Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü / European Union and International Relations Institute
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1391
Browse
Item 2001 sonrasından 2022'ye gelen süre içerisinde islamofobi'nin Almanya ve İngiltere'de gösterdiği değişiklik(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2023) Uslu, Ahsen İrem; Mercan, Süleyman Sezginİslamofobi konusu oldukça derin bir havuzu oluşturmaktadır. Dolayısıyla geçmişten günümüze pek çok araştırmacının dikkatini çekerek bu alanda çeşitli çalışmaların (İslamofobi’nin değerlendirilmesi konusunda yapılan vaka analizleri, Batı medyasının kullandığı ırkçı söylemler, 11 Eylül Saldırısı sonucunda Batı’nın Müslümanlara karşı bakışı vb.) yapılmasına neden olmuştur. Fakat, bu araştırmayı diğer araştırmalardan özgün kılan nokta; Batı’nın İslam’a ve Müslümanlara karşı olan algısını anlamlandırmaya çalışmasıdır. Yani tek bir ülke seçip bunun üzerinden genel bir sonuca ulaşmak yerine İslamofobi konusunda eylemleri ve söylemleriyle ön plana çıkan Almanya ile bu alanda çok fazla kendini göstermeyen ama arkadan arkaya İslam karşıtı tutumunu devam ettiren İngiltere örnekleri üzerinden gidilecektir. Böylece, 11 Eylül 2001 ve sonrasından günümüze gelene kadar ki süreçte bu ülkelerin İslam karşıtı tutumlarında bir değişiklik olup olmadığını ve bunun sonucunda hangisinin bir diğerine göre İslamofobi konusunda daha fazla derinleşme yaşayıp yaşamadığı tespit edilmeye çalışılacaktır. Almanya ve İngiltere örnekleri üzerinden konuyu karşılaştırmalı bir şekilde ele almadan önce konunun alt yapısını oluşturmak için ilk olarak, İslamofobi’nin Batı nezdinde nasıl ele alınarak tanımlandığından ve onu besleyen unsurlardan (yabancı düşmanlığı, köktencilik vb.) bahsedilip sonrasında Avrupa’nın İslam’a karşı neden fobi geliştirdiği ve zaman içerisinde bu fobide bir değişiklik olup olmadığı ortaya koyulacaktır. Son bölümde de örnek iki ülke olarak seçilen Almanya ve İngiltere’yi İslamofobi konusunda verdikleri tepkileri anlamak bağlamında karşılaştırmalı bir şekilde ele alarak hem benzer ve farklı oldukları yönleri hem de 2001’den 2022 yılına kadar ki süreçte İslamofobi’ye karşı verdikleri tepkilerin değişiklik gösterip göstermediği açıklanacaktır. Bu noktada süreç analizini gerçekleştirebilmek için uluslararası ve ulusal nitelikteki kurum ve kuruluşların raporlarından, yerel üniversitelerin bu kapsamda hazırladıkları değerlendirmelerden, ulusal ve uluslararası haber kaynaklarından, Alman ve İngiliz medyasının İslam ve Müslümanlara karşı kullandığı söylemlerden yararlanılarak yukarıda belirtilen bu zaman aralığı içinde bir değişimin olup olmadığının ortaya konması amaçlanmıştır.The subject of Islamophobia creates a very deep pool. Therefore, it has attracted the attention of many researchers from the past to the present and has led to various studies such as case studies on the evaluation of Islamophobia, racist rhetoric used by the Western media, the West's view of Muslims as a result of the September 9/11 Attack, etc. in this field. However, the point that makes this research unique from other studies is; it is trying to make sense of the West's perception of Islam and people who have adopted this belief. In other words, instead of choosing a single country and reaching a general conclusion, it will be gone through the examples of Germany, which stands out with its actions and discourses on Islamophobia, and England, which does not show itself much in this area. Thus, it will be tried to determine whether there has been a change in the anti-Islamic attitudes of these countries in the process from and after September 11 2001, and as a result, whether one of them has experienced more deepening in Islamophobia than the other. Before discussing the subject in a comparative way through the examples of Germany and England, in order to create the infrastructure of the subject firstly, explaining how Islamophobia is handled and defined by the West and the factors that feed it (xenophobia, fundamentalism, etc.) will be discussed. Afterwards, it will be revealed why Europe has developed a phobia against Islam and whether there has been a change in this phobia over time. In the last chapter, By considering Germany and England, chosen as the two sample countries, in a comparative way in order to understand their reactions to Islamophobia, it will be explained both their similarities and differences and whether their reactions to Islamophobia have changed in the period from 2001 to 2022. At this point, so as to carry out the process analysis, the reports of international and national institutions and organizations, the evaluations prepared by local universities in this context, national and international news sources, from the discourses used by the German and British media against Islam and Muslims were benefitted. At the same time, it is aimed to reveal whether there has been a change in the Islamophobic perception of these countries over a 20-year period.Item Brexit sürecinde göçün güvenlikleştirilmesi: Sektörel güvenlikçi bir analiz(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2026) Bulduk, Elif Tuğba; Damar, ErdemBu tez çalışmasının temel amacı, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma yani Brexit sürecinde göç olgusunun, nasıl ve hangi dinamiklerle güvenlikleştirildiğini analiz etmektir. Çalışma, özellikle referandum sürecinin belirleyici aktörü olan Vote Leave kampanyasının söylemlerine odaklanarak, göçün nasıl olağan siyasi alanın dışına çıkarılıp varoluşsal bir tehdit olarak inşa edildiğini incelemeyi hedeflemektedir. Araştırmanın kuramsal zeminini, Barry Buzan ve Ole Waever öncülüğündeki Kopenhag Okulu’nun geliştirdiği güvenlikleştirme ve sektörel güvenlik yaklaşımı oluşturmaktadır. Yöntem olarak söylem analizi benimsenmiş, Vote Leave kampanyasının resmi internet sitesinde yayımlanan bildiriler, mektuplar ve konuşma metinleri, güvenlikleştirici aktör, referans nesnesi ve söz-edimleri çerçevesinde incelenmiştir. Analiz sonucunda, göçün tek bir alana hapsedilmediği, askeri, siyasi, ekonomik ve toplumsal sektörlerde eş zamanlı bir tehdit olarak kurgulandığı tespit edilmiştir. Siyasi sektörde “egemenlik ve kontrol kaybı”, ekonomik sektörde “kamu hizmetleri üzerindeki baskı”, askeri sektörde ise “terör, suç ve sınır güvenliği” temaları öne çıkmaktadır. Aktörler, “kontrol” (control) kavramını merkezi bir köprü olarak kullanarak tüm bu sektörel kaygıları birleştirmiş ve bir “toplam güvenlik” (comprehensive security) tahayyülü yaratmıştır. Çalışma, Vote Leave kampanyasının göçü yapısal ve yönetilemez bir kriz olarak sunduğunu, AB’den ayrılmayı ise bu tehdide karşı tek güvenli seçenek ve zorunlu bir “olağanüstü önlem” olarak meşrulaştırdığını göstermektedir. Bu çok katmanlı tehdit inşası, dinleyici kitlenin rızasını üreterek güvenlikleştirme sürecinin başarıyla sonuçlanmasını sağlamıştır. The primary objective of this thesis is to analyze how and through which dynamics the phenomenon of migration was securitized during the United Kingdom’s withdrawal from the European Union, specifically the Brexit process. Focusing specifically on the discourses of the Vote Leave campaign, the decisive actor in the referendum process, the study aims to examine how migration was removed from the realm of normal politics and constructed as an existential threat. The theoretical framework of the research is constituted by the securitization theory and the sectoral security approach developed by the Copenhagen School under the leadership of Barry Buzan and Ole Waever. Discourse analysis was adopted as the methodology; declarations, letters, and speech texts published on the official Vote Leave campaign website were examined within the framework of the securitizing actor, referent object, and speech-acts. The analysis revealed that migration was not confined to a single domain but was constructed as a simultaneous threat across military, political, economic, and societal sectors. Prominent themes included “loss of sovereignty and control” in the political sector, “pressure on public services” in the economic sector, and “terrorism, crime, and border security” in the military sector. The actors utilized the concept of “control” as a central bridge to amalgamate all these sectoral concerns, thereby creating a vision of “comprehensive security.” The study demonstrates that the Vote Leave campaign presented migration as a structural and unmanageable crisis, while legitimizing the decision to leave the EU as the sole secure option and a mandatory “extraordinary measure” against this threat. This multi-layered construction of threat generated audience consent, thereby ensuring the successful culmination of the securitization process.Item Demokraside gerileme (democratic backsliding) sürecinin kavramsal ve olgusal incelenmesi: Türkiye-Polonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı bir analiz(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Süngü, TayyarDemokraside gerileme son yıllarda bir fenomen haline dönüşerek dünya demokrasilerinde etkisini hissettirmekte ve en ileri demokrasi olarak ifade edilen ülkelerin dahi bu gerilemenin etkisinden kendilerini kurtaramadıkları görülmektedir. Bu tez çalışması, demokraside gerilemenin neden/niçin oluştuğunu analitik olarak, Türkiye-Polonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı, retrodüktif ve sistem yaklaşımıyla incelenmeye çalışmaktadır. Bu sebeple demokrasi kavramı sistemsel bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bu çalışmanın öncelikli hedefi, daha genel bir bakışla ve bir sistem yaklaşımıyla demokraside gerilemenin ‘niçin/neden’ oluştuğunu anlamaya çalışmak ve demokraside gerilemenin kuramsal boyutuna katkı sağlamaktır. Bu bağlamda tezin temel argümanı, demokraside gerilemenin, demokratik bir sistemde esas olarak aktör ve yapı arasındaki gerilimle oluşan, entropinin de yükselmesiyle birlikte meydana gelen düzensizliğin bir sonucu olduğu, kronik bir karakter taşıdığı ve aynı zamanda izlek bağımlı bir süreç olduğu ve bu sürecin belirli evrelerden, kritik dönüm noktalarından geçerek belirli bir aşamaya doğru evrildiğidir. Nitekim bu çalışma göstermiştir ki demokratik sistemde başlayan sıkıntılar ve adına günümüzde ‘demokraside gerileme’ denilen olgu, demokrasiye geçişle başlayan ve demokratik sistemin olgunlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan, aşama aşama gelişerek derinleşen aktör-yapı mücadelesinin demokratik sistem üzerinde yarattığı aşırı baskı sonucunda oluşmaktadır. Çalışmanın sistem boyutunda, demokratik sistem tasarımı, David Easton’un politik sistem teorisinden yararlanılarak geliştirilmeye çalışılmıştır. Tasarlanan sistemin analitik boyutunu daha da derinleştirmek için demokratik sistemle evren arasında analojik bir ilişki kurularak, demokratik sistemin de evrene benzer işleyen bir yapısının olduğu ve evrendeki gibi demokratik sistemde de entropinin var olduğu kabul edilmiştir. Ancak demokratik sistem, evren gibi kapalı bir sistem değildir. Aksine politik sistem gibi tüketen (dissipative) bir yapıda, açık, yaşayan, negentropic bir yapıdadır. Demokratik sisteme, özellikle katılımla, dışarıdan enerji verildiğinde -diğer ifadeyle demokratik sistemi güçlendirici adımlar atıldığında- sistemdeki entropinin azalacağı ve demokratik sistemin tekrar kendi homeostatik dengesine kavuşacağı, bunun da demokraside gerilemeyi yavaşlatabileceği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak demokraside gerileme, demokrasinin temel özelliklerinden birinde ya da birkaçında gözlenecek olumsuzlukla tanımlanabilecek kadar basite indirgenecek bir olgu değildir. Bu çalışma şunu da göstermiştir ki demokratik sisteme içkin entropinin varlığı ister pekişmiş ister pekişmemiş demokrasi olsun, demokratik sistemleri gelecekte de bu fenomen ile karşı karşıya bırakacaktır. Pekişmemiş demokrasiler açısından en sıkıntılı konu bu sürecin doğru yönetilememesinden dolayı sürecin uzaması ve bu durumun demokratik sistemdeki entropiyi yönetilemeyecek bir boyuta taşıması, sistemin kendisini kapatması, ülkenin otoriterleşmesi ve akabinde otokrasi eşiğiyle karşı karşıya kalınmasıdır. Pekişmiş demokrasileri tüm bu risklerden koruyan ise demokratik sistemlerindeki açık, negentropic yapı ve çevrenin/toplumun demokratik sistemle olan sağlıklı etkileşimidir.Item Ekonomilerin güvenlikleştirilmesi ve blokzinciri uygulamalarının söylem analizi bakımından analizi: ABD hükümet politikasi örnekleri(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2024) Çerçi, Abdullah AlperenKüreselleşme ile ülkeler arasındaki ekonomik bağımlılık artmıştır. Bununla birlikte uluslararası para politikaları ve piyasa gözlemleme mekanizmaları dalgalı kur sistemi esasında iş birliği eksikliği yaşamaktadır. Bu eksikliğin en belirgin göstergesi 2008 yılında yaşanan küresel ekonomik krizde görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri konup piyasalarındaki türev ürünlerde yaşanan ödeme sıkıntıları küresel ölçekte resesyona sebebiyet vermiştir. Krizi önlemek veya etkilerini azaltmakla görevli uluslararası kuruluşlar pek çok çevre açısından görevlerini yerine getirememiştir. 2008 ile devam eden yıllarda blokzincir teknolojisi temelinde dağıtık mimaride borç kayıtlarının saklaması fikri Satoshi Nakamoto mahlasıyla kişi veya kişilerce internet üzerinden yayınlanmıştır. Kredi derecelendirme kuruluşlarından bankalara ve diğer finansal çevrelerin mevcut merkezi borç kayıtlarına dayanan parasal sistemi kötüye kullanması böyle bir alternatifin üretilmesinde etkilidir. Blokzincir teknolojisinin hem değiştokuş aracı hem de devam eden süreçte akıllı sözleşmelerle pek çok farklı alanda kullanılabilirliğini göstermiştir. En çok bilinen örnekleriyle Bitcoin ve Etereum internet üzerinden alım satımı ile günümüze kadar uzanan kripto para örnekleridir. Her ne kadar gerek kripto piyasaları açısından yüksek volatilitenin oluşu gerekse halen hukuki manada düzenlenmemiş alanların oluşu bu inovasyona karşı pozitif ve negatif görüşlerin oluşmasını beraberinde getirmiştir. Öyle halen ABD Kongresi kripto yasalarını destekleyenler ve yasaklama yanlıları olarak neredeyse ikiye bölünmüş vaziyettedir. ABD’de piyasaları gözlemlemek ve korumak amacıyla kurulmuş pek çok devlet kurumu bulunmakla birlikte söz konusu teknolojik inovasyonun ortaya çıkışıyla birlikte her kurum kendi çalışma alanında farklı raporlar, basın bildirileri veya konferanslar oraya koymuştur. Söz konusu halka açık bu belgelerin zaman yaygın şekilde toplanıp kelime analizi yöntemiyle kurumların bu husustaki genel kanısı araştırılmıştır.Globalization has increased the economic dependency between countries. However, international monetary policies and market monitoring mechanisms are experiencing a lack of cooperation on the basis of the floating exchange rate system. The most obvious indicator of this deficiency is seen in the global economic crisis experienced in 2008. Payment problems experienced in derivative products in the United States domestic markets caused a global recession. International organizations responsible for preventing the crisis or reducing its effects have failed to fulfill their duties in many circles. In the years following 2008, the idea of storing debt records in a distributed architecture based on blockchain technology was published on the internet by a person or persons under the pseudonym of Satoshi Nakamoto. The abuse of the monetary system based on existing centralized debt records by credit rating agencies, banks and other financial circles is effective in the production of such an alternative. Blockchain technology has shown its usability in many different areas both as a medium of exchange and in the ongoing process with smart contracts. The most well-known examples are Bitcoin and Ethereum, which are examples of cryptocurrencies that have survived to the present day with their purchase and sale over the internet. Although the high volatility in crypto markets and the fact that there are still areas that are not legally regulated have brought about the formation of positive and negative views towards this innovation. As such, the US Congress is almost divided into two, those who support crypto laws and those who support the ban. Although there are many government agencies established in the US to monitor and protect the markets, each institution has put out different reports, press releases or conferences in their own fields of work with the emergence of this technological innovation. These publicly available documents were collected over time and the general opinion of the institutions on this issue was investigated by word analysis.Item Feminist öznenin dönüşümü: Teori ve praksis arasında ilişkilenme(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler, 2025) Gündüz, Melisa; Damar, Erdem2000’lerden sonra gittikçe artan ve Türkiye’de 2017’den sonra tartışılmaya başlayan feminist öznenin kimleri içerdiği/dışladığı ve kadın kategorisi tartışmaları, kadınlık durumu, erkeklik durumu, beden, politika, patriyarka ve iktidar pratikleri üzerinden farklı temalarda yürütülür. Bu tartışma tezin ana araştırma sorusuna ilham verdi: Feminist öznenin dönüşümünün ortaya çıkardığı krizler ile feminist praksis arasında nasıl bir ilişki kurulur? Tez, feminist öznelerin feminizm içi olarak görülen bir tartışmayı yürütürken diğer yandan patriyarka ile mücadelesini nasıl sürdürdüğünü, dayanışma ve mücadele pratiklerini nasıl tekrardan örgütlediğini bulmayı amaçladı. Feminist öznenin dönüşümünün tarihi, teorisi ve praksisi olarak ilerleyen bu yolculuk şunu ortaya çıkardı: Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu özne-oluş süreçleri, ilk olarak feminist öznenin ve öteki olarak patriyarkanın -ve diğer iktidar pratiklerinin- arasındaki ilişkiyi anlamak için, ikinci olarak feminist öznenin içinde bulunduğu maddi koşulların oluşturduğu yapıları ortaya koyabilmek için, üçüncü olarak bu durumun yerine nasıl bir proje ürettiğini, diğer bir deyişle nasıl bir dünya istediğini kavramak için ve dördüncü olarak bu projeye ulaşmak için nasıl bir praksis ürettiğini, eski praksislerini de nasıl dönüştürdüğünü çözümlemek için önemli oldu. Ankara, İzmir ve İstanbul’da örgütlü feminist öznelerle yapılan yarı-yapılandırılmış mülakatların gerçekleştirilmesi, verilerin toplanması ve analizi süreçleri boyunca feminist eleştirel söylem analizi ve feminist postyapısalcı söylem analizini birbirine eklemleyerek başvurdum. Türkiye’deki feminist öznelerin deneyimleri ve aktarımları, feminist öznenin dönüşümü tartışmaları sırasında feminist öznenin konumu, patriyarka ile mücadelesi, dayanışma ve direniş pratiklerini nasıl örgütlediğine dair bir anlatı kurdu. Bunun sonucu olarak Feminist Diyalog Praksisi, tarihin koşullarına, feminist öznelerin durumlarına, feminist öznenin ötekisi olan patriyarkanın -ve diğer iktidar pratiklerininkonumlarına göre dönüştürülebilen ve feminist öznenin, dolayısıyla da feminizmin, içinde bulunduğu durumdan aşkınlığını sağlayacak olan alet çantası olarak ortaya çıktı. Since the 2000s, especially in Turkey since 2017, debates over who is included in or excluded from feminist subjectivity have intensified. These discussions revolve around multiple themes, including the category of woman, the condition of woman, femininity and masculinity, the body, politics, patriarchy, and practices of power. The debate shapes the dissertation's main research question: how is a relationship established between the crises generated by the metamorphosis of the feminist subject and feminist praxis? The thesis aims to examine how feminist subjects’ intra-feminist debates affect their struggle against patriarchy and how these debates lead to the reorganization of practices of solidarity and struggle. This journey, which progresses as the history, theory, and praxis of the transformation of the feminist subject, revealed that the existentialist processes of subject-formation articulated by Simone de Beauvoir and Jean-Paul Sartre are crucial in four respects: first, to understand the relationship between the feminist subject and patriarchy -and other power practicesas the other; second, to reveal the structures created by the material conditions in which the feminist subject finds itself; third, to understand what kind of project the feminist subject produced in place of this situation, in other words, what kind of world the feminist subject desires, and fourthly, to analyze what kind of praxis feminist subject produces to pursue this project and how it transforms its old praxes. Throughout the processes of conducting semi-structured interviews with organized feminist subjects in Ankara, İzmir, and İstanbul, collecting data, and analyzing it, I articulated feminist critical discourse analysis and feminist poststructuralist discourse analysis. The experiences and narratives of feminist subjects in Turkey constructed a narrative about the position of the feminist subject in discussions on the transformation of the feminist subject, its struggle against patriarchy, and its organization of solidarity and resistance practices. As a result, the Feminist Dialogue Praxis emerged as a flexible toolkit that can be transformed according to the conditions of history, the situations of feminist subjects, and the positions of patriarchy -and other power practices- as the other of the feminist subject, enabling the feminist subject, and thus feminism, to transcend its condition of abandonment.Item Fransa ve Almanya örneğinde aşırı sağ'ın siyaset yapımında yeni bir sorun olarak digital aktivizm(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2023) Atalay, Deniz; Mercan, Süleyman Sezgin1960 ve 1970’li yıllarda meydana gelen pek çok sosyal ve siyasal hareket, toplumlarda köklü değişimlere sebep olmuş ve toplumların giderek özgürlük ve hak arayışlarını arttırmıştır. Eskiye nazaran ele alınan konuların kitlelere daha çabuk iletilmesi ve daha anlaşılabilir olması bakımından değişim gösteren bu hareketler, gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu değişimlerin daha görünür ve anlaşılabilir olması açısından, bu hareketlere “yeni toplumsal hareketler” denilmiştir. Yeni toplumsal hareketlerin en büyük hedefi kamuoyu oluşturmaktır. Çünkü, güçlü bir kamuoyu sayesinde, yapılacak olan hareketin başarıya ulaşabileceğine hareketin katılımcıları inanmaktadırlar. Güçlü ve geniş bir kamuoyu için de dijital platformlara sıklıkla başvurmaktadırlar. Dijital platformlar sayesinde geniş kitlelere kolay bir şekilde ulaşarak, hareketin hangi amaca yönelik olduğunu kitlelere iletmektedirler. İnsanların dijital platformlar üzerinden örgütlenerek, fiziksel alanda eylemler gerçekleştirmesine dijital aktivizm denir. Dijital aktivizm yeni toplumsal hareketler için oldukça önemlidir. Elbette dijital platformların avantajlarından sadece yeni toplumsal hareketler yararlanmaz. Yeni oluşan kimlikleri tehdit olarak gören aşırı sağ kesim de bu platformları sıklıkla kullanmaktadır. Özellikle dijital platformlarda basit ve açık bir dil tercih eden yükselen aşırı sağ, hedef kitlelerine kolaylıkla erişebilmekte ve giderek kitlelerini genişletmektedir. Kendilerini halkın gerçek temsilcisi olarak konumlandıran ve başka siyasi hareketlerin himayesi altına girmek istemeyen aşırı sağ siyasetin temsilcileri, her şeye tepki gösterirken gözetim aracı haline gelen dijital platformların kendilerine karşı olan yönüne neden tepki göstermemektedirler sorusuna da bütün bu kavramlardan yola çıkarak yeni toplumsal hareketler kuramı çerçevesinde Almanya ve Fransa örnekleri ile tez boyunca cevaplandırılacaktır.Many social and political movements that occurred in the 1960s and 1970s have led to profound changes in societies, increasing the pursuit of freedom and rights among communities. These movements underwent transformations that facilitated the quicker and more understandable communication of their agendas to the masses, compared to the past. Due to these changes, they are referred to as "new social movements." The primary goal of these new social movements is to shape public opinion because the participants believe that a strong public support can lead the movement to success. To achieve a powerful and widespread public opinion, they frequently turn to digital platforms.Through digital platforms, they can easily reach broad audiences and communicate the purpose of their movement effectively. The process of organizing people through digital platforms to carry out physical actions is known as digital activism. Digital activism is highly important for new social movements. However, it's worth noting that not only new social movements benefit from the advantages of digital platforms. The rising far-right factions, who perceive these platforms as threats to their newly formed identities, also extensively use them. Especially the emerging far-right, favoring a straightforward and clear language on digital platforms, can easily access their target audiences and expand their following. The main question posed here is why representatives of the far-right politics, who position themselves as the true representatives of the people and do not want to be under the patronage of other political movements, do not react to the aspects of digital platforms that have turned into surveillance tools, despite their reactions to almost everything. In the context of a new social movement theory, this question will be explored throughout the thesis, with examples from Germany and France.Item Kıbrıs Türk yönetimi’nin dış ilişkileri (1963 Aralık- 1964)(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslarararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Koçak, Simay; Balyemez, MehmetBu tez, 1963 Aralık krizi ve onu takip eden 1964 yılı boyunca Kıbrıs Türk toplumunun karşı karşıya kaldığı siyasal, askeri ve insani sorunları tarihsel bir perspektifle ele almakta ve bu bağlamda dış ilişkilerini analiz etmektedir. Çalışmada, Osman Örek arşivindeki belgeler, Dr. Fazıl Küçük’ ün Birleşmiş Milletler’e gönderdiği mektuplar, Türk Tarih Kurumu arşivinde bulunan raporlar ve dönemin yabancı basın kaynakları kullanılmıştır. Tezde yalnızca krizin kronolojisi değil, aynı zamanda Kıbrıs Türk liderliğinin Türkiye ile koordinasyonu, Birleşmiş Milletler aracılığıyla yürüttüğü diplomatik faaliyetler ve uluslararası kamuoyuna yönelik meşruiyet üretme stratejileri incelenmiştir. Bu çerçevede, genel bir tarihsel arka plan çizilmiş; 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortaklık düzeninin çöküşü, Akritas Planı’nın uygulanması, “Kanlı Noel” saldırıları ve BM Barış Gücü’nün işlevselliği tartışılmıştır. Ortega Raporu gibi uluslararası belgeler, çatışmaların sivil hayat üzerindeki etkilerini teknik bir bakış açısıyla ortaya koyarken; Türk liderliğinin yazışmaları, self-determinasyon ve uluslararası hukuk temelinde geliştirilen diplomatik söylemleri yansıtmaktadır. Bu noktada, Kıbrıs Türk Yönetimi’nin fiilen (de-facto) ortaya çıkan kurumsal yapısı, uluslararası alanda tanınmamış olmasına rağmen, işlevsel bir idari ve diplomatik aktör olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, çalışmanın teorik çerçevesini oluşturan konstrüktivist yaklaşım, bu dönemde Kıbrıs Türk toplumunun dış ilişkilerinde meşruiyetin ve söylem biçimlerinin nasıl şekillendiğini anlamak açısından analitik bir temel sunmaktadır. Sonuç olarak bu tez, Kıbrıs Türk Yönetimi’nin 1963–1964 dönemindeki dış ilişkilerini hem güvenlik ve insani krizlere verilen tepkiler hem de uluslararası alanda yürütülen meşruiyet arayışları bağlamında inceleyerek, sorunun tarihsel arka planını bütüncül bir şekilde ortaya koymaktadır. This thesis analyzes the political, military, and humanitarian challenges faced by the Turkish Cypriot community during the December 1963 crisis and throughout 1964, examining its external relations within a historical perspective. The study draws upon archival documents from Osman Örek, letters written by Dr. Fazıl Küçük to the United Nations, reports preserved in the Turkish Historical Society, and international press sources of the period. Rather than merely presenting the chronology of events, the research also explores the strategies of the Turkish Cypriot leadership, including its coordination with Turkey, diplomatic initiatives carried out through the United Nations, and efforts to generate legitimacy before the international community. Within this framework, a general historical background has been outlined, addressing the collapse of the partnership structure of the 1960 Republic of Cyprus, the implementation of the Akritas Plan, the “Bloody Christmas” attacks, and the effectiveness of the UN Peacekeeping Force. International documents such as the Ortega Report highlight the impact of the conflict on civilian life with technical data, while the correspondence of the Turkish Cypriot leadership reflects diplomatic discourses grounded in self-determination and international law. At this point, the de-facto institutional structure of the Turkish Cypriot Administration is assessed as a functional administrative and diplomatic actor, despite the absence of formal international recognition. Furthermore, the constructivist approach that frames this study provides an analytical basis for understanding how legitimacy and discursive practices were shaped in the external relations of the Turkish Cypriot community during this period. In conclusion, this thesis demonstrates that the external relations of the Turkish Cypriot Administration in 1963–1964 were defined both by responses to security and humanitarian crises and by persistent efforts to achieve legitimacy in the international arena. By doing so, it offers a comprehensive historical background for understanding the roots of the Cyprus conflict.Item Küresel adaletsizlikler ve toplum sözleşmesi: Beş adalet ilkesi ile Birleşmiş Milletler Analizi(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2023) Aydın, Cihan; Damar, ErdemBu tez çalışması günümüzde küresel olarak artan adaletsizliklerin nedenlerini araştırmaktadır. Adalet siyasi tarih boyunca talep edilen bir olgu olsa da adaletsizliklerin radikal bir biçimde arttığı dönemlerde daha fazla aranılan bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle adalet arayışımız her ne kadar siyasi tarih kadar uzun bir geçmişe dayansa da her dönemin adalet arayışının kendine özgü nitelikleri; kavramın her dönemde yeniden düşünülmesini ve kümülatif/eklenik bir kuramsal yaklaşımla değerlendirilmesini gerektirmektedir. Çünkü siyasi tarih göstermektedir ki adalet çözülmesi ya da mutlak anlamda tanımlanması gereken bir kavramdan öte, her dönemde yaşanan adaletsizlikleri tanımlayabilen, bu bağlamda siyasi tarihten adalete dair norm ve ilkelerin analizlerine dayanarak sürekli geliştirilebilen kuramsal bir yaklaşımla kümülatif ve dinamik bir süreci ifade etmektedir. Bu ihtiyaç doğrultusunda bu tez çalışması günümüzde yaşanan bazı küresel adaletsizlikleri tanımlayarak, uzun bir adaletsizlik deneyimine sahip siyasi tarihten toplum sözleşmesi kuramı özelinde örneklerle adalete dair norm ve ilkeleri analiz ederek kuramsal bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu kuramsal yaklaşım adalete dair mutlak tanımlardan öte, siyasi tarihin günümüzün adaletsizlikleriyle ilişkilendirilebilecek adaletsizlik deneyimlerini analiz ederek ulaştığı norm ve ilkelerin adaletin sağlanmasına dair kümülatif ve dinamik süreçte nasıl konumlanabileceğine dayanmaktadır. Buna göre bu tez çalışması günümüzde yaşanan kimi adaletsizlik sorunlarını siyasi tarihte yaşanan adaletsizlik deneyimleriyle ilişkilendirerek her bölüm sonunda adalete dair ulaştığı normların / ilkelerin birbiri ile olan nedensellik ilişkisini açıklayarak bütüncül bir kuramsal yaklaşım geliştirilmiştir. Sonuç olarak geliştirilen bu kuramsal modelle günümüzde küresel olarak barış ve adaleti sağlaması beklenen Birleşmiş Milletler (BM) analiz edilerek; günümüzde artmaya devam eden adaletsizliklerin ve küresel olarak sağlanamayan adaletin nedenleri açıklanmaktadır. This doctoral dissertation analyses causalities of today's accrescent global injustice. As justice has been an in demand concept throughout political history, it stands out as a more sought-after concept in times when injustice increased radically. For this reason, although our search for justice goes back as long as political history, the unique characteristics of each period's search for justice; requires the concept to be rethought and evaluated with a cumulative theoretical approach at all times. Because political history shows that justice, rather than a concept that needs to be resolved or defined in an absolute way, expresses a cumulative and dynamic process with a theoretical approach that can define the injustices experienced of all times and that can be continuously developed based on the analysis of norms and principles related to justice from political history. In line with this need, this doctoral dissertation has developed a theoretical approach by defining some global injustices experienced today and analyzing the norms and principles of justice with examples from political history with a long experience of injustice, specifically the social contract theory. This theoretical approach is based on how the norms and principles reached by analyzing the injustice experiences that can be associated with today's injustices in political history can be positioned in the cumulative and dynamic process of ensuring justice, rather than absolute definitions of justice. Accordingly, a holistic theoretical approach has been developed by associating some of the injustice problems experienced today with the injustice experiences in political history and explaining the causality relationship between the norms / principles regarding justice reached at the end of each chapter. As a result, the United Nations (UN), which is expected to provide global peace and justice today, is analyzed with this theoretical model; the reasons for the injustices that continue to increase today and the justice that cannot be provided globally are explained.Item Küresel yönetişimde hegemonik kapasitenin duygu parametresi: COVID-19 pandemisi sürecinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Örneği(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2026) Belen, Nazlı; Damar, ErdemBu tez, COVID-19 pandemisi sırasında Türkiye’deki X (Twitter) kullanıcılarının Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) yönelik duygusal tepkilerini inceleyerek, küresel yönetişim kurumlarının hegemonik kapasitesinin yalnızca kurumsal performansla değil, aynı zamanda duygulanımsal süreçlerle nasıl kurulduğunu tartışmaktadır. Çalışma, küresel yönetişimi normatif bir ideal olarak savunmak ya da DSÖ’nün başarısını ölçmek yerine, kriz anlarında bireylerin bu kuruma nasıl hislerle yöneldiğine odaklanmaktadır. Bu çerçevede, DSÖ’ye yönelik duygular, birey–küresel kurum ilişkisini anlamaya imkân tanıyan bir analitik alan olarak ele alınmıştır. Araştırma, COVID-19 pandemisinin ilk yılında (Mart 2020-Mart 2021) “Dünya Sağlık Örgütü” ve “DSÖ” anahtar kelimelerini içeren 1820 Türkçe tweetten oluşan bir veri setine dayanmaktadır. Çalışmada üç aşamalı bir duygu analizi yöntemi uygulanmıştır. İlk aşamada içerik analizi yoluyla duygusal göstergeler belirlenmiş, ikinci aşamada tweetler manuel olarak duygu kategorilerine ayrılmış, üçüncü aşamada ise duyguların yoğunluğu ve birlikte görülme biçimleri incelenmiştir. Duyguların sınıflandırılmasında, James M. Jasper ve Tamanna Shah’ın duygu tipolojileri bir araya getirilerek temel alınmıştır. Bulgular, DSÖ’nün pandemi sürecinde bilişsel olarak tanınan ancak duygusal olarak güçlü bir bağ kurulabilen bir kurum hâline gelemediğini göstermektedir. Olumlu ve bağ kurucu duyguların bloklaşmadığı, buna karşılık olumsuz duyguların belirgin bir biçimde yoğunlaştığı görülmektedir. Yüksek düzeyde nötr duygu oranı ise kuruma yönelik açık bir reddedişten ziyade, duygusal bir askıya alma hâline işaret etmektedir. Bu çalışma, küresel yönetişim kurumlarının rıza üretimi konusundaki zayıflıklarının çoğu zaman yüksek sesli karşıtlıklardan değil, bireylerle kurulamayan duygusal ilişkilerden beslendiğini ortaya koymaktadır. This thesis examines the emotional responses of Turkish X (Twitter) users toward the World Health Organization (WHO) during the COVID-19 pandemic, arguing that the hegemonic capacity of global governance institutions is shaped not only through institutional performance but also through affective processes. Rather than defending global governance as a normative ideal or evaluating the success of the WHO, the study focuses on how individuals emotionally orient themselves toward a global institution under conditions of crisis. In this sense, emotions directed at the WHO are treated as an analytical lens for understanding the relationship between individuals and global institutions. The study is based on a dataset of 1,800 Turkish-language tweets containing the keywords “World Health Organization” and “WHO,” collected during the first year of the COVID-19 pandemic (March 2020–March 2021). A three-stage emotion analysis method is employed. In the first stage, emotional indicators are identified through content analysis; in the second stage, tweets are manually coded into emotion categories; and in the third stage, the intensity of emotions and their patterns of co-occurrence are examined. The classification of emotions draws on a combined framework based on the emotion typologies of James M. Jasper and Tamanna Shah. The findings indicate that although the WHO was cognitively recognized as an authoritative actor during the pandemic, it failed to become an institution with which individuals could establish a strong emotional bond. Positive and bonding emotions did not consolidate into stable affective blocks, whereas negative emotions became markedly concentrated. The high proportion of neutral expressions points not to an explicit rejection of the institution, but rather to a condition of affective suspension. Overall, the study demonstrates that the weaknesses of global governance institutions in generating consent are often rooted not in overt opposition, but in the inability to establish durable emotional relations with individuals.Item Macaristan ve İspanya örnekleri üzerinden Avrupa’da popülizmin yükselişi(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Güler, Can; Mercan, Süleyman SezginBu tez, Avrupa’da yükselen popülizm olgusunu anlamak ve anlamlandırmak amacıyla ortaya konulmuştur. Bu tezde Macaristan, Fransa, Polonya gibi ülkelerde sağ, İspanya, Yunanistan ve Venezuela gibi ülkelerde sol örnekleri olan popülizm olgusu, akademik açıdan derinlikli ve kapsamlı bir biçimde araştırılmaya açık olan popülizm olgusunun ayrıntılarına değinilmiş, geçmiş, günümüz ve gelecek açısından bir etki analizi ortaya konmuştur. Popülizm konusunda literatürde farklı tanımlamalar bulunmakla birlikte, henüz tanımı konusunda net bir fikir birliğine varılamamıştır. Bu çalışmada farklı popülizm tanımlarına ve yaklaşımlarına yer verilmekle birlikte daha çok Cas Mudde ve Cristobal Rovira Kaltwasser’in İnce Merkezli İdeoloji Kuramı üzerinde durulmuştur. Popülizm kavramı sosyolojik, siyasi ve iktisadi açıdan ele alınmış meselenin tüm boyutlarına değinme gayesi ön planda tutulmuştur. Macaristan’da Macar Yurttaş Birliği (FIDESZ) ve İspanya’da Yapabiliriz Partisi (PODEMOS) örnekleri ele alınmış sağ ve sol popülizm karşılaştırmalı olarak değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Tüm bu karşılaştırmalar sonucunda, sağ popülizm örneği olan Macaristan’daki FIDESZ, sağ popülizmin tipik bir örneği olarak yabancı karşıtlığı, ötekileştirme, kutuplaştırma ve göç karşıtlığı gibi unsurları içerdiği, sol popülizm örneği olan İspanya’daki PODEMOS’un ise sol popülizmin önemli bir örneğini temsil ettiği ve özelikle “yeni sol” akımının önemli temsilcilerinden biri olduğu ve bu itibarla ülkesindeki yabancı unsurlara yönelik olarak pozitif bir tutum aldığı, kapsayıcı bir anlayışı belirlediği, agonistik bir çoğulculuğu esas aldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, sağ ve sol popülizmin benzerlik ve farklılıkları ele alınarak, bütüncül bir bakış açısı ile popülizm kavramı açıklanmıştır. Başta Macaristan ve İspanya olmak üzere Avrupa’da yer alan çeşitli ülkelerde sağ ve sol popülizmin yansımaları ele alınmış ve popülizm kavramının çeşitli yönleri vurgulanarak literatüre katkı sağlanmıştır. This thesis has been presented with the aim of understanding and interpreting the phenomenon of rising populism in Europe. This thesis examines the phenomenon of populism, which has right-wing examples in countries such as Hungary, France, and Poland, and left-wing examples in countries such as Spain, Greece, and Venezuela. It delves into the details of populism, which is open to in-depth and comprehensive academic research, and presents an impact analysis from historical, contemporary, and future perspectives. Although there are different definitions of populism in the literature, there is still no clear consensus on its definition. While this study includes different definitions and approaches to populism, it focuses primarily on the idealist theory of Cas Mudde and Cristobal Rovira Kaltwasser. The concept of populism is examined from sociological, political, and economic perspectives, with the primary aim of addressing all dimensions of the issue. The examples of the Hungarian Civic Alliance (FIDESZ) in Hungary and the We Can Party (PODEMOS) in Spain have been examined, and right-wing and left-wing populism have been subjected to comparative evaluation. As a result of all these comparisons, FIDESZ in Hungary, an example of right-wing populism, was found to be a typical example of right-wing populism, containing elements such as xenophobia, othering, polarization, and anti-immigration sentiment. while Spain's PODEMOS, an example of left-wing populism, represents an important example of left-wing populism and is one of the key representatives of the “new left” movement. It has been determined that PODEMOS takes a positive stance towards foreign elements in its country, establishes an inclusive understanding, and is based on agonistic pluralism. In conclusion, the concept of populism has been explained from a holistic perspective by examining the similarities and differences between right-wing and left-wing populism. The reflections of right-wing and left-wing populism in various European countries, primarily Hungary and Spain, have been discussed, and contributions have been made to the literature by highlighting various aspects of the concept of populism.Item Siyasi partiler arasında kurulan ittifakların seçmenlerin siyasi algıları ve davranışları üzerine etkileri: Samsun'un Atakum, İlkadım ve Terme ilçelerinde bir alan araştırması(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2024) Alkan, BoraBu çalışmanın amacı, 2018 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen ve siyasi partiler arasında ittifakların kurulmasına imkân tanıyan düzenlemenin seçmenlerin oy verme davranışları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İttifakların farklı seçim türlerinde seçmenler üzerinde yarattıkları etkinin ölçülmesi için 31 Mart 2019 yerel seçimleri, 14 Mayıs 2023 milletvekili ve cumhurbaşkanı birinci tur seçimleri ve 28 Mayıs 2023 cumhurbaşkanı ikinci tur seçimleri araştırmaya dâhil edilmiştir. Çalışmada Samsun’un Atakum, İlkadım ve Terme ilçelerinde, yukarıda belirtilen seçimlerde oy kullanmış seçmenlerden elde edilen veriler betimsel ve içerik analizi tekniklerinden yararlanılarak analiz edilmiştir. Araştırma grubunun oluşturulmasında olasılığa dayalı olmayan örneklem tekniği benimsenmiş ve amaçlı örnekleme tekniklerinden ölçüt örnekleme tekniği kullanılmıştır. Araştırmada maksimum örneklem çeşitliliğini yansıtmak amacıyla Atakum, İlkadım ve Terme ilçelerinden toplam 10 mahalle belirlenmiş ve bu mahallelerde oy kullanmış 64 katılımcıyla yarı yapılandırılmış mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Araştırma temel olarak iki büyük ittifak çatısını oluşturan Cumhur ve Millet ittifaklarının seçmenlerine odaklanmıştır. Araştırma bulguları, ittifakların farklı seçim türlerinde seçmenler üzerinde farklı siyasi ve sosyal etkiler yarattığını göstermektedir. Yapılan çalışma ittifakların seçmenler üzerinde yarattığı siyasi ve sosyal etkilerin temelinde seçmenlerin ideolojik kimliklerinin ve siyasi güven düzeylerinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu iki temel etkenin dışında seçmenlerin; eğitim durumu, yaşadıkları yerin sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi, yaş, cinsiyet gibi farklılıkları, ittifakların seçmen davranışları üzerindeki etkilerini belirleyen diğer unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Araştırma bulguları, seçmenlerin ideolojik kimlik ve siyasi güven kavramları etrafında oluşan oy tercihleri dikkate alındığında, ideolojik türdeşliğe sahip partiler arasında kurulacak ittifakların seçimlerde başarı şanslarının daha yüksek olacağını göstermektedir. İdeolojik kimlik farklılığı ve yüksek siyasi güvensizlik özellikle Millet İttifakı içerisinde yer alan dindar ve seküler seçmenler arasında ortaya çıkan siyasi uyuşmazlığın en önemli nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun bir sonucu olarak yapılan çalışma dindar ve seküler seçmenlerin bir arada bulunduğu -Millet İttifakı örneğinde olduğu gibi- bir ittifak yapısının çok fazla rasyonel olmadığını ve yapılacak seçimlerde başarı şansının düşük olduğunu göstermektedir. Ancak bazı seçmen grupları arasındaki derin ideolojik kimlik farklılıklarına ve yüksek siyasi güvensizliğe rağmen seçmenlerin, uygun aday profilinin yaratılması durumunda sandıkta uzlaşabildikleri görülmektedir. Yapılan çalışma özellikle yerel seçim ve cumhurbaşkanı seçiminde seçmen beklentilerini karşılayan doğru adayların belirlenmesinin gerek seçmen-parti, gerekse ittifak-seçmen uyumunun yakalanmasında kilit rol oynadığını ve seçim sonuçları üzerinde önemli etki yarattığını göstermektedir. Dolayısıyla siyasi partilerin kuracakları ittifaklarda sadece siyasi etken ve sonuçları değil, aynı zamanda sosyal etken ve sonuçları da dikkate almaları gerektiği ancak bu şekilde kurulan ittifakların seçimlerde başarı şanslarının daha yüksek olabileceği sonucuna varılmıştır. The aim of this study is to investigate the effects of the regulation enacted in the Grand National Assembly of Turkey in 2018, which allows the formation of alliances between political parties, on the voting behaviour of voters. In order to measure the effects of alliances on voters in different types of elections, 31 March 2019 local elections, 14 May 2023 parliamentary and presidential first round elections and 28 May 2023 presidential second round elections were included in the study. In the study, the data obtained from voters who voted in the above-mentioned elections in Atakum, İlkadım and Terme districts of Samsun were analysed using descriptive and content analysis techniques. In the formation of the research group, non-probability based sampling technique was adopted and criterion sampling technique, one of the purposeful sampling techniques, was used. In order to reflect the maximum sample diversity in the research, a total of 10 neighbourhoods from Atakum, İlkadım and Terme districts were determined and semi-structured interviews were conducted with 64 participants who voted in these neighbourhoods. The research mainly focused on the voters of the Cumhur and Millet alliances, which constitute the two major alliances. The findings of the research show that alliances have different political and social effects on voters in different types of elections. The study shows that the ideological identities and political trust levels of the voters are the determinants of the political and social effects of alliances on voters. Apart from these two main factors, other factors determining the effects of alliances on voter behaviours are the educational level, socioeconomic development level of the place where the voters live, age and gender. The findings of the research show that when the voters' voting preferences formed around the concepts of ideological identity and political trust are taken into consideration, the alliances to be established between parties with ideological identity will have a higher chance of success in the elections. Ideological identity differences and high political distrust are the most important reasons for the political incompatibility between religious and secular voters, especially within the Millet Alliance. As a result, the study shows that an alliance structure in which religious and secular voters are together -as in the case of the Millet Alliance- is not very rational and has a low chance of success in the elections. However, despite the deep ideological identity differences and high political distrust among some voter groups, it is observed that voters can compromise at the ballot box if a suitable candidate profile is created. This study shows that especially in local elections and presidential elections, the selection of the right candidates who meet the expectations of voters plays a key role in achieving both voter-party and alliance-voter harmony and has a significant impact on election results. Therefore, it is concluded that political parties should take into account not only political factors and results but also social factors and results in the alliances they will establish, and only in this way can the alliances established in this way have a higher chance of success in the elections.Item Türk-Yunan nüfus mübadelesi ve birinci kuşak giritli mübadillerin kimlik süreçleri(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2023) Serdar, Irmak Seren; Şenses Özcan, NazlıTürk-Yunan Nüfus Mübadelesi, 1923 senesinde imzalanan Lozan Barış Anlaşması’ndan hemen sonra uygulamaya konulan ek bir protokol aracılığı ile kendisini hayata geçirmiştir. Anlaşmaya göre, Batı Trakya Türkleri ile İstanbul’da yaşayan Rumlar hariç olmak üzere, Yunanistan’da yaşayan Türkler Türkiye’ye ve Türkiye’de bulunan Rumlar ise Yunanistan’a gönderilmiştir. Böylelikle Anadolu’ya gelen mübadiller, ekonomik ve kültürel anlamda birçok değişiklik yaşamış ve bunun sonucunda iskan edildikleri yeni yerleşim yerlerine uyum sağlamakta zorlanmışlardır. Bu zorluklarla başa çıkmak için her mübadil grup farklı stratejiler geliştirmiştir. Örneğin Midilli'den gelen göçmenler kendilerini ‘Adalı’ kimliğiyle tanımlarken, Girit'ten gelen göçmenler kendilerini Giritli kimliğiyle tanımlamışlardır. Yani hemen hemen her grup içinde bulunduğu grubu referans almış ve bunun sonucunda da kendi sosyal kimliklerini yaratmışlardır. Giritlilik kimliği pek çok yönüyle hem Anadolu’nun yerel halkından hem de diğer göçmen gruplarından ayrılmayı ifade etmektedir. Bu çalışmada 1923 yılında gerçekleşen nüfus mübadelesinin Anadolu’ya gelen Giritli 1.Kuşak mübadillerin kimlik süreçlerine nasıl etki ettiği sosyal kimlik kuramıyla ele alınmıştır. Tez, ‘Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Sosyal Kimlik Kuramı Bağlamında Giritli 1.Kuşak Mübadillerin Kimlik Süreçlerine Nasıl Etki Etmiştir?’ sorusu etrafında şekillenmiştir. Bu soruyu cevaplamak için gereken bulgular ise; ikincil kaynaklardan, filmlerden, belgesellerden ve romanlardan toplanmıştır.The Turkish-Greek Population Exchange was realized through an additional protocol that was put into effect immediately after the Lausanne Peace Agreement signed in 1923. According to the agreement, except for the Turks of Western Thrace and the Greeks living in Istanbul, the Turks living in Greece were sent to Turkey and the Greeks living in Turkey were sent to Greece. Thus, the immigrants who came to Anatolia experienced many economic and cultural changes and as a result, they had difficulty in adapting to their new settlements. To cope with these difficulties, each exchange group has developed different strategies. For example, while the immigrants from Lesbos identified themselves with the identity of being ‘Islanders’, the immigrants from Crete defined themselves with the identity of Cretan. In other words, almost every group took their group as a reference and as a result, they created their own social identities. The identity of Cretanism in many ways expresses separation from both the local people of Anatolia and other immigrant groups. In this study, how the population exchange that took place in 1923 affected the identity processes of the first generation immigrants from Crete, who came to Anatolia, is discussed with social identity theory. The thesis is shaped around the question of ‘How Did the Turkish-Greek Population Exchange Affect the Identity Process of Cretan 1st Generation Emigrants in the Context of Social Identity Theory?’ The findings required to answer this question are; collected from secondary sources, films, documentaries and novels.Item Türkiye’de göçmen kadın emeği ile ilgili yazılmış lisansüstü tezler ve prekarya kavramsallaştırması(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2023) Tunç, Dilara; Özcan, Nazlı ŞensesTürkiye’de göçmenler, neoliberal kapitalizm ile beraber esnek ve güvencesiz çalışma koşullarından toplumda en çok etkilenen kesimdir. Neoliberal politikaların sonucunda esnek istihdam biçimlerinde güvencesiz bir şekilde çalışan insanlar prekarya olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası emek göçü bağlamında, göçmenlerin gittikleri ülkelerde ucuz iş gücü kaynağı olarak, genelde kayıt dışı işlerde ve düzensiz statülerde çalıştıkları görülmektedir. Göçmen kadınlar bu koşullardan daha olumsuz etkilenmekte ve gerek emek piyasasında gerek sosyal yaşamda toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri deneyimlemektedir. Bu araştırmada, Türkiye’deki sosyal bilimler alanında 2013-2023 yılları arasında “kadın göçmen” ile ilgili yayınlanmış yüksek lisans ve doktora tezlerinde kadın göçmen emeğinin nasıl incelendiği, kavramsal ve teorik çerçevede nasıl ele alındığı incelenmektedir ve bu anlamda daha özelde Türkiye’de çalışan göçmen kadınlar, prekaryanın çeşitli tanımlamaları doğrultusunda değerlendirilmiştir. Migrants in Turkey are the segment of society most affected by flexible and precarious working conditions under neoliberal capitalism. As a result of neoliberal policies, people who work precariously in flexible forms of employment are defined as precariat. In the context of international labour migration, it is seen that migrants generally work in unregistered jobs and irregular statuses as a source of cheap labour in the countries they go to. Migrant women are more negatively affected by these conditions and experience gender inequalities both in the labour market and in social life. In this research, the examination of female immigrant labor in master's and doctoral theses published in the field of social sciences in Turkey between 2013-2023 is investigated. This includes how it is approached in a conceptual and theoretical framework, focusing specifically on immigrant women working in Turkey and evaluating them in line with various definitions of precarity.Item Türkiye’de göçmen karşıtlığı: Suriyeli ve Afgan göçmenlere yönelik söylemlerin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Erinç, Muhammet Efe; Şenses Özcan, NazlıGöçmen karşıtlığı, günümüz dünyasında önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu problem, Türkiye’de de özellikle 2010’lardan sonra gerek Suriye gerekse Afganistan’dan gelen göçlerle birlikte artmıştır. Orta Doğu’da terörizm, ekonomik istikrarsızlıklar ve benzeri sorunların yükselmesiyle birlikte Suriye ve Afganistan gibi ülkeler ciddi oranda göç vermişlerdir. Bu göç hareketlerinin sonucunda ise gerek ekonomik gerek güvenlik gerekse kültürel kaygıların meydana gelmesiyle, bu iki göçmen grubuna yönelik göçmen karşıtı söylemler oluşmuştur. Bu göçmen karşıtı söylemleri inceleneceği bu tezde, Suriye ve Afganistan’dan gelen göçmenlere karşı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin denetim kanalı tarafından yapılan söylemlerin içeriksel farklarına değinilerek bir karşılaştırma yapılması hedeflenmiştir. Bu çalışma ile göçmen karşıtı söylemlerin her göçmen grubu için farklı olabileceği gösterilirken, göçmen karşıtı söylemlerin farklı altyapıları olduğu da açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu araştırmada ek olarak, göçmen karşıtı söylemlerin içeriği ve altyapısının net bir biçimde anlaşılması, bu sayede Türkiye’de büyük bir tartışma konusu olan Suriyeli ve Afgan göçmenlere yönelik göçmen karşıtı söylemlerin sebepleri ile birlikte öğrenilerek buna karşı yeni politikalar oluşturulup önlemler alınabilmesinin kolaylaştırılması hedeflenmiştir. The anti-immigration movement, which has a significant history, has become an important problem in today’s world. This problem has intensified significantly in Türkiye as well, especially after 2010, along with the migration Syria and Afghanistan. Countries like Syria and Afghanistan have experienced a substantial outflow of migration movements due to terrorism in the Middle East, economic instabilities and similar issues. As a result of these migration movements, concerns have arisen regarding economic, security and cultural issues, causing the emergence of anti-immigration rhetoric directed at these two groups of migrants. In this study which examines the anti-migration rhetoric, it is aimed to identify the underlying causes by highlighting the differences in the content of the rhetoric used by the Turkish Grand National Assembly’s oversight channel against migrants from Syria and Afghanistan This study seeks to demonstrate that anti-migration rhetoric may vary depending on the migrant group, while also attempting to explain the underlying structures of such rhetoric. While demonstrating the anti-immigration rhetoric may vary for each group, the study also aims to explain that anti-migration rhetorics may have different underlying structures. In addition, this research aims to facilitate the formulation of new policies and measures by providing a clear understanding of the content and causes of anti-migration rhetoric. Thus to enable a better understanding of the reasons behind anti-migration rhetoric which target Syrian and Afghan immigrants, whose migrations are a major topic of debate in Türkiye..Item Türkiye'nin insani diplomasi faaliyetleri (2022-2024); Ukrayna Örneği(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Hamdemir Diker, Göksu; Mercan, Süleyman SezginBu tez, insani diplomasi kapsamında Türk Kızılay, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu (IFRC) ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC), 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde yürüttükleri faaliyetleri incelemekte ve bu faaliyetlerin barış inşasına olan etkilerini değerlendirmektedir. İnsani yardım aktörlerinin barış süreçlerinde oynadığı rollerin giderek daha fazla önem kazandığı literatürden hareketle, bu çalışma, bölgesel bir aktör olan Türk Kızılay’ın, IFRC ve ICRC ile birlikte sahada gerçekleştirdiği insani diplomasi uygulamalarını karşılaştırmalı olarak analiz etmiştir. İnsani diplomasi, savaş ve afet dönemlerinde insani ihtiyaçların karşılanmasının ötesinde, barış inşasının şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Çatışma bölgelerinde devlet dışı aktörlerin işlevleri, uluslararası ilişkiler ve barış inşası çerçevesinde ele alındığında, diplomatik girişimlerin tamamlayıcı unsurları oldukları görülmektedir. Bu doğrultuda, çalışmada Türk Kızılay, IFRC ve ICRC’nin Rusya-Ukrayna Savaşı süresince yürüttükleri insani diplomasi uygulamaları analiz edilmiştir. Türk Kızılay, bölgesel bir aktör olmasına karşın, yerel bilgiye sahip olması, kamu kurumlarıyla güçlü koordinasyon içinde çalışabilmesi ve geniş gönüllü ağı sayesinde sahada küresel kuruluşlar kadar etkin bir rol oynamıştır. IFRC'nin uluslararası kaynaklara erişimi ve koordinasyon gücü, ICRC’nin tarafsızlık ilkesi çerçevesindeki arabuluculuk kapasitesi ile birleştiğinde, bu üç kurumun birbirini tamamlayan roller üstlendiği görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışma, insani yardım kuruluşlarının yalnızca temel ihtiyaçları karşılamakla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda savaş ortamlarında barış inşası süreçlerini desteklediklerini ortaya koymuştur. Türk Kızılay’ın hızlı müdahale kapasitesi, yerel halkla güçlü ilişkileri ve saha kabiliyeti, IFRC'nin uluslararası iş birliği olanakları ve ICRC’nin tarafsız diplomatik deneyimi bir araya geldiğinde, insani diplomasinin barış inşasındaki etkisi daha görünür hale gelmiştir. Üç kurumun eşzamanlı, koordineli ve birbirini tamamlayan faaliyetleri, kalıcı barış için güçlü bir zemin oluşturmuştur. Bu bağlamda, insani diplomasi aktörlerinin kriz dönemlerinde eşgüdüm içinde çalışmasının, barış inşasına hizmet eden yapıları pekiştirdiği sonucuna varılmıştır. This thesis, examines the activities carried out by the Turkish Red Crescent, the International Federation of Red Cross and Red Crescent Societies (IFRC), and the International Committee of the Red Cross (ICRC) within the scope of humanitarian diplomacy during the Russia-Ukraine War that began in 2022. It evaluates the impact of these activities on peacebuilding. Drawing from the literature that increasingly emphasizes the importance of humanitarian actors in peace processes, this study provides a comparative analysis of the humanitarian diplomacy practices conducted in the field by the Turkish Red Crescent—a regional actor—alongside IFRC and ICRC. Humanitarian diplomacy plays a significant role not only in addressing urgent needs during war and disaster but also in shaping peacebuilding processes. When the functions of non-state actors in conflict zones are evaluated within the framework of international relations and peacebuilding, it becomes evident that they serve as complementary elements to formal diplomatic initiatives. Accordingly, the humanitarian diplomacy efforts of the Turkish Red Crescent, IFRC, and ICRC during the Russia-Ukraine War have been analyzed in this study. Although the Turkish Red Crescent is a regional actor, its local knowledge, strong coordination with public institutions, and wide volunteer network enabled it to play a role as effective as global organizations in the field. The IFRC’s access to international resources and coordination capacity, combined with the ICRC’s ability to mediate within the framework of its neutrality principle, demonstrate that the three institutions assumed complementary roles. In conclusion, this study reveals that humanitarian organizations not only meet basic needs but also support peacebuilding processes in conflict settings. Turkish Red Crescent’s rapid response capacity, strong community ties, and field effectiveness—together with the IFRC’s international cooperation potential and the ICRC’s neutral diplomatic experience—have made the impact of humanitarian diplomacy on peacebuilding more visible. The coordinated, simultaneous, and complementary actions of these three institutions have laid a strong foundation for lasting peace. In this context, the study concludes that the coordinated work of humanitarian diplomacy actors during crises reinforces the structures that serve peacebuilding.Item Türkiye'nin kamu diplomnasisi faaliyetleri ve diaspora ile ilişkileri(Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2024) Mert, Yunus Emre; Dizdaroğlu, CihanBu çalışma, kamu diplomasisi çerçevesinde değerlendirilebilecek diaspora diplomasisinin tarihsel ve kavramsal analizini gerçekleştirerek, Türkiye’nin diaspora ile ilişkilerini incelenmeye odaklanmaktadır. Türkiye’nin geçmişten günümüze kadar sahip olduğu kültürel ve tarihi miras kamu diplomasisinin uygulanması konusunda önem arz etmektedir. Bu tarihsel mirasın Türk dış politikasında kullanılmaya başlaması ilk olarak Kamu Diplomasi Koordinatörlüğü ile başlamış akabinde kamu diplomasisi paradigması içerisinde yer alan diaspora diplomasisini şekillendirmiştir. Türk diasporasının dış politikayı şekillendirmesi ise yine bir başka kamu diplomasisi aktörü olan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı aracılığı ile gerçekleşmiştir. Çalışma kapsamında Türk diasporasının kavramsal çerçevesi değerlendirilmiş ve Türk diasporasının dış politikada etkili olup olmadığı araştırılmıştır. Kamu diplomasisi ve diaspora kavramlarının ve politikalarının olmadığı ama uygulanış biçimiyle benzeştiği tarihsel olaylar bu kavramlar üzerinden değerlendirilmiştir. 2000’li yıllarla beraber kamu diplomasisi ve diaspora politikalarının karar vericiler tarafından ciddiye alındığı ve kurumsallaştığı görülmektedir. Bu kurumsallaşma kamu diplomasisi aktörü olarak tanımlanan bir dizi kurumun açılmasını sağlamıştır. Bu kurumların diaspora ile olan ilişkisi özellikle 1961 İş Göçü Anlaşmaları neticesinde orta Avrupa’ya göç eden Türk vatandaşlarının günümüzde diaspora olarak görüldüğü analiz edilerek Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın ve diğer kurumların çalışmaları değerlendirilmiştir. This study focuses on analysing Turkey's relations with the diaspora by conducting a historical and conceptual analysis of diaspora diplomacy, which can be considered within the framework of public diplomacy. Turkey’s cultural and historical heritage from the past to the present is important for the implementation of public diplomacy. The use of this historical heritage in Turkish foreign policy first started with the Public Diplomacy Coordination Office and then shaped the diaspora diplomacy within the public diplomacy paradigm. The Turkish diaspora shaped foreign policy through another public diplomacy actor, the Presidency for Turks Abroad and Related Communities. Within the scope of the study, the conceptual framework of the Turkish diaspora has been assessed, and the effectiveness of the Turkish diaspora in foreign policy has been discussed. Historical events resembling, in implementation, the concepts of public diplomacy and diaspora, even though these terms did not exist at the time, have been evaluated through these concepts. It has been observed that, since the 2000s, public diplomacy and diaspora policies have been taken seriously and institutionalized by decisionmakers. This institutionalization has led to the establishment of several institutions defined as public diplomacy actors. The relationship of these institutions with the diaspora, by analysing that the Turkish citizens who migrated to Central Europe particularly as a result of the 1961 Labor Migration Agreements are considered part of the diaspora, the efforts of the Presidency for Turks Abroad and Related Communities and other institutions have been evaluated.