Sosyal Bilimler Enstitüsü / Social Sciences Institute
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1394
Browse
Item 1977’den 2019’a Star Wars filmlerinde mekân üzerinden Edward W. Said perspektifinde oryantalizm analizi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Ekin Can, Seyhan; Adnan, TepecikEdward W. Said öncesi Oryantalizm farklı kültürleri araştırmak, gözlemlemek gibi olumlu ve/veya tarafsız bir yöntem olarak kabul edilirdi. Tarih boyunca birçok bilim, sanat gibi alanlarda oryantalistler araştırmalar ve çalışmalar yapmaktaydı. Fakat 1970'ler sonrası Oryantalizm kavramı Edward W. Said ile birlikte günümüzde yaygın olarak kabul edilen anlamı olan; doğunun batı toplumlarını görme biçimi olarak gelişmiştir. Bilim kurgunun kökeni bir edebi eser olan Mary Shelley'ye ait Frankenstein adlı eseri ile 1818 yılında doğduğu kabul edilmektedir. İlk üretiminden günümüze kadar birçok eserle de temsil edilmiş, teknoloji çağı ile birlikte 'vizyon' katma değeri ile önemini artırmıştır. 1902 yılında ilk sinema örneği olan 'A Trip to the Moon' adlı eser de bir bilim kurgu hikayesini temel alarak, ilk temsiliyeti ile bilim kurgu ve sinema ikilisinin ilişkisinin kuvvetli temelini atmıştır. Sinema tarihi ile ortak bir başlangıca sahip olmaları, bilim kurgu kavramı ile sinemanın bir başka değerinin görülmesini sağlamıştır. Adorno gibi popüler kültürü bir fikir aktarım aracı olarak gören düşünürler tarafından sinema bir fikir aktarım aracı olarak görülmektedir. Bu bağlamda sinemanın temelinden bu yana var olan bilim kurgu sinemasında oryantalizmin yeri tezin temellerini oluşturmaktadır. İlk filmi 1977 yılına ait olup günümüze kadar devam eden 'Star Wars' markası, 1970'ler sonrası ortaya çıkan Edward W. Said perspektifinde oryantalizm kavramının incelenmesi tezin amacını oluşturmaktadır. Bu amaç doğrultusunda Star Wars filmlerinde mekan kurgularının Edward W. Said perspektifinde oryantalist temsiliyetleri incelenecektir. Before Edward W. Said, Orientalism was regarded as a positive and/or unbiased method of researching and observing different cultures. Throughout history, many scholars and artists conducted studies and works as Orientalists. However,After Edward W. Said, the concept of Orientalism took on its widely accepted meaning, which is the way the West perceives the East, in the late 1970s. The origin of science fiction is attributed to Mary Shelley's literary work, "Frankenstein," published in 1818. It has been represented by numerous works since its inception and has gained importance with the addition of a 'vision' value, especially in the age of technology. The first cinematic example, the film "A Trip to the Moon" in 1902, based on a science fiction story, laid the strong foundation for the relationship between science fiction and cinema. Having a common beginning with the history of cinema, the concept of science fiction and cinema have made it possible to see another value.Thinkers like Adorno, who view popular culture as a means of transmitting ideas, perceive cinema as a medium for conveying ideas. In this context, Orientalism forms the basis of the thesis in science fiction cinema, which has existed since its inception. Starting with the first film in 1977 and continuing to the present, the 'Star Wars' franchise serves as the focal point for examining the concept of Orientalism through Edward W. Said's perspective, which emerged in the late 1970s. In line with this objective, the spatial constructions in Star Wars films will be analyzed for their Orientalist representations from Edward W. Said's perspective.Item 2010-2014 yılları arasında Türkiye'de halka açık şirketlerde manipülasyon üzerine beneısh modeli ile ampirik çalışma(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2017) Tekin, Eda; Akdoğan, NalanFinansal bilgi manipülasyonunun ortaya çıkarılması ile ilgili çalışmalar, şirketlerin kar açıklamalarına ilişkin tahminler ile gerçekleşenlerin normal bir dağılım göstermediğinin farkedilmesi ile ortaya çıkmıştır. Geçtiğimiz yıllarda birden fazla model ortaya koyulmuştur. Bu modellerden manipülasyonu ortaya çıkaran en başarılı modeller regresyon bazlı modeller olmuştur. Halka açık şirketlerin bağımsız denetimden geçmesi, kullanıcıların etkin bilgiye ulaşması adına önem arz etmektedir. Yatırımcılar, şirketlerin ortaya koyduğu finansal tabloların güvenirliliğini kabul ederek yatırım tercihlerini yönlendirmektedirler. Bu nedenle finansal tablo düzenleyicilerinin, piyasalarda şirketleri adına gerçek verileri sunmaları önemlidir. Bu tezde, Türkiye’de halka açık, borsada işlem gören ve bağımsız denetime tabi finansal tablolar kullanılarak, yatırımcılara sunulan finansal bilginin manipüle edilip edilmediği araştırılmıştır. SPK bültenleri ve bağımsız denetim raporları incelenerek, finansal bilgi manipülasyona ilişkin ceza ya da yaptırımlarla karşılaşan firmalar ile bu firmalar ile aynı sektörde işlem yapan firmalar belirlenmiştir. Seçilen firmalar, Beneish (1999) modeli kapsamında probit analizine tutulmuştur. Analize tabi tutulan 73 şirket için ortaya çıkan katsayılar kullanılarak modelin gücü test edilmiş ve K-kümeleme analizi yönteminden yararlanarak kontrol şirketlerin manipülasyon yapıp yapmadıklarının tahmin edilme olasılığı hesaplanmıştır. Finansal bilgi manipülasyonu tahmininde model açısından sadece Borsa İstanbul’da işlem gören, halka açık ve bağımsız denetimden geçmiş şirketlerin finansal tabloları ele alınmıştır. Bu nedenle bu model ile halka kapalı şirketler için finansal bilgi manipülasyonu tahmini yapıldığı takdirde doğru sonuçlar alınamaması söz konusu olabilir. Studies of the discovery of the manipulation of financial information have emerged with the realization that companies do not have a normal distribution of estimates of profit disclosures. Over the past several years, more than one model has been introduced. The most successful model of manipulation from these models has been regression-based models. Independent auditing of publicly held companies is important for the efficient access of users. Investors are directing their investment preferences by accepting the reliability of the financial statements presented by the companies. For this reason, it is important that financial statement regulators present actual data on behalf of their companies in the markets. In this thesis, it is researched whether the financial information presented to the investor is manipulated by using publicly traded, traded and unadjusted financial statements in Turkey. CMB bulletins and independent auditing reports have been examined and companies that face penalties or sanctions related to the manipulation of financial information and companies operating in the same sector as these companies have been identified. Selected firms were included in the probit analysis under the Beneish (1999) model. The power of the model was tested using the coefficients generated for the 73 firms that were analyzed and the likelihood of estimating whether the control companies were manipulating by calculating the K-cluster analysis method was calculated. In terms of modeling the manipulation of financial information, financial statements of companies publicly traded in Istanbul, publicly traded and independent audited were handled. For this reason, this model may not be able to obtain accurate results if manipulation of financial information for publicly traded companies is estimated.Item 2024 Türkiye belediye seçimlerinde Z kuşağının siyasal davranışında sosyal medya kullanımı(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Yıldırım, Sema; Kuloğlu, CeydaBu araştırmada, 2024 Türkiye Belediye Seçimlerinde Z Kuşağı seçmenlerin siyasal tutum ve davranışları üzerinde etkili olan faktörleri belirleyerek sosyal medyanın durumu tespit edilmiştir. Çalışmada literatür taraması yapılırken bir yandan Z kuşağına ilişkin özellikler ile seçmen davranışlarının kuramsal yapıları incelenmiştir. Literatürde; Z kuşağı özelinde seçmen davranışları kuramlarla değerlendirilmiştir. Z kuşağı, dijital dünyada büyüyen ve teknolojiye doğrudan maruz kalan bir nesil olarak sosyal medya platformlarını hem ifade aracı hem de mizahi bir dil kullanarak sosyal ve politik olayları şekillendirmek için etkin bir şekilde kullanmaktadır. Bunların yanı sıra araştırmamız kapsamında, Erdal Beşikçioğlu'nun Instagram paylaşımları da incelenmiştir. Bu bağlamda nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada kullanılacak anket formu dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler araştırmacı tarafından oluşturulan demografik sorular, Twitter’da Siyasal Katılım Ölçeği, Sosyal Medya Güven Ölçeği ve Sosyal Medya Kullanımı Ölçeğinden oluşmaktadır. Anketler Google Forms aracılığı ile online olarak en az 400 üniversite öğrencisine uygulanmıştır. Veriler Google Formlar aracılığıyla çevrimiçi ortamda toplanmıştır. Veriler SPSS 23 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemek için Kolmogorov-Smirnov testi veya Shapiro-Wilk testi yapılmıştır. Her iki testten alınan sonuçlara göre ölçek verileri normal dağılıma uygunluk gösterip göstermeme durumuna göre, parametrik ya da parametrik olmayan yöntemler tercih edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri açısından karşılaştırılmasında t testi ve ANOVA testlerinden yararlanılmıştır. Ölçekler arası ilişkilerin belirlenmesinde ise korelasyon analizi yapılmıştır. Araştırma sonucunda, Z kuşağının siyasi figürlere olan ilgisini mizahi memeler ve capslerle pekiştirdiği bir etkileşim ortamı yaratmış ve genç nesil ile politikacı arasındaki dijital bağın güçlenmesine olanak sağladığı tespit edilmiştir. Siyasetçilerin sosyal medya platformlarında, özellikle Instagram'da fotoğraf kullanımı, imaj yönetimi ve seçmenlerle duygusal bağ kurma açısından önemli bir strateji haline gelmiştir. Fotoğraflar, siyasilerin politik mesajlarını dolaylı bir şekilde iletmelerini sağlayan güçlü bir araçtır. Beşikçioğlu'nun Instagram gönderilerinde de benzer bir strateji gözlemlenebilir; özellikle gücünü ve liderlik vasıflarını pekiştiren görseller, seçmenlere güven aşılamayı hedeflediği, halkla samimi bir ilişki kurmasına olanak tanıdığı gözlenmiştir. Aynı zamanda paylaşımlarda, aile fotoğrafları veya gündelik yaşamdan kareler paylaşarak, halkına daha yakın ve erişilebilir bir lider imajı yaratma çabası görülmektedir. Bu tür paylaşımlar, özellikle genç seçmen kitlesine hitap etmek ve liderin insani yönlerini vurgulamak adına etkili bir yöntemdir. Araştırma bulgularına göre, Siyasal ifade ile çeşitli siyasal katılım biçimleri arasında anlamlı ve güçlü ilişkiler tespit edilmiştir. Özellikle Siyasal İfade ile Yerel Yönetim ve Yardım, Propaganda, Yürüyüş ve Grev, Siyasal Tartışmalara Katılım ve X'de Siyasal Katılım Ölçeği arasında pozitif yönlü yüksek ilişkiler bulunmuştur. Bu durum, bireylerin sosyal medya aracılığıyla kendilerini siyasal olarak ifade etmelerinin yalnızca çevrimiçi değil, aynı zamanda çevrimdışı siyasal katılım biçimlerini de etkilediğini göstermektedir. Özellikle yerel yönetimle etkileşim kurma, protesto gibi fiziksel eylemlerde bulunma ya da siyasal tartışmalara aktif katılım gösterme gibi davranışların, bireyin siyasal ifade düzeyiyle doğrudan bağlantılı olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar, dijital platformlardaki ifade biçimlerinin, bireylerin siyasal katılım motivasyonlarını önemli ölçüde etkileyebileceğine işaret etmektedir. In this study, the state of social media was determined by determining the factors affecting the political attitudes and behaviors of Generation Z voters in the 2024 Turkish Municipal Elections. While conducting a literature review in the study, the characteristics of Generation Z and the theoretical structures of voter behavior were examined. In the literature; voter behaviors specific to Generation Z were evaluated with theories. As a generation that grew up in the digital world and is directly exposed to technology, Generation Z effectively uses social media platforms to shape social and political events using both a means of expression and a humorous language. In addition, Erdal Beşikçioğlu's Instagram posts were also examined within the scope of our research. In this context, the relational screening method, which is one of the quantitative research methods, was used. The survey form to be used in the study consists of four sections. These sections consist of demographic questions created by the researcher, Political Participation Scale on Twitter, Social Media Trust Scale and Social Media Usage Scale. The surveys were applied to at least 400 university students online via Google Forms. Data were collected online via Google Forms. Data were evaluated using SPSS 23 program. Kolmogorov- Smirnov test or Shapiro-Wilk test was performed to determine whether the data showed normal distribution. According to the results of both tests, parametric or non-parametric methods were preferred depending on whether the scale data showed normal distribution. T-test and ANOVA tests were used to compare the sociodemographic characteristics of the participants. Correlation analysis was performed to determine the relationships between the scales. As a result of our research, it has been determined that Generation Z has created an interaction environment where their interest in political figures is reinforced through humorous memes and caps, strengthening the digital bond between the younger generation and politicians. The use of photos, image management, and establishing emotional connections with voters on social media platforms, especially Instagram, has become an important strategy for politicians. Photos serve as a powerful tool for politicians to indirectly convey their political messages. A similar strategy can be observed in Beşikçioğlu’s Instagram posts; particularly, visuals that reinforce his power and leadership qualities were found to aim at instilling trust in voters and facilitating a more personal relationship with the public. Additionally, by sharing family photos or snapshots from everyday life, Beşikçioğlu strives to create an image of a leader who is closer to and more accessible to the public. These types of posts are an effective method for appealing to the younger voter base and highlighting the leader's human side. According to the research findings, significant and strong relationships were found between Political Expression and various forms of political participation. Particularly, positive high relationships were observed between Political Expression and Local Government and Aid, Propaganda, Participation in Marches and Strikes, Participation in Political Debates, and Political Participation on X. This indicates that individuals' political expression through social media influences not only online but also offline forms of political participation. Behaviors such as interacting with local government, engaging in physical actions like protests, or actively participating in political debates are directly related to the individual's level of political expression. These results suggest that the forms of expression on digital platforms can significantly impact individuals' motivations for political participation.Item Açık veri yetenek olgunluk modeli(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022) Çaldağ, Murat Tahir; Gökalp, EbruAçık veri girişimlerinin olgunluk seviyelerinin değerlendirmesi, verimliliği, kaliteyi, performansı, şeffaflığı, paydaş katılımını ve iş birliğini artırmak için hayati önem taşır. Bu nedenle, kamu ve özel kurumlardaki yöneticiler, bu faydaları elde etmek için mevcut açık veri olgunluk düzeyinin değerlendirilmesine ve bir sonraki seviyeye çıkmak için sistematik iyileştirmeleri içeren bir yol haritasına ihtiyaç duymaktadır. Yapılan çok sesli literatür taraması sonucunda açık veri alanında yapısal ve kapsamlı bir olgunluk modeli ihtiyacı tespit edilmiştir. Bu doğrultuda ISO/IEC 330xx standartları ailesinin temel alındığı bir Açık Veri Yetenek Olgunluk Modeli (AVYOM) olarak adlandırılan süreç yetenek olgunluk modeli geliştirilmiştir. AVYOM yapısal bir yaklaşım ile açık veri süreçlerini objektif ve tekrar edilebilir ölçütler ile değerlendirmekte ve yeteneklerini iyileştirmek için bir rehber oluşturmaktadır. AVYOM stratejik yönetişim, örgütsel yönetim, paydaş katılımı yönetimi, veri yönetişimi, açık veri yönetimi ve destekleyici süreçler olmak üzere altı süreç grubu ve yirmi bir süreçten oluşmaktadır. Önerilen modelin uygulanabilirliği ve kullanışlılığı üç farklı örgütte çoklu vaka çalışması ile geçerlenmiştir. The maturity assessment of open data initiatives is vital to increase efficiency, quality, performance, transparency, stakeholder participation, and collaboration. Therefore, administrators in public and private institutions requires assessment of their current maturity level of open data and a roadmap including systematic improvements for proceeding to the next level in order to achieve the benefits. Results of the performed multivocal literature review presents the necessity of a maturity model on open data. According to ISO/IEC 330xx family of standards a process capability maturity model named Open Data Capability Maturity Model (ODCMM) is developed. ODCMM provides a structural approach on assessment and improvement of open data processes and capabilities for the creation of an improvement guide with objectivity and repeatability. ODCMM consists of twenty-one processes and six process groups which are Strategic governance, organizational management, stakeholder engagement management, data governance, open data management and supporting processes. Proposed models’ usability and applicability has been validated with multiple case studies including three organizations.Item Aks üretim sürecinde bulanık darboğaz analizi ile performans iyileştirme modelinin geliştirilmesi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Sarı, HacıAkslar, araçların önemli alt takım parçalarıdır ve üretilen araçların toplam sayısını etkilerler. Dolayısıyla üretim kalitesini doğrudan etkiledikleri için vazgeçilmez parçalardır. İnsan, makine ve malzeme özellikleri gibi faktörlerdeki değişkenlik nedeniyle üretim sistemindeki işleme prosesinin teslim sürelerinde bazı belirsizlikler ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, otomotiv yedek parça üreticisi bir firmanın aks imalat prosesinin verimliliği araştırılarak, işleme ünitesindeki performans arttırılmıştır. Bu çalışma, bulanık mantık tabanlı darboğaz analizi kullanarak şirketteki üretim kapasitesinin arttırılmasını amaçlamaktadır. Bu çalışmada bulanık mantık, Solberg’in (1981) darboğaz modeline entegre edilerek, yeni bir model önerilmiş ve geliştirilen model firmanın işleme ünitesinde uygulanarak üretim sisteminin performansı artırılmıştır. Makina ve ekipman yatırımları imalat sistemlerinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Zamanla aşınma ve yıpranma nedeniyle makine ve ekipmanların verimli çalışması olumsuz etkilenebilir, yıpranan ekipmanların yenileriyle değiştirilmesi gerekebilir. Ekipman değişimine ilişkin yanlış kararlar çoğu zaman üretim ve planlamanın diğer alanlarında elde edilen tasarruf ve azalmaları aşan maliyetlere yol açabilir. Ekipman eskidikçe, aşınmaya bağlı bozulma ve bileşenlerin eskimesi nedeniyle arıza oranı ve buna bağlı bakım maliyetleri önemli ölçüde artar. Yatırımın doğası gereği makine değiştirme kararları uzun vadeli bir süreç olduğundan ekonomik risklere tabidir. Bu çalışma aynı zamanda, makine değiştirme kararlarıyla ilişkili ekonomik risklerin önlenmesine yardımcı olabilecek, net bugünkü değer (NBD) analiziyle entegre edilmiş bir deneysel tasarım yöntemi de önermektedir. Buradaki temel amaç, makine değiştirmeye ilişkin kararların alınmasında ortaya çıkan riskleri en aza indiren ve optimal kararlara ulaşmak için rasyonel bir temel oluşturan bir yöntem sunmaktır. Böylece bu modelin verimli ve rekabetçi bir üretim sisteminin geliştirilmesine büyük katkı sağlayacağına inanılmaktadır. Çalışmanın sonunda üretim hızının artması ve firmaya fayda sağlanması gerçekleştirilebilmiştir.Axles are the crucial undercarriage part of vehicles and affect the total number of manufactured vehicles. Therefore, they are essential parts since they directly affect the production quality. Some uncertainties arise in the lead times of the machining process in the manufacturing system due to the variability in factors, such as human, machine, and material properties. In this study, the efficiency of the axle manufacturing process is investigated, and performance in the machining unit of an automotive spare part manufacturer company is improved. This study aims to increase the production capacity in the company by using a fuzzy logic-based bottleneck analysis. In this study, a new model is proposed by integrating fuzzy logic the Solberg (1981) bottleneck model, and the performance of the manufacturing system is improved by applying the developed model in the machining unit of the company. Investments in machinery and equipment constitute a significant portion of manufacturing systems. Over time, the efficient operation of machinery and equipment can be adversely affected by wear and tear, necessitating the replacement of worn-out equipment with new ones. Poor decisions regarding equipment replacement can often result in costs that exceed the savings and reductions achieved in other areas of production and planning. As equipment ages, the failure rate and corresponding maintenance costs increase significantly due to wear-related deterioration and component aging. Due to the nature of the investment, machine replacement decisions are a long-term process and are, therefore, subject to economic risks. At the same time this study proposes an experimental design method integrated with a net present value (NPV) analysis, which can help avoid the economic risks associated with machine replacement decisions. The primary objective of this study is to present a method that minimizes the risks involved in making decisions about changing machines and creates a rational basis for reaching optimal decisions. Thus, it is believed that this model can greatly contribute to the development of an efficient and competitive production system. At the end of the study, the increase in production rate and the benefit to the company is obtained.Item Algılanan liderlik tarzının görev performansı üzerindeki etkisinde işe tutulmanın ve ototelik kişiliğin rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022) Sarı, Serkan; Basım, H. NejatBu çalışmanın amacı, algılanan liderlik tarzı ile görev performansı arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkiye etkisinde pozitif psikoloji öncülüğünde günümüzde yaygın olarak hakkında araştırma yapılan işe tutulma ve ototelik kişiliğin bu ilişkideki rolünü ortaya çıkarmaktır. Bu değişkenlerin birbiri ile etkileşimlerini tespit etmek için araştırmaya yönelik kuramsal taramalar doğrultusunda hipotezler geliştirilmiş ve araştırma modeli oluşturulmuştur. Araştırma değişkenleri kapsamında oluşturulan araştırma modeli, 508 çalışandan oluşan örneklem grubundan anket yöntemi ile veri toplanarak test edilmiştir. Araştırmada SPSS 25.0, PROCESS 4.0 ve AMOS 20.0 yazılımları kullanılarak korelasyon, doğrulayıcı faktör, regresyon analizleri yapılmıştır. Bu araştırma kapsamında ortaya konulan kuramsal model görgül araştırma ile test edilmiştir. Araştırma değerlendirildiğinde; algılanan liderlik tarzının görev performansı ve işe tutulmaya olan etkisi anlamlı ve olumlu, işe tutulmanın görev performansı üzerindeki etkisi de anlamlı ve olumlu yöndedir. Algılanan liderlik tarzının görev performansı üzerindeki etkisinde işe tutulmanın kısmi aracılık rolü vardır. Yazın taramasında, algılanan liderlik tarzı ile işe tutulma arasında ve işe tutulmanın görev performansına etkisinde ototelik kişiliğin olumlu yönde bir düzenleyici rol alabileceği belirtilmiş olsa da araştırmanın sonuçlarında ototelik kişiliğin düzenleyici rolü olmadığı analizler sonucu görülmüştür. Bu bağlamda elde edilen bulguların, yazında önemli bir kuramsal boşluğu dolduracağına, araştırmacılara, yöneticilere, çalışanlara ve uygulamacılara faydalı olarak yeni bakış açıları kazandıracağına inanılmaktadır. The aim of this study is to examine the relationship between perceived leadership style and task performance, and to reveal the role of autotelic personality and involvement in this relationship, which is widely researched today led by positive psychology. In order to determine the interactions of these variables with each other, hypotheses were developed in line with the theoretical surveys for the research and a research model was created. The research model, which was created within the scope of the research variables, was tested by collecting data from a sample group of 508 employees with the survey method. Correlation, confirmatory factor and regression analyzes were performed using SPSS 25.0, PROCESS 4.0 and AMOS 20.0 software. The theoretical model put forward within the scope of this research has been tested with empirical research. When the research is evaluated; The effect of perceived leadership style on task performance and retention is significant and positive, and the effect of retention on task performance is also significant and positive. Retention has a partial mediating role in the effect of perceived leadership style on task performance. Although it was stated in the literature review that the autotelic personality could play a positive moderator role between the perceived leadership style and being hired, and in the effect of being hired on task performance, it was seen as a result of the analyzes that the autotelic personality did not have a moderator role in the results of the research. It is believed that the findings obtained in this context will fill an important theoretical gap in the literature and will provide useful new perspectives to researchers, managers, employees and practitioners.Item Algılanan örgütsel çevikliğin işgören performansı üzerindeki etkisinde kişilik özellikleri ve dayanıklılığın biçimlendirici rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Küçük, Alper; Tüzün, İpek KalemciBu araştırmada, algılanan örgütsel çeviklik ile iş gören performansı arasındaki ilişkide kişilik özelliklerinin düzenleyici etkileri incelenmiştir. Çalışmanın bulguları, alan yazındaki bulgularla hem benzerlikler hem de farklılıklar göstermektedir. Araştırmanın bulguları, algılanan örgütsel çevikliğin iş performansı üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi olduğunu ortaya koymaktadır Araştırma “psikolojik dayanıklılığın” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi zayıflattığını ortaya koymuştur. Araştırma yine aynı şekilde kişiliğin karanlık yönlerinden olan “narsisizmin” algılanan örgütsel çevikliğin iş performansı üzerindeki etkisini zayıflattığını ancak “makyavelizmin” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi anlamlı şekilde düzenlemediğini göstermiştir. Diğer taraftan kişiliğin pozitif yönlerini ifade eden “deneyime açıklığın” ve “sorumluluğun” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi zayıflattığını, “dışadönüklüğün” ise algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkide biçimlendirici rolü olmadığını göstermektedir. Tüm bu sonuçlar doğrultusunda kişiliğin pozitif yönleri ve karanlık yönleri olarak adlandırılan kişilik özelliklerinin örgütsel çevikliğe ve performansa olan etkileri göz önüne alındığında; kişilik özelliklerinin olumlu veya olumsuz olarak adlandırılmasından ziyade, örgütsel alana etkilerinin bağlamsal faktörlere bağlı olduğu görülmektedir. Bu araştırma, işletme yönetimi ve örgütsel davranış alanlarına katkı sağlayarak çeviklik, kişilik ve performans dinamiklerine ilişkin uygulanabilir bilgiler sunmaktadır. Çalışma, hızla değişen iş ortamlarında uyum ve etkililiği artırmak için bireysel ve örgütsel faktörlerin bütünleşik bir şekilde ele alınmasının önemini vurgulamaktadır. In the current study, the moderating effects of personality traits on the relationship between organizational agility and employee performance were examined. The findings of the study show both similarities and differences with the findings in the literature. In addition, the findings of the study reveal that organizational agility has a positive and significant effect on job performance. Research has revealed that psychological resilience weakens the relationship between organizational agility and job performance. The research also showed that narcissism, one of the dark aspects of personality, weakens the effect of organizational agility on job performance, but Machiavellianism does not significantly moderate the relationship between organizational agility and job performance. On the other hand, openness to experience and conscientiousness, which express the positive aspects of personality, weaken the relationship between organizational agility and job performance, while extraversion does not moderate the relationship between organizational agility and job performance. In line with all these results, when the effects of personality traits called positive aspects of personality and dark aspects of personality on organizational agility and performance are considered, it is seen that naming personality traits as positive or negative becomes meaningless and their effects in the organizational field depend on contextual factors. This research contributes to the fields of business management and organizational behavior and provides actionable information on agility, personality, and performance dynamics. The study emphasizes the importance of addressing individual and organizational factors in an integrated manner to increase adaptability and effectiveness in rapidly changing business environments.Item Algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinde öznel kariyer başarısı ve psikolojik güvenin rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Durukan, Mehmet Hakan; Basım, H. NejatBu çalışmada, çalışanların iş yaşamında zaman içerisinde karşılaştıkları zorluklar ve istenmeyen durumlarla beraber kendini gösteren işe yabancılaşma kavramı ele alınmıştır. Değişkenler arasında kurulan bu ilişki 415 işgörenden toplanan veriler SPSS 25.0, AMOS 20.0 ve PROCESS 3.5.3 yazılımları kullanılarak yapılan korelasyon, doğrulayıcı faktör, regresyon analizleri ile test edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinin ters yönde ve anlamlı olduğu görülmüştür. Bireysel değişkenlerden öznel kariyer başarısı kavramı, kişinin kendini öznel olarak kariyerinde başarılı görüp görmesiyle alakalı olup, algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinde aracı bir role sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu fikirden yola çıkarak bireyin öznel kariyer başarısı algısının işe yabancılaşmaya etkisi gözlemlenmiş ve ters yönlü ve anlamlı bir ilişki ortaya konulmuştur. Buna ek olarak öznel kariyer başarısı algılanan yönetici desteği ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide kısmi aracılık rolünü üstlenmiştir. Son olarak bireyin psikolojik dünyasında kendine duyduğu güven ve bu güvenin işyerindeki yansımaları da, bu araştırmanın konusu içine dâhil edilerek bu değişkenlerin bir bütünsel model çerçevesinde birbirleriyle olan ilişkisini ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda psikolojik güvenin, algılanan yönetici desteği ve öznel kariyer başarısı arasındaki ilişkide düzenleyici bir role sahip olduğu ancak, öznel kariyer başarısı ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide herhangi bir düzenleyecilik etkisine sahip olmadığı saplanmıştır. Benzer şekilde algılanan yönetici desteği ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide de herhangi bir düzenleyicilik rolünün olmadığı görülmüştür. Bu araştırma, örgütler açısından oldukça değerli olan işgörenlerin işe yabancılaşma davranışına etkisini araştırma amacıyla hazırlanmış olup, örgütler açısından işe alım, yetiştirme ve eğitim, işten çıkarma, verimlilik artırma, zaman ve para kaybını önleme açısından önemli bir araştırma olarak görülebilir. In this study, the concept of work alienation, which manifests itself with the difficulties and undesirable situations that employees encounter in their work life over time, is discussed. This relationship established between the variables, data collected from 415 employees, correlation, confirmatory factor, tested with regression analyses. As a result of the analysis, it was seen that the effect of perceived manager support on work alienation was in the opposite direction and significant. The concept of subjective career success, one of the individual variables, is related to whether the person subjectively sees himself as successful in his career, and it is thought that perceived manager support may have a mediating role in the effect of alienation from work. Based on this idea, the effect of the individual's subjective perception of career success on work alienation was observed and a negative and significant relationship was revealed. In addition, subjective career success played a partial mediator role in the relationship between perceived supervisor support and work alienation. Finally, the individual's self-confidence in his psychological world and the reflections of this confidence in the workplace were included in the subject of this research and the relationship between these variables within the framework of a holistic model was revealed. In this regard, psychological trust has a moderating role in the relationship between perceived manager support and subjective career success; However, it was found that it did not have any moderating effect on the relationship between subjective career success and work alienation. Similarly, it was found that it did not have any moderating effect on the relationship between perceived manager support and work alienation. This research was prepared to investigate the effect of work alienation behavior of employees, which is very valuable for organizations, and can be seen as an important research for organizations in terms of recruitment, training and education, dismissal, increasing productivity, and preventing loss of time and money.Item Avrupa Birliği fonlu projelerin iletişim stratejileri: Değerlendirmeler, analizler ve öneriler(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Akay Gezen, Gaye; Yağcı, ÖzcanSuriye’de yaşanan iç savaş sonrasında milyonlarca Suriyeli ülkelerinden kaçmak zorunda kalmış, sınırlarına en yakın olan Türkiye ye Türkiye’den de Avrupa Birliğine göç etmek istemişlerdir. Avrupa Birliği Türkiye üzerinden gerçekleşen göç akışını yavaşlatmak ve etkilerini azaltabilmek için Türkiye ile göç mutabakatı imzalamıştır. İmzalanan mutabakat çerçevesinde Türkiye’deki Mültecilere yönelik Mali Yardım Programı (FRIT) başlatılmış ve Avrupa Birliği fon kaynaklarını Türkiye’deki kurumlara projeler karşılığında aktarmıştır. Söz konusu kurumlardan biri de Suriyelilerin topluma olan entegrasyonunda önemli rollerden birine sahip olan Millî Eğitim Bakanlığıdır. Millî Eğitim Bakanlığı uyguladığı projelerle daha fazla Suriyeliyi eğitime dahil etmek ve katılımı artırabilmek amacıyla literatürde halkla ilişkiler ile benzer anlamda kullanılan stratejik iletişim çalışmaları yürütmektedir. Bu araştırmada bakanlık tarafından 2016-2021 yılları arasında uygulanmış yaygınlığı açısından en geniş çaplı ve büyük bütçeli üç FRIT fonlu proje örnek vaka olarak seçilmiş ve seçilen projelerin iletişim çalışmaları stratejik iletişim değerlendirme modellerinden olan Piramit Değerlendirme Modelinin kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Modelin kriterleri ise araştırmanın sorularını oluşturmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde Suriye’den Türkiye’ye yaşanan göç süreci, ülkemizde bulunan Suriyelilerin demografik bilgileri, Suriyelilerin hem eğitim hem de diğer alanlarda karşılaştıkları sorunlar, söz konusu sorunları çözebilmek adına Türkiye devleti ve Avrupa Birliği tarafından yapılan çalışmalar, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye sağladığı FRIT isimli fon programı ve Millî Eğitim Bakanlığının FRIT Fonu ile uyguladığı projeler ile örnek vaka olarak seçilmiş üç projenin detayları aktarılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise stratejik iletişim kavramı, stratejik iletişim yönetim sürecini oluşturan aşamalar ve stratejik iletişimi değerlendirebilmek için kullanılan modeller anlatılmış; üçüncü bölümde araştırmanın amacı ve soruları, önemi, ön kabulleri, sınırlılıkları ve yöntemi aktarılmıştır. Piramit Model’in kriterlerini değerlendirebilmek için birden çok veri toplama metodu bulunmaktadır ancak bu araştırmada modelin önerdiği veri toplama yöntemlerinden olan görüşmeler ile veriler toplanmıştır. Söz konusu görüşmeler ise projelerinin uygulayıcısı konumundaki kurumların (Millî Eğitim Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, Concern World Wide Uluslararası Sivil Toplum Örgütü) yetkilileri, FRIT fonlu eğitim projelerinde çalışmış iletişim-tanıtım uzmanları ve alana yönelik çalışmalar yapan akademisyenlerle gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerden elde edilen veriler daha sonra betimsel analiz yöntemi ile kategorize edilmiş ve ortaya çıkan bulgular literatür ile karşılaştırılarak tartışılmıştır.Çalışmanın sonuç bölümünde ise araştırmanın sorularına karşılık verilen sonuçlar ortaya konulmuş ve öneriler sunulmuştur. Following the civil war in Syria, millions of Syrians were forced to flee their country, aiming to migrate first to Turkey and subsequently to the European Union. To slow the migration flow through Turkey and mitigate its impacts, the European Union signed a migration agreement with Turkey. Under this agreement, the Facility for Refugees in Turkey (FRIT) program was launched, providing EU funds to Turkish institutions through projects. One of the key institutions involved is the Ministry of National Education (MEB), which plays a significant role in the integration of Syrians into society. Through its projects, the Ministry conducts strategic communication activities—commonly associated with public relations in the literature—with the aim of including more Syrians in the education system and increasing their participation.In this research, three of the largest and most widespread FRIT-funded projects implemented by the Ministry of National Education between 2016 and 2021 were selected as case studies. The communication activities of these projects were evaluated based on the criteria of the Pyramid Evaluation Model, one of the strategic communication evaluation frameworks. These criteria also formed the basis for the research questions.In the first section of the study, the migration process from Syria to Turkey, demographic information about Syrians in Turkey, the challenges Syrians face in education and other areas, efforts by the Turkish government and the European Union (EU) to address these challenges, the FRIT fund program provided by the EU to Turkey, the projects implemented by the Ministry of National Education using FRIT funding, and the details of the three selected case studies are presented.The second section discusses the concept of strategic communication, the stages involved in strategic communication management, and the models used to evaluate strategic communication. The third section explains the study's purpose, research questions, significance, assumptions, limitations, and methodology.To assess the criteria of the Pyramid Model, multiple data collection methods were considered. However, for this research, data were collected through interviews, as recommended by the model. These interviews were conducted with officials from institutions responsible for implementing the projects (e.g., the Ministry of National Education, United Nations Population Fund, European Union Delegation to Turkey, and Concern Worldwide International NGO), communication and promotion experts who worked on FRIT-funded education projects, and academics conducting studies in the field. The data obtained from these interviews were categorized using the descriptive analysis method and discussed by comparing the findings with the existing literature.In the conclusion section, the findings related to the research questions are presented, and recommendations are offered.Item Bağımsız denetim sürecinde kanıt toplama ve görüş oluşturmada analitik inceleme tekniklerinin uygulanması(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021) Tanrıverdi, Özge; Akdoğan, NalanBu çalışmada, bağımsız denetim süreci incelenirken kanıt toplama ve oluşturma aşamalarında analitik inceleme prosedürlerinin (AİP) uygulanması ve konu hakkında örnek bir uygulama ile denetçi tarafından sürecin ilerleyişi ortaya konmaya çalışılmıştır. Ekonominin büyümesi, şirketlerin kendi içlerindeki yapılarının karmaşıklığı ve sınırlarının genişlemesi ile denetim alanı önem kazanmıştır. Denetçi tarafından şirketler hakkında hile ve hataların ortaya çıkarılıp makul bir güvence sağlamak amacıyla bazı teknikler kullanarak denetim faaliyeti gerçekleştirilmektedir. Kullanılmakta olan bu teknikler; fiziki incelme, gözlem, yeniden hesaplama, soruşturma ve analitik incelemelerdir. Bağımsız denetim süreci planlama, yürütme ve tamamlama olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır. Kullanılan denetim tekniklerinden analitik inceleme prosedürleri, zaman içinde, denetimin 3 aşamasında kullanılması gerekli hale gelmiştir. Çalışmanın amacı, bağımsız denetim sürecinde kanıt toplama ve görüş oluşturma aşamalarında analitik inceleme prosedürlerinin etkisini incelemektir. Yapılan incelemeler ve değerlendirmeler sonucunda da denetim kanıtlarının kalitesinin, kabul edilebilir hata düzeyi ve riskleri minimum düzeye indirme konusundaki önemi ve görüş oluşturmadan önce tekrar prosedürleri uygulayarak daha objektif ve doğru karar vermedeki önemi saptanmıştır. In this study, it is endeavored to reveal implementation of the analytical review procedures (ARP) in evidence collection and creation stages and the progression of the process by the auditor via a sample practice on the subject matter when examining the independent audit process. The field of audit has gained importance upon growth of the economy, the complexity of the internal structures within the companies and expansion of the boundaries thereof. Auditing activities are carried out by the auditor using some techniques in order to detect frauds and errors about the companies and to provide reasonable assurance. The techniques currently used in this respect are physical examination, observation, recalculation, investigation and analytical examinations. The independent auditing process consists of three stages: planning, execution and completion. In time, the analytical review procedures, considered to be one of the audit techniques used, have become necessary to be used in 3 stages of the audit. The purpose of the study is to examine the impact of the analytical review procedures on evidence collection and opinion building stages in the independent audit process. As a result of the reviews and evaluations, the importance of the quality of the audit evidences on acceptable error level and minimizing the risks and the importance of making more objective and accurate decisions by applying repetitive procedures before building opinions have been determined.Item Bağlam kapsamında örgütler arası ağ düzenekleri dayanıklı ev aletleri sektörü örneği(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007) Sözen, Hulusi Cenk; Sargut, A. SelamiÖrgütlerin kendilerine fayda yaratmak amacıyla diğerleriyle ne tip ağ ilişkileri kuracakları ve bu amaçla yapı içerisinde kendilerini nasıl konumlandıracakları gibi sorular, örgüt kuramı alanında tartışmalara neden olmaktadır. Granovetter (1973), ticari etkileşimlerle sınırlı olan zayıf bağların fayda yaratacağını iddia ederken; Bordieu (1983), Coleman (1988) ve Podolny (2001) asıl güçlü bağların örgütler üzerinde olumlu etki yaratabileceğini ileri sürmektedir. Burt (1992) ise, örgütlerin birbirleri ile ilişkisi olmayan tarafların bağlantısını sağlamada üstlendikleri aracılık rolünün ağ ilişkilerinin niteliğinden daha önemli olduğunu vurgulamaktadır. Ancak, ağ ve yerleşiklik çalışmaları, aktör ağlarına odaklanırken, bu aktör ağları üzerinde kurumsal bağlamın etkilerini göz ardı etmektedir. Bu eksikliği gidermek amacıyla bu çalışma, makrokurumsal bağlam ile örgütler arası ağ düzenekleri arasındaki ilişkiyi araştırmayı hedeflemiştir. Bu amaçla, devlet ve bankacılık sistemi gibi ana kurumların ekonomilerde üstlendiği role göre farklı iş örgütlenmelerinin oluşacağını ileri süren Whitley’in (1992, 1994 ve 1999) “Ulusal İş Sistemleri” yaklaşımından yararlanılmıştır. Devletin ekonomiye müdahalesinin yüksek olduğu bir bağlamda doğan örgütlerin, mevcut örgütler arası ağ ilişkilerinde güçlü bağlarının zayıf bağlara göre oranının daha yüksek olacağı, ekonomideki etkisinin düşük olduğu bir bağlamda doğan örgütlerin mevcut ilişkilerinde zayıf bağların oranının daha yüksek olacağı ileri sürülmüştür. Benzer bir farklılığın aracılık rolleri bakımından da söz konusu olacağı iddia edilmiştir. Araştırma, Türkiye’de devletin ekonomiye müdahalesinin yüksek olduğu 1980 öncesi ve kısmen azaldığı 1980 sonrasındaki dönemde kurulan örgütler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Dayanıklı ev aletleri sektöründen iki firma seçilmiş, ağ düzeneği araştırma yöntemleri kullanılarak örgütler arası ağ ilişkileri belirlenmiş ve niteliklerine göre sınıflandırılmıştır. Sonuçlar, bu çalışmada ileri sürülen önerileri desteklemektedir. 1980 öncesinde kurulan firmanın mevcut ağ ilişkilerinde güçlü bağlarının oranının 1980 sonrasında kurulan firmaya göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. 1980 sonrasında kurulan firmanın ise, zayıf ilişkilerinin oranının daha baskın olduğu belirlenmiştir. Küme içi bağların kurulmasını hedefleyen iç aracılık rollerinin oranının 1980 öncesinde kurulan firmada belirgin biçimde yüksek olduğu, dış çevreyle bağlantıyı sağlayan dış aracılık rollerinin oranının 1980 sonrasında kurulan firmada oldukça baskın olduğu belirlenmiştir. Questions such as what type of network relations organizations establish with the others and how they locate themselves within the structure for their own benefit are subject to arguments in organization theory. Contrary to Granovetter’s (1973) opinion that supports weak ties of limited commercial interactions would create benefits, according to Bordieu (1983), Coleman (1988) and Podolny (2001) it is the strong ties that provide benefits for the organizations. On the other hand, Burt (1992) emphasizes the brokerage roles of the organizations for providing relations between the irrelevant parties being more important than the type of the network relations. But, network and embeddedness studies which focus on network relations ignore possible effects of institutional context on networks. For this reason, this study aims to search the relation between interorganizational networks and macroinstitutional context. For this purpose Whitley’s (1992, 1994 and 1999) “National Business Systems” approach has been used that emphasizes formation of different business organizations are due to the roles of major institutions such as the state and financial system in an economy. It was asserted that the ratio of strong ties compared to the weak ties, are expected to be higher for the organizations that emerge in a context where state intervention to the economy is high, and ratio of weak ties would be higher for the organizations that emerge in a context where degree of state intervention is low. It has also been mentioned that a similar difference is valid for the brokerage roles. The research conducted on two organizations established before 1980 and after 1980 where a significant difference exists in terms of state intervention to the economy in Turkey. Two firms were chosen from the durable home appliances sector. Their interorganizational network connections were determined and classified using network research methodologies. The research results supported the main idea and purpose of this study. After the comparison it was found that the ratio of strong ties of the firm established before 1980 being higher than the firm established after 1980. It was found that the ratio of weak ties of the firm established after 1980 being significantly higher than the firm established before 1980. The internal brokerage roles which strengthen in group cohesion was found higher in the firm established before 1980, the external brokerage roles which provide organizations connections with the other actors in the external environment was found higher in the firm established after 1980’s.Item Banka finansal tablolarında sunulan muhasebe politikalarının uluslararası finansal raporlama standartları açısından incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016) Gürol, Burcu; Akdoğan, NalanBankaların Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına uyum düzeylerini görebilmek amacıyla yapılan bu çalışmada ülkemizden ve Avrupa Birliği üyesi 5 ülkeden seçilen bankaların finansal tablo setleri incelenerek UFRS gereklerine ne düzeyde uydukları araştırılmıştır. Araştırma kapsamındaki ülkeler, bankacılık sektörü aktif büyüklükleri Avrupa Merkez Bankası verilerine göre en büyük 4 ülke olan Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya ile İskandinav ülkelerinden İsveç’tir. Bu seçimle Orta, Kuzey, Güney ve Batı Avrupa ülkelerinden finansal raporlama farklılıkları da görülmeye çalışılmıştır. Çalışmanın verileri örneklemde yer alan bankaların 2014 yılı finansal tablolarıdır. Çalışma sonucunda örneklemde yer alan bankaların UFRS gereklerine büyük oranda uydukları, finansal tabloların sunuluşunda belli formatın olmayışının kullanıcılar için zorluk yaratmaya devam ettiği, Türk bankasının da küresel anlamda öneme sahip diğer bankalar kadar UFRS uyumlu finansal raporlama yaptığı görülmüştür. This study is made to see the compliance level of banks to the IFRS by selecting the financial table sets of banks of six countries including Turkey and five EU countrie Countries covered by the study are the largest four countries that holding the total assets of the banking sector according to European Central Bank data; Germany, England, France, Italy and Scandinavian country, Sweden. The financial table sets are examined in order to see the level of checking the requirements of IFR Financial reporting differences of the Central, North and South European countries are attempted to be seen by this selection. Sample data of this study belongs to the financial tables of the year-2014. In conlusion of this study; the banks in this sample study largely comply with IFRS requirement The lack of a clear format in presentation financial tables continued to cause difficulties and Turkish banks were also seen that doing IFRS compliant reporting like important globally bankItem Bankacılık sektörü açısından piyasa disiplini: Türkiye uygulaması(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Aktaş Bozkurt, Melike; Küçükkocaoğlu, GürayBasel Komitenin ‘üçüncü yapısal blok’ çerçevesinde, piyasa disiplini ve kamuya açıklama kavramlarını ön plana çıkarması ile finansal piyasaların risk yönetimi kontrolünde, piyasa disiplini uygulama etkinliği akademik çalışmalarda tartışılmaya başlamıştır. 2007 finansal kriz öncesi yapılan araştırmalarda gelişmiş finansal piyasalarda piyasa mekanizmasının varlığı ortaya konulmakla birlikte, gelişmekte olan piyasalar söz konusu olduğunda etkinlik açısından kriz öncesinde ve sonrasında farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde faaliyet gösteren finansal kurumların sermaye yapılarında genellikle mevduatın ağırlıklı olduğu bilinmektedir. Uzun vadeli tüketici ve ticari kredilerden oluşan varlıkların finansmanında, mevduat gibi kısa vadeli fonların kullanılması ile ortaya çıkan vade uyumsuzluğu, banka ve mevduat sahipleri için temel risk oluşturmaktadır. Mevduat sahipleri, bankaların riskli duruma gelip zor duruma düşeceğine inanıyorlarsa, tasarruflarını kaybetmek istemeyecekleri için mevduatlarını daha güvenli bankalara yönlendirmeyi seçebilmekte ya da daha yüksek risk primi talep edebilmektedirler. Bu sebeple piyasa disiplininin etkinliğinin test edilmesinde piyasa sinyallerini yorumlamaları açısından mevduat sahiplerine kaynak olarak sıklıkla başvurulmaktadır. Bu çalışmanın amacı Türk Bankacılık Sektöründe bulunan mevduat bankalarında piyasa disiplini etkinliğinin test edilmesidir. Çalışmada, 2003-2016 dönemine ait çeyreklik veri seti doğrultusunda Görünürde İlişkisiz Panel Sabit Etkiler yöntemi (SUR) kullanılarak, kamu bankaları ayrımında, banka risk değişkenlerinin mevduat faizi ve miktarına etkisi incelenmiştir. Aynı döneme ait yıllık veri seti ile de Sistem Genelleştirilmiş Momentler Yöntemi kullanılarak 2007-2008 Küresel Finansal Kriz’ in bankacılık sektörü üzerindeki etkisi test edilmiştir. Çalışmanın sonucunda seçilen ekonomik göstergelerden enflasyon değişkeninin faiz oranı üzerinde en fazla etkiye sahip olduğu ve piyasa disiplininin etkinliğinin, kredi riski ve iflas riski doğrultusunda gerçekleşebildiği sonuçlarına ulaşılmıştır. The Basel Committee has begun discussing market discipline application effectiveness in academic studies in the context of risk management of financial markets, with the concept of market discipline and public disclosure as the forefront of the 'third pillar' framework. In the researches carried out before the financial crisis in 2007, the existence of market mechanism in the developed financial markets has been revealed. In the case of emerging markets, different results are obtained in terms of efficiency before and after the crisis. It is known that deposits are predominant in capital structures of financial institutions operating in developing countries. The maturity mismatch arising from the use of short-term funds such as deposits in the financing of long-term consumer and commercial credits constitute a major risk for banks and deposit holders. Depositors can choose to direct their deposits to safer banks or claim higher risk premiums because they do not want to lose their savings if they believe the banks are going to be in a risky situation. For this reason, when the effectiveness of the market discipline is tested, it is frequently referred to depositors as a source in terms of interpreting market signals. The aim of this study is to test market discipline effectiveness in deposit banks in the Turkish Banking Sector. In the study, the effect of bank risk variables on the deposit interest rate and the amount of the public banks were examined using the Panel Fixed Seemingly Unrelated Regression Method (SUR) in the quarterly data set for the period 2003-2016. With the annual data set for the same period, the effect of the 2007-2008 Global Financial Crisis on the banking sector was tested using the Generalized Method of Moments. At the end of this study, selected macroeconomic variables indicate that the inflation variable has the greatest effect on the interest rate and that the effectiveness of the market discipline can be realized in the direction of credit risk and insolvency.Item Bankacılık sektörünün etkinlik analizi: VZA ve TOBIT yöntemleri ile Türkiye uygulaması(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Özbek, Özgür Erdal; Sunal, OnurÇalışmamızda, performans, finansal performans, verimlilik ve etkinlik kavramları teorik olarak açıklanarak aralarındaki farklılıklar ortaya konmuştur. Etkinlik ölçümünde kullanılan parametrik yöntemler (Regresyon Analizi, Stokastik Sınır Analizi, Kalın Sınır Yaklaşımı, Serbest Dağılım Yaklaşımı) ve parametrik olmayan yöntemler, bu yöntemlerin özellikleri, avantajlı ve dezavantajlı yönleri ve bankacılık sektörüne uygunluğu detaylı olarak incelenmiştir. Veri Zarflama Analizinin (VZA) tarihçesi, tanımı, temel modelleri (CCR, BCC vb.) anlatılmış, çoklu girdi-çıktı yönetimi, önsel fonksiyonel form varsayımı gerektirmemesi ve göreceli etkinlik belirleme avantajları vurgulanmıştır. Türk bankacılık sektöründe faaliyet gösteren 22 mevduat bankasının 2009-2023 yılları arasındaki verileri kullanılarak VZA ile teknik, saf teknik ve ölçek etkinlik değerleri hesaplanmıştır. VZA sonuçlarına göre, genel olarak, Türk bankacılık sektöründeki bankalar yüksek etkinlik skorlarına sahiptir. Banka grupları bazında ise kamu sermayeli bankalar, ortalama olarak en yüksek etkinlik skorlarına ulaşmış ve özellikle kriz dönemlerinde tam etkinliğe daha yakın performans sergilemişlerdir. Özel sermayeli bankalar da yüksek etkinlik sergilemiş, ancak genellikle kamu sermayeli bankaların gerisinde kalmıştır. Yabancı sermayeli bankalar ise bazı dönemlerde iyi performans gösterse de dönemsel şoklarda daha değişken bir etkinlik performansı sergilemiştir. ANOVA ve Tukey's HSD testleri, etkinlik ortalamaları bakımından, kamu sermayeli bankalar ile özel ve yabancı sermayeli bankalar arasında anlamlı derecede farklılık olduğunu, özel ve yabancı sermayeli bankalar arasında ise bir farklılık olmadığını ortaya koymuştur. TOBIT analizi sonuçları, özkaynak/aktif oranının bankaların teknik ve saf teknik etkinlikleri üzerinde güçlü, pozitif ve anlamlı bir etkisi olduğunu, krediler/aktif oranının teknik ve ölçek etkinliği üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisinin olduğunu göstermiştir. Sektör payının teknik ve ölçek etkinliği üzerinde pozitif bir etkisinin olduğu, saf teknik etkinlik üzerinde bir etkisinin olmadığı, SYR’nin teknik etkinlik üzerinde anlamlı bir etkisinin bulunmadığı, saf teknik etkinlik üzerinde ise negatif bir etkisinin olduğu gözlenmiştir. GSYİH büyüme oranın ise banka etkinlik değerleri üzerinde genel olarak anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. In our study, the concepts of performance, financial performance, efficiency and effectiveness are explained theoretically and the differences between them are revealed. Parametric methods (Regression Analysis, Stochastic Frontier Analysis, Thick Frontier Approach, Free Distribution Approach) and non-parametric methods used in efficiency measurement, the features of these methods, their advantages and disadvantages and their suitability for the banking sector are examined in detail. The history, definition, and basic models (CCR, BCC, etc.) of Data Envelopment Analysis (DEA) have been explained, emphasizing its advantages such as managing multiple inputs and outputs, not requiring a priori functional form assumptions, and determining relative efficiency. Using data from 22 deposit banks operating in the Turkish banking sector between 2009 and 2023, technical efficiency, pure technical efficiency, and scale efficiency values were calculated with DEA. According to DEA results, banks in the Turkish banking sector generally have high efficiency scores. On a bank group basis, public owned banks achieved, on average, the highest efficiency scores and demonstrated performance closer to full efficiency, especially during crisis periods. Privately-owned banks also exhibited high efficiency but generally lagged public capital banks. Foreign owned banks, while showing good performance in some periods, displayed more volatile efficiency performance during cyclical shocks. ANOVA and Tukey's HSD tests revealed a statistically significant difference in average efficiency scores between public owned banks and privately-owned banks and foreign owned banks, while no significant difference was found between privately-owned banks and foreign owned banks. The results of the TOBIT analysis indicate that the equity/assets ratio has a strong, positive, and statistically significant effect on banks' technical and pure technical efficiency, while the loans/assets ratio has a positive and significant effect on technical and scale efficiency. Market share was found to have a positive effect on technical and scale efficiency but no effect on pure technical efficiency. The capital adequacy ratio (CAR) was found to have no significant effect on technical efficiency but a negative effect on pure technical efficiency. The GDP growth rate, in general, did not have a significant effect on bank efficiency values.Item Bankacılıkta likidite riski ve likidite düzenlemeleri Türk bankacılık sektörü üzerine uygulamar(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Gülhan, Ozan; Küçükkocaoğlu, GürayLikidite yaratılması ve riskin farklı taraflara dağıtılması bankaların finansal sistemdeki en temel iki fonksiyonudur. Bu iki fonksiyonun etkin bir şekilde yerine getirebilmesinin önemi 2007 yılında başlayan ve ettkileri halen devam etmekte olan küresel ekonomik krizde bir kez daha ortaya çıkmıştır. Basel Bankacılık Komitesince ortaya konan Basel III düzenlemeleri hem kredi hemde likidite riskinin yönetilmesine ilişkin önemli yenilikler ortaya koymaktadır. Bu yeni düzenlemeler bankaları iş süreçlerini ve risk yönetimlerini aynı zamanda likidite yaratma kapasitelerini önemli ölçüde etkileyecek niteliktedir. Komite likidite yönetiminin kalitesinin arttırılmasına yönelik olarak iki yeni oran ortaya koymuş, böylece kısa ve uzun vadede bankalarca likidite yönetimine yönelik daha iyi uygulamalar geliştirilmesini amaçlamıştır. Bu çalışmanın amacı Türk Bankacılık Sektörünün likidite riski kapsamında uluslararası alanda uygulama alanı bulmuş ve bulacak olan yasal düzenlemeler karşısındaki durumunu açıklamak, söz konusu düzenlemelerde yer alan oranların varsayımlarının ötesinde bir kriz yaşanması durumunda sektörün durumunu ortaya koyarak, sektörde likidite tamponlarının belirleyicilerini incelemektir. Bu kapsamda sektörün likidite analizi çerçevesinde finansal ve yasal likidite oranları analiz edilmiş ve dünyada henüz uygulama alanı olmayan net istikrarlı fonlama oranı 2016 yılsonu için hesaplanarak bu oran üzerinde stres testi uygulaması yapılmıştır. Ardından Türk Bankacılık Sektörünün likidite tamponlarının belirlenmesini teminen 2003-2016 dönemine ait yıllık veri seti doğrultusunda Sistem Genelleştirilmiş Momentler Yöntemi kullanılarak toplamda yedi model oluşturulmuştur. Çalışmanın sonucunda Türk Bankacılık Sektörünün stres koşulları altında net istikrarlı fonlama oranını yasal sınırlar içinde gerçekleştiremeyeceği tespit edilmiştir. Model sonuçları bankacılık değişkenlerinden aktif büyüklüğü, karlılık, sermaye yeterliliği ve takipteki krediler, makro değişkenlerden kriz, GSYİH ve enflasyonun Türk Bankacılık Sektöründe likidite tamponlarının belirleyicileri olduğunu göstermektedir. The creation of liquidity and the distribution of risk to different parties are two of the most fundamental functions of banks in the financial system. The prospect of effectively fulfilling these two functions has once again emerged in the ongoing global economic crisis, which began in 2007 and the effects of it are still continuing. Basel III regulations put forward by the Basel Committee reveal significant innovations in managing both credit and liquidity risk. These new regulations will significantly impact the banks' business processes and risk management capacity at the same time. The Committee has introduced two new ratios to improve the quality of liquidity management so that the banks in the short and long term aim to develop better practices in liquidity management. The purpose of this study is to explain the situation of the Turkish Banking Sector in context of current and planned international regulations, revealing the sector’s situation in case of a crisis beyond the assumptions of the ratios in the regulatory requirements and examine the determinants of liquidity buffers in the sector. In this context, the financial and regulatory liquidity ratios were analyzed within the framework of liquidity analysis of the sector and net stable funding rate, which is not yet applied in the world, was calculated for the year 2016 and the stress test was applied on this ratio. Then, in order to determine the liquidity buffers of the Turkish Banking Sector, seven models were created using System Generalized Moments Method in line with the annual data set for the period of 2003-2016. As a result of the study, it has been determined that the Turkish Banking Sector can not realize the net stable funding rate under the stress conditions within the legal limits. The model results show that from banking variables; asset size, profitability, capital adequacy and non performing loans, from macroeconomic variables; crisis, GDP and inflation are determinants of liquidity buffers in Turkish Banking Sector.Item Bankacılıkta likidite yaratma ve çeşitlendirme ilişkisi-Türk bankacılık sektörü uygulaması(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022) Ekim Kocaman, Bade; Hazar, AdaletModern finansal aracılık teorisine göre bankalar ekonomide likidite yaratma ve riskleri dönüştürme olmak üzere iki önemli rol üstlenmektedirler. Bankaların birinci rolü, likit olmayan varlıkları likit yükümlülüklere dönüştürerek likidite yaratmaktır. Bu durumda bankanın yükümlülüklerinin varlıklarından daha likit olması likidite uyumsuzluğu yaratacağından banka likidite riski üstlenmektedir. Bankaların ikinci rolü, risksiz mevduatlar ile riskli kredilerin finanse edilerek risklerin dönüştürülmesidir. Finansal aracılar olarak bankaların likidite yaratma rolünün temeli Adam Smith’in 1776 yılında kaleme aldığı “Milletlerin Zenginliği” kitabına kadar dayanmaktadır. Çalışmada bankacılıkta çeşitlendirme ve likidite yaratma teorileri bir araya getirilerek gelir çeşitlendirmesinin likidite yaratma ve dolayısıyla likidite riski üzerine etkisi incelenmiştir. Berger ve Bouwman (2009) likidite yaratma ölçüm metodolojisi takip edilerek Türk Bankacılık Sektörü’nün yarattığı likidite ve likidite riski ölçümlenmiş, bankaların gelir çeşitlendirmesi düzeyleri ile likidite riski arasındaki ilişki ortaya konulmuştur. 2006-2020 dönemini kapsayan çalışmada kurulan hipotezler kapsamında orta ölçekli banka ile yerli sermayeli banka grubunda gelir çeşitlendirmesi ve likidite yaratma arasında negatif yönlü, anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Ayrıca çalışmada öne çıkan bir diğer önemli bulgu, banka sermayesi ile banka likidite yaratma arasındaki ilişkinin banka büyüklüğüne göre farklılık göstermesidir. According to the modern financial intermediation theory, banks play two important roles in the economy: liquidity creation and risk transformation. The primary role of banks is to create liquidity by converting illiquid assets into liquid liabilities. Since the bank's liabilities are more liquid than its assets, creating a liquidity mismatch, the bank is exposed to liquidity risk. The second role of banks is to transform risks by financing risky loans with riskless deposits. The basis of the liquidity creation role of banks as financial intermediaries dates back to Adam Smith's book "Wealth of Nations" written in 1776. In the study, effects of income diversification on liquidity creation and thus liquidity risk is examined by bringing together the theories of diversification and liquidity creation in banking. By following the liquidity creation measurement methodology of Berger and Bouwman (2009), Turkish Banking Sector’s liquidity creation and liquidity risk is measured. Then, the relation between the income diversification levels of the banks and the liquidity risk is presented. Covering period of 2006-2020, within the scope of the hypothesis of the study it is observed that there is a negative, significant relationship between income diversification and liquidity creation in medium-sized and domestic banks. In addition, another important finding of the study is that the relationship between bank capital and bank liquidity creation differs according to bank size.Item Bankacılıkta yeni nesil finansal ürünlerin muhasebeleştirilmesine ilişkin dünya ve Türkiye uygulamalarının incelenmesi ve Türkiye için uygulama örneği(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2017) Köksal, Mehmet Oğuz; Akdoğan, NalanGünümüzde türev ürünler hem riskten korunma aracı olarak hem de spekülatif amaçlı işlem görmektedir. İlk olarak tezgahüstü piyasalarda işlem görmeye başlayan forward türündeki sözleşmeler, organize vadeli piyasaların oluşmasıyla gelişim göstererek futures, opsiyon ve swap türünde vadeli sözleşmelerin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. Piyasaların küreselleşmesi, teknolojik gelişmeler, risk unsurlarının artması bu ürünlerin kullanımını yaygınlaştırmıştır. Son yıllarda ise klasik türev ürünlerin yanında yeni nesil türev ürünler ve diğer finansal araçlar yaygınlaşmaya başlamıştır. Bankacılık sektörü ise türev ürünler ve yeni nesil finansal araçları en çok kullanan sektörler olarak gelişmelere en duyarlı sektördür. Bu çerçevede bankacılık sektörü için, türev ürünler ve yeni nesil finansal araçların kullanımının artması, bu ürünlerin muhasebeleştirilmesine ilişkin problemleri de beraberinde getirmiştir. UMS ve UFRS’ler çerçevesinde dünyada ve ülkemizde türev ürünlere yönelik standartlar belirlenmiştir. Buna karşılık yeni nesil finansal ürünler için düzenlemelerin muhasebeye uygulanmasına yönelik özellikle ülkemizde net bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, öncelikle türev ürünlerle birlikte yeni nesil türev ürünler tanıtılmaktadır. Daha sonra özellikle türev ürünleri kapsayan uluslararası, başlıca ülkeler ve ülkemizdeki muhasebe düzenlemeleri anlatılmaktadır. Düzenlemeler çerçevesinde bankalarda türev ürün muhasebeleştirme örneklerinin verilmesinin ardından, son bölümde yeni nesil finansal araçların banka muhasebe düzenindeki yeri ve muhasebeleştirilmelerine yönelik öneriler sunulmaktadır. Derivative products are used both as a means of hedging and speculative purposes. Today, derivative products are traded both as a means of hedging and speculative purposes. The forward contracts, which first started to be traded in over the counter markets, developed further with the formation of the organized derivative markets and helped futures, options and swaps emerge. Globalization of markets, technological improvement and increase in risk factors made the usage of these products become widespread. In recent years, a new generation of derivatives and other financial instruments besides classic derivative products has become widespread. The banking sector is the most sensitive sector to the development of the derivative products and new generation financial instruments sector as a sector that uses the most. In this context, for the banking sector, increased use of derivatives and new generation financial instruments, has led to problems for the accounting of these products. In accordance with IAS and IFRS, the standards for derivative products were determined in the world and in our country. In contrast, there is no clear work, especially in our country for the implementation of the regulations on accounting for the new generation of financial products. In this study, a new generation of financial products is primarily introduced along with derivatives. Then, the relevant accounting regulations in international level, in major countries and in our country are offered. After giving examples of derivatives accounting in banks in framework of the regulations, the place of the new generation of financial instruments in accounting system in banks and proposals for accounting of them is presented in the last chapter.Item Bankaların likidite riskinin belirleyicisi içsel ve dışsal faktörler: Türk Bankacılık sektörü için bir uygulama(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022) Çakmak, Ahmet; Sunal, OnurFinansal sistemin en önemli aktörlerinden olan bankalar, finansal aracılık başta olmak üzere doğrudan ya da dolaylı olarak yerine getirdikleri çeşitli fonksiyonlarla ülke ekonomilerinin işleyişinde büyük öneme sahiptir. Ülke ekonomilerinin başarı ve sıhhati için sermaye açısından güçlü, etkin, rekabetçi pazara yapısına sahip, kontrol ve denetim alt yapısı açısından gelişmiş bir bankacılık sektörünün varlığı önemlidir. Gerek küresel gerekse ulusal çaptaki ekonomide yaşanan gelişmelerden doğrudan ve dolaylı olarak etkilenen bankalar faaliyetlerini belirli risklere maruz kalarak sürdürmektedir. Bu kapsamda finansal istikrar ve bankacılık faaliyetlerinin sürdürülebilirliği açısından bankaların maruz kaldıkları riskler ve riskleri ne şekilde yönetmeye çalıştıkları önem arz etmektedir. Bu çalışmada Türk bankacılık sektöründe faaliyette bulunan ticari ve katılım bankalarında likidite riskini etkileyen içsel (bankaya özgü) değişkenler ile dışsal (makro ekonomik) değişkenler belirlenmiştir. Bu kapsamda Türkiye’de faaliyette bulunan 19 ticari banka ve 4 katılım bankasının 2015/12 ay ve 2021/9 aylar arasındaki döneme ait çeyrek dönemlik verileri statik panel veri analizi yöntemiyle analiz edilmiştir. Çalışmada, likidite düzeyinin göstergesi olarak Basel Uzlaşısı kapsamında bankalarca hesaplanan Likidite Karşılama Oranı bağımlı değişken olarak tercih edilmiştir. Küresel çapta ülke ekonomilerini oldukça etkileyen Covid-19 pandemisi, Türk bankacılık sektörünün likidite düzeyi üzerindeki etkilerini de görebilmek adına modele kontrol değişkeni olarak eklenmiştir. Yapılan analiz neticesinde, örneklem kapsamında mevduat ve katılım bankalarından oluşan Türk bankacılık sektörünün likidite düzeyi ile bankalara özgü mevduat, kredi mevduat oranı, öz kaynak kârlılığı, sermaye yeterlilik oranı, öz kaynaklar ve aktif büyüklük ile makro ekonomik faktörlerden para arzı, kredi temerrüt takası, kontrol değişkeni Covid dönemi arasında istatistik açıdan anlamlı ilişkilerin bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. As one of the most important components in the financial system, banks are crucial for economic sustainability through a variety of functions which they perform directly or indirectly, particularly through financial mediating. For the success of the national economy and welfare, it is important to have a banking system which has a robust capital structure, provides efficiency, competitive financial market and developed in terms of internal control and audit infrastructure. Directly and indirectly affected by developments in both the global and national economies, financial institutions continue their activities by being exposed to certain risks. In this context, it is important to determine the risks they experience and how to manage them in terms of providing financial stability and sustainability of their activities. In the study, internal (bank-specific) variables and external (macro-economic) variables affecting liquidity risk in commercial and participation banks operating in the Turkish banking sector were used. Quarterly data of 19 commercial banks and 4 participation banks operating in Turkey, for the period 2015/12 and 2021/9 were analyzed through static panel data analysis method. In the study, as an indicator of liquidity adequacy, the Liquidity Coverage Ratio calculated by the banks within the scope of the Basel Accord was preferred as the dependent variable. The Covid-19 pandemic, which has affected national economies on a global scale, has been added to the model as a control variable in order to see the effects on the liquidity level of the Turkish banking system. As a result of the analysis, within the scope of the sample which consists of conventional banks and participation banks, the liquidity level of the Turkish banking system has statistically significant relationship with deposits, loan deposit ratio, return on equity, capital adequacy ratio, equity and asset size and macroeconomic factors such as money supply, credit default swap and control variable Covid-19.Item Belgeli akreditif sözleşmelerinde tarafların hak ve yükümlülükleri(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Kavak, Sevin; Ayhan, RızaUluslararası satış işlemlerinde, tarafların farklı kanun ve düzenlemelerinin olduğu ülkelerde bulunmasından ötürü, değişik ödeme yöntemlerinden yararlandığı görülmektedir. Bunlar genel olarak; peşin ödeme, mal mukabili ödeme, vesaik mukabili ödeme, akreditifli ödeme ya da kabul kredili ödeme şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamdan olmak üzere akreditif; satış sözleşmesi akdeden tarafların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için uygulamadan ortaya çıkan ve günümüzde sıkça başvurulan bir ödeme yöntemidir. Ödemenin akreditifle yapılmasının, alıcı ve satıcının çıkarlarını ortak noktada buluşturduğu ve böylece her iki tarafa da kolaylık sağladığı kabul edilmektedir. Tezimizde, akreditif hakkında temel bilgiler verilmiş, akreditifin tanımı ve akreditif ilişkisinin kurulması incelenmiştir. Daha sonra belgeli akreditif sözleşmesi incelenerek akreditife katılan tarafların hak ve yükümlülükleri açıklanmıştır. Akreditif sözleşmesinin hukukî mahiyeti hakkında doktrinde yer alan görüşler belirtilerek değerlendirmemiz yapılmıştır. Son olarak akreditif ilişkisinin sona ermesi incelenmiştir.In international sales transactions, it is seen that the parties benefit from different payment methods since they are located in countries with different laws and regulations. These are generally; cash payment, payment against goods, payment against documents, payment by letter of credit or payment by acceptance credit. In this context, letter of credit; is a payment method that emerged from practice in order to meet the needs of the parties concluding a sales contract and is frequently used today. It is accepted that payment by letter of credit brings the interests of the buyer and seller together and thus provides convenience for both parties. In our thesis, basic information about the letter of credit is given, the definition of the letter of credit and the establishment of the letter of credit relationship are examined. After that, the rights and responsibilities of each party involved in the letter of credit were discussed and the formal letter of credit contract was reviewed. Our evaluation was made by stating the opinions in the doctrine about the legal nature of the letter of credit contract. Finally, the termination of the letter of credit relationship was examined.Item Bilgi saklama davranışının öncülleri: Mübadele, kimlik ve kültür etkileşimi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Nuray Ayşe, Korkmazyürek Enginar; İpek, Kalemci TüzünGünümüzün hızlı değişen ve oldukça rekabetçi iş ortamında, örgütlerde bilgi yönetimi her geçen gün daha önemli hale gelmektedir. Bilgiyi etkin bir şekilde paylaşma ve kullanma yeteneği, bir örgütün başarısı için vazgeçilmez bir hal almıştır. Ancak bu inkâr edilemez önemine rağmen, çalışanlar, görev aldıkları örgütlerin ilerlemesini engelleyebilecek şekilde bilgi saklayabilmektedir. Bu fenomen, norm dışı ya da üretkenlik karşıtı davranışlar arasında yer alan bilgi saklama davranışı olarak anılmaktadır. Sosyal mübadele kuramı, sosyal kimlik kuramı ve örgüt kültürü dahil olmak üzere çalışanların neden bilgiyi saklamayı seçtiklerini açıklayabilecek pek çok yaklaşım ayrı ayrı çalışmalar kapsamında literatürde kendisine yer bulmuştur. Bu doktora tezinin amacı, bu kuramların örgütlerde bilgi saklama davranışı üzerindeki bütüncül etkisini araştırmaktır. Sosyal mübadele kuramı, ilişkilerin hem maddi hem de maddi olmayan faydaların mübadelesi üzerine inşa edildiği fikrine dayanmaktadır. Paylaştıkları bilgi karşılığında eşit fayda görmediklerini algılayan çalışanların bilgi saklama olasılığı daha yüksek olabilir. Öte yandan, sosyal kimlik kuramı, bir kişinin grup üyeliğini ve o grup içindeki sosyal statüsünü içeren sosyal kimliğinin önemine odaklanır. Çalışanların, kendilerinin sahip olduğu bilgiyi paylaşmaları halinde örgüt içindeki statülerinin olumsuz etkileneceği algısına sahip olurlarsa, bilgiyi paylaşma konusunda isteksiz olabilirler. Son olarak, örgüt kültürü, bilgiyi saklama kararı da dahil olmak üzere çalışan davranışını etkileyebilmektedir. Örneğin, rekabet veya güvensizlik kültürü etkisi altında iken çalışanların sahip oldukları bilgiyi paylaşma olasılığı daha düşük olabilir. Bu tezin amacı, sosyal mübadele kuramı bağlamında, mübadele alt boyutlarından genelleştirilmiş mübadele ve pazarlıklı mübadele; sosyal kimlik kuramı bağlamında bireysel, ilişkisel ve kolektif kimlik ile örgüt kültürü alt boyutlarından güç, başarı, rekabet ve inovasyon odaklılığın bilgi saklama davranışını ne ölçüde etkilediğini araştırmaktır. Araştırmada hem nicel hem de nitel araştırma yöntemlerini içeren karma yöntem yaklaşımını kullanılmıştır. Çalışma, bilgi saklama davranışını etkileyen faktörler hakkında daha zengin bir anlayış elde etmek için çeşitli kuruluşlardaki çalışanlarla yapılan anketlerin yanı sıra seçilen çalışanlarla yapılan görüşmeleri içermektedir. Bu kapsamda çoğunlukla savunma sanayiinde görev alan 290 çalışana anket yapılmış ve 20 çalışan ile mülakat gerçekleştirilmiştir. Toplanan veri, içerik analizinin yanı sıra hem betimleyici hem de çıkarımsal istatistikler kullanılarak analiz edilmiştir. Bu çalışmanın bulgularının, kuruluşlarda bilgi saklama davranışını etkileyen faktörleri anlamamıza katkıda bulunması amaçlanmaktadır. Bu araştırma, sosyal mübadele kuramı, sosyal kimlik kuramı ve algılanan örgüt kültürü bağlamında çalışanların bilgi paylaşma istekliliğini nasıl etkilediğine dair bilgi sağlaması bir diğer hedeftir. Araştırmanın ayrıca yöneticilere kuruluşlarında bilgi saklama davranışını anlamak ve ele almak üzere öneriler sunmanın yanı sıra, bilgi yönetimine ilişkin mevcut literatüre katkıda bulunması hedeflenmektedir. In today's fast-paced and highly competitive business environment, knowledge management has become increasingly important in organizations. The ability to share and utilize knowledge effectively is essential for a company's success. Despite this importance, however, employees sometimes withhold knowledge, which can hinder an organization's progress. This phenomenon is known as knowledge withholding behavior (KWB). There are several theories and approaches that can explain why employees choose to withhold knowledge, including social exchange theory, social identity theory, and percieved organizational culture. The purpose of this doctorate thesis is to explore the effect of these theories and approaches on KWB in organizations. Social exchange theory is based on the idea that relationships are built on the exchange of benefits, both tangible and intangible. Employees who perceive that they are not receiving an equal benefit for the knowledge they share may be more likely to withhold information. Social identity theory, on the other hand, focuses on the importance of a person's social identity, which includes their group membership and social status within that group. Employees may be reluctant to share knowledge if they fear that doing so will reduce their status within the organization. Finally, organizational culture can influence employee behavior, including the decision to withhold knowledge. If a culture of competition or mistrust exists, for example, employees may be less likely to share their knowledge. The purpose of this thesis is to investigate the extent to which social exchange theory, social identity theory, and organizational culture affect KWB. The research has utilized a mixed-methods approach, involving both quantitative and qualitative research methods. The study involves surveys of employees in several organizations, as well as interviews with selected employees to gain a richer understanding of the factors that influence KWB. In this context, 290 employees have completed the survey and 20 employees were interviewed. The data collected has been analyzed using both descriptive and inferential statistics, as well as content analysis. The findings of this study hopes to contribute to our understanding of the factors that influence KWB in organizations and to provide insights into how social exchange theory, social identity theory, and organizational culture affect employees' willingness to share knowledge, and offers recommendations for managers to address KWB in their organizations.