Başkent Üniversitesi Kurumsal Akademik Arşivi
Başkent Üniversitesi DSpace, üniversitemiz tarafından doğrudan veya dolaylı olarak yayınlanan kitap, makale, tez, bildiri, rapor ve araştırma verisi gibi tüm akademik kaynakları uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar. Bu sistem, üniversitemizin akademik performansını izlemeye aracılık eder, kaynakları uzun süreli saklar ve yayınların etkisini artırmak amacıyla telif haklarına uygun olarak Açık Erişim imkanı sağlar.
Başkent Üniversitesi Kütüphanesi için tıklayınız..

Communities in DSpace
Select a community to browse its collections.
Recent Submissions
Elsa Schiaparelli’nin sürrealist yaklaşımının modaya yansıması
(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Sarıkaya, Ayşegül; Ateş, M. Fikret
Bu araştırmanın amacı klasik sanat akımlarına tepki olarak çıkan sürrealizm sanat akımı
hakkında bilgi vermenin ötesinde, sürrealizm sanat akımından etkilenen Elsa
Schiaparelli’nin sürreal, şaşırtıcı ve sanatsal tasarımlarının modaya yansımalarını
incelemektir. 1922'de Paris'te kendine bir hayat kuran İtalyan aristokrat ve iyi eğitimli bir
aileden gelen Elsa Schiaparelli, iki savaş arası dönemde moda endüstrisinin en başarılı
kadınlarından biri olmuştur.
Elsa Schiaparelli; Salvador Dali, Jean Cocteau, Meret Oppenheim gibi birçok sürrealist
sanatçı ile işbirliği yapmıştır. Özellikle Salvador Dali ile olan işbirliğinde yaptığı Gözyaşı
Elbisesi (Tears Dress), Istakoz Elbisesi (Lobster Dress), İskelet Elbise (Skeleton Dress) ve
“Desk Suit’’ gibi sürrealist tasarımlar Schiaparelli’yi zamanın ötesine taşımış, büyük sükse
yapmıştır. Schiaparelli, 1927’de açtığı modaevini İkinci Dünya Savaşı’ndan birkaç yıl sonra
1954’te kapatmak zorunda kalmıştır ve 1973’te hayatını kaybetmiştir.
2007’de lüks İtalyan markası Tod's şirketinin sahibi Diego Della Valle tarafından satın alınıp
2012’de yeniden canlandırılan Schiaparelli markası 2014’te podyumlara geri dönmüştür.
Araştırmada, kapılarını yeniden açan ve yeni sanat yönetmeni Daniel Roseberry olan Maison
Schiaparelli’nin günümüz tasarımlarının, Elsa Schiaparelli’nin benimsediği sürrealist çizgiyi
takip edip etmediğine ve modaevinin eski başarısını yakalayıp yakalamadığına da
değinilmektedir. The aim of this research is not only to give information about the surrealism art movement,
which emerged as a reaction to classical art movements, but also to examine the effects of
Elsa Schiaparelli's surrealistic, surprising and artistic designs on fashion design. Elsa
Schiaparelli belonging to an Italian aristocratic and well-educated family and establishing a
life for herself in Paris in 1922 became one of the most successful women in the fashion
industry in the interwar period.
Elsa Schiaparelli collaborated with many surrealist artists like Salvador Dali, Jean Cocteau,
Meret Oppenheim. Surrealist designs such as “Tears Dress’’, “Lobster Dress”, “Skeleton
Dress’’ and “Desk Suit”, which she made especially in collaboration with Salvador Dali,
carried Schiaparelli beyond time and made a great impression. Schiaparelli had to close her
fashion house, which she opened in 1927, in 1954, a few years after the Second World War.
In 1973 she died in Paris.
The Schiaparelli brand, which was bought by Diego Della Valle, the owner of the Italian
luxury brand Tod's in 2007 and revived in 2012, returned to the catwalks in 2014. In this
research, it is also mentioned whether the current designs of Maison Schiaparelli, whose
doors have reopened and whose new creative director is Daniel Roseberry, follow the
surrealist line adopted by Elsa Schiaparelli and whether the fashion house has caught up with
its former success.
Sınai mülkiyet kanununa göre seri marka
(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Cihangiroğlu, Bengü; Ayhan, Rıza
Bu tez, Sınai Mülkiyet Kanunu'nda geçen "seri markalar" kavramını ele alarak, bu marka türünün tanımlanabilirlik koşullarım incelemekte ve marka hukukuna yeni bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Marka hukukunun genel çerçevesini çizerken, özellikle seri markaların oluşturulma süreçlerinde göz önünde bulundurulması gereken unsurları detaylı bir şekilde ele almaktadır. Yargıtay ve Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın belirlediği tanımlanabilirlik koşulları üzerinde durarak, kök markanın kullanım haklılığı, kaynak markanın asli unsurunu taşıma zorunluluğu ve yeni markanın seri marka yaratma amacı gibi unsurları hukuki bir perspektifle değerlendirmektedir. Tez, analizlerin ışığında seri markaların işletmelere sağladığı avantajları ve bu marka türünün gelecekteki marka stratejilerindeki potansiyel rolünü vurgulayarak, marka hukukuna önemli bir katkı sunmayı hedeflemektedir. This thesis aims to explore the concept of “series marks” as mentioned in the Industrial Property Law, examining the definability conditions of this type of mark and offering a new perspective on trademark law. While outlining the general framework of trademark law, it extensively discusses the elements to be considered in the process of creating series marks. Emphasizing the definability conditions set by the Court of Cassation and the European Court of Justice, it evaluates aspects such as the justification of using the root mark, the obligation of the source mark to carry the essential element, and the intention of the new mark to create a series mark from a legal perspective. The thesis, illuminated by these analyses, aims to highlight the advantages that series marks provide to businesses and underline the potential role of this type of mark in future trademark strategies, making a significant contribution to trademark law.
Mevduat sigortası sistemi ve finansal sağlamlık ilişkisi-OECD ve IADI üyesi örnek ülkeler uygulaması
(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Cinskızan, Kevser; Hazar, Adalet
Bankacılık sistemini ayakta tutan en önemli unsur güvendir. Piyasada oluşabilecek stres durumlarında tasarruf sahiplerinin güven duygusunda oluşabilecek en ufak bir tedirginlik, sisteme emanet ettikleri paralarını ivedilikle geri almak istemelerine neden olmaktadır. Bu kapsamda, finansal istikrarın sağlanması ve güvenlik çemberinin oluşturulabilmesi için çeşitli düzenleme ve denetleme fonksiyonlarının yanı sıra, sigorta kavramı ile korunma ihtiyacı vardır. Mevduat sigorta sistemi finansal stres durumlarında güven mekanizmasını devreye sokarak, sıkıntının yayılmasını önlemekte ve böylece bankacılık sisteminde oluşabilecek bir krizin diğer sistemlere de bulaşmasına engel olmaktadır. Bu çalışmada, OECD ve IADI kesişimi 24 ülkeden 316 banka üzerinde panel veri analizleri yapılmak suretiyle, bankacılık sisteminde istikrar ve mevduat sigortası arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bunun yanı sıra, tahminlenen modellere mevduat sigortasının yapısal özellikleri eklenerek, bu özelliklerin istikrar üzerindeki etkilerine bakılmıştır. Sonuç olarak yapılan ilk analizlerde, sigorta miktarı ve kişi başına sigorta miktarı ile bankacılıkta istikrar arasında anlamlı olacak şekilde doğrusal ilişki bulunmuştur. Doğrusal ilişkinin kontrolünü sağlamak üzere analiz derinleştirildiğinde ise ilişkinin doğrusal olmadığı tespit edilmiştir. Sistemin tasarım özelliklerine ilişkin bulgular incelendiğinde, mevduat sigorta sisteminin sahiplik yapısı ile yönetiminin devlet elinde ve zorunlu olacak şekilde tasarlanmasının bankacılık sektöründe finansal sağlamlığı artırdığı sonuçlarına ulaşılmıştır. Ayrıca sistemin finansmanı amacıyla toplanan sigorta primlerinin, riske göre ayarlanmış yöntemler kullanılarak hesaplanması sağlamlığı artırıcı yönde etki yaratmaktadır. Bu çalışma, veri dönemi itibariyle küresel kriz bağlantısını araştırabilmek amacıyla Covid 19 pandemisi ile ilişkilendirilmiştir. Bu kapsamda elde edilen sonuçlara göre çalışma, Covid 19 pandemisi döneminde bankacılık sisteminde istikrarın azaldığını gösteren ilk çalışmalardan birisi olması sebebiyle literatüre özgün katkı sağlamaktadır. Finansal güvenlik ağı içerisinde yer alan mevduat sigorta sisteminin tasarım özelliklerinin etkin bir şekilde kurgulanması ve Basel standartlarını uygulayan tüm ülkelerde uygulanması için BIS bünyesinde bir çalışma grubu kurulması önerilmektedir. The most important element that keeps the banking system alive is trust. In situations of stress that may occur in the market, the slightest uneasiness that may arise in savers' sense of confidence causes them to immediately want to get back the money they have entrusted to the system. In this context, in order to ensure financial stability and create a security circle, there is a need for protection through the concept of insurance, as well as various regulatory and supervisory functions. By activating the trust mechanism in cases of financial stress, the deposit insurance system prevents the spread of distress and thus prevents a crisis that may occur in the banking system from infecting other systems. In this study, the relationship between stability in the banking system and deposit insurance was investigated by conducting panel data analyzes on 316 banks from 24 countries at the intersection of OECD and IADI. In addition, the structural features of deposit insurance were added to the estimated models and the effects of these features on stability were examined. As a result, in the first analysis, a significant linear relationship was found between the amount of insurance and the amount of insurance per capita and stability in banking. When the analysis was deepened to control the linear relationship, it was determined that the relationship was not linear. When the findings regarding the design features of the system are examined, it is concluded that the ownership structure and management of the deposit insurance system are designed in a way that is state-owned and mandatory, which increases financial stability in the banking sector. In addition, the calculation of insurance premiums collected for the purpose of financing the system using risk-adjusted methods has an effect on increasing stability. This study has been associated with the Covid 19 pandemic in order to investigate the global crisis connection as of the data period. According to the results obtained in this context, the study makes an original contribution to the literature as it is one of the first studies to show that stability in the banking system decreased during the Covid 19 pandemic. It is recommended that a working group be established within the BIS to effectively design the design features of the deposit insurance system within the financial safety net and to implement them in all countries implementing the Basel standards.
Genişletilmiş sinema sonrası: Hareketli görüntünün mekânda yeniden üretilmesi
(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Ay, Semra; Tansel İlic, Deniz
Sanat bağlamında film ve video sanatı ile projeksiyon sanatı genellikle mekânın boyutlarını
ve sınırlarını keşfetme amacı gütmektedir. Sergi alanlarında genellikle büyük hareketli
görüntüler duvarlara ya da zemine yansıtılıp birden fazla projeksiyonla çeşitli ekranlarda
gösterilebilmekte ya da izleyicilerin etrafına yayılmış özel tasarımlı yapılar ve
enstalasyonlarla sunulabilmektedir. Mimari yapı olarak mekânın kendisi ve yüzeyler arası
ilişkiler ile hikâyeyi aktaran sanatçılar izleyiciye anlama ve algılama alanı sunmaktadır.
Umberto Eco'nun tanımladığı “açıklık” kavramları seyircinin algısını ve mekanla kurduğu
ilişkiyi yeniden düzenleyerek anlama derinlik kazandırmaktadır. Sinema ve sonrasında
projeksiyon ve video sanatı; sabit oturma düzenlerine meydan okuyarak izleyicilerin
serbestçe dolaşmasını sağlamakta ve belirli bir bakış açısına sıkışıp kalmalarını
gerektirmeden bir deneyim yaşamasını mümkün kılmıştır. Bu sanat formları; doğrusal
anlatının sınırlarını zorlamakla kalmazken sosyal olaylar, duygusal keşif ve kültürel koruma
gibi evrensel konular üzerine odaklanırken klasik sinemanın unsurlarına ve oyuncularına
atıfta bulunmaktadırlar. Çeşitli araçlar ile mekânın içinde anlatıyı ekrandan taşıran
“Genişletilmiş Sinema”; geleneksel anlatıcı sinemalarının ötesine geçerek filmsel anlatının
temellerini yeniden yorumlanmasını sağlamış ve “Video Sanatı”; mekân içindeki yapıyı
sorgulayarak izleyicilerin algısını dönüştürme yollarını arayış içinde bağlamlar
oluşturmasını mümkün kılmaktadır. Postmodernizm ve 1960’lı yıllar sonrası genişletilmiş
sinema ve Fluxus hareketiyle birlikte hareketli görüntüler ile sanat eserleri arasındaki
rolünün olanakları genişletilirken; eserlerdeki mekânlar ve anlatı boşluklarını doldurarak
kendi hikayelerini oluşturmalarına sağlamıştır. Görsel ve işitsel unsurların mekân
atmosferiyle birleşmesi; izleyicinin sanat eserine dair deneyimini zenginleştirmektedir. Bu
bağlamda boş alanlar sadece mekanik değil ayrıca anlatı düzeyinde tamamlanır ve izleyici
eserin bir parçası haline gelmektedir. Bu alanlarda sanatçılar tarafından anlatının nasıl
oluştuğunu ve yaratım süreçlerine ilişki mekân ve izleyici konumlandırmasını anlamak için
araştırma tasarımı, saha bağlamı göz önünde bulundurularak iki aşamalı olarak
planlanmıştır. İlk aşamada, sanatçıların sinemadan video sanatına uzanan hareketli görüntü
türlerinde mekânda nasıl üretimler yaptıklarını ve çoklu yüzeyleri nasıl kullandıklarını
anlamak amacıyla saha ziyaretleri gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda, Ankara ve İstanbul
başta olmak üzere galeri ve müzelerde hareketli görüntü formunda üretilmiş eserler sergi mekânlarında incelenmiştir. İkinci aşamada ise, müze ve galerilerde sergilenen hareketli
görüntü işlerini anlamlandırmak amacıyla bu yarı yapılandırılmış görüşme tekniği ile
sanatçı, yönetmen, görsel sanatçı, küratör ve mimar ile görüşmeler yapılmış ve analiz
edilmiştir. Araştırma, hareketli görüntünün sergi mekânlarında kullanımını incelemek için
nitel bir yaklaşım benimsemiş; özellikle genişletilmiş sinema ve sinema sonrasında sergi
mekanlarıyla olan bağlantılarını ele almıştır. Merkezi odak noktası, hareketli görüntü
çalışmalarının müze ve galerilerde hangi yüzeylerde nasıl sunulduğunu ve bu mekânsal
düzenlemelerin eseri yaratan kişilerin mekânı bir unsur olarak nasıl unsur olarak ele aldığını
anlamaktır. In the context of art, film, video art, and projection art generally explore the
dimensions and boundaries of space. In exhibition areas, large moving images are usually
projected onto walls or floors and displayed on various screens with multiple projections or
through specially designed structures and installations spread throughout the audience. The
space itself as an architectural structure and the artists who convey story with relationships
between surfaces offer audience a field of understanding and perception. The concepts of
“openness” defined by Umberto Eco add depth to meaning by rearranging the audience’s
perception and their relationship with the space. Cinema, followed by projection and video
art, challenged structe by allowing the audience to move freely and experience the work
without being confined to a single perspective. These art forms not only push the boundaries
of linear narratives but also address universal issues such as social events, emotional
discovery, and cultural preservation while referencing the elements and actors of classical
cinema. “Extended Cinema,” which moves the narrative off-screen into the space using
various tools, has reinterpreted the fundamentals of filmic storytelling by going beyond
classic narrative cinema. “Video Art” creates contexts that seek to transform audience
perception by questioning spatial structures. The relationship between moving images and
works of art expanded with postmodernism, the expanded cinema, and the Fluxus movement
after the 1960s. This evolution allowed artists to fill narrative gaps and spaces in their works,
enabling viewers to construct their own interpretations. Combination of visual and auditory
elements with the spatial atmosphere enriches the audience's experience of the artwork. So,
empty spaces are completed not just mechanically but also narratively, making the viewer
an integral part of the work. To understand how artists shape narratives in these spaces and
how they position both space and audience in their creative processes, the research design
was structured in two stages. In the first stage, field visits were carried out in order to
understand how the artists produce in the space in moving image genres ranging from cinema
to video art and how they use multiple surfaces. Works produced as moving images in
galleries and museums, particularly in Ankara and Istanbul, were analyzed in exhibition
spaces. The second stage involved semi-structured interviews with artists, directors, visual
artists, curators, and architects to interpret moving image works exhibited in different forms. This research adopted a qualitative approach to analyze moving images in exhibition spaces,
specifically in relation to expanded cinema and post-cinema exhibition practices, with a
central focus on how moving images are presented and how spatial arrangements shape
artistic considerations of space.
Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinde tahkim
(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Ergün, Ali; Akgül, Mehmet Emin
İnsan, gelişen ve evrilen bir varlıktır. İnsanlardan oluşan toplum da bu doğrultuda, gelişen insandan bağımsız olarak değerlendirilmeyecektir. Toplum, insanların İhtiyaçları çerçevesinde gelişir ve bu süreçte gücünü kaçınılmaz unsur olarak hukuktan alır. Hukukun topluma yansıması olarak “devlet” kavramı, vatandaşların ihtiyaçlarını gidermek ve toplumun evrilen isteklerine cevap vermek adına “kamu hizmeti” sunmakla yükümlüdür. Devlete mali açıdan önemli bir külfet olabilen bu hizmetler, tarihsel süreçte özel sektör işbirliğiyle gerçekleştirilmeye başlanmış, bu doğrultuda “kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri” doğmuştur.
Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri, devletin birimleriyle özel sektör arasında kamu hizmetlerinin sağlanmasını düzenleyen önemli araçlardır. Bu tür sözleşmeler genellikle uzun vadeli ve karmaşık olup taraflar arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümünde çeşitli zorluklarla karşılaşılabilmektedir. Son yıllarda, bu tür sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünde tahkim yolunun daha fazla tercih edildiği gözlemlenmektedir. Tahkim, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların etkili ve tarafsız bir şekilde çözülmesini sağlayarak hukuki belirsizlikleri azaltmasının yanında uzun süren mahkeme süreçlerinden kaçınılmasında da yardımcı olmaktadır. Ancak kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinde tahkim şartının varlığı, ülkemiz ve yabancı ülke doktrinlerinde çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Bu bağlamda, bu tez kapsamında öncelikle kamu hizmeti kavramına değinilecek; genel olarak uyuşmazlıklar açıklanarak alternatif bir yol olarak tahkim ele alınacak; kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözülmesine ilişkin usuller ve bu modelin avantajları ile dezavantajları hukukçuların görüşleri ve yargı kararları çerçevesinde incelenecektir.
Human beings are evolving entities. The society composed of humans cannot be evaluated independently from the evolving human. Society evolves within the framework of human needs and in this process, it derives its power as an inevitable element from law. The concept of "State" as a reflection of law to society is obligated to provide "public services" to meet the needs of citizens and respond to the evolving desires of society. These services, which can be a significant burden on the state in Financial terms, began to be carried out in collaboration with the private sector in historical process. In this regard, "public service concession contracts" have emerged.
Public service concession contracts are important instruments regulating the provision of public services between state entities and the private sector. These types of contracts are generally long-term and complex, and various difficulties may be encountered in resolving disputes that may arise between the parties. In recent years, it has been observed that arbitration is preferred for the resolution of disputes arising from such contracts. Arbitration, by providing for the effective and impartial resolution of disputes between the parties, not only reduces legal uncertainties but also helps to avoid lengthy court proceedings. However, the existence of an arbitration clause in public service concession contracts has led to various debates in both our country and foreign legal doctrines. In this context, within the scope of this thesis, firstly, the concept of public service will be explained, generally addressing disputes and considering arbitration as an alternative method, procedures for resolving disputes arising from public service concession contracts through arbitration, and the advantages and disadvantages of this model will be examined within the framework of the views of legal experts and judicial decisions.