Enstitüler / Institutes
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390
Browse
2628 results
Search Results
Item Mimarlık eğitiminde üretken yapay zeka kullanımı: Ön tasarım sürecine yönelik deneysel bir inceleme(Başkent Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Acar, Melisa; Sagun Kentel, AysuBu tez çalışmasında günümüzde kullanımı hızla artan yapay zekâ (YZ) teknolojisinin mimarlık eğitimine dahil edilmesinin sağlayabileceği avantajların ve karşılaşılabilecek zorlukların belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç çerçevesinde üretken yapay zeka teknolojisinin ön tasarım sürecinde kullanılmasına odaklanılarak araştırma üç aşamalı bir süreçle yürütülmüştür. İlk aşamada literatür taraması yapılarak kuramsal çerçeve oluşturulmuş, ardından bibliyometrik yöntemlerle sistematik analiz gerçekleştirilmiş ve güncel temalar belirlenmiştir. Sistematik analiz sonuçları, mimarlık pratiğinde yapay zekâ kullanımında özellikle üretken tasarımın güncel ve öne çıkan bir tartışma konusu olduğunu ortaya koymuştur. Son aşamada ise deneysel bir uygulama kapsamında öğrencilerin Autodesk Forma programında (Site Automation modülü), Archistar ve OneClick LCA yazılım eklentileriyle ön tasarım sürecinde üretken yapay zekâ araçlarını deneyimlemeleri sağlanmıştır. Veri toplama sürecinde ön-test ve son-test anketleri, öğrenci görüşleri ve süreç gözlemleri kullanılmış; TAM modeline dayalı ölçeklerin güvenirliği Cronbach Alfa ile test edilmiş, elde edilen veriler ayrıca istatistiksel yöntemler (tanımlayıcı istatistikler, ki-kare ve Friedman testleri) ve nitel değerlendirmeler ile incelenmiştir. Bulgular, yapay zekânın mimarlıkta üretken tasarım, optimizasyon, performans analizi, alternatif senaryo üretimi, çevresel veri analizi ve sürdürülebilirlik değerlendirmeleri için; mimarlık eğitiminde ise kavramsal düşünceyi geliştirme, yaratıcı süreci destekleme, görselleştirme ve veri odaklı karar alma amacıyla kullanıldığını göstermektedir. Özellikle ön tasarım süreci için uygulanan deneysel uygulama aşamasında kütle yerleşimi, geometri kararları, çevresel analizler, yoğunluk ve fonksiyonel dağılım gibi süreçlerde çok yönlü katkılar sağlamış; öğrenciler fikir üretiminde hızlanma, alternatif geliştirme, zaman tasarrufu, parametrik esneklik ve senaryo çeşitliliği gibi avantajları öne çıkarmıştır. Buna karşın kullanım zorlukları, arayüz eksiklikleri, yerel veri tabanı yetersizlikleri, bağlamsal uyumsuzluklar ve yaratıcı sürecin sınırlanabileceğine dair kaygılar sorun olarak belirlenmiştir. Çalışmanın özgün katkıları arasında farklı üretken yapay zekâ araçlarının tasarım sürecinde birlikte kullanılmasının öneminin ve gerekliliğinin vurgulanması, öğrenci deneyimlerinin değerlendirilmesi ve Türkiye bağlamında yerel bağlam verilerinin (topografya, mevcut yapı yoğunluğu, yeşil alan bilgileri, vb.) dijitalleştirilerek, yapay zekâ tabanlı araçların daha verimli ve doğru sonuçlar üretebilmesine katkı sağlaması gibi hususların tespitidir. Araştırmanın sınırlılıkları, örneklem büyüklüğü ve yalnızca ön tasarım aşamasına odaklanılmasıdır. Gelecek çalışmalar için kavramsal tasarım, plan ve cephe tasarımı gibi farklı aşamaların incelenmesi, yerel veri tabanlarının geliştirilmesi ve disiplinlerarası işbirliklerinin artırılması önerilmektedir. In this thesis, it is aimed to determine the advantages and difficulties that may be encountered in integration of artificial intelligence (AI) technology, which is rapidly increasing in use today, in architectural education. Within this framework, the research was carried out in a three-stage process, focusing on the use of generative AI technology in the preliminary design process.In the first stage, a literature review was carried out to establish the theoretical framework, followed by a bibliometric analysis to identify current themes and research trends. The results of the systematic analysis revealed that generative design has emerged as a current and prominent topic of discussion in the use of AI within architectural practice. In the final stage, an experimental study was conducted in which students used Autodesk Forma (Site Automation module), Archistar, and OneClick LCA software extensions to experience generative AI tools in the early design phase. Data collection included pre-test and post-test surveys, student feedback, and process observations. The scales based on the Technology Acceptance Model (TAM) were tested for reliability using Cronbach’s Alpha, and the data were further analyzed through statistical methods (descriptive statistics, Chi-square, and Friedman tests) as well as qualitative evaluations. The findings indicate that AI in architecture is used for generative design, optimization, performance analysis, alternative scenario generation, environmental data analysis, and sustainability assessment, while in architectural education it supports conceptual thinking, creativity, visualization, and data-driven decision-making. In the early design phase, AI tools contributed significantly to mass placement, geometry decisions, environmental analyses, density, and functional distribution. On the one hand, students emphasized advantages such as accelerated idea generation, the ability to produce alternatives, time efficiency, parametric flexibility, and scenario diversity. On the other hand, challenges were identified, including usability difficulties, interface limitations, lack of local databases, contextual mismatches, and concerns about AI constraining creativity. The unique contributions of this study include emphasizing the necessity and increasing the use of different generative artificial intelligence tools in the design process, evaluating student experiences, and using local contextual data (topography, existing building density, green space information, etc.) in Türkiye. The limitations of the study are related to the small sample size and its exclusive focus on the early design mass production phase. For future research, it is recommended to explore other phases such as conceptual, planning, and facade design, to develop local data infrastructures, and to strengthen interdisciplinary and pedagogical collaborations.Item Zaman pencereli genelleştirilmiş takım oryantiring problemi(Başkent Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Başkan, Burak; Derya, TusanOryantiring Problemi (OP), belirli bir başlangıç ve bitiş noktası arasında, zaman kısıtı altında maksimum kazancı sağlayacak düğüm alt kümesini seçerek rota oluşturmayı amaçlayan bir optimizasyon problemidir. Bu problem, birden fazla gezginin katılımı durumunda Takım Oryantiring Problemi (TOP) adını alır. Eğer düğümler gruplar (salkımlar) halinde tanımlanırsa, TOP daha da genelleştirilerek Genelleştirilmiş Takım Oryantiring Problemi (GTOP) haline gelir. Bahsedilen tüm bu problemler belirli zaman pencereleri ile sınırlandırıldığında, bu yeni yapı Zaman Pencereli Genelleştirilmiş Takım Oryantiring Problemi (ZPGTOP) olarak adlandırılır. ZPGTOP hem salkım yapısını hem de zaman pencerelerini içeren oldukça karmaşık bir optimizasyon problemidir ve özellikle lojistik, rota planlama ve görev dağılımı gibi gerçek dünya uygulamalarında önem arz etmektedir. Ancak, literatürde bu problem üzerine yapılmış doğrudan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasının temel amacı, ZPGTOP problemini literatüre kazandırmak ve bu problem için matematiksel modelleme çerçevesinde yeni matematiksel model önerileri sunulmaktadır. Çalışma kapsamında öncelikle ZPGTOP için genel bir matematiksel model geliştirilmiş, ardından bu modelin alt yapılarını oluşturan altı farklı model varyantı önerilmiştir. Bu modeller, düğüm ve salkım düzeyinde sıralama, akış denetimi ve zaman penceresi kısıtlarının kombinasyonlarına dayalıdır. Her bir modelin performansı, çeşitli senaryolar altında test edilerek karşılaştırmalı analizlerle değerlendirilmiştir. Bu çalışma, ZPGTOP üzerine yapılmış ilk sistematik çalışmalardan biri olup hem literatürdeki boşluğu doldurmakta hem de bu problem türü için geliştirilecek yeni sezgisel ve çözüm yöntemlerine zemin hazırlamaktadır. The Orienteering Problem (OP) is an optimization problem in which a subset of nodes must be selected to form a route that starts and ends at predefined points, aiming to maximize the total collected reward under a limited time budget. When multiple travellers are involved, the problem is extended to the Team Orienteering Problem (TOP). If the nodes are grouped into clusters, TOP becomes the Generalized Team Orienteering Problem (GTOP). When time constraints are added—specifically, time windows within which visits must occur—the problem evolves into the Time-Windowed Generalized Team Orienteering Problem (GTOP-TW). GTOP-TW is a highly complex optimization problem that combines both cluster constraints and time windows, making it particularly relevant in real-world applications such as logistics, route planning, and task allocation. Despite its practical importance, no prior study in the literature has directly addressed GTOP-TW. This thesis aims to introduce the GTOP-TW to the academic community by proposing a set of novel mathematical models tailored to solve it. First, a general mathematical model for GTOP-TW is formulated. Then, based on this general structure, eight alternative model variants are proposed. These models incorporate various strategies involving node and cluster-level sequencing, flow constraints, and time-window limitations. Each model is tested under different scenarios, and their performance is analysed comparatively. This thesis represents one of the first systematic efforts to address the GTOP-TW and fills an important gap in the literature. It also lays the groundwork for future research involving heuristic and metaheuristic solution approaches for this newly defined problem type.Item 3-6 yaşa yönelik resimli öykü kitaplarının çevre etiği görüşleri çerçevesinde incelenmesi(Başkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2024) Kaya, Afra Sultan; Güneysu, Sibel ÇiğdemÇocukların doğa algısını şekillendirmesi ve çevreye karşı olumlu tutumlar kazanmasına yardımcı olması sebebiyle doğa ve çevre temalı resimli öykü kitaplarının okul öncesi eğitimde ve çocuk edebiyatında büyük önemi vardır. Bu tez çalışmasında, nitel araştırma yöntemi kullanılarak 3-6 yaş aralığındaki çocuklara yönelik doğa ve çevre temalı resimli öykü kitaplarının antroposentrik ve ekosentrik çevre etiği görüşleri çerçevesinde incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, Ankara ilindeki üç üniversiteye bağlı anaokullarının kitaplık ve kütüphanelerinde yer alan resimli öykü kitapları arasından araştırmanın örneklem ölçütlerine uyan 21 resimli öykü kitabı belirlenmiş ve betimsel analiz yöntemi ile incelenmiştir. Çevre etiği kapsamında doğanın değerinin, doğadaki varlıklar arasındaki bağlantının, insan ve doğa arasındaki ilişkisinin öykülerde nasıl ele alındığı öykülerin içeriksel özellikleri bakımından derinlemesine incelenerek analiz edilmiştir. İncelenen 21 resimli öykü kitabının 10’unda ekosentrik görüşün, 6’sında ise antroposentrik görüşün baskın olduğu görülmüştür. 5 kitapta ise her iki çevre etiği görüşüne dair unsurlar yer almakta olup, baskın bir çevre etiği görüşünün bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bulgulardan elde edilen sonuçlar, doğa ve çevre temalı resimli öykü kitaplarının, doğanın içsel bir değere sahip olduğuna dair bir anlayış barındırması, insanı doğanın bir parçası olarak sunması, doğadaki tüm varlıklar arasında kuvvetli bir bağ olduğunu vurgulaması gerektiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, doğa ve çevre temalı öykülerin ekosentrik sayılabilmesi için yalnızca doğa unsurlarına yer verilmesinin yeterli olmadığı, öykünün diğer içeriksel özellikleri açısından da bu görüşü yansıtması gerektiği vurgulanmıştır. Araştırma kapsamında incelenen kitapların bir kısmının bu doğrultuda ekosentrik görüşe uygun örnekler teşkil ettiği sonucuna ulaşılmıştır. İnsanın doğadan üstün olduğu ve doğayı sadece kendi ihtiyaç ve faydası için kullandığı içeriklere sahip kitapların ise çocuklara sunulmaması gerektiği ifade edilmiştir. Ayrıca, öykülerde yer alan didaktik unsurların, öykünün önüne geçmeyecek şekilde sunulmasının önemli olduğu da belirtilmiştir. Araştırma sonucunda araştırmacılar, öğretmenler, eğitim kurumları, aileler ve yazarlar için öneriler sunulmuştur. Nature and environment-themed picture storybooks are of great importance in preschool education and children's literature because they shape children's perception of nature and help them gain positive attitudes towards the environment. This thesis aims to examine nature and environment-themed picture storybooks for children aged 3-6 years within the framework of anthropocentric and ecocentric environmental ethics views by using qualitative research method. For this purpose, 21 picture storybooks that meet the sampling criteria of the study were selected among the picture storybooks in the libraries of kindergartens affiliated to three universities in Ankara and analyzed by descriptive analysis method. Within the scope of environmental ethics, how the value of nature, the connection between the beings in nature, and the relationship between human beings and nature are handled in the stories was analyzed in depth in terms of the contextual features of the stories. It was observed that ecocentric view was dominant in 10 of the 21 picture story books and anthropocentric view was dominant in 6 of them. In 5 books, there were elements of both environmental ethics views, and it was concluded that there was no dominant environmental ethics view. The results obtained from the findings revealed that nature and environment themed picture storybooks should contain an understanding that nature has an intrinsic value, present humans as a part of nature, and emphasize that there is a strong bond between all beings in nature. In addition, it was emphasized that in order for nature and environment-themed stories to be considered ecocentric, it is not enough to include only elements of nature; the story should also reflect this view in terms of other contextual features. It was concluded that some of the books analyzed within the scope of the research constitute examples in accordance with the ecocentric view. It was stated that books with the content that humans are superior to nature and use nature only for their own needs and benefits should not be presented to children. It was also stated that it is important to present the didactic elements in the stories in a way that does not get in the way of the story. As a result of the research, recommendations were presented for researchers, teachers, educational institutions, families and authors.Item An investigation of young adolescent students' foreign language anxiety levels and their causes(Başkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2024) Atan, Dilşat; Uluşan, Ahmet RemziThis thesis endeavors to delve into the foreign language anxiety experienced by young adolescent students and explore its underlying causes. The ultimate goal of this research is to provide valuable insights that can aid teachers in comprehending and effectively managing the foreign language anxiety of their young learners, thereby mitigating negative emotional impacts. The study was conducted across both private and public schools in Ankara during the spring semester of the 2022-2023 academic year. A mixed method was used in the research methodology to obtain more in-depth and comprehensive results. Quantitative data collection utilized the Foreign Language Classroom Anxiety Scale (FLCAS) developed by Horwitz et al., (1996) and translated into Turkish by Aydın (1991) and involved 414 students from 5th to 8th grades. Simultaneously, qualitative data were acquired through semi-structured interviews conducted with 12 students exhibiting high levels of anxiety according to FLCAS results. After analyzing the results, it was evident that young adolescents exhibited a moderate level of foreign language anxiety, which was influenced by factors such as age, parental expectations, gender, learning experiences, school type, and academic achievement. The effects of these variables on foreign language anxiety were thoroughly discussed and analyzed. Following semi-structured interviews with 12 anxious students, the causes of their anxiety were identified as speaking activities, teacher manners, peer reactions, parental pressure, and fear of receiving low grades in exams. Consequently, all the findings were comprehensively discussed and summarized, and potential suggestions were offered for teachers and future studies. It is important to note that while this study offers valuable insights, its scope is limited to 226 students from a single public school and 188 students from a private school in Ankara. Therefore, caution must be exercised in generalizing the findings beyond this specific context. Future research endeavors may benefit from diversifying data collection tools, including input from teachers to enrich the understanding of foreign language anxiety, and exploring additional perspectives to develop comprehensive strategies for addressing student anxiety in language learning environments. Bu tez, genç ergen öğrencilerin yaşadığı yabancı dil kaygısını araştırmayı ve altında yatan nedenleri keşfetmeyi amaçlamaktadır. Bu araştırmanın nihai hedefi, öğretmenlere genç öğrencilerinin yabancı dil kaygısını anlama ve etkili bir şekilde yönetme konusunda değerli iç görüler sunarak, olumsuz duygusal etkileri hafifletmeye yardımcı olmaktır. Araştırma, 2022- 2023 akademik yılının ilkbahar döneminde Ankara'daki hem özel hem de devlet okullarında gerçekleştirilmiştir. Araştırma metodolojisinde daha derinlemesine ve kapsamlı sonuçlar elde etmek için karma bir yöntem kullanılmıştır. Nicel veri toplama işlemi, Horwitz ve diğerleri (1996) tarafından geliştirilen ve Aydın (1999) tarafından Türkçe ‘ye çevrilen Yabancı Dil Sınıfı Kaygı Ölçeği (FLCAS) kullanılarak gerçekleştirilmiş olup, 5. ila 8. sınıf arasından 414 öğrenciyi içermiştir. Aynı zamanda, nitel veriler, FLCAS sonuçlarına göre yüksek düzeyde kaygı gösteren 12 öğrenciyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla elde edilmiştir. Sonuçları analiz ettikten sonra, genç ergenlerin yaşadığı yabancı dil kaygısının yaş, ebeveyn beklentileri, cinsiyet, öğrenme deneyimleri, okul türü ve akademik başarı gibi faktörlerden etkilendiği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu değişkenlerin yabancı dil kaygısı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde tartışılmış ve analiz edilmiştir. 12 kaygılı öğrenciyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerin ardından, kaygılarının nedenleri konuşma etkinlikleri, öğretmen tutumları, akran tepkileri, ebeveyn baskısı ve sınavlarda düşük not alma korkusu olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, tüm bulgular kapsamlı bir şekilde tartışılmış ve özetlenmiş ve öğretmenler ve gelecekteki çalışmalar için olası öneriler sunulmuştur. Bu çalışmanın değerli iç görüler sunmasına rağmen, kapsamının Ankara'daki tek bir devlet okulundan 226 öğrenci ve bir özel okuldan 188 öğrenciyle sınırlı olduğunu belirtmek önemlidir. Bu nedenle, bulguların bu belirli bağlamın ötesine genelleştirilmesinde dikkatli olunmalıdır. Gelecekteki araştırma girişimleri, veri toplama araçlarını çeşitlendirerek, öğretmenlerin katkılarını içerecek şekilde, yabancı dil kaygısını anlama ve öğrenci kaygısını dil öğrenme ortamlarında ele almak için kapsamlı stratejiler geliştirmek için ek bakış açılarını keşfedebilir.Item Brexit sürecinde göçün güvenlikleştirilmesi: Sektörel güvenlikçi bir analiz(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2026) Bulduk, Elif Tuğba; Damar, ErdemBu tez çalışmasının temel amacı, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma yani Brexit sürecinde göç olgusunun, nasıl ve hangi dinamiklerle güvenlikleştirildiğini analiz etmektir. Çalışma, özellikle referandum sürecinin belirleyici aktörü olan Vote Leave kampanyasının söylemlerine odaklanarak, göçün nasıl olağan siyasi alanın dışına çıkarılıp varoluşsal bir tehdit olarak inşa edildiğini incelemeyi hedeflemektedir. Araştırmanın kuramsal zeminini, Barry Buzan ve Ole Waever öncülüğündeki Kopenhag Okulu’nun geliştirdiği güvenlikleştirme ve sektörel güvenlik yaklaşımı oluşturmaktadır. Yöntem olarak söylem analizi benimsenmiş, Vote Leave kampanyasının resmi internet sitesinde yayımlanan bildiriler, mektuplar ve konuşma metinleri, güvenlikleştirici aktör, referans nesnesi ve söz-edimleri çerçevesinde incelenmiştir. Analiz sonucunda, göçün tek bir alana hapsedilmediği, askeri, siyasi, ekonomik ve toplumsal sektörlerde eş zamanlı bir tehdit olarak kurgulandığı tespit edilmiştir. Siyasi sektörde “egemenlik ve kontrol kaybı”, ekonomik sektörde “kamu hizmetleri üzerindeki baskı”, askeri sektörde ise “terör, suç ve sınır güvenliği” temaları öne çıkmaktadır. Aktörler, “kontrol” (control) kavramını merkezi bir köprü olarak kullanarak tüm bu sektörel kaygıları birleştirmiş ve bir “toplam güvenlik” (comprehensive security) tahayyülü yaratmıştır. Çalışma, Vote Leave kampanyasının göçü yapısal ve yönetilemez bir kriz olarak sunduğunu, AB’den ayrılmayı ise bu tehdide karşı tek güvenli seçenek ve zorunlu bir “olağanüstü önlem” olarak meşrulaştırdığını göstermektedir. Bu çok katmanlı tehdit inşası, dinleyici kitlenin rızasını üreterek güvenlikleştirme sürecinin başarıyla sonuçlanmasını sağlamıştır. The primary objective of this thesis is to analyze how and through which dynamics the phenomenon of migration was securitized during the United Kingdom’s withdrawal from the European Union, specifically the Brexit process. Focusing specifically on the discourses of the Vote Leave campaign, the decisive actor in the referendum process, the study aims to examine how migration was removed from the realm of normal politics and constructed as an existential threat. The theoretical framework of the research is constituted by the securitization theory and the sectoral security approach developed by the Copenhagen School under the leadership of Barry Buzan and Ole Waever. Discourse analysis was adopted as the methodology; declarations, letters, and speech texts published on the official Vote Leave campaign website were examined within the framework of the securitizing actor, referent object, and speech-acts. The analysis revealed that migration was not confined to a single domain but was constructed as a simultaneous threat across military, political, economic, and societal sectors. Prominent themes included “loss of sovereignty and control” in the political sector, “pressure on public services” in the economic sector, and “terrorism, crime, and border security” in the military sector. The actors utilized the concept of “control” as a central bridge to amalgamate all these sectoral concerns, thereby creating a vision of “comprehensive security.” The study demonstrates that the Vote Leave campaign presented migration as a structural and unmanageable crisis, while legitimizing the decision to leave the EU as the sole secure option and a mandatory “extraordinary measure” against this threat. This multi-layered construction of threat generated audience consent, thereby ensuring the successful culmination of the securitization process.Item Küresel yönetişimde hegemonik kapasitenin duygu parametresi: COVID-19 pandemisi sürecinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Örneği(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2026) Belen, Nazlı; Damar, ErdemBu tez, COVID-19 pandemisi sırasında Türkiye’deki X (Twitter) kullanıcılarının Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) yönelik duygusal tepkilerini inceleyerek, küresel yönetişim kurumlarının hegemonik kapasitesinin yalnızca kurumsal performansla değil, aynı zamanda duygulanımsal süreçlerle nasıl kurulduğunu tartışmaktadır. Çalışma, küresel yönetişimi normatif bir ideal olarak savunmak ya da DSÖ’nün başarısını ölçmek yerine, kriz anlarında bireylerin bu kuruma nasıl hislerle yöneldiğine odaklanmaktadır. Bu çerçevede, DSÖ’ye yönelik duygular, birey–küresel kurum ilişkisini anlamaya imkân tanıyan bir analitik alan olarak ele alınmıştır. Araştırma, COVID-19 pandemisinin ilk yılında (Mart 2020-Mart 2021) “Dünya Sağlık Örgütü” ve “DSÖ” anahtar kelimelerini içeren 1820 Türkçe tweetten oluşan bir veri setine dayanmaktadır. Çalışmada üç aşamalı bir duygu analizi yöntemi uygulanmıştır. İlk aşamada içerik analizi yoluyla duygusal göstergeler belirlenmiş, ikinci aşamada tweetler manuel olarak duygu kategorilerine ayrılmış, üçüncü aşamada ise duyguların yoğunluğu ve birlikte görülme biçimleri incelenmiştir. Duyguların sınıflandırılmasında, James M. Jasper ve Tamanna Shah’ın duygu tipolojileri bir araya getirilerek temel alınmıştır. Bulgular, DSÖ’nün pandemi sürecinde bilişsel olarak tanınan ancak duygusal olarak güçlü bir bağ kurulabilen bir kurum hâline gelemediğini göstermektedir. Olumlu ve bağ kurucu duyguların bloklaşmadığı, buna karşılık olumsuz duyguların belirgin bir biçimde yoğunlaştığı görülmektedir. Yüksek düzeyde nötr duygu oranı ise kuruma yönelik açık bir reddedişten ziyade, duygusal bir askıya alma hâline işaret etmektedir. Bu çalışma, küresel yönetişim kurumlarının rıza üretimi konusundaki zayıflıklarının çoğu zaman yüksek sesli karşıtlıklardan değil, bireylerle kurulamayan duygusal ilişkilerden beslendiğini ortaya koymaktadır. This thesis examines the emotional responses of Turkish X (Twitter) users toward the World Health Organization (WHO) during the COVID-19 pandemic, arguing that the hegemonic capacity of global governance institutions is shaped not only through institutional performance but also through affective processes. Rather than defending global governance as a normative ideal or evaluating the success of the WHO, the study focuses on how individuals emotionally orient themselves toward a global institution under conditions of crisis. In this sense, emotions directed at the WHO are treated as an analytical lens for understanding the relationship between individuals and global institutions. The study is based on a dataset of 1,800 Turkish-language tweets containing the keywords “World Health Organization” and “WHO,” collected during the first year of the COVID-19 pandemic (March 2020–March 2021). A three-stage emotion analysis method is employed. In the first stage, emotional indicators are identified through content analysis; in the second stage, tweets are manually coded into emotion categories; and in the third stage, the intensity of emotions and their patterns of co-occurrence are examined. The classification of emotions draws on a combined framework based on the emotion typologies of James M. Jasper and Tamanna Shah. The findings indicate that although the WHO was cognitively recognized as an authoritative actor during the pandemic, it failed to become an institution with which individuals could establish a strong emotional bond. Positive and bonding emotions did not consolidate into stable affective blocks, whereas negative emotions became markedly concentrated. The high proportion of neutral expressions points not to an explicit rejection of the institution, but rather to a condition of affective suspension. Overall, the study demonstrates that the weaknesses of global governance institutions in generating consent are often rooted not in overt opposition, but in the inability to establish durable emotional relations with individuals.Item Türkiye'nin insani diplomasi faaliyetleri (2022-2024); Ukrayna Örneği(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Hamdemir Diker, Göksu; Mercan, Süleyman SezginBu tez, insani diplomasi kapsamında Türk Kızılay, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu (IFRC) ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC), 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde yürüttükleri faaliyetleri incelemekte ve bu faaliyetlerin barış inşasına olan etkilerini değerlendirmektedir. İnsani yardım aktörlerinin barış süreçlerinde oynadığı rollerin giderek daha fazla önem kazandığı literatürden hareketle, bu çalışma, bölgesel bir aktör olan Türk Kızılay’ın, IFRC ve ICRC ile birlikte sahada gerçekleştirdiği insani diplomasi uygulamalarını karşılaştırmalı olarak analiz etmiştir. İnsani diplomasi, savaş ve afet dönemlerinde insani ihtiyaçların karşılanmasının ötesinde, barış inşasının şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Çatışma bölgelerinde devlet dışı aktörlerin işlevleri, uluslararası ilişkiler ve barış inşası çerçevesinde ele alındığında, diplomatik girişimlerin tamamlayıcı unsurları oldukları görülmektedir. Bu doğrultuda, çalışmada Türk Kızılay, IFRC ve ICRC’nin Rusya-Ukrayna Savaşı süresince yürüttükleri insani diplomasi uygulamaları analiz edilmiştir. Türk Kızılay, bölgesel bir aktör olmasına karşın, yerel bilgiye sahip olması, kamu kurumlarıyla güçlü koordinasyon içinde çalışabilmesi ve geniş gönüllü ağı sayesinde sahada küresel kuruluşlar kadar etkin bir rol oynamıştır. IFRC'nin uluslararası kaynaklara erişimi ve koordinasyon gücü, ICRC’nin tarafsızlık ilkesi çerçevesindeki arabuluculuk kapasitesi ile birleştiğinde, bu üç kurumun birbirini tamamlayan roller üstlendiği görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışma, insani yardım kuruluşlarının yalnızca temel ihtiyaçları karşılamakla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda savaş ortamlarında barış inşası süreçlerini desteklediklerini ortaya koymuştur. Türk Kızılay’ın hızlı müdahale kapasitesi, yerel halkla güçlü ilişkileri ve saha kabiliyeti, IFRC'nin uluslararası iş birliği olanakları ve ICRC’nin tarafsız diplomatik deneyimi bir araya geldiğinde, insani diplomasinin barış inşasındaki etkisi daha görünür hale gelmiştir. Üç kurumun eşzamanlı, koordineli ve birbirini tamamlayan faaliyetleri, kalıcı barış için güçlü bir zemin oluşturmuştur. Bu bağlamda, insani diplomasi aktörlerinin kriz dönemlerinde eşgüdüm içinde çalışmasının, barış inşasına hizmet eden yapıları pekiştirdiği sonucuna varılmıştır. This thesis, examines the activities carried out by the Turkish Red Crescent, the International Federation of Red Cross and Red Crescent Societies (IFRC), and the International Committee of the Red Cross (ICRC) within the scope of humanitarian diplomacy during the Russia-Ukraine War that began in 2022. It evaluates the impact of these activities on peacebuilding. Drawing from the literature that increasingly emphasizes the importance of humanitarian actors in peace processes, this study provides a comparative analysis of the humanitarian diplomacy practices conducted in the field by the Turkish Red Crescent—a regional actor—alongside IFRC and ICRC. Humanitarian diplomacy plays a significant role not only in addressing urgent needs during war and disaster but also in shaping peacebuilding processes. When the functions of non-state actors in conflict zones are evaluated within the framework of international relations and peacebuilding, it becomes evident that they serve as complementary elements to formal diplomatic initiatives. Accordingly, the humanitarian diplomacy efforts of the Turkish Red Crescent, IFRC, and ICRC during the Russia-Ukraine War have been analyzed in this study. Although the Turkish Red Crescent is a regional actor, its local knowledge, strong coordination with public institutions, and wide volunteer network enabled it to play a role as effective as global organizations in the field. The IFRC’s access to international resources and coordination capacity, combined with the ICRC’s ability to mediate within the framework of its neutrality principle, demonstrate that the three institutions assumed complementary roles. In conclusion, this study reveals that humanitarian organizations not only meet basic needs but also support peacebuilding processes in conflict settings. Turkish Red Crescent’s rapid response capacity, strong community ties, and field effectiveness—together with the IFRC’s international cooperation potential and the ICRC’s neutral diplomatic experience—have made the impact of humanitarian diplomacy on peacebuilding more visible. The coordinated, simultaneous, and complementary actions of these three institutions have laid a strong foundation for lasting peace. In this context, the study concludes that the coordinated work of humanitarian diplomacy actors during crises reinforces the structures that serve peacebuilding.Item Türkiye’de göçmen karşıtlığı: Suriyeli ve Afgan göçmenlere yönelik söylemlerin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Erinç, Muhammet Efe; Şenses Özcan, NazlıGöçmen karşıtlığı, günümüz dünyasında önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu problem, Türkiye’de de özellikle 2010’lardan sonra gerek Suriye gerekse Afganistan’dan gelen göçlerle birlikte artmıştır. Orta Doğu’da terörizm, ekonomik istikrarsızlıklar ve benzeri sorunların yükselmesiyle birlikte Suriye ve Afganistan gibi ülkeler ciddi oranda göç vermişlerdir. Bu göç hareketlerinin sonucunda ise gerek ekonomik gerek güvenlik gerekse kültürel kaygıların meydana gelmesiyle, bu iki göçmen grubuna yönelik göçmen karşıtı söylemler oluşmuştur. Bu göçmen karşıtı söylemleri inceleneceği bu tezde, Suriye ve Afganistan’dan gelen göçmenlere karşı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin denetim kanalı tarafından yapılan söylemlerin içeriksel farklarına değinilerek bir karşılaştırma yapılması hedeflenmiştir. Bu çalışma ile göçmen karşıtı söylemlerin her göçmen grubu için farklı olabileceği gösterilirken, göçmen karşıtı söylemlerin farklı altyapıları olduğu da açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu araştırmada ek olarak, göçmen karşıtı söylemlerin içeriği ve altyapısının net bir biçimde anlaşılması, bu sayede Türkiye’de büyük bir tartışma konusu olan Suriyeli ve Afgan göçmenlere yönelik göçmen karşıtı söylemlerin sebepleri ile birlikte öğrenilerek buna karşı yeni politikalar oluşturulup önlemler alınabilmesinin kolaylaştırılması hedeflenmiştir. The anti-immigration movement, which has a significant history, has become an important problem in today’s world. This problem has intensified significantly in Türkiye as well, especially after 2010, along with the migration Syria and Afghanistan. Countries like Syria and Afghanistan have experienced a substantial outflow of migration movements due to terrorism in the Middle East, economic instabilities and similar issues. As a result of these migration movements, concerns have arisen regarding economic, security and cultural issues, causing the emergence of anti-immigration rhetoric directed at these two groups of migrants. In this study which examines the anti-migration rhetoric, it is aimed to identify the underlying causes by highlighting the differences in the content of the rhetoric used by the Turkish Grand National Assembly’s oversight channel against migrants from Syria and Afghanistan This study seeks to demonstrate that anti-migration rhetoric may vary depending on the migrant group, while also attempting to explain the underlying structures of such rhetoric. While demonstrating the anti-immigration rhetoric may vary for each group, the study also aims to explain that anti-migration rhetorics may have different underlying structures. In addition, this research aims to facilitate the formulation of new policies and measures by providing a clear understanding of the content and causes of anti-migration rhetoric. Thus to enable a better understanding of the reasons behind anti-migration rhetoric which target Syrian and Afghan immigrants, whose migrations are a major topic of debate in Türkiye..Item Kıbrıs Türk yönetimi’nin dış ilişkileri (1963 Aralık- 1964)(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslarararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Koçak, Simay; Balyemez, MehmetBu tez, 1963 Aralık krizi ve onu takip eden 1964 yılı boyunca Kıbrıs Türk toplumunun karşı karşıya kaldığı siyasal, askeri ve insani sorunları tarihsel bir perspektifle ele almakta ve bu bağlamda dış ilişkilerini analiz etmektedir. Çalışmada, Osman Örek arşivindeki belgeler, Dr. Fazıl Küçük’ ün Birleşmiş Milletler’e gönderdiği mektuplar, Türk Tarih Kurumu arşivinde bulunan raporlar ve dönemin yabancı basın kaynakları kullanılmıştır. Tezde yalnızca krizin kronolojisi değil, aynı zamanda Kıbrıs Türk liderliğinin Türkiye ile koordinasyonu, Birleşmiş Milletler aracılığıyla yürüttüğü diplomatik faaliyetler ve uluslararası kamuoyuna yönelik meşruiyet üretme stratejileri incelenmiştir. Bu çerçevede, genel bir tarihsel arka plan çizilmiş; 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortaklık düzeninin çöküşü, Akritas Planı’nın uygulanması, “Kanlı Noel” saldırıları ve BM Barış Gücü’nün işlevselliği tartışılmıştır. Ortega Raporu gibi uluslararası belgeler, çatışmaların sivil hayat üzerindeki etkilerini teknik bir bakış açısıyla ortaya koyarken; Türk liderliğinin yazışmaları, self-determinasyon ve uluslararası hukuk temelinde geliştirilen diplomatik söylemleri yansıtmaktadır. Bu noktada, Kıbrıs Türk Yönetimi’nin fiilen (de-facto) ortaya çıkan kurumsal yapısı, uluslararası alanda tanınmamış olmasına rağmen, işlevsel bir idari ve diplomatik aktör olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, çalışmanın teorik çerçevesini oluşturan konstrüktivist yaklaşım, bu dönemde Kıbrıs Türk toplumunun dış ilişkilerinde meşruiyetin ve söylem biçimlerinin nasıl şekillendiğini anlamak açısından analitik bir temel sunmaktadır. Sonuç olarak bu tez, Kıbrıs Türk Yönetimi’nin 1963–1964 dönemindeki dış ilişkilerini hem güvenlik ve insani krizlere verilen tepkiler hem de uluslararası alanda yürütülen meşruiyet arayışları bağlamında inceleyerek, sorunun tarihsel arka planını bütüncül bir şekilde ortaya koymaktadır. This thesis analyzes the political, military, and humanitarian challenges faced by the Turkish Cypriot community during the December 1963 crisis and throughout 1964, examining its external relations within a historical perspective. The study draws upon archival documents from Osman Örek, letters written by Dr. Fazıl Küçük to the United Nations, reports preserved in the Turkish Historical Society, and international press sources of the period. Rather than merely presenting the chronology of events, the research also explores the strategies of the Turkish Cypriot leadership, including its coordination with Turkey, diplomatic initiatives carried out through the United Nations, and efforts to generate legitimacy before the international community. Within this framework, a general historical background has been outlined, addressing the collapse of the partnership structure of the 1960 Republic of Cyprus, the implementation of the Akritas Plan, the “Bloody Christmas” attacks, and the effectiveness of the UN Peacekeeping Force. International documents such as the Ortega Report highlight the impact of the conflict on civilian life with technical data, while the correspondence of the Turkish Cypriot leadership reflects diplomatic discourses grounded in self-determination and international law. At this point, the de-facto institutional structure of the Turkish Cypriot Administration is assessed as a functional administrative and diplomatic actor, despite the absence of formal international recognition. Furthermore, the constructivist approach that frames this study provides an analytical basis for understanding how legitimacy and discursive practices were shaped in the external relations of the Turkish Cypriot community during this period. In conclusion, this thesis demonstrates that the external relations of the Turkish Cypriot Administration in 1963–1964 were defined both by responses to security and humanitarian crises and by persistent efforts to achieve legitimacy in the international arena. By doing so, it offers a comprehensive historical background for understanding the roots of the Cyprus conflict.Item Macaristan ve İspanya örnekleri üzerinden Avrupa’da popülizmin yükselişi(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Güler, Can; Mercan, Süleyman SezginBu tez, Avrupa’da yükselen popülizm olgusunu anlamak ve anlamlandırmak amacıyla ortaya konulmuştur. Bu tezde Macaristan, Fransa, Polonya gibi ülkelerde sağ, İspanya, Yunanistan ve Venezuela gibi ülkelerde sol örnekleri olan popülizm olgusu, akademik açıdan derinlikli ve kapsamlı bir biçimde araştırılmaya açık olan popülizm olgusunun ayrıntılarına değinilmiş, geçmiş, günümüz ve gelecek açısından bir etki analizi ortaya konmuştur. Popülizm konusunda literatürde farklı tanımlamalar bulunmakla birlikte, henüz tanımı konusunda net bir fikir birliğine varılamamıştır. Bu çalışmada farklı popülizm tanımlarına ve yaklaşımlarına yer verilmekle birlikte daha çok Cas Mudde ve Cristobal Rovira Kaltwasser’in İnce Merkezli İdeoloji Kuramı üzerinde durulmuştur. Popülizm kavramı sosyolojik, siyasi ve iktisadi açıdan ele alınmış meselenin tüm boyutlarına değinme gayesi ön planda tutulmuştur. Macaristan’da Macar Yurttaş Birliği (FIDESZ) ve İspanya’da Yapabiliriz Partisi (PODEMOS) örnekleri ele alınmış sağ ve sol popülizm karşılaştırmalı olarak değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Tüm bu karşılaştırmalar sonucunda, sağ popülizm örneği olan Macaristan’daki FIDESZ, sağ popülizmin tipik bir örneği olarak yabancı karşıtlığı, ötekileştirme, kutuplaştırma ve göç karşıtlığı gibi unsurları içerdiği, sol popülizm örneği olan İspanya’daki PODEMOS’un ise sol popülizmin önemli bir örneğini temsil ettiği ve özelikle “yeni sol” akımının önemli temsilcilerinden biri olduğu ve bu itibarla ülkesindeki yabancı unsurlara yönelik olarak pozitif bir tutum aldığı, kapsayıcı bir anlayışı belirlediği, agonistik bir çoğulculuğu esas aldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, sağ ve sol popülizmin benzerlik ve farklılıkları ele alınarak, bütüncül bir bakış açısı ile popülizm kavramı açıklanmıştır. Başta Macaristan ve İspanya olmak üzere Avrupa’da yer alan çeşitli ülkelerde sağ ve sol popülizmin yansımaları ele alınmış ve popülizm kavramının çeşitli yönleri vurgulanarak literatüre katkı sağlanmıştır. This thesis has been presented with the aim of understanding and interpreting the phenomenon of rising populism in Europe. This thesis examines the phenomenon of populism, which has right-wing examples in countries such as Hungary, France, and Poland, and left-wing examples in countries such as Spain, Greece, and Venezuela. It delves into the details of populism, which is open to in-depth and comprehensive academic research, and presents an impact analysis from historical, contemporary, and future perspectives. Although there are different definitions of populism in the literature, there is still no clear consensus on its definition. While this study includes different definitions and approaches to populism, it focuses primarily on the idealist theory of Cas Mudde and Cristobal Rovira Kaltwasser. The concept of populism is examined from sociological, political, and economic perspectives, with the primary aim of addressing all dimensions of the issue. The examples of the Hungarian Civic Alliance (FIDESZ) in Hungary and the We Can Party (PODEMOS) in Spain have been examined, and right-wing and left-wing populism have been subjected to comparative evaluation. As a result of all these comparisons, FIDESZ in Hungary, an example of right-wing populism, was found to be a typical example of right-wing populism, containing elements such as xenophobia, othering, polarization, and anti-immigration sentiment. while Spain's PODEMOS, an example of left-wing populism, represents an important example of left-wing populism and is one of the key representatives of the “new left” movement. It has been determined that PODEMOS takes a positive stance towards foreign elements in its country, establishes an inclusive understanding, and is based on agonistic pluralism. In conclusion, the concept of populism has been explained from a holistic perspective by examining the similarities and differences between right-wing and left-wing populism. The reflections of right-wing and left-wing populism in various European countries, primarily Hungary and Spain, have been discussed, and contributions have been made to the literature by highlighting various aspects of the concept of populism.