Sosyal Bilimler Enstitüsü / Social Sciences Institute
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1394
Browse
1415 results
Search Results
Item Çevreci kaygı, yeşil aklama ve marka nefreti ilişkisinin satın alma niyetine etkisi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Ünal, Zeynep; Eser, ZelihaBu araştırma, havayolu sektöründe yeşil aklama, çevreci kaygı ve tüketici tutsaklığının marka nefreti ve satın alma niyeti üzerindeki etkilerini incelemektedir. Araştırma, havayolu taşımacılığı satın alma deneyimi olan Türk tüketicileri ele almaktadır. Çevrimiçi bir anketten elde edilen 445 katılımcının veri setine dayanarak gözlemler; çevreci kaygının yeşil aklama üzerinde ve yeşil aklamanın marka nefreti üzerinde pozitif etkisi olduğunu, marka nefretinin satın alma niyeti üzerinde negatif etkisi olduğunu göstermektedir. Ancak, çevreci kaygının marka nefreti üzerinde pozitif etkili olduğu ile tüketici tutsaklığının marka nefreti ve satın alma niyeti arasında düzenleyicilik etkisi desteklenmemiştir. Bu itibarla, çalışmanın hipotezleri kısmen doğrulanmıştır ve önerilen model kısmen uygulanabilirdir. Bu nedenle araştırmada havayolu şirketlerinin, tüketicilerin satın alma niyetini iyileştirmek için yeşil aklama davranışlarını ortadan kaldırarak marka nefretlerini azaltmaları önerilmektedir. Çünkü çevreci kaygı, tüketiciler tutsaklık hissetmediğinde veya daha az tutsak hissettiğinde yeşil aklamayı etkilemektedir. Havayolu şirketleri çevreci kaygı ve tüketici tutsaklığının olumsuz etkilerini azaltmak istiyorlarsa yeşil aklamayı azaltmalıdırlar. Bu araştırma, Türk yolcuların hava taşımacılığında çevreci kaygı, yeşil aklama ve marka nefreti ilişkisi ile marka nefreti ve satın alma niyetinin bir düzenleyicisi olarak tüketici tutsaklığını değerlendirerek mevcut literatüre katkı sağlamaktadır. The present research investigates the influence of environmental concern, greenwashing, and consumer captivity on brand hate and purchase intention in the airline sector. It addresses Turkish consumers with an airline transportation purchase experience. Based on survey data collected from 445 participants, the observations demonstrate the positive effect of environmental concern on greenwashing and of greenwashing on brand hate. However, the hypothesis for the positive impact of environmental concern on brand hate and the moderator effect of consumer captivity between brand hate and purchase intention cannot be verified. The hypothesized relationships were partially confirmed, and the model proposed in this paper is partially applicable. Therefore, the study suggests that airlines eliminate their greenwashing behaviors to improve their consumers' purchase intentions and diminish their brand hate because environmental concern affects greenwashing when consumers do not feel captivated or are less captivated. If airlines want to reduce the negative effects of environmental concern and consumer captivity, they should decrease their greenwashing. This research enhances the current knowledge by assessing the relationship between greenwashing, environmental concern, and brand hate, together with consumer captivity as a moderator of brand hate and purchase intention in the air transportation of Turkish passengers.Item Örgütsel stresin sağlıklı yaşam tarzına etkisinde evlilik uyumunun aracılık rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ece, Sevgi Burcu; Baskıcı, ÇiğdemÖrgütsel stres geçmişten günümüze çalışanların yaşam kalitesini ve sağlığını ciddi şekilde etkileyen önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. İş yerindeki yüksek talepler, zaman baskıları ve sürekli değişen koşullar, çalışanların fiziksel ve psikolojik sağlıklarını olumsuz yönde etkilemektedir. Örgütsel stresin sağlıklı yaşam tarzı üzerindeki etkilerini anlamak için bireylerin kişisel yaşamlarındaki faktörlerin rolü de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu faktörlerden biri de evlilik uyumudur. Bu doğrultuda araştırmanın amacı örgütsel stres ile sağlıklı yaşam tarzı arasındaki ilişkiyi tespit ederek bu ilişkide evlilik uyumunun aracılık rolünün olup olmadığını incelemektir. Araştırmada dört kısımdan oluşan bir anket kullanılmıştır. İlk kısımda katılımcıların sosyodemografik özelliklerini, ikinci kısımda ise sağlıklı yaşam tarzını belirlemeye yönelik sorulara yer verilmiştir. Diğer iki kısımda katılımcıların örgütsel stres seviyelerini ve evililik uyumlarını belirmek için sırasıyla Genel İş Stresi Ölçeği ve Çift Uyum Ölçeği kullanılmıştır. Türkiye’de ikamet eden, aktif olarak çalışan ve en az 3 yıllık evli 601 katılımcıdan veriler toplanmıştır. Verilerin analizi için IBM SPSS 22.0 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre 601 katılımcıdan sadece %0,7’sinin sağlıklı yaşam tarzına sahip olduğu belirlenmiştir. Yapılan regresyon analizi sonucunda örgütsel stresin sağlıklı yaşam tarzını ve evlilik uyumunu negatif yönde ve anlamlı olarak; evlilik uyumunun sağlıklı yaşam tarzını pozitif yönde ve anlamlı olarak etkilediği tespit edilmiştir. Bununla birlikte evlilik uyumunun örgütsel stres ile sağlıklı yaşam tarzı arasındaki ilişkide aracılık rolüne sahip olduğu ortaya konulmuştur. Araştırma sonuçları örgütsel stresin sağlıklı yaşam tarzına etkilerine ışık tutmakla birlikte, Türkiye’de sağlıklı yaşam tarzının daha çok incelenmesi gereken bir konu olduğunu ortaya koymaktadır.Organizational stress has emerged as a significant factor that has seriously affected the quality of life and health of employees from the past to the present. High demands at the workplace, time pressures, and constantly changing conditions adversely impact the physical and psychological health of employees. To understand the effects of organizational stress on a healthy lifestyle, it is essential to consider the role of factors in individuals' personal lives. One such factor is marital adjustment. In this context, the aim of the research is to identify the relationship between organizational stress and a healthy lifestyle and to examine whether marital adjustment plays a mediating role in this relationship. The research used a questionnaire with four parts. The first part included questions about the sociodemographic characteristics of the participants, while the second part contained questions aimed at determining a healthy lifestyle. The other two parts used the General Job Stress Scale and the Dyadic Adjustment Scale, respectively, to determine the organizational stress levels and marital adjustments of the participants. Data were collected from 601 participants residing in Turkey who are actively working and have been married for at least three years. IBM SPSS 22.0 (Statistical Package for the Social Sciences) software was used for data analysis. According to the research results, only 0.7% of the 601 participants were determined to have a healthy lifestyle. The regression analysis results indicated that organizational stress negatively and significantly affects a healthy lifestyle and marital adjustment, while marital adjustment positively and significantly affects a healthy lifestyle. Furthermore, it was found that marital adjustment has a mediating role in the relationship between organizational stress and a healthy lifestyle. The findings of the research shed light on the effects of organizational stress on a healthy lifestyle, while also indicating that a healthy lifestyle in Turkey is a subject that requires further investigation.Item Examining the effects of video games character design on self- discrepancies and anxiety(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Tunçol, Aleyna Su; Uyar Suiçmez, TuğbaThis study examines the impact of self-discrepancies on state anxiety, and the role of game character design in this relationship. Ninety- four participants aged 18–26 were randomly divided into two groups: an experimental group who designed a character in the Baldur's Gate 3 game, and a control group who played Sudoku. State anxiety was measured using the State-Trait Anxiety Inventory before and after the experiment, and self-discrepancies were measured using the Integrated Index of Self-Discrepancies. The results showed that the experimental group experienced a significant decrease in state anxiety, whereas the control group did not. Regression analyses revealed that participants in the experimental group with high actual-ought self-discrepancies experienced a greater reduction in state anxiety compared the control group state whether the finding is significant. This suggests that the character design process may positively affect state anxiety by regulating self-discrepancies. However, the perceived similarity between the designed characters and participants’ different self-representations did not significantly affect state anxiety levels. These results imply that character creation and role-playing games could be used in therapeutic interventions. This study contributes to clinical psychology by combining self-discrepancies theory with digital intervention methods. Research findings are discussed in line with the current literature. Bu çalışma, benlik tutarsızlıklarının durumluk kaygı üzerindeki etkilerini ve oyun karakteri tasarımının bu ilişkideki rolü incelemektedir. 94 katılımcı (18-26 yaş) Baldur's Gate 3 oyununda bir karakter tasarlayan bir deney grubu ve Sudoku oynayan bir kontrol grubu olmak üzere rastgele iki gruba ayrılmıştır. Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri kullanılarak ön ve son durumluk kaygı ölçülmüş, benlik farklılıkları ise Bütünleşik Benlik Farklılıkları Endeksi kullanılarak ölçülmüştür. Sonuçlar, karakter tasarlayan deney grubunun durumluk kaygısında önemli bir azalma olduğunu, kontrol grubunda ise böyle bir değişiklik olmadığını göstermiştir. Regresyon analizleri, deney grubundaki yüksek gerçek-olması gereken benlik tutarsızlığına sahip katılımcıların daha fazla kaygı azalması yaşadığını göstermiştir. Bu durum, karakter tasarım sürecinin benlik tutarsızlıklarını düzenleyerek durumluk kaygı üzerinde olumlu etkileri olabileceğini düşündürmektedir, ancak katılımcıların tasarladıkları karakterlerin farklı benlikleriyle benzerliğini değerlendirdikleri değişkenler üzerinde durumluk kaygı düzeylerinde anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bulgular, karakter yaratma ve rol yapma oyunlarının terapötik müdahalelerde potansiyel olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Çalışma, Benlik Uyuşmazlığı Kuramı ile dijital müdahale yöntemlerini birleştirerek klinik psikoloji alanına katkı sağlamaktadır. Araştırma bulguları mevcut literatür doğrultusunda tartışılmıştır.Item İyi oluş ve dijital oyunlar: Tek oyunculu oyun deneyimine yönelik boylamsal bir araştırma(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Almaç, Naz; Ercil, YavuzGünümüz toplumunda dijital oyunlar yalnızca bir eğlence aracı olmanın ötesinde iletişim biçimi, öğrenme, sosyal etkileşim ve çeşitli konularda farkındalık yaratma işlevleri olan platformlar haline gelmiştir. Buna karşın, ana akım medya dijital oyunları sıklıkla olumsuz bir çerçevede ele almakta ve bu ortamları sosyal ve psikolojik sorunlu bireylerle ilişkilendirmektedir. Türkiye’de oyunlara yönelik sansür, erişim yasakları ve toplumsal önyargılar, özellikle genç kitlelerin oyun deneyimlerini sınırlandırarak, oyunların olası olumlu etkilerinin yeterince değerlendirilmemesine neden olmuştur. Ancak, dijital oyunların gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, oyuncu deneyiminin, daha kapsamlı ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasını gerektirmektedir. Bu çalışma, dijital oyunlar ve oyuncu deneyimlerini kültürel ve iletişimsel süreçler bağlamında ele alarak, oyun mekaniği, anlatı ve oyuncu etkileşimi arasındaki çok katmanlı ilişkiyi incelemektedir. Oyun olgusunu tarihsel ve antropolojik bir çerçevede ele alan Johan Huizinga’nın sihirli çember kavramı ve Brian Sutton-Smith’in oyun retorikleri gibi kuramsal çerçevelerden yararlanarak dijital oyunlar değerlendirilmiştir. Oyuncuların dijital ortamda eylemde bulunma ve karar verme süreçleri, oyun deneyimi bağlamında öznellik ve etkileşim boyutunda ele alınmıştır. Çalışma, aynı zamanda oyun çalışmalarına medya psikolojisi perspektifinden yaklaşarak, pozitif medya psikolojisi ekseninde dijital oyunların iyi oluş üzerindeki potansiyel etkilerini incelemektedir. Araştırmada farklı oyun türlerinin oyuncu deneyimine etkisi de incelenmiştir. Bulgular, rol yapma oyunlarının (RPG) anlatı derinliği ve karakter özelleştirme imkânları sayesinde en yüksek düzeyde yaratıcı ifade sunduğunu göstermektedir. Macera oyunları anlatı odaklı yapılarıyla oyuncularda güçlü bir sarmalanma hissi yaratırken, aksiyon oyunlarının anlık geri bildirim mekanikleri ve hızlı tempolu oynanışı, en yüksek düzeyde sarmalanma sağladığı görülmüştür. Çalışma, oyuncu deneyimlerinin oyunların yapısal özellikleriyle şekillendiğini, ancak her oyuncunun deneyiminin öznel ve bağlamsal olarak farklılaştığını ortaya koymaktadır. Bu araştırma, oyun çalışmaları, medya psikolojisi ve insan-bilgisayar etkileşimi alanlarını birleştirerek dijital oyun deneyimine dair bütüncül bir çerçeve sunmaktadır. Dijital oyunların yalnızca olumsuz etkiler üzerinden değerlendirilmesinin yetersiz olduğu savunulmakta ve oyunların sunduğu yapısal kısıtlamalar kadar, oyuncuların oyunlarla kurdukları anlam ve etkileşim biçimlerinin de göz önünde bulundurulması gerektiği vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, çalışmanın bulguları uzun vadeli oyuncu katılımı, oyunların iyi oluş üzerindeki etkileri ve dijital oyunların çağdaş kültür içindeki rolüne dair gelecekte yapılacak araştırmalara katkı sağlamaktadır. In today's society, digital games are not only a means of entertainment, but also a form of communication, learning, social interaction and awareness raising on various issues. However, mainstream media often portrays digital games in a negative perspective and associates media use with individuals with social and psychological problems. In Turkey, censorship, access bans and social prejudices against games have limited the gaming experiences of young audiences in particular, leading to under-utilization of the potential positive effects of games. However, the fact that digital games have become an integral part of everyday life requires a more comprehensive and holistic approach to the player experience. This study examines the multi-layered relationship between game mechanics, narrative and player interaction by considering digital games and player experiences in the context of cultural and communicative processes. Drawing on theoretical frameworks such as Johan Huizinga's concept of the magic circle and Brian Sutton-Smith's rhetorics of play, digital games are evaluated within a historical and anthropological framework. Players' action and decision-making processes in the digital environment are analyzed in terms of subjectivity and interaction in the context of game experience. The study also approaches game studies from the perspective of media psychology and examines the potential effects of digital games on well-being in the axis of positive media psychology. The study also examines the impact of different game genres on player experience. The findings show that role-playing games (RPGs) offer the highest level of creative expression through their narrative depth and character customization opportunities. Adventure games create a strong sense of immersion with their narrative-driven structure, while the instant feedback mechanics and fast-paced gameplay of action games were found to provide the highest level of immersion. The study reveals that player experiences are shaped by the structural features of games, but that each player's experience is subjectively and contextually differentiated. This research combines the fields of game studies, media psychology and human-computer interaction to provide a holistic framework for the digital game experience. It argues that evaluating digital games solely in terms of negative effects is insufficient and emphasizes that the structural constraints presented by games should be taken into account as well as the meanings and modes of interaction that players construct with games. In conclusion, the findings of the study contribute to future research on longitudinal player experience, the effects of games on well-being, and the role of digital games in contemporary culture.Item On-chain btc transferinden doğan kanunlar ihtilafı(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Kelahmet, GökçeKripto varlıkların ilki olan BTC, Satoshi Nakamoto tarafından 2008 yılında, geleneksel ödeme sistemlerine alternatif olarak eşler arası bir elektronik ödeme sistemi olarak geliştirilmiştir. İzinsiz, merkeziyetsiz ve dağıtık blok zinciri teknolojisine dayanan BTC, ekonomik değer taşıması ve küresel çapta kullanıcılar arasında işleme konu edilebilmesi, işlemlerin farklı ülkelerde bulunan madenciler tarafından geçerli kılınıp; ağdaki kullanıcılar tarafından onaylanması bakımından sınır ötesi bir nitelik taşımaktadır. Yenilikçi bir doğaya sahip dijital bir varlık olarak BTC, yalnızca ekonomik sistemleri değil, işleme konu edildiği ağ yapısı ve işlemin coğrafi olarak birden çok farklı ülkedeki kullanıcılar arasında ve tarafından gerçekleştiriliyor olması dolayısıyla milletlerarası özel hukuk açısından da teorik ve pratik zorluklar doğurmaktadır. Bu çerçevede, BTC transferi kapsamında herhangi somut veya dijital bir şeyin devri söz konusu olmayıp sadece işleme konu edilen BTC üzerindeki kontrol kabiliyetine ve hak sahipliğine ilişkin ağdaki kayıt değiştirilmektedir. Bu yönüyle transfer işlemlerinde hak sahipliği meseleleri gündeme gelebilmektir. Bununla beraber, BTC’nin bir misli ödeme aracı veya sözleşmesel para olarak nitelendirilmesi ve kullanılması, kredi kartı gibi diğer ödeme sistemlerinde olduğu gibi hem sözleşmesel yükümlülükler hem de hak sahipliği meselelerinin iç içe geçmesine sebebiyet verebilmekte ve ancak bu meseleler her zaman aynı hukuk tarafından yönetilmek zorunda olmayabilecektir. Ayrıca, BTC’nin klasik eşya, para veya hak kategorilerinden herhangi birine tam olarak uymaması hem BTC’nin hem de onunla yapılan işlemlerin vasıflandırılmasını ve dolayısıyla bu meselelerden doğan uyuşmazlıklara uygulanacak hukukun tespiti de geleneksel kanunlar ihtilafı yöntemlerini zorlamaktadır. Bu çalışma, özellikle milletlerarası niteliği haiz on-chain BTC transferinden kaynaklanan hak sahipliği ve sözleşmesel ilişkilerden doğan meselelere uygulanacak hukuku belirlemeye yönelik bağlama kurallarını incelemektedir. Bu bağlamda çalışma içerisinde lex rei sitae kuralının geleneksel anlamda BTC’ye uygulanabilirliği tartışılmakta; bunun yanı sıra PROPA, PREMA, PResC ve elective situs gibi, lex rei sitae kuralına alternatif olarak önerilen yenilikçi bağlama noktaları ele alınmaktadır. Ayrıca, on-chain BTC transfer işleminin sözleşmeye dayanması veyahut salt transfer işleminin sözleşme olarak nitelendirilmesi durumları ele alınarak, MÖHUK m. 24 ve Roma I Tüzüğü kapsamında sözleşmeye uygulanacak hukukun tespit edilebilirliği incelenmektedir. Sonuç olarak, çalışma, BTC transferlerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünde hem hak sahipliğini hem de sözleşmesel nitelikli yükümlülükleri düzenleyen bağlama kurallarının, her bir somut olayın özelliğine göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği ve bu alanda gelişmekte olan hukuki rejimlerin hem teknik hem de işlevsel bağlamı dikkate alan esnek çözümler üretmesi önerisini sunmaktadır. BTC, the first and most well-known cryptocurrency, was introduced by Satoshi Nakamoto in 2008 as a peer-to-peer digital payment system. It is based on decentralised, permissionless, and distributed blockchain technology. BTC holds economic value and can be transferred between users worldwide. These transactions are validated by miners and approved by users located in different countries, giving BTC a cross-border nature. As a digital and global asset, BTC creates new legal challenges, especially in the field of private international law. In BTC transfers, there is no physical or digital assets being assigned —instead, the information on which user has control over the BTC is updated on the blockchain. This raises legal issues about who owns the BTC. On the other hand, when BTC is used as a form of payment or contractual money, similar to credit cards, it may involve both ownership and contract issues and those may be governed by different laws. BTC does not clearly fit into traditional legal categories like property, money, or legal claims. Therefor, applying standard conflict-of-law rules to BTC transactions is presenting difficulties. This reserach examines how to determine the applicable law for disputes involving cross-border on-chain BTC transfers, especially regarding ownership and contractbased obligations. The research aims to examine whether the traditional lex rei sitae rule (law of the place where the asset is located) can apply to BTC transfers and to presents modern approaches such as PROPA, PREMA, PResC and elective situs. The research also examines situations where BTC transfers are either based on or result from a contract. In these cases, the reserach examines how to determine the applicable law by referring to Article 24 of the Act on Private International Law and International Procedural Law No. 5718 and the Rome I Regulation. In conclusion, the reserach that there is no one-size-fits-all rule for all BTC-related disputes. Instead, the appropriate law should be determined according to the specific circumstances of each case. Therefore, legal systems should develop adaptable legal frameworks that take into account both the technical features of blockchain and the practical realities of cryptocurrency transactions.Item Romantik ilişkiler ve bağımlı kişilik özellikleri: Manipulasyon ve romantik kıskanclığın yordanmasında bağımlı kişilik özelliklerinin rolunun incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Sezer Yamaç, İlayda; Üzümcü Özdemir, ElifBağımlı kişilik özellikleri, bireyin terk edilme ve yalnız kalma kaygılarının yanı sıra, yoğun ilgi, onay ve destek ihtiyaçları ekseninde şekillenen, pasif, itaatkâr ve uyumlu davranışlar ile tanımlanmaktadır. Öte yandan, bağımlı kişilik özelliklerine sahip bireylerin kaygılarını azaltma ve ihtiyaçlarını karşılama motivasyonuyla romantik ilişkilerde manipülatif stratejilere başvurabildikleri ve ilişkiye yönelik potansiyel bir tehdit algıladıklarında yoğun kıskançlık reaksiyonları sergileyebildikleri de ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı, bağımlı kişilik özellikleri ve cinsiyetin, romantik ilişkilerde manipülasyon ve romantik kıskançlık üzerindeki yordayıcı rollerini incelemektir. Araştırmanın örneklemi, en az 3 aydır romantik ilişki içerisinde olan, 18-50 yaş aralığında 308 katılımcıdan oluşmaktadır. Veriler katılımcılardan çevrimiçi olarak Kişilik İnanç Ölçeği – Kısa Türkçe Form (KİÖ-KTF) Bağımlı Kişilik Alt Ölçeği, İnsan İlişkilerinde Manipülasyon Ölçeği (İİMÖ) ve Çok Boyutlu Kıskançlık Ölçeği (ÇBKÖ) aracılığıyla toplanmıştır. Hiyerarşik regresyon analizi bulguları, erkek olmanın kurban seçimi manipülasyonu ve bilişsel kıskançlığı anlamlı olarak yordadığını, bağımlı kişilik özelliklerinin ise tüm manipülasyon türlerini ve kıskançlığın bilişsel ve davranışsal boyutlarını anlamlı olarak pozitif biçimde yordadığını göstermiştir. Ayrıca, bulgular erkeklerin kurban seçimi manipülasyon düzeylerinin kadınlara göre daha yüksek olduğuna ve kadınların bağımlı kişilik özelliklerinin erkeklere kıyasla daha yüksek olduğuna işaret etmektedir. Araştırma sonuçlarının bağımlı kişilik özelliklerine sahip bireylerin ilişki dinamiklerini anlamak ve ilişkideki işlev bozucu biliş ve davranış örüntülerini saptamak açısından alan yazına katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Dependent personality characteristics are described by submissive and passive-compliant behaviors that are stem from intensive need for support, approval and attention in addition to their fears of being abandoned and alone. Besides, it is propounded that individuals who have dependent personality characteristics might engage in manipulative strategies to fulfill their needs and to diminish the anxiety in romantic relationships, and they might display intensive jealousy responses when they perceive a potential threat to their relationship. The aim of this study is to examine the predictive roles of dependent personality characteristics and gender on manipulation and romantic jealousy in romantic relationships. The sample of the present study consists of 308 participants who have romantic relationship for at least three months and aged 18-50. The data were collected online via Dependent Personality Subscale of Personality Belief Questionnaire –Short Turkish Form, Manipulation in Human Relationship Scale and Multidimensional Jealousy Scale. The results of hierarchical regression analysis demonstrated that being a male significantly predicted victim selection manipulation and cognitive jealousy while dependent personality characteristics positively and significantly predicted all types of manipulation and cognitive and behavioral dimensions of jealousy. Additionally, results indicated that victim selection manipulation levels of males were higher than females and dependent personality characteristics of females were higher than males. It is thought that the findings of this study make a contribution to the literature with regards to understand the relationship dynamics and determine their dysfunctional behavioral and cognitive romantic relationship patterns of individuals with dependent personality characteristics.Item Assessing non-suicidal self-injury: The predictive role of perceived parental attitudes and personality organization(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Türk, Yaren; Uyar Suiçmez, TuğbaAs research started to differentiate Nonsuicidal Self Injury (NSSI) from suicidal behaviors and to recognize it beyond being merely a symptom of specific diagnoses or a result of trauma histories, NSSI is now seen as a distinct clinical phenomenon. This study aimed to explore the role of perceived parental attitudes and personality organizations on the functions of NSSI. For this purpose, a total of 194 participants aged between 25 and 40, reporting no history of suicide attempts, were recruited via online platforms. Data were collected using a sociodemographic information form, the EMBU (My Memories of Upbringing) scale, the Inventory of Personality Organization (IPO), and the Inventory of Statements About Self-Injury (ISAS). Hierarchical regression analysis revealed that both personality organization and perceived maternal overprotection significantly predicted NSSI functions, whereas perceived paternal overprotection and perceived parental rejection did not. Among the significant predictors, personality organization emerged as the strongest predictor. The results were discussed in light of the existing literature; clinical implications were considered and suggestions for future research were provided. Araştırmaların, İntihar Amacı Taşımayan Kendine Zarar Verme Davranışlarını (KZVD) intihar girişimlerinden ayırt etmeye ve bu davranışları yalnızca belirli tanıların bir semptomu ya da travma öykülerinin bir sonucu olmanın ötesinde ele almaya başlaması, KZVD’nin özgün bir klinik olgu olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Yeni kavramsallaştırmalar kapsamında bu çalışma, algılanan ebeveyn tutumları ve kişilik organizasyonunun kendine zarar verme davranışı işlevleri üzerindeki yordayıcı rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda, 25 ile 40 yaşları arasında, daha önce intihar girişiminde bulunmadığını bildiren toplam 194 katılımcıya çevrimiçi platform aracılığıyla ulaşılmıştır. Veriler, sosyodemografik bilgi formu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği – Çocuk Formu (KAET-Ç), Kişilik Organizasyonları Envanteri (KOREN) ve Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE) kullanılarak toplanmıştır. Hiyerarşik regresyon analizi, kişilik organizasyonu ve algılanan anne aşırı koruyuculuğunun KZVD işlevlerini anlamlı şekilde yordadığını, algılanan baba aşırı koruyuculuğunun ve algılanan ebeveyn reddinin ise anlamlı yordayıcılar olmadığını ortaya koymuştur. Anlamlı yordayıcılar arasında en kuvvetli yordayıcının kişilik organizasyonu olduğu bulunmuştur. Bulgular mevcut literatür ışığında tartışılmış, klinik çıkarımlar ele alınmış ve gelecek araştırmalar için öneriler sunulmuştur.Item Göçmenlerin cinsel sağlık üreme sağlığı: Sosyal hizmet uzmanlarının perspektifinden bir değerlendirme(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Saban, Aslı; Pak Güre, Merve DenizBu araştırma, Türkiye’de göçmenlerle çalışan sosyal hizmet uzmanlarının, göçmenlerin cinsel sağlık ve üreme sağlığı alanındaki deneyimlerini ve perspektiflerini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, nitel araştırma modeli çerçevesinde fenomenolojik yaklaşım temelinde tasarlanmıştır. Veri toplama aracı olarak sosyodemografik soru formu ve yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu, kamu, belediye ve sivil toplum kuruluşlarında görev yapan ve göçmenlerle çalışan 25 sosyal hizmet uzmanı oluşturmaktadır. Katılımcıların 16’sı kadın, 9’u erkektir; yaşları 24 ile 50 arasında değişmektedir. Görüşmeler çevrimiçi olarak Zoom ve Google Meet platformları üzerinden gerçekleştirilmiş, katılımcı onamı alınarak ses kaydına alınmış ve Microsoft Word belgelerine dönüştürülmüştür. Elde edilen veriler MAXQDA 2024 programına aktarılmış ve betimsel analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Elde edilen bulgular üç ana temada toplanmıştır. İlk tema, uzmanların çalıştıkları göçmen grupları ve bu grupların karşılaştığı CSÜS temelli sorunlara odaklanmaktadır. İkinci tema, sosyal hizmet uzmanlarının bilgi, beceri ve kurumsal sınırlılıklar karşısında geliştirdikleri deneyim ve stratejileri ele almaktadır. Üçüncü tema ise, hizmet kalitesini artırmaya yönelik önerileri kapsamaktadır. Bu öneriler arasında müfredat geliştirme, süpervizyon mekanizmalarının güçlendirilmesi ve ana dilde bilgi materyalleri hazırlanması öne çıkmaktadır. Araştırma, sosyal hizmet uzmanlarının CSÜS alanındaki ihtiyaçlarının yalnızca bireysel değil, aynı zamanda kurumsal ve yapısal boyutlarda da ele alınması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu çalışma, göçmenlerle çalışan uzmanların mesleki kapasitelerinin artırılmasına ve sosyal hizmet eğitimine katkı sunmayı hedeflemektedir. This study aims to evaluate the field of sexual and reproductive health (SRH) in the context of migration through the professional experiences and perspectives of social workers working with migrant populations in Turkey. The study was designed based on a phenomenological approach within the framework of a qualitative research model. A sociodemographic questionnaire and a semi-structured interview form were used as data collection tools. The study group consisted of 25 social workers working with migrants in public, municipality, and non-governmental organizations. Sixteen of the participants were women and nine were men, ranging in age from 24 to 50. The interviews were conducted online via Zoom and Google Meet platforms, recorded with the participants' consent, and converted into Microsoft Word documents. The data obtained were transferred to the MAXQDA 2024 program and analyzed using descriptive analysis methods. The findings were grouped into three main themes. The first theme focuses on the migrant groups the specialists work with and the SRH-based problems these groups face. The second theme addresses the experiences and strategies developed by social service professionals in the face of knowledge, skill, and institutional limitations. The third theme covers recommendations for improving service quality. Among these recommendations, curriculum development, strengthening supervision mechanisms, and preparing information materials in the native language stand out. The research reveals that the needs of social workers in the field of SRHR must be addressed not only at the individual level but also at the institutional and structural levels. This study aims to contribute to the enhancement of the professional capacities of specialists working with migrants and to social work education.Item Sosyal kaytarma türlerinden bedavacı etkisinin (free rider effect) aile şirketlerinin nesilden nesile aktarılmasına etkisi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Şahin, Özge; Sözen, Hulusi CenkAile şirketleri, yalnızca geçmişten devraldıkları güçlü yapılarıyla değil aynı zamanda istihdam yaratmaları, yenilikçi yaklaşımları ve toplumsal değerlere bağlılıklarıyla da dünya ekonomilerinde kritik bir rol üstlenmektedir. Bu işletmeler, ekonomik büyümenin yanı sıra sosyal istikrarın da temel unsurlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu tür şirketlerin nesilden nesile aktarılması, yönetimsel ve psikososyal düzeyde karmaşık ve dikkatle yönetilmesi gereken bir süreci beraberinde getirmektedir. Bu tez çalışması, aile şirketlerinin nesiller arası geçiş sürecinde ortaya çıkan sosyal kaytarma türlerinden bedavacı etkisinin (free rider effect), şirketlerin sürdürülebilirliğine olan etkilerini anlamayı ve analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu çalışma kapsamında Türkiye’nin farklı sektörlerinde faaliyet gösteren 15 aile şirketi üyesiyle yarı yapılandırılmış mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Mülakatlardan elde edilen veriler, bedavacı etkisinin aile bireyleri arasında sorumluluk paylaşımında adaletsizlik hissi meydana getirdiğini, motivasyonu düşürdüğünü ve şirket içi dengeleri olumsuz etkileyebildiğini ortaya koymuştur. Araştırmada özellikle ikinci nesil aile üyelerin yönetime aktif olarak katılmaya başladığı dönemlerde bedavacı etkisinin daha görünür hale geldiği tespit edilmiştir. Bazı bireylerin soyadı ya da aile bağı gibi sembolik önceliklerle sorumluluk almadan hak talep etmelerinin, yönetim süreçlerinde dengesizliklere yol açtığı incelenmiştir. Ayrıca, şirketin aktif yönetiminde yer almayan ancak karar süreçlerine müdahil olan aile üyelerinin bu eğilimleri pekiştirdiği gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, kurumsal yönetim yapılarının güçlendirilmesi, görev tanımlarının net yapılması ve aile anayasası gibi düzenleyici mekanizmaların devreye sokulması, bedavacı etkisinin azaltılmasında etkili yöntemler olarak ön plana çıkmaktadır. Söz konusu araştırmanın sonuçları, aynı zamanda aile şirketlerinin uzun vadeli varlıklarını sürdürebilmeleri için sadece finansal ve yönetsel değil, aynı zamanda duygusal ve sosyal etkenlerin de dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Şirketin devamlılığının sağlanması veya satılması gibi stratejik kararların alınmasında aile üyeleri arasında yaşanan ikilemler ile danışmanlık hizmetleri gibi dış destek araçlarına yönelik çekinceler de analiz edilmiştir. Bu noktada, aile bağlarının güçlü oluşu, söz konusu kararları daha karmaşık ve çok katmanlı hale getirmektedir. Tüm bu bilgiler çerçvesinde bu tez çalışması, aile şirketlerinin nesilden nesile aktarımı sürecinde yaşadığı zorlukları sosyal kaytarma türlerinden bedavacı etkisi bağlamında ele alarak alanyazına özgün bir katkı sunmayı amaçlamaktadır. Bedavacı etkisinin aile içi ilişkiler, yönetim performansı ve şirketin sürdürülebilirliği üzerindeki etkilerini görünür kılan bu araştırma, aynı zamanda aile şirketlerine yönelik stratejik yönlendirmeler geliştirmek isteyen paydaşlar için de uygulamaya dönük bilgiler sağlamaktadır. Bu doğrultuda çalışma, aile şirketlerinin geleceğini şekillendirmeye yönelik atılacak adımlarda hem akademik hem de uygulamaya dönük bir rehber niteliği taşımaktadır.Family businesses play a crucial role in global economies not only through their long-established structures inherited from previous generations, but also by generating employment, embracing innovative approaches and maintaining strong ties to social values. These enterprises are fundamental drivers of economic growth and social stability in many countries. However, the intergenerational transfer of such businesses involves complex processes that require careful management at both organizational and psychosocial levels. This thesis aims to understand and analyze the impact of the free rider effect, a type of social loafing that emerges during the intergenerational transition process of family businesses on the sustainability of companies. The study is based on semi-structured interviews carried out with 15 members from family businesses operating across various sectors in Türkiye. The findings reveal that the free rider effect leads to perceptions of unfairness in responsibility sharing, reduces motivation among family members and disrupts internal balance within the organization. This study particularly highlights that this effect becomes more visible during periods when second-generation family members begin to take on active managerial roles. The data indicate that some individuals, by relying on symbolic privileges such as the family name or kinship ties, claim rights without assuming equivalent responsibilities, thereby contributing to managerial imbalances. Furthermore, it has been observed that family members who are not involved in the company's active management but are involved in decision-making processes reinforce these tendencies. In contrast, strengthening corporate governance structures, clarifying role definitions, and implementing regulatory tools such as a family constitution emerge as effective measures in mitigating the free rider effect. The results of the study also emphasized that, in order for family businesses to sustain their long-term assets, not only financial and managerial factors but also emotional and social factors need to be taken into account. Within the decision-making process regarding strategic choices such as ensuring the continuity or sale of the company, the dilemmas among family members and the hesitations towards external support tools like consulting services have also been analyzed. At this point, the strong family ties make these decisions more complex and multi-layered. In conclusion, this thesis makes an original contribution to the literature by addressing the challenges of intergenerational transfer in family businesses through the lens of the free rider effect. By shedding light on how this dynamic influences intra-family relations, managerial performance and long-term sustainability, the study also provides practical insights for stakeholders aiming to strengthen the role and resilience of family businesses in the evolving business landscape. In this respect, it serves as both an academic and practical guide for future-oriented decision-making within family enterprises.Item Sınır rollerinin örgütün bilgi işleme kapasitesi üzerindeki etkileri(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Toros, Akın; Varoğlu, M. AbdülkadirGünümüzün dinamizm ve karmaşıklık ile ifade edilen çalkantılı ortamlarında örgütler farklı seviyelerde ve artan sayıda kararlar vermek durumundadır. Bu kararların doğruluğu örgütlerin sürdürülebilirliği açısından büyük önem arz etmektedir. Organizasyonel kararların doğruluğunu sağlayan unsurlardan biri örgütün bilgi işleme sürecinin etkinliğidir. Bilgi işleme süreci, örgüt yapısının temel işlevlerinden biri olan bilginin toplanmasını, işlenmesini ve yayılması faaliyetlerini içermektedir Ayrıca örgütün bilgi gereksinimlerinin, iş akışlarının artan çeşitliliği, belirsizliği ve karşılıklı bağımlılığının bir fonksiyonu olarak arttığı öne sürülmektedir. Bilgi işleme teorisi örgütün bilgi gereksinimleri ile bilgi işleme kapasitesi arasında bir uyum sağlanması halinde örgütsel performansa ulaşılabildiği iddiasındadır. Bilgi işleme teorisi bilgi işleme kapasitesinin arttırılmasına yönelik yapısal mekanizmalar olarak dikey bilgi sistemlerini ve yanal ilişkileri önermiştir. Bununla birlikte örgüt içinde sınır rolü görevini üstlenen aktörler de bilgi işleme işlevini yerine getirmektedir. Buna karşılık literatür araştırmasında sınır rolleri ve bilgi işleme kapasitesi arasındaki ilişkiye yönelik benzer nitelikte bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle ağ merkeziyetlerine göre farklı işlevler gerçekleştiren sınır rolleri ile bilgi işleme arasındaki ilişkinin derinlemesine araştırılması amaçlanmıştır. Ağ merkeziyet konumlarına göre sınır rollerinin bilgi işleme işlevlerini ortaya çıkarmak ve bilgi işleme kapasitesi ile ilişkilendirmek literatür açısından özgün bir değer taşıma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle keşifsel bir araştırma planlanmış, savunma sanayinde faaliyet gösteren bir odak şirket belirlenmiş ve bu şirkette çalışan beyaz yakalı bir örneklem üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalarda sosyal ağ analiz ve nitel analiz çalışması ile farklı ağ merkeziyetlerinde bulunan sınır rollerinin işlevleri ile bilgi işleme kapasitesi arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre ağdaki merkezilik konumlarına göre farklılaşan şekilde sınır rolleri bilgi temin etme, bilgi kayıtlama ve bilgi paylaşım faaliyetlerini gerçekleştirmektedir. Araştırma bulgularına göre arasındalık merkeziliği ve saf aracılık konumundaki aktörler bilgi işleme bağlamında sınır rolü işlevini gerçekleştirirken örgütün bilgi işleme kapasitesini arttıran yanal ilişkiler ve dikey bilgi sistemlerini kullanmaktadır. Buna ilaveten arasındalık merkeziliği ve saf aracılık konumundaki sınır rolleri bilgi işleme gereksinimlerini azaltan ve bütünleştirici yapıları; hiyerarşi, kurallar ve programları da araçsal olarak kullanmaktadır. Arasındalık merkeziliği ve saf aracılık konumundaki aktörler organizasyonda irtibat rolü işlevi ile bölümler arasında koordinasyon da sağlamaktadır. Araştırma bulguları, bilgi işleme bağlamında arasındalık merkeziliği ve saf aracılık konumundaki sınır rolleri ile bilgi işleme kapasitesi, dikey bilgi sistemleri ve yanal ilişkiler arasındaki ilişkilerin varlığını desteklemektedir. Bu keşifsel araştırmada elde edilen bulgulara dayanarak bir araştırma modeli ve araştırma sorunsalı önerisi ile iki araştırma önerisi ortaya konulmuştur. Bu keşifsel araştırma sonucunda elde edilen bulgular, sınır rolleri ile örgütün bilgi işleme kapasitesi arasındaki ilişkiyi ortaya koyan önermeler bilgi işleme teorisine farklı bir bakış açısı sağlama potansiyeline sahiptir. In today’s turbulent environment characterized by dynamism and complexity, organizations are required to make decisions at various levels and in increasing numbers. The accuracy of these decisions is of great importance for the sustainability of organizations. One of the factors that ensures the accuracy of organizational decisions is the effectiveness of the organization’s information processing process. The information processing process includes the activities of collecting, processing, and disseminating information, which are among the fundamental functions of organizational structure. It is also assumed that the organization's information requirements increase as a function of the growing diversity, uncertainty, and interdependence of workflows. Information Processing Theory proposes that organizational performance can be achieved when there is fit between an organization’s information requirements and its information processing capacity. To increase information processing capacity, Information Processing Theory proposes structural mechanisms such as vertical information systems and lateral structures. Additionally, actors who undertake boundary-spanning roles within the organization also perform information processing functions. However, a review of the literature reveals no similar studies that examine the relationship between boundary-spanning roles and information processing capacity. For this reason, the study aims to explore in depth the relationship between boundary-spanning roles that perform different functions based on their network centralities and information processing. Revealing the information processing functions of boundary- spanning roles according to their positions in network centrality and associating them with information processing capacity holds potential for unique contribution to the literature. In this context, an exploratory study was conducted. A focus company operating in the Defense industry was selected, and research was carried out on a white-collar sample working at this company. Through social network analysis and qualitative research, the study examined the relationship between the functions of boundary-spanning roles at different levels of network centrality and information processing capacity. According to the findings, boundary-spanning roles perform activities such as acquiring, recording, and sharing information in ways that vary depending on their centrality in the network. The findings show that actors in positions of betweenness centrality and pure brokerage fulfil the boundary-spanning role in the context of information processing while utilizing lateral structures and vertical information systems, which enhance the organization’s information processing capacity. Furthermore, boundary- spanning roles in betweenness centrality and pure brokerage positions also instrumentally use integrative structures such as hierarchy, rules, and programs to reduce information processing requirements. Actors in positions of betweenness centrality and pure brokerage also facilitate coordination between departments within the organization by performing a liaison role. The research findings support the existence of relationships between boundary-spanning roles in positions of betweenness centrality and pure brokerage and information processing capacity, vertical information systems, and lateral structures in the context of information processing. Based on the findings of this exploratory research, a research model and a research problem, along with two research proposals, have been presented. The findings and propositions regarding the relationship between boundary- spanning roles and organizational information processing capacity offer a potential to provide a new perspective on Information Processing Theory.