarianism, a moral thinking disposition, predict moral judgments. The study was conducted with 253 participants aged 18 to 65. Participants were divided into high, low, or no anchoring groups according to the anchoring effect they were exposed to. Also, low moral identity internalization and high moral identity internalization groups were obtained according to their moral identity internalization status. People's moral judgments were significantly affected by the anchoring effect, and the moral judgments of the participants in the high anchoring group differed compared to the low and no anchoring group. This result contributes to the view that the anchoring effect can be extended to the domain of moral judgment. However, whether the participants' moral identity internalization level was low or high did not lead to a change in their moral judgments. Moreover, it has been shown that classical moral dilemmas used to examine moral judgments do not capture utilitarianism as a whole by considering only the harm dimension of utilitarianism. The findings obtained from the study are discussed in the light of the literature. Ahlaki karar alma ve yargıya varma üzerine yapılan çalışmalar son yıllarda giderek artmaktadır. Literatürde, diğer kararlarda olduğu gibi ahlaki karar alma süreçlerinde de insanların kararlarının bilişsel etkilerden etkilendiği ortaya konmuştur. Bu çalışma, insanların ahlaki karar verme ve yargılama süreçlerinin bu bilişsel etkilerden biri olan çapalama ve ahlaki kimlik kavramından nasıl etkilendiğini incelemeyi amaçlamıştır. Ahlaki yargıları ölçmek için klasik ahlaki ikilem senaryolarının kullanıldığı bu çalışmada ayrıca ahlaki kimliğin ve ahlaki bir düşünme eğilimi olan faydacılığın ahlaki yargıları ne ölçüde yordadığı incelenmiştir. Çalışma, yaşları 18 ile 65 arasında değişen 253 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar maruz kaldıkları çapalama etkisine göre yüksek, düşük veya çapalamanın olmağı gruba ayrılmıştır. Ayrıca ahlaki kimlik içselleştirme durumlarına göre düşük ahlaki kimlik içselleştirme ve yüksek ahlaki kimlik içselleştirme grupları elde edilmiştir. Kişilerin ahlaki yargıları çapalama etkisinden önemli ölçüde etkilenmiş ve yüksek çapalama grubunda yer alan katılımcıların ahlaki yargıları düşük ve hiç çapalamanın olmadığı gruba kıyasla farklılaşmıştır. Bu sonuç, çapalama etkisinin ahlaki yargı alanına genişletilebileceği görüşüne katkıda bulunmaktadır. Ancak, katılımcıların ahlaki kimlik içselleştirme düzeylerinin düşük ya da yüksek olması ahlaki yargılarında bir değişikliğe yol açmamıştır. Ayrıca, ahlaki yargıları incelemek için kullanılan klasik ahlaki ikilemlerinin, faydacılığın sadece zarar boyutunu ele alarak faydacılığı bir bütün olarak ele almadığı gösterilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.Item Assessing prolonged grief on online platforms: The predictive role of perceived socil support, meaning reconstruction and unfinished business(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) İlayda, Kaya; Tuğba, Uyar SuiçmezIn the present study, the effects of meaning reconstruction , unfinished business and perceived social support on prolonged grief were assessed and the role of online grief in symptom severity was tried to be examined. In addition, it was investigated which factors play an important role in terms of engaging in loss-related behaviors. Within the scope of the study, 282 participants over the age of 18 who had lost a relative at least 12 months ago were reached. Participants were reached by convenient sampling method. Online grief behaviors were defined in the pilot study as announcing death, sharing photos, writing about loss, communicating with acquaintances, looking at the profile of the deceased, communicating with strangers, writing under the posts of the deceased or sending direct messages to the deceased and provided in the demographic form prepared. People who display one or more of these behaviors found to be show higher levels of adverse grief when compared to those who do not. In the hierarchical regression analysis scnducted, it was found that the time since the loss, earthquake exposure, unfinished business and meaning reconstruction significantly predict severe and elongated grief symptoms. In addition to all these effective factors, frequency of loss-related behavior on social media still had explanatory value on symptom severity. According to information acquired from logistic regression, receiving professional support was found to be a significant predictor of engaging in loss-focused behavior on social media. The research findings were discussed in line with the relevant literature. Bu çalışmada, anlamın yeniden yapılandırılması, bitmemiş iş ve algılanan sosyal desteğin uzamış yas üzerindeki etkileri değerlendirilmiş ve çevrimiçi yasın semptom şiddetindeki rolü incelenmeye çalışılmıştır. Ayrıca, kayıpla ilgili davranışlarda bulunma açısından hangi faktörlerin önemli rol oynadığı araştırılmıştır. Çalışma kapsamında en az 12 ay önce bir yakınını kaybetmiş 18 yaş üstü 282 katılımcıya ulaşılmıştır. Katılımcılara kolay örnekleme yöntemi ile ulaşılmıştır. Bu davranışlardan bir ya da daha fazlasını sergileyen kişilerin sergilemeyenlere kıyasla daha yüksek düzeyde olumsuz yas yaşadıkları tespit edilmiştir. Yapılan hiyerarşik regresyon analizinde, kayıptan bu yana geçen süre, depreme maruz kalma, bitmemiş iş ve anlamın yeniden şiddetli ve uzamış yas belirtilerini anlamlı bir şekilde yordadığı bulunmuştur. Tüm bu etkili faktörlerin yanı sıra, sosyal medyada kayıpla ilgili davranış sıklığının da belirti şiddeti üzerinde açıklayıcı bir değere sahip olduğu görülmüştür. Lojistik regresyondan elde edilen bilgilere göre, profesyonel destek almanın sosyal medyada kayıp odaklı davranışlarda bulunmanın anlamlı bir yordayıcısı olduğu bulunmuştur. Araştırma bulguları ilgili literatür doğrultusunda tartışılmıştır.Item Autobiographical memory process in non-clinical anxiety and comorbid depression(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Akbulut, Rabia; Doğutepe, ElvinThis study aims to assess the autobiographical memory of participants with anxiety and comorbid depression in a non-clinical sample. The sample of the study consisted of young adults between the ages of 18 and 25 on a voluntary basis. A total of 97 people participated in the study. The Beck Anxiety Inventory (BAI), the Beck Depression Inventory (BDI), and the Autobiographical Memory Test (AMT) were used in the study, respectively. According to the results of the analysis, the groups differed both in terms of the total number of memory (specific and overgeneral) and the emotion of the cue word (positive or negative). The high anxiety-high depression (HAHD) group was less specific than the comparison and high anxiety (HA). The HA group did not differ from the comparison group. For positive cue words, HAHD was less specific than both groups, while HA was less specific than comparison group. For the negative, HAHD was only more specific than the comparison group, while HA did not differ. On the other hand, HA was more specific than the comparison. For overgeneralization, the opposite of specificity, HAHD was more overgeneral than the comparison group, while HA did not differ from the comparison group. For positive, HA and HAHD were more overgeneral than comparison group, whereas for negative, HAHD and HA were less overgeneral than comparison group, but HA and HAHD did not differ for both cues. In terms of latency, the response time of HAHD is longer than the comparison and HA. There is no difference between HA and comparison group. For positive cue words, HAHD and HA have longer reaction times than comparison group, while HAHD is longer than HA. For negative, comparison is longer than HAHD and HA, but HA and HAHD did not differ. The strengths, limitations, and contributions of the study are discussed in light of the relevant literature. Bu çalışma, klinik olmayan bir örneklemde anksiyete ve eşlik eden depresyonda otobiyografik belleği değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemini gönüllülük esasına dayalı olarak 18-25 yaş arası genç yetişkinler oluşturmaktadır. Araştırmaya toplam 97 kişi katılmıştır. Çalışmada Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Otobiyografik Bellek Testi (OBT) kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına, gruplar hem total anı sayısı (spesifik ve aşırı genelleme), hem de ipucu kelimesinin duygusu (pozitif veya negatif) bakımından farklılaşmıştır. Yüksek anksiyete-yüksek depresyon (HAHD) grubu, karşılaştırma ve yüksek anksiyete (HA)’den daha az özgül olmuştur. HA grubu ise karşılaştırma grubundan farklılaşmamıştır. Pozitif ipucu kelimeler bakımından HAHD, her iki gruptan daha az özgülken, HA’da, karşılaştırma grubundan daha az özgüldür. Negatif için ise, HAHD sadece karşılaştırma grubundan daha özgülken, HA ile farklılaşmamıştır. HA ise, karşılaştırmadan daha özgül bulunmuştur. Özgüllüğün karşıtı olan aşırı genelleme için, HAHD karşılaştırma grubundan daha fazla aşırı genelleme yaparken, HA, karşılaştırma grubundan farklılaşmamıştır. Pozitif için, HA ve HAHD, karşılaşma grubundan daha fazla aşırı genelleme yaparken, negatif için, HAHD ve HA’nın karşılaştırma grubuna göre daha az aşırı genelleme yaptığı, ancak HA ve HAHD’nin her iki ipucu için de farklılaşmadığı bulunmuştur. Latans bakımından HAHD’nin tepki süresi karşılaştırmadan ve HA’dan daha uzundur. HA ve karşılaştırma grubu arasında bir fark yoktur. Pozitif ipucu kelimeler için HAHD ve HA’nın tepki süresi karşılaştırma grubundan daha uzunken, HAHD de HA’dan uzundur. Negatif için, karşılaştırma, HAHD ve HA’dan uzundur ancak HA ve HAHD farklılaşmamıştır. Araştırmanın güçlü yönleri, sınırlılıkları ve katkıları ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.Item Comparing the effect of daily informative and supportive text messages on people with mild and moderate depression(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Özlem, İlkay; Burçin, Akın SarıBu çalışmada BDT bileşenleri içeren bilgilendirici ve destekleyici metin mesajlarının hafif ve orta şiddette depresyon belirtileri üzerindeki etkisi deney ve kontrol grupları karşılaştırılarak incelenmiştir. Araştırma başlamadan önce kişilere gönderilmek üzere araştırmacı tarafından BDT temelli kısa mesajlar oluşturulmuştur. Araştırmanın örneklemini 96 kadın, 34 erkek ve 1 cinsiyet belirtmek istemeyen 18-68 yaş arası toplam 131 katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılar önce bilgilendirilmiş onam formunu onayladıktan sonra sırasıyla demografik bilgi formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Pozitif-Negatif Duygulanım Ölçeği'ni (PANAS) tamamlamışlardır. Çalışmaya BDÖ puanı 10 ve üzerinde olan katılımcılar çalışmaya dahil edilmiştir. Depresyon puanı 30 ve üzerinde olanlar profesyonel psikolojik desteğe yönlendirilmiştir. Katılımcılar BDÖ puanlarına göre iki gruba ayrılmıştır. Puanı 10-16 arasında olanlar hafif depresyon, 17-29 arasında olanlar orta derecede depresyon grubuna dahil edilmiştir. Daha sonra katılımcılar seçkisiz olarak deney veya kontrol grubuna atanmışlardır. Atama işlemi sonucunda 4 grup elde edilmiştir. Müdahale sonunda hafif depresyon deney grubunda 22, orta depresyon deney grubunda 48, hafif depresyon kontrol grubunda 18 ve orta depresyon kontrol grubunda 43 kişi bulunmaktadır. 30 gün boyunca her gün 9.00, 12.00, 15.00 veya 18.00 saatlerinden herhangi birinde deney grubundaki katılımcılara WhatsApp uygulaması üzerinden mesaj gönderilmiştir. 30 günlük mesaj uygulamasının sonunda BDÖ, BAÖ ve PANAS ölçekleri tüm gruplardaki katılımcılar tarafından tekrar doldurulmuştur. Mesaj müdahalesinin etkisini karşılaştırmak için karma model tekrarlanan ölçümler ANOVA analizi yapılmıştır. Yapılan analiz sonucunda mesaj müdahalesinin deney grubunda yer alan katılımcıların depresyon belirtilerini azaltıcı bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Mesaj müdahalesinin hangi depresyon düzeyinde etkili olduğunu incelemek için çoklu karşılaştırma testi yapılmıştır. Bu analiz sonucunda mesaj müdahalesinin orta düzey depresyon belirtilerinde etkili olduğu, hafif düzey depresyon belirtilerinde ise etkisinin olmadığı görülmüştür. In this study, the effect of informative and supportive text messages containing CBT components was examined on mild and moderate depressive symptoms comparing the experimental and control groups. Before the research started, short messages based on CBT were created by the researcher. The sample of the study consists of 96 women, 34 men, and 1 who did not want to specify their gender with a total of 131 participants, aged between 18 and 68 years. First, the participants approved the informed consent form, then they filled in the demographic information form, Beck Depression Inventory (BDI), Beck Anxiety Inventory (BAI), and Positive-Negative Affective Schedule (PANAS), respectively. Before the intervention began participants whose BDI score was 10 and above were included in the study. Those with a depression score of 30 and above were referred to professional psychological support. Participants were divided into two groups according to their BDI scores. Those who scored between 10 and 16 were assigned to mild depression, and those who scored between 17-29 were assigned to moderate depression groups. Then they were randomly assigned to either the experimental or control group. As a result of the assignment process, 4 groups were obtained. There were 22 people in the mild depression experimental group, 48 in the moderate depression experimental group, 18 in the mild depression control group, and 43 in the moderate depression control group at the end of the intervention. Text messages were sent to the experimental group via WhatsApp at any of the hours of 9.00, 12.00, 15.00, or 18.00 every day for 30 days. At the end of the 30-day message intervention, BDI, BAI, and PANAS were filled in again by the participants in all groups. To compare the effect of the message intervention, mixed-model repeated measures ANOVA analysis was performed. As a result of the analysis, it was found that the message intervention had a reducing effect on the depression symptoms of the participants in the experimental group. A post-hoc test was performed to examine which depression level the message intervention was effective for. As a result of this analysis, it was seen that message intervention was effective on moderate depressive symptoms but had no effect on mild depressive symptoms.Item Describing the phenomenon of "living as a refugee" among syrian university student refugees(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Muhammed Refik, Tekeli; Zuhal, Yeniçeri KökdemirThis study focused on university student refugees' experiences related to their refugee background and the phenomenon of "being a refugee." Its objective was to obtain a comprehensive understanding of the challenges faced by refugees during their migration experiences, acculturation processes, and interactions with local society members. Additionally, it aimed to determine their reactions to these experiences, the strategies they employed, and the benefits they derived from them. A phenomenological approach was chosen to understand refugee experiences through their subjective accounts. To achieve this, semi-structured interviews were conducted with 10 university students aged 18 and above. The interviews lasted between 25-45 minutes (M=32.52, 8,08). Participants were identified through snowball sampling from university refugee student communities. Thematic analysis was employed in the study's analysis process. Initially, audio recordings were transcribed, and resulting texts were repeatedly read. Subsequently, coding was performed, and sub-themes and overarching themes emerged. After the generation of themes, two experts were consulted to discuss sections requiring revision. Following further readings, the themes reached their final form. As a result of the analyses, nine fundamental themes were identified. These themes are as follows: (1) "We couldn't live a good life" - The challenges of migration, (2) "Struggling just to survive," (3) Not understanding Turkish makes daily life a struggle, (4) Xenophobia towards Syrians, (5) Hiding Syrian identity: Protecting oneself against discrimination, (6) It's like I'm in prison" - Effects of government policies and legal systems, (7) The future aspirations of refugees, (8) Finding ways to cope with challenging experiences, and (9) strength or agency in the face of challenging experiences. The generated themes were discussed within the framework of strength-based approaches and the cycle of mutual constitution, drawing upon existing literature. Bu çalışma, üniversite öğrencisi mültecilerin mülteci geçmişleri ve "bir mülteci olma" olgusuyla ilgili deneyimlerine odaklanmıştır. Amacı, mültecilerin göç deneyimleri, kültürel uyum süreçleri ve yerel toplum üyeleri ile etkileşimleri sırasında karşılaştıkları zorlukları kapsamlı bir şekilde anlamak ve bu deneyimlere nasıl tepki verdiklerini, hangi stratejileri kullandıklarını ve bu deneyimlerden nasıl faydalandıklarını belirlemektir. Mülteci deneyimlerini öznel açıklamaları üzerinden anlamak için bir fenomenolojik yaklaşım tercih edilmiştir. Bu amaçla, 18 yaş ve üzeri 10 üniversite öğrencisiyle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler 25-45 dakika arasında sürmüştür (Ort.=32.52, 8,08). Katılımcılar üniversite mülteci öğrenci topluluklarından kar topu örnekleme yöntemiyle belirlenmiştir. Çalışmanın analizinde tematik analiz yöntemi kullanılmıştır. İlk olarak, ses kayıtları yazıya geçirilmiş ve ortaya çıkan metinler tekrar tekrar okunmuştur. Daha sonra kodlama işlemi gerçekleştirilmiş ve alt temalar ile ana temalar ortaya çıkmıştır. Temaların oluşturulmasının ardından, revizyon gerektiren bölümleri tartışmak için iki uzmana danışılmıştır. Daha fazla okuma sonrasında temalar son halini almıştır. Yapılan analizlerin sonucunda, dokuz temel tema belirlenmiştir. Bu temalar şunlardır: (1) "İyi bir yaşam süremedik”- Göçün zorlukları, (2) "Sadece hayatta kalmak için mücadele," (3) Türkçeyi anlamamak günlük yaşamı zorlaştırıyor, (4) Suriyelilere karşı yabancı düşmanlığı, (5) Suriyeli kimliğini gizleme: Ayrımcılığa karşı kendini koruma, (6) "Hapishanedeymişim gibi”- Hükümet politikalarının ve hukuk sistemlerinin etkileri, (7) Mültecilerin gelecek hedefleri, (8) Zorlayıcı deneyimlerle başa çıkma yollarını bulma ve (9) zorlayıcı deneyimlere karşı güçlenme ve eylemlilik. Oluşturulan temalar var olan literatür, strength-based (güç temelli) ve the cycle of mutual constitution (karşılıklı oluşum) yaklaşımları çerçevesinde tartışılmıştır. Bu çalışma, literatürdeki var olan temaları netleştirmiş ve daha önce üzerine gidilmemiş bazı temaları gün yüzüne çıkarmıştır.Item Differences in Anchoring Effect on Willingness-to-Pay in the context of Decision-Making Styles(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Soysal, Ümmügülsüm; Doğutepe, ElvinDecision-making constitutes a significant aspect of human behavior. A variety of biases affect human judgment, with the anchoring effect being a significant one, where individuals tend to lean their judgment towards a value initially presented, known as the anchor. The aim of this study is to explore how anchors influence economic behavior and specifically, on consumer valuations (Willingness-to-Pay) across different types of anchors and levels of product familiarity. Another key aim is to examine how individual differences in decision-making styles are related to WTP. The sample of the study consists of adults between the ages of 18-30. After getting confirmation of participation to attend this study, they proceeded to access the anchor paradigm in an online platform. They were then randomly assigned in equal numbers to one of the four groups manipulated, with both relevance and level of the anchor as the between-subject variables, and familiarity as the within-subject variable. Then, they completed the Decision-Making Styles Scale, and Demographic Information Form, respectively. A combined approach of experimental and correlational methods was utilized to investigate variables related to WTP. The results indicated that higher levels of anchoring significantly increased the WTP for various consumer goods. Furthermore, participants in the higher irrelevancy condition stated significantly higher WTP than those exposed to relevant information. The results also indicated that higher levels of familiarity significantly increased the WTP. Contrary to expectations, analysis of the correlations between decision-making styles and WTP revealed no significant correlation. These findings have been discussed in the context of the relevant literature. Karar verme, insan davranışının önemli bir yönünü oluşturmaktadır. Çeşitli yanlılıklar insan kararlarını etkilemekte olup, bireylerin kararlarını başlangıçta sunulan ve çıpa olarak bilinen bir değere doğru yönlendirme eğiliminde oldukları çıpalama etkisi; bu yanlılıklar arasında önemli olanlardan biridir. Bu çalışmanın amacı, çıpaların ekonomik davranışı nasıl etkilediğini göstermektir. Özellikle, farklı çıpa türleri ve ürün aşinalık düzeylerinin tüketici değerlemeleri (Ödeme İstekliliği) üzerindeki çıpa etkisinin gücünü araştırmaktır. Bir diğer temel amaç ise, bireysel farklılıkların ödeme istekliliği ile ilişkisini ortaya koymaktır. Yaşları 18 ve 30 arasında değişen toplam 308 katılımcının verileri değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya katılmak için katılım onayı alındıktan sonra online bir platformda çıpa paradigmasına erişmişlerdir. Daha sonra, çıpanın alaka düzeyi ve de seviyesinin denekler arası değişken, aşinalığın denek içi değişken olarak dizayn edildiği dört deneysel gruptan birine eşit sayıda rastgele atanmışlardır. Daha sonra sırasıyla Karar Verme Stilleri Ölçeğini ve Demografik Bilgi Formunu doldurmuşlardır. Ödeme istekliliği ile ilgili değişkenleri araştırmak için deneysel ve korelasyonel yöntemlerinin birleştirilmiş bir yaklaşımı kullanılmıştır. Sonuçlar, daha yüksek düzeydeki çıpanın çeşitli tüketim malları için Ödeme İstekliliğini anlamlı bir şekilde artırdığını göstermiştir. Ayrıca, alakasız bilgiye maruz kalan katılımcıların, daha yüksek alaka düzeyine maruz kalan katılımcılara göre anlamlı olarak daha yüksek Ödeme İstekliliği belirttikleri bulundu. Sonuçlar ayrıca, daha yüksek düzeydeki aşinalığın Ödeme İstekliliğini anlamlı bir şekilde artırdığını gösterdi. Beklenenin aksine, karar verme stilleri ile Ödeme İstekliliği arasında anlamlı bir korelasyon ortaya çıkmamıştır. Bulgular ilgili literatür bağlamında tartışılmıştır.Item Does the sex of comedians affect the audience’s sense of humor?(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Yelken, İlgi; Yeniçeri Kökdemir, ZuhalThis research investigates how the sex of comedians influences the perception of jokes among audiences. The study focuses on differences in audience reactions to how funny, quality and clever they perceive the joke when jokes are delivered by male versus female comedians. Grounded in evolutionary perspective and Social Identity Theory, which emphasizes the role of group identities in shaping perceptions and behaviors, this study aims to uncover how the sex of the comedians influences humor perception by particularly focusing on sex as an intergroup context. To test these, an experimental design was administered. The sample of the study consists of 132 people living in Türkiye. The data were analyzed using MANOVA. The results indicated that both men and women were equally funny when delivering the same joke. Therefore, the sex of the comedian does not influence the audience's perception and appreciation of humor. Bu araştırma, komedyenlerin cinsiyetinin izleyicilerin mizah algısını nasıl etkilediğini araştırmaktadır. Çalışma, şakalar erkek ve kadın komedyenler tarafından yapıldığında izleyicilerin espriyi ne kadar komik, kaliteli ve zekice algıladıklarına dair tepkilerindeki farklılıklara odaklanmaktadır. Evrimsel perspektif ve grup kimliklerinin algı ve davranışları şekillendirmedeki rolünü vurgulayan Sosyal Kimlik Teorisine dayanan bu çalışma, özellikle gruplar arası bir bağlam olarak cinsiyete odaklanarak komedyenlerin cinsiyetinin mizah algısını nasıl etkilediğini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bunları test etmek için deneysel bir tasarım uygulanmıştır. Çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 132 kişiden oluşmaktadır. Veriler MANOVA kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuçlar, aynı espriyi yaparken hem erkeklerin hem de kadınların eşit derecede komik olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla, komedyenin cinsiyeti izleyicinin mizah algısını ve beğenisini etkilememektedir.Item Estimation of electric consumption of the firms operating in different sectors with machine learning algorithms(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimleri Enstitüsü, 2023) Ensari, Mert; Ünsal, Mehmet GürayFirms or companies need to be able to draw a sustainable and effective roadmap and to estimate the electricity consumption amounts at the best level. The more successful the electricity consumption estimation is, the lower the cost of the companies. That's why it's so important in today's world. Accurate consumption estimating real-time imbalances will provide a competitive advantage with other retail sales companies. In this study, Machine Learning (ML) methods are proposed to make short-term consumption estimation and to test the accuracy of the methods, hourly consumption estimations of firms (companies) from various sectors in Turkey are made and the results are evaluated. Even if different methods perform well at different times, they cannot consistently perform the same. In this thesis study, we evaluate the results of mean absolute error (as performance measurement indicator) using Extreme Gradient Boosting Regression (XGBR) and Gradient Boosting Regression (GBR) methods and interpreted the results. The programming codes are written in Python programming language. It is observed that it is a suitable to use ML methods for the estimation of electricity consumption for future periods and similar studies. Firmaların etkin bir yol haritası çizebilmesi için elektrik tüketim miktarlarını en iyi seviyede tahmin edebilmesi gerekmektedir. Elektrik tüketim tahmini ne kadar başarılı olursa firmaların maliyeti de o kadar düşük olmaktadır. Bu yüzden elektrik tüketim tahminini en başarılı şekilde tahmin edebilmek günümüz rekabetçi piyasalarda bütük önem arz etmektedir. Gerçek zamanlı dengesizlikleri tahmin eden doğru tüketim tahmini, diğer firmalara karşı rekabet avantajı sağlayacaktır. Bu çalışmada, kısa vadeli tüketim tahmini yapmak ve yöntemlerin doğruluğunu test etmek için Makine Öğrenmesi (ML) yöntemleri önerilmekte, Türkiye'de çeşitli sektörlerden firmaların (şirketlerin) saatlik tüketim tahminleri yapılmakta ve sonuçlar değerlendirilmektedir. Farklı yöntemler farklı zamanlarda iyi performans gösterseler bile, tutarlı bir şekilde aynı performansı gösteremezler. Bu tez çalışmada, Aşırı Gradyant Destekleme Regresyonu ve Gradyant Destekeleme Regresyonu yöntemlerini kullanarak ortalama mutlak hata (performans ölçüm göstergesi olarak) sonuçları değerlendirilmekte ve sonuçları yorumlanmaktadır. Programlama kodları Python programlama dilinde yazılmıştır. Gelecek dönemler için elektrik tüketimi tahmini ve benzeri çalışmalarda makine öğrenmesi yöntemlerinin kullanılmasının uygun olduğu gözlemlenmektedir.Item Examining obsessional, eating, and health-related unwanted mental intrusions and obsessive beliefs in healthy and pathological orthorexia nervosa(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Bulguroğlu, Melike Menşure; Akın Sarı, BurçinThe cognitive model of obsessive-compulsive disorder suggests that while intrusive thoughts are universally experienced, clinical obsessions arise from the influence of obsessive beliefs. Intrusive thoughts related to healthy eating are also reported in Orthorexia Nervosa, which has gained increasing attention in recent literature. Recent studies propose that Orthorexia Nervosa consists of two dimensions: healthy orthorexia and pathological orthorexia. However, there is a lack of research exploring the differences in cognitive processes and intrusive thoughts between these two dimensions. This research aims to investigate whether healthy and pathological orthorexia groups differ in terms of eating-related, obsessional, and health-related intrusive thoughts and how obsessive beliefs manifest in these groups. Accordingly, hierarchical and K-means clustering analyses based on Teruel Orthorexia Scale scores were performed and the analyses yielded four distinct orthorexia clusters. The sample of the study included adults between the ages of 18-50. In the present study, data was collected from 368 participants by Teruel Orthorexia Scale, Questionnaire of Unwanted Intrusive Thoughts and Obsessional Beliefs Questionnaire Short Form. IBM SPSS 25 program was used to analyze data sets. The findings revealed that healthy and pathological orthorexia groups differed significantly in terms of involuntary thoughts and obsessive cognitions. In particular, it was observed that the group with both healthy and pathological orthorexia dimensions used more intensive control strategies against involuntary thoughts and experienced these thoughts more frequently and disturbingly. These findings show that a transdiagnostic perspective may be explanatory in understanding orthorexia nervosa. Obsesif-kompulsif bozukluğun bilişsel modeli, istem dışı düşüncelerin herkes tarafından deneyimlenmesine rağmen, klinik obsesyonların obsesif bilişlerin etkisiyle oluştuğunu öne sürmektedir. Güncel alanyazında giderek daha fazla ilgi gören Ortoreksiya Nervoza’da da sağlıklı beslenmeye ilişkin istem dışı düşüncelerin varlığı bildirilmektedir. Yakın zamanda yapılan çalışmalar, Ortoreksiya Nervoza’nın iki temel boyutunun olduğunu öne sürmektedir: sağlıklı ortoreksiya ve patolojik ortoreksiya. Alanyazında ise bu boyutlar arasındaki bilişsel süreçler ve istem dışı düşünceler açısından farklılıklar üzerine yapılan çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu araştırma, sağlıklı ve patolojik ortoreksiya gruplarının obsesyonel, yeme ve sağlık temalı istem dışı düşünceler açısından farklılık gösterip göstermediğini ve obsesif bilişlerin bu gruplarda nasıl değiştiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, Teruel Ortoreksiya Ölçeği puanlarına dayalı olarak veri seti üzerinde hiyerarşik ve K-ortalama kümeleme analizleri gerçekleştirilmiş ve dört ortoreksiya profili tanımlanmıştır. Araştırmanın örneklemini 18-50 yaş arasındaki bireyler oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Teruel Ortoreksiya Ölçeği, İstem Dışı Düşünceler Ölçeği ve Obsesif İnançlar Anketi kullanılmış ve 368 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veri seti, araştırma sorularına ve hipotezlerine uygun olarak IBM SPSS 25 Programı ile analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, sağlıklı ve patolojik ortoreksiya kümelerinin istem dışı düşünceler ve obsesif bilişler açısından anlamlı düzeyde farklılaştığını ortaya koymuştur. Özellikle her iki ortoreksiya boyutu yüksek olan grubun, istem dışı düşünceler karşısında daha yoğun kontrol stratejileri kullandığı ve bu düşünceleri daha sık ve rahatsız edici şekilde yaşadığı görülmüştür. Bu bulgular, tanılar üstü bir bakış açısının ortoreksiya nervozayı anlamada açıklayıcı olabileceğini göstermektedir.Item Examining the predictor role of alexithymia degree on grief experience in bereaved individuals(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Çakmak, Bilge; Doğutepe, ElvinThis study aimed to examine the relationship between individuals' levels of alexithymia and their experiences and responses during the grieving process following the loss of a loved one. In this context, the predictive role of alexithymia on grief reactions was investigated. The study included a total of 106 participants aged between 18 and 60. These participants had lost a close relative due to death at least 6 months and at most 1 year prior to the study. Those who agreed to participate were first presented with an Informed Consent Form and a Demographic Information Form. Following this, the 20-item Toronto Alexithymia Scale (TAS-20) and the Hogan Grief Reaction Checklist (HGRC) were administered. The collected data were analyzed using simple linear regression and stepwise multiple regression analyses. The HGRC includes six subscales in total that are include five negative grief reactions and one positive grief reaction. The negative grief reactions were grouped under the heading "Misery Scale" and were treated as a single measure in some of the analyses. The analyses revealed that the level of alexithymia significantly and positively predicted negative grief reactions, while it significantly and negatively predicted positive grief reactions which is personal growth. Furthermore, it was found that the "difficulty identifying feelings" dimension of alexithymia was most strongly associated with negative grief reactions, whereas the "externally oriented thinking" dimension was most strongly associated with positive grief reactions. The findings were interpreted in the context of the existing literature, and the strengths, limitations, and implications of the study for future research were discussed. Bu araştırma kapsamında kişilerin bir yakınını kaybettikten sonra deneyimledikleri yas süreci ve tepkileri ile aleksitimi düzeyinin arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu ilişki incelenirken aleksitiminin yas tepkileri üzerindeki yordayıcı rolü dikkate alınmıştır. Araştırmaya katılım sağlayan toplam 106 katılımcının yaşları 18-60 arasındadır. Bu katılımcılar en az 6 ay en fazla 1 yıl önce bir yakınını ölüm sebebiyle kaybetmişlerdir. Çalışmaya katılmayı kabul eden kişilere sırasıyla Bilgilendirilmiş Onam Formu ve Demografik Bilgi Formu verilmiştir. Sonrasında ise 20 maddelik Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) ve Hogan Yas Tepkileri Tarama Listesi (HYTL) uygulanmıştır. Toplanan veriler basit doğrusal regresyon ve aşamalı çoklu regresyon istatistiksel analizlerden geçirilmiştir. HYTL ölçeğinin beş negatif yas tepkisi ve bir pozitif yas tepkisi olacak şekilde toplamda 6 alt ölçeği bulunmaktadır. Negatif yas tepkilerini içeren beş alt ölçek Misery Scale başlığı altında toplanmış ve belli analizlere bu şekilde dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda aleksitimi düzeyinin negatif yas tepkilerini anlamlı bir şekilde pozitif yönde yordadığı, pozitif yas tepkilerini yani kişisel gelişimi ise negatif yönde anlamlı bir şekilde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bunlara ek olarak aleksitiminin “duyguları tanımda güçlük” alt boyutunun negatif yas tepkileri ile, “dışa vuruk düşünme” alt boyutunun ise pozitif yas tepkileri ile en çok ilişkili olduğu sonucu elde edilmiştir. Elde edilen sonuçlar var olan literatür ile birlikte yorumlanmış ve bu çalışmanın güçlü yönleri, kısıtlılıkları ve gelecek çalışmalara olan yönlendirmesi ve katkıları tartışılmıştır.Item Exploring the pathways among obsessive beliefs, obsessive compulsive symptom severity, doomscrolling, and problematic social media use.(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Kaya, Serra; Üzümcü Özdemir, ElifProblematic and increased use of social media have gained a great importance recently. Problematic social media use and doomscrolling have markedly elevated during the pandemic. In line with these, the main aim of the present study was investigating two proposed models examining the relationships between obsessive beliefs, OCD symptom severity, doomscrolling, and problematic social media use (PSMU). The first model examined the predictive role of obsessive beliefs in doomscrolling and PSMU through mediating role of OCD symptom severity. The second model examined the association between obsessive beliefs and doomscrolling through the mediating role of OCD symptom severity and PSMU. The current study consisted of 305 participants between the ages of 18 and 60 who reported prior engagement with at least one social media platform. In the present study, Vancouver Obsessive-Compulsive Inventory, Obsessive Beliefs Questionnaire-20, Bergen Social Media Addiction Scale, and Doomscrolling Scale was used. In order to investigate the suggested models, path analysis, which is a form of Structural Equating Modelling, was performed. Results from path analysis showed that obsessive beliefs were indirectly associated with doomscrolling and PSMU via OCD symptom severity. In Model 2, path analysis revealed that both OCD symptom severity and PSMU mediated the association between obsessive beliefs and doomscrolling. The findings of the study indicated that obsessive beliefs and OCD symptom severity may be risk factors for doomscrolling and PSMU. The results of the present study was consistent with the literature and theoretical expectations. The results of the current study, limitations, and suggestions for further studies were discussed. Problemli ve artan sosyal medya kullanımı son yıllarda akademik çalışmalarda çok büyük bir önem kazanmıştır. Pandemi sürecinde, sosyal medyaya yönelik bağımlılık yaratıcı durumlar ve çevrimiçi negatif haberleri tüketme sıklığı önemli bir artış göstermiştir. Bu doğrultuda, güncel çalışmanın temel amacı obsesif inançlar, OKB semptom şiddeti, felaket kaydırması, ve problemli sosyal medya kullanımı arasındaki ilişkiyi değerlendiren iki modelin incelenmesidir. İlk modelde obsesif inançların, felaket kaydırmasını ve problemli sosyal medya kullanımını yordayıcı rolü OKB semptom şiddetinin aracı rolü ile incelendi. İkinci modelde ise obsesif inançlar ile felaket kaydırması arasındaki ilişki, OKB semptom şiddeti ile problemli sosyal medya kullanımı üzerinden incelendi. Güncel çalışma en az bir sosyal medya platformu kullanan ve 18-60 yaş aralığında bulunan 305 katılımcı ile gerçekleştirildi. Çalışmada Vancouver Obsesif-Kompulsif Envanteri, Obsesif İnançlar Anketi-20, Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, ve Felaket Kaydırması Ölçeği kullanıldı. Öne sürülen modelleri incelemek amacıyla Yapısal Eşitlik Modelinin bir türü olan yol analizi kullanıldı. Model 1’in yol analizi sonuçlarına göre OKB semptom şiddetinin; obsesif inançlar, felaket kaydırması ve problemli sosyal medya kullanımı arasındaki ilişkide aracı rol oynadığı ileri sürülmektedir. Ayrıca, Model 2’nin yol analizi sonuçları OKB semptom şiddetinin ve problemli sosyal medya kullanımının, obsesif inançlar ile felaket kaydırması arasındaki ilişkide aracı rol oynadığını göstermektedir. Yol analizi bulgularına dayanarak güncel çalışma, obsesif inançlar ve OKB semptom şiddetinin, felaket kaydırması ve problemli sosyal medya kullanımı için risk faktörleri olabileceğini vurgulamaktadır. Güncel çalışmanın bulguları mevcut literatür ve kuramsal çerçeve ile uyumludur. Çalışmanın bulguları, sınırlılıkları ve gelecek çalışmalar için öneriler tartışılmıştır.Item Exploring the relationship between existential concerns, attachment styles, and usage of dating applications in emerging adults(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Kemer, Bengisu; Yeniçeri Kökdemir, ZuhalBy examining the psychological dynamics, namely attachment styles, existential concerns, and the frequency of using digital dating applications, this study aims to uncover patterns and relationships that could provide deeper insights into the psychological challenges individuals face when engaging with dating applications. This study investigates the relationship between existential concerns, attachment styles, and the use of dating applications among emerging adults aged 18-29. The research sample consisted of 86 participants who completed the Existential Concerns Inventory and the Experiences in Close Relationships-Revised questionnaire. Participants use digital dating applications and experience various psychological dynamics in the process. Women exhibited higher levels of avoidant attachment, anxious attachment, and total scale scores compared to men. This suggests that women experience more psychological difficulties when using digital dating applications. Additionally, general anxiety levels were found to be significantly higher in LGBTQ+ individuals compared to heterosexual individuals. However, existential concerns did not significantly differ by gender. The trajectory of dating apps reflects a major shift in modern dating practices. This trajectory highlights the psychological complexities of digital dating and suggest the need for targeted mental health interventions and supportive policies for these demographic groups. Understanding the effects of digital dating applications on emerging adults more deeply can lead to significant steps to support these individuals' psychological health. The study's results demonstrate that digital dating is not only a social activity but also has significant psychological effects and shapes individuals' overall wellbeing.İncelenen psikolojik dinamikler; yani bağlanma stilleri, varoluşsal endişeler ve dijital flört uygulamaları kullanım sıklığı doğrultusunda bu çalışma, bireylerin flört uygulamalarıyla etkileşime girdiklerinde karşılaştıkları psikolojik zorluklara dair daha derin içgörüler sağlayabilecek örüntüleri ve ilişkileri ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, 18-29 yaş arası genç yetişkinlerde varoluşsal endişeler, bağlanma stilleri ve flört uygulamaları kullanımı arasındaki ilişkiyi araştırmaktadır. Araştırma örneklemi, Varoluşsal Endişeler Envanteri ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar-Yenilenmiş anketini dolduran 86 katılımcıdan oluşmuştur. Katılımcılar dijital flört uygulamalarını kullanmakta ve bu süreçte farklı psikolojik dinamikler yaşamaktadır. Kadınlar, erkeklere kıyasla daha yüksek düzeyde kaçıngan bağlanma, kaygılı bağlanma ve ölçek puanları sergilemiştir. Ayrıca, genel kaygı seviyelerinin LGBTQ+ bireylerde heteroseksüel bireylere göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Ek olarak, varoluşsal endişelerin cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Dijital flört uygulamalarının mevcut gidişatı, modern kişilerarası ilişkiler bağlamında büyük bir değişiklik yansıtıyor. Bu durum, dijital flörtün psikolojik karmaşıklıklarını vurgulamakta ve bu demografik gruplar için hedeflenmiş psikolojik sağlık müdahaleleri ve destekleyici politikaların gerekliliğini önermektedir. Özellikle, dijital flört uygulamalarının genç yetişkinler üzerindeki etkilerinin daha derinlemesine anlaşılması, bu bireylerin psikolojik sağlıklarını desteklemek için önemli adımlar atılmasını sağlayabilir. Araştırmanın sonuçları, dijital flörtün sadece sosyal bir aktivite olmadığını, aynı zamanda önemli psikolojik etkileri olduğunu ve bu etkilerin bireylerin genel iyilik halini nasıl şekillendirdiğini göstermektedir.Item How perception of parents shapes psychological well-being beyond parentification(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimleri Enstitüsü, 2025) Akdağ, Simay; Uyar Suiçmez, TuğbaThe purpose of this study was to examine the relationship between parentification experiences, individual‘s perceptions of their parents, and psychological well-being in a young adult sample. Data were collected from a total of 204 participants aged 18–25. Data were obtained using standard self-report scales measuring psychological well-being, emotional, instrumental, and perceived fairness, and parenting behaviors as perceived involvement, autonomy support, and warmth taken from parents. As a result of the analyses, it was found that the emotional and instrumental parentification significantly and negatively predicted psychological well-being. In addition, the perception of fairness in parentification stood out as the strongest negative predictor of psychological well-being in the study. In the hierarchical regression analysis, time spent with parents, parents presence at home, parentification, and perceived parenting behaviors were added to the model, respectively, and the previous variables were controlled at each stage. In the first stage of the hierarchical regression analysis, the family presence at home and the time spent with parents were added to the model. In the second stage, parentification scores were added to the model and the explained variance in psychological well-being increased significantly with this addition. This clearly demonstrates the effect of parentification on the individual's psychological well-being. In the third stage, father‘s parenting characteristics (involvement, warmth, autonomy support) were added to the model, a statistically significant increase was observed in the total explained variance, but the individual contributions of these variables were not found to be significant. In the fourth stage, mother parenting characteristics added to the model increased the explanatory power to a small extent but did not provide a significant individual contribution. Findings were discussed within the context of the relevant literature. Bu araştırmanın amacı, çocuklukta yaşanan ebeveynleşme deneyimleri, bireylerin ebeveynlerine yönelik algıları ve psikolojik iyi oluşları arasındaki ilişkiyi genç yetişkin örnekleminde incelemektir. 18-25 yaşları arasındaki toplam 204 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veriler, psikolojik iyi oluş, duygusal ebeveynleşme, araçsal ebeveynleşme ve algılanan adaletsizlik ile ebeveynlere yönelik algılanan katılım, otonomi desteği ve sıcaklık gibi ebeveynlik davranışlarını ölçen standart özbildirim ölçekleri aracılığıyla elde edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda ebeveynleşmenin duygusal ve araçsal ebeveynleşme alt boyutlarının psikolojik iyilik halini anlamlı ve negatif yönde yordadığı bulunmuştur. Bunun yanısıra ebeveynleşmenin adaletsiz algılanması, psikolojik iyi oluşun çalışmadaki en güçlü negatif yordayıcısı olarak öne çıkmıştır. Dört aşamalı hiyerarşik regresyon analizinde, ebeveynlerin evde bulunuşluğu ile birlikte geçirilen zaman, ebeveynleşme deneyimleri ve katılımcıların ebeveynlerine yönelik algıları sırasıyla modele eklenmiştir. Her aşamada önceki değişkenler kontrol edilmiştir. İlk aşamada modele ebeveynlerin evde bulunma süresi ve katılımcıların çocukluklarında ebeveynleri ile birlikte geçirdikleri zaman eklenmiştir. İkinci aşamada, ebeveynleşme değişkenleri modele eklenmiştir ve psikolojik iyi oluşa ilişkin açıklanan varyans anlamlı düzeyde artmıştır. Bu durum, ebeveynleşmenin bireyin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisini anlamlı şekilde ortaya koymuştur. Üçüncü aşamada, babaya yönelik algılanan ebeveynlik (katılım, sıcaklık, özerklik desteği) modele eklendiğinde toplam açıklanan varyansta istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülmüş olsa da, bu değişkenlerin bireysel katkıları anlamlı bulunmamıştır. Aynı şekilde, dördüncü aşamada anneye yönelik algılanan ebeveynlik (katılım, sıcaklık, özerklik desteği) modele eklenmiştir. Bu durum modelin açıklayıcılığı küçük bir oranda arttırmış ancak bireysel olarak anlamlı bir katkı sunmamıştır. Elde edilen bulgular, ilgili literatür kapsamında tartışılmıştır.Item Investigating the effects of sensory processing sensitivity and perceived parental acceptance on self-compassion(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Okyay, Nil Alara; Akın Sarı, BurçinSensory Processing Sensitivity (SPS) is an innate trait characterized by heightened sensitivity to environmental stimuli and deeper processing of information (Aron & Aron, 1997). This trait has gained considerable research interest due to its implications for geneenvironment interactions. At the same time, self-compassion has emerged as a key focus of psychological research, with evidence highlighting its positive effects on well-being. This study investigated the predictive effects of SPS and perceived parental acceptance on selfcompassion among adults. The sample consisted of 355 participants, and data were gathered using a demographic information form, the Highly Sensitive Person Scale (HSPS), the Parental Acceptance-Rejection Questionnaire Short Form (PARQ/S) and the Self- Compassion Scale (SCS). Analyses included independent samples t-tests, correlational analyses, and hierarchical regression analyses across different age groups. Results revealed that SPS, along with maternal and paternal acceptance, significantly predicted selfcompassion in the early adulthood group. In contrast, for the middle adulthood group, only SPS and maternal acceptance were significant predictors of self-compassion. The findings highlighted the nuanced roles of SPS as a negative influence and parental acceptance as a positive influence on fostering self-compassion across different developmental stages. Although middle-aged adults tended to exhibit higher levels of self-compassion, they were more negatively impacted by their levels of sensitivity compared to early adults. These results are discussed in relation to existing literature. Duyusal işleme hassasiyeti, iç ve dış kaynaklı uyarıcılara karşı yüksek duyarlılık olarak tanımlanan kalıtımsal bir mizaç özelliğidir (Aron & Aron, 1997). Bu özellik bireysel bir farklılık olarak gen-çevre etkileşimleri konusundaki önemi nedeniyle araştırmacıların ilgisini çekmektedir. Aynı zamanda, öz şefkat kavramı da alanyazındaki güncel araştırmalarda psikolojik sağlığa etkileri ile öne çıkmaktadır. Mevcut çalışmanın amacı, duyusal işleme hassasiyeti ve algılanan ebeveyn kabulünün öz şefkat üzerindeki etkilerini incelemektir. Örneklem, 355 yetişkinden oluşmaktadır ve veriler demografik bilgi formu, Yüksek Duyarlı Kişi Ölçeği (YDKÖ), Yetişkin Kabul-Red Ölçeği - Kısa Form (Yetişkin EKRÖ/K) ve Öz-Şefkat Ölçeği aracılığı ile toplanmıştır. Hipotezler, demografik özelliklere göre farklılık gösterme durumunun analizinde t-testi ve yaş grupları için iki ayrı hiyerarşik regresyon analizi yürütülerek incelenmiştir. Bulgular erken yetişkinlik döneminde uyarıcı işleme hassasiyetinin, anne ve baba kabulünün öz şefkati anlamlı bir şekilde yordadığını göstermektedir. Orta yetişkinlik döneminde ise duyusal işleme hassasiyeti ve anne kabulü öz şefkati yordarken baba kabulünün öz şefkati yordamadığı görülmektedir. Orta yaşlı bireylerin genç yetişkin bireylere kıyasla daha yüksek öz şefkat seviyeleri sergilemelerine rağmen, hassasiyet seviyelerinden öz şefkat açısından daha olumsuz etkilendikleri görülmüştür. Araştırma bulguları ilgili alanyazın bağlamında tartışılmıştır.Item Merging of culture: an inquıry of culture sustainability through interior architecture (A case study of national museum of Qatar)(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022) Abdelgadir Abualfateh, Tasabeeh İbrahim; Güner Aktaş, GözenSince the early 20th century, the theory of the management of renewable resources resulting in the term ‘Sustainability’ to come to light with the focus of sustaining the biological systems. While the sustainable theory has been applied through to the disciplines of its three pillars social, economic, and environment, this study defines the subsequent of leaving culture out of the equation of sustainability and carry its belief that culture sustainability is important to construct a good form of sustainability through explaining its immanent relationship as the fourth pillar alongside the classic pillars of sustainability. This learning object also outlines the comprehensive action of culture sustainability mapping the terrain of it emerging acquainted with its policy of sustaining contexts (cultural identity, heritage, culture visuality, ethnicity, …etc). Further, this analysis aims to indicate the relationship with culture, sustainability, and community, that in mind this thesis will inspect different litterateur through three lenses: theoretical, conceptual, and policies to reveal the underpinnings of cultural sustainability. This study also explores the museum cooperation in aiding culture sustainability and offers a theoretical model for sustainability with designing appropriate culture policy for museums in mind. With the selection of the National Museum of Qatar as the case study, the final chapter shall identify, display, and demonstrate cultural sustainability within a border of the museum environment. 20. yüzyılın başlarından itibaren, Sürdürülebilirlik terimi ile sonuçlanan yenilenebilir kaynakların yönetimi teorisi, biyolojik sistemlerin sürdürülmesi odağıyla gün ışığına çıkmıştır. Sürdürülebilir teori, sosyal, ekonomik ve çevre olmak üzere üç ayağı olan disiplinlere uygulanırken, bu çalışma kültürün sürdürülebilirlik denkleminin dışında bırakılmasından sonra nelerin geldiğini tanımlar ve kültürün sürdürülebilirliğinin iyi bir şekil oluşturmak için önemli olduğuna inanmaktadır. Sürdürülebilirliğin ve klasik sütunlarını dördüncü bir çizgi olarak içkin arasındaki ilişkiyi açıklayarak sürdürülebilirlik. Bu öğrenme nesnesi aynı zamanda, bağlamları (kültürel kimlik, miras, kültürel görsellik, etniklik, …vs) sürdürme politikasıyla tanışmış olarak ortaya çıktığı araziyi ve kaynaklandığı toprakları kapsamlı kültür sürdürülebilirliği eyleminin ana hatlarını vermektedir. Ayrıca, bu analiz kültür, sürdürülebilirlik ve topluluk ile olan ilişkiyi göstermeyi amaçlamaktadır ve bu tezin farklı edebiyatçıları üç mercek üzerinden inceleyeceği düşünülür: kültürel sürdürülebilirliğin temellerini ortaya çıkarmak için teorik, kavramsal ve politikalar. Bu çalışma aynı zamanda kültürel sürdürülebilirliğe yardımcı olabileceğini beklenir, müze işbirliğini araştırıyor üstelik akılda müzeler için uygun kültür politikası tasarlayarak sürdürülebilirlik için teorik bir model sunuyor. Vaka çalışması olarak Katar Ulusal Müzesi'nin seçilmesiyle, son bölüm müze ortamının bir sınırı içinde kültürel sürdürülebilirliği belirleyip gösterecektir.Item Navigating the digital transition in the mining industry: technology adoption challenges and opportunities for sustainable mining practices(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Pakdel, Javad; Erol, İsmailThe mining industry (MI) constitutes a foundational pillar of global economic architecture, underpinning the provision of critical raw materials indispensable for infrastructural development, energy transition, and advanced manufacturing. Notwithstanding its strategic relevance, the sector remains encumbered by entrenched inefficiencies, safety risks, regulatory rigidity, and escalating environmental imperatives. In this context, the proliferation of digital technologies—ranging from artificial intelligence and automation to Internet of Things (IoT) architectures and data analytics—promises unprecedented operational transformation. However, the uptake of such technologies is frequently stymied by a constellation of multidimensional barriers that are neither isolated nor linear, but deeply systemic and mutually reinforcing. This dissertation undertakes a rigorous, multi-method inquiry to systematically identify, validate, and causally map the key impediments to digital transformation in the MI. Employing a sequential framework that integrates a PRISMA-guided systematic literature review, bibliometric analysis, and classical DEMATEL methodology, the research distills sixteen critical barriers and elucidates their interdependencies through expert-informed influence matrices. The empirical findings of this study delineate a hierarchical structure wherein High Initial Investment, Lack of Top Management Commitment, and Ineffective Regulatory Frameworks emerge as dominant causal antecedents, precipitating downstream constraints such as Resistance to Change, Workforce Skill Gaps, and Cybersecurity Vulnerabilities. Through prominence (D+R) and net causality (D−R) diagnostics, the study furnishes a decision-support architecture that enables prioritization of intervention points within the transformation ecosystem. This thesis thus contributes a methodologically robust and practically actionable framework for both academic and practitioner audiences, offering stakeholder-specific strategic implications to facilitate systemic, phased, and sustainable digital transition in the MI. Madencilik endüstrisi (ME), altyapı gelişimi, enerji dönüşümü ve ileri üretim için vazgeçilmez olan kritik hammaddelerin sağlanmasını temellendiren, küresel ekonomik mimarinin kurucu bir sütununu oluşturmaktadır. Stratejik önemine rağmen, sektör kökleşmiş verimsizlikler, güvenlik riskleri, düzenleyici katılıklar ve artan çevresel zorunluluklarla yük altındadır. Bu bağlamda, yapay zekâ ve otomasyondan Nesnelerin İnterneti (IoT) mimarilerine ve veri analitiğine kadar uzanan dijital teknolojilerin yaygınlaşması, eşi benzeri görülmemiş bir operasyonel dönüşüm vadetmektedir. Ancak bu tür teknolojilerin benimsenmesi, sıklıkla birbirinden bağımsız ya da doğrusal olmayan değil, derinlemesine sistemik ve karşılıklı olarak pekişen çok boyutlu engeller dizisi tarafından sekteye uğratılmaktadır. Bu tez, ME’de dijital dönüşümün önündeki başlıca engelleri sistematik olarak tanımlamak, doğrulamak ve nedensel olarak haritalandırmak için titiz, çok yöntemli bir araştırma yürütmektedir. PRISMA rehberliğinde yürütülen sistematik literatür taraması, bibliyometrik analiz ve klasik DEMATEL metodolojisinin entegre edildiği ardışık bir çerçeve kullanılarak, araştırma on altı kritik engeli damıtarak tanımlamakta ve uzman görüşlerine dayalı etki matrisleri aracılığıyla bunların karşılıklı bağımlılıklarını açıklığa kavuşturmaktadır. Ampirik bulgular, Yüksek Başlangıç Yatırımı, Üst Yönetim Taahhüdü Eksikliği ve Etkisiz Düzenleyici Çerçeveler gibi üst düzey nedensel unsurların; Değişime Direnç, İş Gücü Yetenek Açıkları ve Siber Güvenlik Açıkları gibi aşağı akıştaki kısıtlamaları tetiklediği hiyerarşik bir yapı ortaya koymaktadır. Öncelik düzeyi (D+R) ve net nedensellik (D−R) teşhisleri yoluyla, çalışma dönüşüm ekosistemi içerisinde müdahale noktalarının önceliklendirilmesini sağlayan bir karar destek mimarisi sunmaktadır. Bu tez böylelikle, hem akademik hem de uygulayıcı kesimler için metodolojik açıdan sağlam ve pratik olarak uygulanabilir bir çerçeve sunmakta; ME’de sistemik, aşamalı ve sürdürülebilir dijital geçişi kolaylaştırmaya yönelik paydaşlara özel stratejik çıkarımlar sağlamaktadır.Item Partisanship typologies as a social identity: A research in terms of political ideology, authoritarianism, political trust, and the big five personality traits(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Tuğba, Teğin; Zuhal, Yeniçeri KökdemirThis study aims to examine the relationships between types of partisanship and political ideology, political trust, authoritarianism, and Big Five personality traits. The sample of the study consisted of 379 (254 closed partisans and 125 negative partisans) university students between the ages of 18-22 who were eligible to vote for the first time in the 2023 Turkish General Elections and in the first round of the 2023 Turkish Presidential Elections. Participants first approved the informed consent form. Then, they completed the Right- Wing Authoritarianism Scale, Political Trust Scale, the Big Five Personality Inventory, Partisanship Typologies Questionnaire, and Demographic Information Form, respectively. The results showed that religion, socioeconomic status, authoritarianism, and lack of ideology positively predicted partisanship, while right ideology, left ideology, and agreeableness personality traits negatively predicted partisanship. In respect of ideological positioning, statistically significant differences were found in the authoritarianism variable, while no statistically significant differences were found in the ideologically political trust variable. The two-fold partisanship (party identity) typologies that form the basis of the thesis consist of closed partisanship and negative partisanship. Closed partisanship, which is the first of the partisanships discussed with the background of social identity theory, is conceptualized as the existence of a party with which an individual identifies positively and the existence of a party with which an individual never intends to vote and therefore identifies negatively. Negative partisanship is explained by the fact that an individual has a party that the individual never intends to vote for and forms an individual party identity only through this negative identification.In terms of two-fold partisanship typologies, it was found that the left ideology levels of closed partisans were higher than moderate and no ideology while the left ideology levels of negative partisans were lower than the same ideologies. In terms of authoritarianism, it was found that negative partisans had higher levels of authoritarianism than closed partisans. Only in the skepticism sub-dimension of political trust, was it found that negative partisans had higher levels of skepticism than closed partisans. Finally, only the agreeableness personality trait among the Big Five personality traits was found to be higher in closed partisans than in negative partisans. These findings are discussed in the light of the related literature. Bu çalışmanın amacı, partizanlık çeşitleri ile politik ideoloji, politik güven, yetkecilik ve Büyük Beşli kişilik özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Araştırmanın örneklemi 18-22 yaş arasında üniversite öğrencilesi olan ve 2023 Türkiye Genel Seçimleri ve 2023 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Seçimi 1. turunda ilk kez oy kullanmaya hak kazanmış 379 (254 kapalı partizan, 125 negatif partizan) kişiden oluşmaktadır. Katılımcılar öncelikle bilgilendirilmiş onam formunu onaylamıştır. Ardından sırasıyla Sağ Kanat Yetkecilik Ölçeği, Politik Güven Ölçeği, Büyük Beşli Kişilik Özellikleri Ölçeği, Partizanlık Tipolojleri Anketi ve Demografik Bilgi Formunu tamamlamışlardır. Sonuçlarda, partizanlığı din, sosyoekonomik düzey, yetkecilik ve ideoloji yokluğunun pozitif yönde; sağ ideoloji, sol ideoloji ve uzlaşılabilirlik kişilik özelliğinin ise negatif yönde yordadığı görülmüştür. İdeolojik konumlanma açısından bakıldığında yetkecilik değişkeninde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunurken ideolojik olarak politik güven değişkeninde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklara rastlanmamıştır. Tezin temelini oluşturan iki katlı partizanlık (parti kimliği) tipolojileri kapalı partizanlık ve olumsuz partizanlıktan oluşmaktadır. Sosyal kimlik teorisi arka planı ile tartışılan partizanlıklardan ilki olan kapalı partizanlık, bireyin olumlu olarak özdeşleştiği bir partinin bulunması ve aynı zamanda asla oy vermeyi düşünmediği ve bu sebeple olumsuz olarak özdeşleştiği bir partinin de bulunması ile kavramsallaştırılmaktadır. Olumsuz partizanlık ise bir kişinin asla oy vermeyi düşünmediği bir partinin olması ve parti kimliğini yalnızca bu olumsuz özdeşleşme üzerinden oluşturması ile açıklanmaktadır. İki-katlı partizanlık tipolojileri açısından bakıldığında, kapalı partizanların sol ideoloji düzeylerinin ılımlı ve ideoloji yokluğuna göre daha yüksek, negatif partizanların ise sol ideoloji düzeylerinin aynı ideolojilere göre daha düşük olduğu bulgulanmıştır. Yetkecilik açısından bakıldığında negatif partizanların yetkecilik düzeylerinin kapalı partizanlardan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Politik güvenin yalnızca şüphecilik alt boyutunda bir farklılık bulunmuştur. Negatif partizanların şüphecilik düzeylerinin kapalı partizanlara göre daha yüksek olduğu bulgulanmıştır. Son olarak ise Büyük Beşli kişilik özelliklerinden yalnızca uzlaşılabilirlikItem Past perfect or future progressive: How ideology influences our view of time(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Erdem, Alper; Yeniçeri Kökdemir, ZuhalThis thesis examines how individuals' political ideology shape their perceptions of social change over time. Moving beyond the commonly used liberal-conservative dichotomy, a multidimensional model that encompasses conservatism, liberalism, nationalism and socialism is adopted, adapted to the Turkish context. Participants' assessments of six main social themes (respect for authority, family ties, traditionalism, economic equality, traditional values and the general structure of society) were evaluated in four different time periods (1970-1995, 1995-2020, present and future). This approach allowed for a more detailed examination of the relationship between political ideology and temporal perception. The sample consisted of 337 participants aged between 18 and 33. Measures included political ideology, political engagement, future time orientation and perceptions of social change over time. Findings revealed that political ideology influenced perceptions of social change in some areas, but not consistently across all themes. No significant ideological differences were observed in most areas. However, nationalist and conservative respondents tended to view future changes in authority and family ties more negatively. Repeated measures analyses showed a general perception of social regression from the past to the future, regardless of ideological orientation. Political participation and future time orientation were associated with future evaluations in selected domains, but their overall effects were modest. This study contributes to the literature by conceptualizing political ideology as a multidimensional and context-sensitive construct rather than a simple left-right continuum. It also provides a foundation for future research exploring how political beliefs intersect with perceptions of the past and future. Overall, the findings suggest that ideology shapes perceptions of time to some extent, but that this influence is often theme-specific and culturally contextualized. These results emphasize the need for more flexible and local models for understanding political thought and temporal perception. Bu tez, bireylerin siyasi inançlarının zaman içinde toplumsal değişim algılarını nasıl şekillendirdiğini incelemektedir. Yaygın olarak kullanılan liberal-muhafazakâr ikileminin ötesine geçilerek, muhafazakârlık, liberalizm, milliyetçilik ve sosyalizmi kapsayan, Türkiye bağlamına uyarlanmış çok boyutlu bir model benimsenmiştir. Katılımcıların altı temel toplumsal temaya (otoriteye saygı, aile bağları, gelenekselcilik, ekonomik eşitlik, geleneksel değerler ve toplumun genel yapısı) ilişkin değerlendirmeleri dört farklı zaman diliminde (1970-1995, 1995-2020, şimdi ve gelecek) değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, siyasi ideoloji ile zamansal algı arasındaki ilişkinin daha detaylı bir şekilde incelenmesine olanak sağlamıştır. Çalışmanın örneklemi, yaşları 18 ila 33 arasında değişen 337 katılımcıdan oluşmuştur. Ölçümler arasında siyasi ideoloji, siyasi katılım, gelecek zaman yönelimi ve zaman içinde toplumsal değişim algıları yer almıştır. Bulgular, siyasi ideolojinin bazı alanlarda toplumsal değişim algılarını etkilediğini, ancak tüm temalarda tutarlı olmadığını ortaya koymuştur. Çoğu alanda önemli bir ideolojik farklılık gözlenmemiştir. Ancak, milliyetçi ve muhafazakâr katılımcılar otorite ve aile yapılarında gelecekte meydana gelebilecek değişiklikleri daha olumsuz görme eğilimindedir. Tekrarlanan ölçüm analizleri, ideolojik yönelimden bağımsız olarak, geçmişten geleceğe genel bir toplumsal gerileme algısı olduğunu göstermiştir. Siyasi katılım ve gelecek zaman yönelimi, seçili alanlarda gelecek değerlendirmeleri ile ilişkili bulunmuş, ancak genel etkileri mütevazı kalmıştır. Bu çalışma, siyasi ideolojiyi basit bir sol-sağ sürekliliğinden ziyade çok boyutlu ve bağlama duyarlı bir yapı olarak kavramsallaştırarak literatüre katkıda bulunmaktadır. Ayrıca, siyasi inançların geçmiş ve gelecek algılarıyla nasıl kesiştiğini araştıran gelecekteki araştırmalar için bir temel sağlamaktadır. Genel olarak bulgular, ideolojinin zaman algılarını bir dereceye kadar şekillendirdiğini, ancak bu etkinin genellikle temaya özgü ve kültürel olarak bağlamsal olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar, politik düşünceyi ve zamansal algıyı anlamaya yönelik daha esnek ve yerel modellere duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.