Sağlık Bilimleri Enstitüsü / Health Science Institute
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1393
Browse
Item Ankara Etlik bölgesinde tıbbi çay olarak yaygın kullanılan bitkilerin halk sağlığı açısından değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Doğdu, Begüm; Başaran, A. AhmetFitoterapi uygulamaları son yıllarda doğal kaynaklara olan ilgi nedeniyle giderek artmaktadır. Fitoterapi uygulamaları içinde yer alan tıbbi çaylar da yaygın kullanımları nedeniyle sağlık açısından önemini korumaktadır. Ülkemizin değişik yörelerinde farklı kültürlere bağlı olarak birçok bitki tıbbi çay olarak kullanılmaktadır. Araştırmamızda birçok bitkinin çay olarak tıbbi amaçlı kullanıldığı dikkate alındığında, Ankara’nın göç alan yerlerinden biri olan Etlik incelemek için seçilmiştir. Bölgede seçilen aktarlar dolaşılarak, çay olarak kullanılan tıbbi bitkiler satın alınmıştır. Materyaller laboratuvarda morfolojik ve mikroskobik olarak incelenmiş ve bitkilerin binomial isimlendirilmesi yapılmıştır. Tıbbi bitkilerin üzerinde kimyasal içerikleri ve sağlık alanında taşıdıkları riskler yönünden yapılmış bilimsel yayınlar taranarak monograf halinde derlenmiştir. Daha sonra bilimsel veriler dikkate alınarak Etlik bölgesinde bölgede tıbbi çay olarak kullanılan bitkiler halk sağlığı açısından tartışılmıştır. Applications in phytotherapy are getting popular in recent years due to the interest of natural sources. As a part of phytotherapy, medicinal herbal teas, being widely used for medical purposes, are still maintain their importance. In different regions of our country different cultures are used many herbs as medicinal teas. In our research taking into consideration of medical usage of different herbs used as teas, Etlik region which is one of the migration places of Ankara is chosen for investigation. The herbs used as tea were bought from the selected akhtars in that region. The morphological and microbiological investigations of the materials were done in the laboratory and their binomial names were determined. The identified plants were collected as monographs after reviewing the scientific publications done for their chemical constituents and their risks on health. Considering the scientific data of the herbs which are used as medicinal teas in Etlik Region were then discussed from the point of public health.Item Beneslider ve minivida destekli pendulum apareylerinin dentoalveoler ve iskeletsel etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Bulut, Poyraz; Tunçer, Nilüfer İremBu retrospektif çalışmanın amacı, palatinale yerleştirilen minividalardan destek alan ve distalizasyon kuvvetini elastik kollar (minivida destekli Pendulum) ve rijit bir ark (Beneslider) aracılığıyla ileten iki maksiller molar distalizasyon sisteminin dentoalveoler ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya minivida destekli Pendulum (Grup 1; 15 kız, 3 erkek; ortalama yaş, 16,5±2,1 yıl) ve Beneslider (Grup 2; 11 kız, 7 erkek; ortalama yaş, 15,7±1,5 yıl) apareyleriyle tedavi edilmiş toplam 36 hasta dahil edilmiştir. Hastalardan molar distalizasyonu öncesi ve sonrasında alınan lateral sefalometrik film ve dijital modeller analiz edilerek dentoalveoler ve iskeletsel değişimler karşılaştırılmış ve ayrıca aparey başarı oranları değerlendirilmiştir. Tedavi başı kronolojik yaş, cinsiyet dağılımı ve Sınıf II maloklüzyon şiddeti gruplar arasında benzerdir. Tedavi süresi Grup 1’de anlamlı düzeyde daha kısadır; ancak 1. molarlar bu grupta daha fazla distale devrilmiş ve kron, trifurka ve kök ucu seviyelerinden ölçülen distalizasyon değerleri ve distalizasyon hızları daha az bulunmuştur. Ayrıca Grup 1’de SNB açısı anlamlı azalma, ANB ve SN.GoGn açıları anlamlı artış sergilemiş; aynı ölçümlerdeki değişimler ise Grup 2’de ihmal edilebilir düzeyde kalmıştır. Birinci molarlarda görülen distobukkal rotasyon Grup 1’de anlamlı düzeyde daha fazladır. Üst 2. molarlarda meydana gelen distalizasyon ve devrilme miktarları ile aparey başarı oranları gruplar arasında benzerdir. Minivida destekli Pendulum apareyi maksiller 1. molarlarda daha fazla distale devrilme ve distobukkal rotasyon ile kök apeksinde mezializasyon hareketine neden olmuştur. Buna karşın Beneslider apareyi birinci molar dişlerde paralele daha yakın bir hareket ile birlikte kökte anlamlı distalizasyon sağlayarak maksiller molar distalizasyonunda daha etkin olduğunu kanıtlamıştır. Apareyler, minivida destekli Pendulum grubunda %88,89, Beneslider grubunda %94,44 oranında başarılı olmuştur. The aim of this retrospective study was to compare the dentoalveolar and skeletal effects of two maxillary molar distalization systems anchored on palatal miniscrews, which deliver the distalization force through elastic arms (the miniscrew-supported Pendulum) and a rigid arch bar (the Beneslider). The study included a total of 36 patients treated with the miniscrew-supported Pendulum (Group 1; 15 girls, 3 boys; mean age, 16.5±2.1 years) and the Beneslider (Group 2; 11 girls, 7 boys; mean age, 15.6± 1.5 years) appliances. Lateral cephalometric radiographs and digital dental models taken before and after molar distalization were analyzed to compare dentoalveolar and skeletal changes, as well as the success rates of the appliances. Chronological age, sex distribution, and Class II malocclusion severity at the beginning of treatment were similar between groups. Treatment duration was significantly shorter in Group 1; however, the first molars tipped more distally in this group, and both distalization values and distalization rates measured from the crown, trifurcation and root tip levels were found to be less. Furthermore, the SNB angle showed a significant decrease, and the ANB and SN.GoGn angles showed a significant increase in Group 1, all of which were negligible in Group 2. Distobuccal rotation seen in the first molars was significantly higher in Group 1. The amounts of distalization and tipping in the upper second molars and the appliance success rates were similar between the groups. The miniscrew supported Pendulum appliance caused more distal tipping and distobuccal rotation of the maxillary first molars, along with mesial movement at the root apex. In contrast, the Beneslider appliance proved to be more effective in maxillary molar distalization by providing significant distalization at the roots with a more parallel movement of the first molars. The appliances were successful in 88.89% of cases in the miniscrew supported Pendulum group and 94.44% in the Beneslider group.Item Değişen gürültü tipi ve sinyal gürültü oranının kortikal işitsel uyarılmış potansiyellere etkisinin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Kocabaş, Ece; Özlüoğlu, Levent NaciArka planda gürültü varlığında konuşmayı anlama zorluğu yaygın olarak bildirilen bir sorundur. Beynin gürültüde konuşmayı nasıl işlediğini anlamak, klinisyenlerin gürültüde konuşmayı anlamada zorluk yaşayan kişilere yardımcı olacak terapiler ve fayda ölçütleri geliştirmelerine yardımcı olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, farklı sinyal/gürültü oranlarındaki (SGO) farklı gürültü tiplerinin, normal işiten bireylerde ses başlangıcıyla uyarılan N1 cevapları üzerindeki etkisini araştırmaktır. Araştırmaya 18-30 yaş arası 14 katılımcı dahil edilmiştir. Elektrofizyolojik ölçümlerde /sa/ uyaranı sessizlikte, beyaz gürültüde ve çok konuşmacılı gürültüde iki SGO altında sunulmuştur. Farklı gürültü durumlarındaki ses başlangıcı N1 latansları ve genlikleri karşılaştırılmış, başlangıç cevabı ses başlangıcı N1 genlikleri sessiz durum ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde azalmıştır. Ayrıca, beyaz gürültü ile karşılaştırıldığında çok konuşmacılı gürültü durumu için genlikler önemli ölçüde azalmıştır. Tüm ses başlangıç N1 cevabı için ortalama latanslar, sessiz durumla karşılaştırıldığında gürültü durumunda uzamıştır. Ancak beyaz gürültü ile çok konuşmacılı gürültü durumu arasında, latans süresindeki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildir (p<0,05). Bu sonuçlar, arka plandaki maskenin genel olarak konuşma sesinin uyardığı kortikal tepkilerin genliğini azaltıp latansını uzatırken, maskeleme tipinin de önemli bir etkiye sahip olduğu fikrini desteklemektedir. Çok konuşmacılı maskeleyiciler (6 konuşmacılı), tamamen enerjik beyaz gürültü maskeleyicileriyle karşılaştırıldığında, ses başlangıcı N1 zorunlu kortikal cevap üzerinde daha büyük bir etkiye sahiptir, bu da informasyonel maskeleme etkilerine atfedilebilir. Difficulty of understanding speech in the presence of back-ground noise is a commonly reported problem. Understanding how the brain processes speech in noise helps clinicians develop therapies and outcome measures to assist individuals who struggle understanding speech in noise. The aim of this study is to investigate the effect of different noise types at different signal to noise ratios (SNR) on sound onset evoked N1 responses among normal hearing individuals. 14 participants aged between 18-30 are included in the study. In electrophysiological measurements the stimulus /sa/ was presented in quiet, and in white noise and multi talker noise under two SNRs. Sound onset evoked N1 latencies and amplitudes were compared between conditions. All amplitude were significantly reduced for the multi talker condition compared with white noise. Mean latencies for all onset N1 peaks were delayed for noise condition compared with quiet. However, in contrast to the amplitude, differences in latency between white noise and the multi talker noise did not reach statistical significance. These results support the idea that while background noise maskers generally reduce amplitude and increase latency of speech sound evoked cortical responses, the type of masking has a significant influence. Multi talker maskers (six talkers) have a larger effect on the obligatory cortical response to speech sound onset N1 compared with purely energetic white noise maskers, which may be attributed to informational masking effects.Item Deneysel olarak diyabet oluşturulan ratlarda egzersizin linagliptin tedavisine etkilerinin oksidan ve antioksidan sistem yönünden incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Çayır, Melis; Yiğit, Ayşe ArzuTip 2 diyabette görülen kronik hiperglisemi oksidatif stres artışına ve enflamasyona neden olur. Diyabetin önlenmesinde ve tedavisinde aerobik egzersiz eğitimi ve hiperglisemiyi önleyen bazı tedaviler uygulanmaktadır. Bu araştırmada da deneysel olarak tip 2 diyabet oluşturulmuş sıçanlarda aerobik egzersizin, anti-diyabetik ilaçlardan linagliptinin ve her ikisinin kombine kullanımının glisemik kontrol, oksidatif stres ve enflamasyon üzerindekini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmada 45 adet erkek Wistar Albino sıçan kullanıldı. Sıçanların 9’u sham kontrol olarak ayrıldıktan sonra, diğerlerine 2 hafta boyunca yüksek yağlı diyet verildi ve streptozotosin ile tip 2 diyabet oluşturuldu. Diyabet oluşturulan sıçanlar da diyabet, diyabet+egzersiz, diyabet+linagliptin ve diyabet+egzersiz+linagliptin grupları olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Tek başına egzersiz eğitimi grubu ve linagliptin ile kombine egzersiz grubundaki sıçanlar haftada 5 gün olmak üzere 6 hafta boyunca günde 30 dk’lık yüzme egzersizine tabi tutuldu. Linagliptin ile tedavi grubu ve linagliptin ile kombine egzersiz grubundaki sıçanlara ise 6 hafta boyunca 3 mg/kg/gün dozunda linagliptin oral gavaj yolu ile verildi. Deney başında ve sonunda sıçanların vücut ağırlığı ve kan glikozu ölçüldü. Deney sonunda alınan kanlardan elde edilen serumlarda insülin düzeyi, tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), interlökin-10 (IL-10), total antioksidan kapasite (TAK) ve total oksidan kapasite (TOK) düzeyleri değerlendirildi. İstatistiksel analiz GraphPad programında bağımlı t testi, tek yönlü ANOVA ve Tukey’in çoklu karşılaştırma testi kullanıldı ve p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edildi. Çalışma sonucunda aerobik egzersiz eğitiminin ve linagliptin tedavisinin ayrı ayrı ve kombine uygulanmasının glisemik kontrol üzerinde (kan glikozu ve serum insülin) olumlu etkilere sahip olduğu görüldü. Ayrıca, diyabetli hayvanlarda aerobik egzersiz eğitimi tek başına uygulandığında enflamasyon durumu (TNF-α) baskılarken linagliptin tedavisi egzersizin enflamasyon durum üzerindeki olumlu etkisini tersine çevirdi. Bağımsız olarak veya kombine bir şekilde her iki tedavi yönteminin de total oksidan ve antioksidan kapasite üzerinde herhangi bir etkisi görülmedi. Sonuç olarak, diyabetik hayvanlarda 6 hafta boyunca uygulanan egzersiz eğitimi ve 3 mg/kg/gün linagliptin uygulamasının ayrı ayrı ya da kombine olarak her ne kadar glisemik indekse olumlu etkilerinin olduğu görülse de enflamasyonu azaltan ve antienflamatuar etki gösteren tek uygulamanın egzersiz eğitimi olduğu, linagliptin ya da egzersiz+linagliptin kombinasyonun bu yönlerden çok da olumlu etkilerinin görülmediği gözlendi. Etkileri daha iyi yorumlamak için çalışmada olumlu etkilerinin olması beklenen linagliptinin daha yüksek dozlarının ve daha uzun süreli aerobik egzersiz eğitiminin etkilerinin araştırılmasının da faydalı olabileceği düşünülmektedir. Chronic hyperglycemia in type 2 diabetes leads to increased oxidative stress and inflammation. Aerobic exercise training and some treatments that prevent hyperglycemia are applied in the prevention and treatment of diabetes. The aim of this study was to investigate the effects of aerobic exercise, an anti-diabetic drug linagliptin and the combined use of both on glycemic control, oxidative stress and inflammation in rats with experimentally induced type 2 diabetes. In the study, 45 male Wistar Albino rats were used. After 9 of the rats were separated as sham control, the others were given a high-fat diet for 2 weeks and type 2 diabetes was induced with streptozotocin. Rats with diabetes were divided into 4 groups: diabetes, diabetes + exercise, diabetes + linagliptin and diabetes + exercise + linagliptin groups. Rats in the exercise training alone group and the exercise combined with linagliptin group were subjected to swimming exercise for 30 min daily for 6 weeks, 5 days a week. Rats in the linagliptin treatment group and linagliptin combined with exercise group were given linagliptin at a dose of 3 mg/kg/day by oral gavage for 6 weeks. Body weight and blood glucose were measured at the beginning and end of the experiment. Insulin level, tumor necrosis factor alpha (TNF-α), interleukin-10 (IL-10), total antioxidant capacity (TAC) and total oxidant capacity (TOC) levels were evaluated in the serum obtained from the blood taken at the end of the experiment. Statistical analysis was performed in GraphPad program using dependent t test, one-way ANOVA and Tukey's multiple comparison test and p<0.05 level was considered significant. The results of the study showed that aerobic exercise training and linagliptin treatment separately and in combination had positive effects on glycemic control (blood glucose and serum insulin). Furthermore, aerobic exercise training alone suppressed inflammatory status (TNF-α) in diabetic animals, whereas linagliptin treatment reversed the positive effect of exercise on inflammatory status. There was no effect of either treatment modality, independently or in combination, on total oxidant and antioxidant capacity. In conclusion, although exercise training and linagliptin 3 mg/kg/day administered separately or in combination for 6 weeks had positive effects on glycemic index in diabetic animals, it was observed that exercise training was the only application that reduced inflammation and showed anti-inflammatory effect, and linagliptin or exercise+linagliptin combination did not have positive effects in these aspects. In order to better interpret the effects, it is thought that it may be useful to investigate the effects of higher doses of linagliptin, which is expected to have positive effects in the study, and the effects of longer aerobic exercise training.Item Diş hekimlerinde postüral alışkanlık ve farkındalık düzeyinin kas iskelet sistemi problemleri, ağrı şiddeti, yorgunluk ve yaşam kalitesi düzeyi ile ilişkisi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Göktaş, Beray; Acar, ManolyaDiş hekimleri uzun süre statik pozisyonda çalışmak zorunda kaldıkları için çalışma sırasında postür farkındalıklarını kaybedebilirler ve tedaviye odaklanarak doğru duruşu koruyamayabilirler. Bu durum, kas iskelet sistemi ağrıları, postüral deformiteler, çabuk gelişen yorgunluğa sebep olabilmektedir ve yaşam kalitesinin olumsuz etkilenmesi ile sonuçlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, diş hekimlerinin postür bilinci ve alışkanlıkları ile kas iskelet sistemi problemleri, ağrı şiddeti, yorgunluk ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu çalışma, meslekte en az bir yılını doldurmuş, aktif olarak çalışan ve araştırmaya katılmaya gönüllü yaş ortalaması 33.76±9.31 yıl olan 103 diş hekimi üzerinde gerçekleştirildi. Katılımcılara, Google Forms aracılığı ile Sosyodemografik bilgi formu, Postüral alışkanlık ve farkındalığı belirlemek için Postüral Alışkanlıklar ve Farkındalık Ölçeği (PAFÖ), kas iskelet sistemi problemlerini için Nordic Kas İskelet Sistemi Anketi, yorgunluk düzeyi için Yorgunluk Şiddet Ölçeği ve yaşam kalitesi için Çalışanlar için Yaşam Kalitesi Ölçeği ve ağrı şiddeti için Sayısal Ağrı Skalası değerlendirmeleri uygulandı. PAFÖ değerleri ile NKİSA, YŞÖ ve ÇYKÖ ve SAS skorlarının ilişkisi pearson korelasyon ve regresyon analizi ile gerçekleştirildi. PAFÖ duruş alışkanlıkları farkındalığı alt boyutu dışında diğer PAFÖ alt boyutlar ile YŞÖ, NKSİA ve SAS skoru arasında anlamlı ilişkilerin olduğu görüldü (p<0,05). ÇYKÖ tükenmişlik düzeyi ile PAFÖ tüm alt boyutlarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). YŞÖ düzeylerine PAFÖ duruşu bozan faktörlerin farkındalığı (β=-0,51, p=0,01) ve ergonomi farkındalığı (β=-0,38, p=0,001) düzeylerinin anlamlı olarak etki ettiği görüldü. PAFÖ duruşu bozan faktörlerin farkındalığı (β=-0,14, p=0,01) ve genel PAFÖ düzeylerinin (β=-0,28, β=-0,38) SAS skoruna en önemli etki eden değişkenler olduğu belirlendi. ÇYKÖ tükenmişlik düzeyine PAFÖ duruşu bozan faktörlerin farkındalığının (β=-0,24, p=0,01) ve toplam skorunun (β=-0,32, p=0,03 ) anlamlı olarak etki ettiği görüldü. NKSİA tüm alt boyut skorlarına PAFÖ duruşu bozan faktörlerin farkındalığı ve toplam skorunun anlamlı bir şekilde etki ettiği görüldü (p<0,05). Bu bulgular ışığında, postüral farkındalığı yüksek olan diş hekimlerinin daha az kas-iskelet sistemi problemi, ağrı, yorgunluk yaşadığı ve daha yüksek bir yaşam kalitesine sahip olduğu belirlendi. Çalışmamızın sonuçlarının, diş hekimlerinin mesleki performanslarını iyileştirmek ve mesleklerini daha sürdürülebilir hale getirmek için postüral farkındalık oluşturma ve bu bilinci artırma yönünde önemli katkılar sağlayacağını ve alanda çalışan sağlık profesyonellerine yol göstereceğini düşünmekteyiz. Dentists may lose their posture awareness during work as they are required to work in static positions for long periods, and they may not maintain proper posture while focusing on treatment. This can lead to musculoskeletal pain, postural deformities, rapid onset of fatigue, and negatively impact their quality of life. This study aims to investigate the relationship between dentists' posture awareness and habits, musculoskeletal problems, pain severity, fatigue, and quality of life. This study was conducted on 103 dentists, who have been actively working for at least one year and voluntarily participated, with an average age of 33.76±9.31 years. Participants were evaluated using a sociodemographic information form via Google Forms, the Postural Habits and Awareness Scale (PHAS) to determine postural habits and awareness, the Nordic Musculoskeletal Questionnaire (NMQ) for musculoskeletal problems, the Fatigue Severity Scale (FSS) for fatigue level, the Quality of Life Scale for Workers (QLSW) for quality of life, and the Numerical Pain Scale (NPS) for pain severity. The relationships between PHAS values and NMQ, FSS, QLSW, and NPS scores were analyzed using Pearson correlation and regression analysis. Significant relationships were found between the PHAS sub-dimensions, except for the PHAS postural habits awareness sub-dimension, and the QLSW, NMQ, and NPS scores (p<0.05). A statistically significant relationship was found between the PHAS all sub-dimensions and the burnout level of the QLSW (p<0.05). The PHAS awareness of factors disrupting posture (β=-0.51, p=0.01) and ergonomics awareness (β=-0.38, p=0.001) were found to significantly affect FSS levels. The PHAS awareness of factors disrupting posture (β=-0.14, p=0.01) and total PHAS levels (β=-0.28, β=-0.38) were determined to be the most significant variables affecting NPS score. The PHAS awareness of factors disrupting posture (β=-0.24, p=0.01) and the total PHAS score (β=-0.32, p=0.03) were found to significantly affect the burnout level of the QLSW. The PHAS awareness of factors disrupting posture and the total score significantly affected all sub-dimension scores of the NMQ (p<0.05). In light of these findings, it was determined that dentists with high postural awareness experience fewer musculoskeletal problems, pain, and fatigue, and have a higher quality of life. We believe that the results of our study will contribute significantly to creating and increasing postural awareness to improve the professional performance of dentists and make their profession more sustainable, providing guidance to healthcare professionals working in the field.Item Düzenli pilates egzersizleri yapan kadınlarda uyku kalitesi, bilişsel esneklik ve vücut algısının incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Cüceoğlu, Cansu; Yürük, Z. ÖzlemPilates metodu 1920'li yıllarda Joseph Pilates tarafından geliştirilen ve vücudun çekirdek (core) kaslarını hedef alan egzersizlerdir. Bu egzersizde beyin, vücudun yaptığı hareket üzerine odaklanmaktadır. Pilates egzersizleri düzenli olarak yapıldığında fiziksel uygunluğu geliştirdiği bilinmektedir. Fiziksel uygunluktaki gelişmelere paralel olarak uyku kalitesi, dikkat ve vücut algısı üzerinde de etkiye sahiptir.Bu çalışmanın amacı; en az 6 ay süreyle düzenli Pilates egzersizleri yapan kadınlarda uyku kalitesi, bilişsel esneklik ve vücut algısının değerlendirilerek sedanter kadınlar ile karşılaştırılması idi. Çalışmaya yaşları 30-40 arasında olan, 6 aydır düzenli Pilates egzersizleri yapan 151 kadın (çalışma grubu) ve sedanter 149 kadın (kontrol grubu) olmak üzere toplam 300 birey dahiledildi. Çalışmaya katılan bireylerin yaş, boy, kilo, eğitim durumu, meslek, sigara ve alkol alışkanlığı gibi bilgileri kaydedildi. Uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, bilişsel esneklik Stroop Testi-Çapa Formu, vücut algısı ise Çok Yönlü Beden-Self İlişkisi Ölçeği, Kendini Fiziksel Olarak Algılama Envanteri ve Vücut Farkındalığı Anketi ile değerlendirildi. Pilates(çalışma) grubunda Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Stroop TestiÇapa Formu’nun tüm alt parametreleri, Çok Yönlü Beden-Self İlişkisi Ölçeği’nin tüm alt parametreleri, Kendini Fiziksel Olarak Algılama Envanteri’nin alt parametreleri ve Vücut Farkındalığı Anketi değerlerinin kontrol grubuna göre daha iyi düzeyde olduğu bulundu (p<0,05). Sonuç olarak; uzun süreli ve düzenli olarak yapılan Pilates egzersizleri uyku kalitesini, bilişsel esnekliği ve vücut farkındalığını geliştirebilir. Beden-zihin bütünlüğünü sağlayan bir yaklaşım olan Pilates egzersizlerinin düzenli olarak yapılması orta yaş grubu kadınlara önerilebilir. The Pilates method is an exercise developed by Joseph Pilates in the 1920s that targets the core muscles of the body. In this exercise, the brain focuses on the movement of the body. Pilates exercises are known to improve physical fitness when done regularly. In parallel with improvements in physical fitness, it also has an effect on sleep quality, attention and body perception. The aim of this study was to investigate sleep quality, cognitive flexibility and body perception in women who have been doing regular Pilates exercises for at least 6 months and compare them with sedentary women.A total of 300 individuals, aged between 30 and 40, who had been doing regular Pilates exercises for 6 months (study group) and 149 sedentary women (control group), were included in the study. Information such as age, height, body weight, education level, occupation, smoking and alcohol habits of the individuals were recorded. Sleep quality was evaluated with the Pittsburgh Sleep Quality Index, cognitive flexibility with the Stroop Test-Çapa Form, and body perception with the Body-Self RelationsQuestionnaire, Physical Self Perception Profile,and Body Awareness Questionnaire. In the Pilates (study) group, the values of the Pittsburgh Sleep Quality Index, all sub-parameters of the Stroop Test-Çapa Form, all sub-parameters of the Body-Self RelationsQuestionnaire, sub-parameters of the Physical Self Perception Profile,and Body Awareness Questionnaire were higher level compared to the control group (p<0.05). In conclusion; Long-term and regular Pilates exercises can improve sleep quality, cognitive flexibility and body awareness. Regular Pilates exercises, an approach that ensures body-mind integrity, can be recommended for middle-aged women.Item E-Sporcularda fonksiyonel baş itme testiyle farklı optotip görüntülenme sürelerinde vestibülo oküler refleksin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Şanlısavaş, Elif; Öz, IşılayAmaç: Bu çalışmanın amacı farklı C optotip görüntülenme sürelerinde elektronik spor (e-spor) oyuncularının ve oyun oynamayan kişilerin fonksiyonel baş itme testi (f-HIT) yüzdelerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart – Aralık 2023 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı Odyoloji Kliniği’nde e-sporcular ve sağlıklı gönüllüler, iki gruptan eşit sayıda toplam 36 kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 36 kişiye de f-HIT testi 30 ms Landolt C optotip görüntülenmesi, 45 ms optotip görüntülenmesi ve 60 ms optotip görüntülenmesi olmak üzere toplamda 3 kez uygulanmıştır. Elde edilen çalışma verileri IBM SPSS Statistics 26 programına aktarılarak analizler tamamlanmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p değerinin 0.05’in altında olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubu katılımcılarının %55,6’sı (n=10) kadın iken %44,4’ü (n=8) ise erkektir. E-sporcu grubun katılımcılarının ise %50’si (n=9) kadın iken %50’si (n=9) ise erkektir. Tüm katılımcıların 30 ms, 45 ms ve 60 ms lateral, LARP (left anterior/right posterior – sol ön/sağ arka) ve RALP (right anterior/left posterior – sağ ön/sol arka) z değeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p<0,05). Normal ve e-sporcu grubundaki katılımcıların lateral, LARP ve RALP z değeri ölçümlerinin (30 ms, 45 ms ve 60 ms) ortalamaları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Kontrol grubu ile e-sporcu grubundaki katılımcıların lateral sağ ve sol 30 ms, 45 ms ve 60 ms doğru cevap yüzdesi ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür. Katılımcıların lateral sağ ve sol doğru cevap yüzdesi ölçümlerinin (30 ms, 45 ms ve 60 ms) ortalamaları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Kontrol grubu ile e-sporcu grubundaki katılımcıların LARP sağ 45 ms ve 60 ms, LARP sol 30 ms ve 60 ms doğru cevap yüzdesi ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p<0,05). Kontrol ve e-sporcu grubundaki katılımcıların LARP sağ ve sol doğru cevap yüzdesi ölçümlerinin (30 ms, 45 ms ve 60 ms) ortalamaları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Kontrol grubu ile e-sporcu grubundaki katılımcıların RALP sağ 30 ms, 45 ms ve 60 ms, RALP sol 45 ms ve 60 ms doğru cevap yüzdesi ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p<0,05). Kontrol ve e-sporcu grubundaki katılımcıların RALP sağ ve sol doğru cevap yüzdesi ölçümlerinin (30 ms, 45 ms ve 60 ms) ortalamaları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Objective: The aim of this study is to compare the functional head impulse test (f-HIT) percentages of e-sports (electronic sports) players and non-gaming individuals at different C optotype display times. Material and Method: The study, conducted between March and December 2023 at the Baskent University Ankara Hospital Otorhinolaryngology Department Audiology Clinic, included a total of 36 participants equally divided into two groups: e-sports players and healthy volunteers. All 36 participants underwent the f-HIT test three times, with Landolt C optotype displays at 30 ms, 45 ms, and 60 ms. The collected data were analyzed using IBM SPSS Statistics 26 software. A p-value below 0.05 was considered statistically significant. Results: In the control group, 55.6% (n=10) of participants were female, and 44.4% (n=8) were male. In the e-sports group, 50% (n=9) were female and 50% (n=9) were male. There was a statistically significant difference between the control and e-sports groups in the mean z-values for lateral, LARP (left anterior/right posterior), and RALP (right anterior/left posterior) at 30 ms, 45 ms, and 60 ms (p<0.05). However, no significant difference was observed in the mean z-values for lateral, LARP, and RALP measurements (30 ms, 45 ms, and 60 ms) within the control and e-sports groups (p>0.05). There was a statistically significant difference in the average percentages of correct responses for lateral right and left at 30 ms, 45 ms, and 60 ms between the control and e-sports groups. However, no significant difference was observed in the average percentages of correct responses for lateral right and left (30 ms, 45 ms, and 60 ms) within the controll and e-sports groups (p>0.05). A statistically significant difference was found in the average percentages of correct responses for LARP right at 45 ms and 60 ms, and LARP left at 30 ms and 60 ms between the control and e-sports groups (p<0.05). However, no significant difference was observed in the average percentages of correct responses for LARP right and left (30 ms, 45 ms, and 60 ms) within the control and e-sports groups (p>0.05). A statistically significant difference was observed in the average percentages of correct responses for RALP right at 30 ms, 45 ms, and 60 ms, and RALP left at 45 ms and 60 ms between the control and e-sports groups (p<0.05). However, no significant difference was observed in the average percentages of correct responses for RALP right and left (30 ms, 45 ms, and 60 ms) within the control and e-sports groups (p>0.05). Conclusion: The study concluded that e-sports players had lower z-values and higher correct response rates across all lateral, LARP, and RALP data. According to the results of our study, it is suggested that further studies with larger populations may be beneficial.Item Farklı ekspansiyon apareylerinin ve cerrahi kesilerin maksiller ekspansiyona etkilerinin sonlu elemanlar analiziyle incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Ateş, Ece Mercan; Pamukçu, HandeAmaç: Ortodontide rapid maksiller ekspansiyon protokolü ile maksillada iskeletsel transversal darlığın tedavisi sağlanır, bu yöntem fizyolojik sınırı aşan bir kuvvet iletimi sayesinde midpalatal suturanın ayrımını sağlar. Erişkinlerde ekspansiyonun yan etkilerinden kaçınmak için rutinde cerrahi destekli rapid maksiller ekspansiyon (SARPE) protokolü uygulanmaktadır. Son yıllarda ise özellikle SARPE‘ye alternatif bir protokol olarak mini vida destekli rapid maksiller ekspansiyon (MARPE) protokolü uygulanmaya başlamıştır. Bu çalışmanın amacı, farklı cerrahi tekniklerin ve üç farklı ekspansiyon apareyinin yetişkinlerde maksiller ekspansiyon üzerindeki etkisini, maksillada yer değiştirme ve çevre yapılar üzerindeki strese odaklanarak sonlu elemanlar analizi (FEA) kullanarak değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: ANSYS yazılımı kullanılarak; MARPE, SARPE‘de uygulanan farklı cerrahi yaklaşımlar ve üç farklı ekspansiyon apareyini karşılaştırmak için yedi FEA modeli oluşturulmuştur. Model I, cerrahi yapılmadan mini vidalar ile sadece kemikten destek alan MARPE ekspansiyon apareyidir. Model II, Model III ve Model IV, pterygomaksiller sutura (PMS) ayrımı yapılmadan oluşturalan SARPE modelleridir. Model V, Model VI ve Model VII ise PMS ayrımı olan SARPE modelleridir. Bulgular: PMS ayrımı olmayan modellerde, ikinci molar dişten santral kesici dişe doğru z ekseni boyunca yer değiştirmede bir artış görülürken, PMS ayrımı olan modellerde tüm dişlerde eşit miktarda yer değiştirme bulunmuştur. Tüm modellerde, z ekseni boyunca yer değiştirme miktarı medial pterygoid çıkıntıda lateral pterygoid çıkıntıya göre daha fazla olmuştur. Stres analizine göre en yüksek stres, Model I‘de gözlenmiştir. Sonuç: MARPE modelinin mini vida bölgesinde stres değerleri belirgin bir şekilde daha yüksektir. Çeşitli ekspansiyon apareyi tasarımları, PMS ayrımı yapılan SARPE modellerinde birbirine çok yakın ve sıfıra yakın stres seviyeleri göstermiştir. MARPE modeli maksillada transversal ve yukarı doğru bir rotasyon göstermiştir. PMS ayrımı yapılmayan SARPE modellerinde, maksillada ‗V‘ şeklinde bir ekspansiyon modeli gözlenmiştir. Bunun aksine, PMS ayrımı yapılan modellerde maksillada paralel bir ekspansiyon modeli gözlenmiştir. Objective: In orthodontics, the rapid maxillary expansion protocol is used to treat skeletal transversal stenosis of the maxilla, which allows the separation of the midpalatal suture by means of a force transmission that exceeds the physiological limit. In adults, the surgically assisted rapid maxillary expansion (SARPE) protocol is routinely used to avoid the side effects of expansion. In recent years, the miniscrew-assisted rapid maxillary expansion (MARPE) protocol has been used as an alternative protocol to SARPE. The aim of this study was to evaluate the effects of different surgical techniques and three different expansion appliances on maxillary expansion in adults using finite element analysis (FEA), focusing on maxillary displacement and stress on surrounding structures. Materials and methods: Seven models were created using ANSYS software to compare different surgical approaches to MARPE, SARPE, and three different expansion appliances. Model I is the MARPE expansion appliance, which is supported with miniscrews without surgical assitance. Model II, Model III and Model IV are SARPE models without pterygomaxillary suture (PMS) separation. Model V, Model VI and Model VII are SARPE models with PMS separation. Results: In the models without PMS separation, there was an increase in displacement along the z-axis from the second molar to the central incisor, whereas in the models with PMS separation, an equal amount of displacement was found in all teeth. In all models, the amount of displacement along the z-axis was greater in the medial pterygoid process than in the lateral pterygoid process. According to the stress analysis, the highest stress was observed in Model I. Conclusion: The stress values were significantly higher in the miniscrew region of the MARPE model. The various appliance designs showed near zero stress levels in the PMS separated SARPE models. The MARPE model showed a transversal and upward rotation of the maxilla. In SARPE models without PMS seperation, a 'V' shaped expansion pattern was observed in the maxilla. In contrast, a parallel expansion pattern in the maxilla was observed in the models with PMS separation.Item Farklı etiyolojiye sahip siroz hastalarının antropometrik ölçümlerinin, beslenme durumlarının ve diyet kalitelerinin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimler Enstitüsü, 2024) Özer Işık, Hayriye; Yeşil, EsenKaraciğer sirozu farklı kronik karaciğer hastalıklarından kaynaklanan karaciğer hasarının ortak patolojik sonucudur. Karaciğer sirozu olan hastalarda beslenme yetersizlikleri komplikasyonların ve mortalite oranlarının artışı ile ilişkilendirilmektedir. Farklı etiyolojiye sahip siroz hastalarının antropometrik ölçümlerin, beslenme durumlarının ve diyet kalitelerinin karşılaştırılması amacı ile yapılan bu çalışma, Şubat 2023-Mayıs 2024 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin gastroenteroloji kliniğinde yatan veya polikliniğine başvuran karaciğer sirozlu, yaş ortalaması 58.6±7.27 yıl olan 60 hasta üzerinde yürütülmüştür. Araştırmaya katılan bireyler hastalık etiyolojilerine göre ikiye ayrılmıştır. Hepatit B virüsü (HBV) ve Hepatit C virüsü (HCV) (n=32) etiyolojisine sahip bireyler ile non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) etiyolojisine sahip bireyler (n=28) karşılaştırılmıştır. Çalışmada hastaların sosyodemografik özelliklerini, beslenme ve hastalık durumlarını saptamak amacıyla anket formu uygulanmıştır. Hastaların beslenme durumları 3 günlük besin tüketim kaydı ile saptanmıştır. Hastaların boy uzunlukları, vücut ağırlıkları, üst orta kol çevresi (ÜOKÇ), triceps deri kıvrım kalınlıkları (TDKK) ve el kavrama gücü değerleri gibi antropometrik ölçümleri alınmıştır. Hastaların vücut ağırlıkları parasentez yapılan hastalar için parasentez sonrası kuru ağırlıkları esas alınarak ölçülmüştür. Hastaların kan biyokimyasal-hematolojik bulgularına hastane kayıtlarından ulaşılmıştır. Hastalığın şiddetini belirlemek için Child Turcotte Pugh (CTP) evreleri ve Son Dönem Karaciğer Hastalığı Modeli-Sodyum (MELD-Na) skorları; bireylerin beslenme risk durumlarını belirlemek amacıyla Nütrisyonel Risk Skoru (NRS)-2002 hesaplanmıştır. Hastaların diyet kalitelerini değerlendirmek için Akdeniz Diyeti Bağlılık ölçeği (MEDAS) ve Diyet Kalite İndeksi-Uluslararası (DQI-I) indeksleri kullanılmıştır. Her iki cinsiyette de NAYKH hastalık etiyolojisine sahip bireylerde, vücut ağırlığı, beden kütle indeksi (BKİ), üst orta kol yağ alanı (ÜOKYA) ortalama değerleri istatiksel olarak anlamlı şekilde Hepatit B ve C grubundaki bireylere göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Hastaların CTP ve MELD-Na hastalık şiddet skorları arasında pozitif bir ilişkinin olduğu saptanmıştır (r=0.838, p=0.000). NRS-2002 ile CTP hastalık şiddet skoru ve MELD-Na skoru arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0.000, r=0.607; p=0.000, r=0.657). Hastaların kan üre azotu (BUN), kreatin, aspartat aminotransferaz (AST), uluslararası normalleştirilmiş oran (INR) ve toplam biluribin değerleri ve CTP değeri arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmaktadır (sırasıyla: r=0.310, p= 0.016; r=0.326 p=0.011; r=0.309, p=0.016; r=0.763, p=0.000; r=0.590, p=0.000). Toplam protein değeri ve albümin değeri ile CTP arasında negatif yönde bir ilişki bulunmaktadır (r=-0.572, p=0.000; r=-0.814, p=0.000). Diyetle alınan karbonhidrat, protein ve hayvansal protein yüzdesi, çoklu doymamış yağ asiti (ÇDYA) miktarı, omega 3 ve omega 6 yağ asidi ve kolesterol tüketimi azaldıkça; yağ, doymuş yağ asiti (DYA) ve tekli doymamış yağ asiti (TDYA) alım miktarı arttıkça CTP ve MELD-Na skorları artmaktadır (p>0.05). Hastalık etiyolojisi ile diyetle alınan protein yüzdesi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0.05). NAYKH etiyolojisine sahip kadın ve erkek bireylerde A vitaminin alımı, Hepatit B-C grubundaki bireylere göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). NAYKH hastalık etiyolojisine sahip kadın bireylerde diyetle riboflavin ve kalsiyum alımı Hepatit B-C grubundaki kadın bireylere göre daha yüksektir (p<0.05). Hepatit B-C hastalık etiyolojisindeki hastaların MEDAS puan ortalama değeri CTP-A, B, C grubunda sırası ile 5.5±2.59 puan, 5.4±1.59 puan ve 5.3±1.73 puan olarak bulunmuştur. Hastalık etiyolojisi ile DQI-I skor puanlarının dağılımları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır p<0.05). Hastalık şiddeti artttıkça bireylerin DQI-I puan ortalamaları Hepatit B-C grubundaki bireylerde ve çalışmaya katılan tüm bireylerde azalmaktadır (p>0.05). Sonuç olarak; siroz hastalarının vücut kompozisyonunun, beslenme ve malnütrisyon durumlarının takibinde etiyolojiye göre değerlendirme yapmak önemlidir. Liver cirrhosis is the common pathological consequence of liver damage resulting from different chronic liver diseases. Nutritional deficiencies are associated with increased complications and mortality rates in patients with liver cirrhosis. This study, which was conducted with the aim of comparing anthropometric measurements, nutritional status and diet quality of cirrhosis patients with different etiologies, was conducted on 60 patients with liver cirrhosis, whose average age was 58.6±7.27 years, who were hospitalized in the gastroenterology clinic of a university hospital or applied to the outpatient clinic between February 2023 and May 2024. Individuals participating in the study were divided into two according to their disease etiology. Individuals with Hepatitis B virus (HBV) and Hepatitis C virus (HCV) etiology (n=32) were compared with individuals with non-alcoholic fatty liver disease (NAFLD) etiology (n=28). In the study, a survey form was applied to determine the sociodemographic characteristics, nutrition and disease status of the patients. The nutritional status of the patients was determined by a 3-day food consumption record. Anthropometric measurements of the patients, such as height, body weight, mid-upper arm circumference (MUAC), triceps skinfold thickness (TSF) and hand grip strength values, were taken. Body weights of the patients were measured based on their dry weight after paracentesis for patients who underwent paracentesis. The blood biochemical-hematological findings of the patients were obtained from the hospital records. Child Turcotte Pugh (CTP) stages and Model for End-Stage Liver Disease-Sodium (MELD-Na) scores to determine the severity of the disease; Nutritional risk score (NRS)-2002 was calculated to determine the nutritional risk status of individuals. Mediterranean Diet Adherence scale (MEDAS) and Diet Quality Index-International (DQI-I) indices were used to evaluate the patients' diet quality. The mean values of body weight, body mass index (BMI), upper mid-arm fat area (UMFA) were statistically significantly higher in individuals with NAFLD disease etiology in both genders compared to individuals in Hepatitis B and C groups (p<0.05). It was determined that there was a positive relationship between the patients' CTP and MELD-Na disease severity scores (r = 0.838, p = 0.000). A positive relationship was found between CTP disease severity score and MELD-Na score and NRS-2002 (p=0.000, r=0.607; p=0.000, r=0.657, respectively). There is a positive relationship between the patients' blood urea nitrogen (BUN), creatine, aspartate aminotransferase (AST), international normalized ratio (INR) and total bilirubin values and CTP value (respectively: r = 0.310, p = 0.016; r = 0.326 p =0.011; r=0.309, p=0.016; r=0.763, p=0.000). There is a negative relationship between total protein value and albumin value and CTP (r=-0.572, p=0.000; r=-0.814, p=0.000). As the percentage of dietary carbohydrate, protein and animal protein, the amount of polyunsaturated fatty acids (PUFA), omega 3 and omega 6 fatty acids and cholesterol consumption decreases and the amount of fat, saturated fatty acid (SFA) and monounsaturated fatty acid (MUFA) intake increases. CTP and MELD-Na scores increase (p>0.05). There is a statistically significant difference between disease etiology and dietary protein percentage (p<0.05). Vitamin A intake in male and female individuals with NAFLD etiology was found to be higher than in individuals in the Hepatitis B-C group (p<0.05). Dietary riboflavin and calcium intake in female individuals with NAFLD disease etiology is higher than in female individuals in the Hepatitis B-C group (p<0.05). The mean MEDAS score of patients with hepatitis B-C disease etiology was found to be 5.5±2.59 points, 5.4±1.59 points and 5.3±1.73 points in the CTP-A, B, C groups, respectively. There is a statistically significant difference between the distribution of disease etiology and DQI-I score scores (p<0.05). As the severity of the disease increases, the average DQI-I score of individuals decreases in individuals in the Hepatitis B-C group and in all individuals participating in the study (p>0.05). In conclusion; It is important to evaluate the body composition, nutrition and malnutrition status of cirrhosis patients according to etiology.Item Farklı iki seramik sistemde geleneksel yöntem ile pürüzlendirme ve lazer ile pürüzlendirmenin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Bekiroğlu, İpek Gizem; Kaya, BurçakAmaç: Bu çalışmanın amacı, in vitro olarak seramik sistemlere braket yapıştırırken farklı pürüzlendirme yöntemlerinin bağlanma dayanıklılıklarının incelenmesidir. Bu çalışma sonunda pürüzlendirmede zorluk yaşanan ve yeterli bağlanma kuvvetine ulaşılamadığı için ortodontik tedavi sürecinde sorun yaratan seramik yüzeylerin pürüzlendirilmesinde daha iyi tutuculuk sağlanması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 6x5x2 mm boyutlarında üretilen 45 adet feldspatik porselen numune 15'erli olacak şekilde 3 gruba, 45 adet monolitik zirkonya numune ise 15'erli olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Çalışmada kullanılan pürüzlendirme yöntemleri Er,Cr:YSGG lazerle pürüzlendirme (L) , hidroflorik asitle pürüzlendirme (HF) ve hidroflorik asit + Er,Cr:YSGG (HF + L) lazerle pürüzlendirme olacak şekilde belirlenmiştir. Tüm numunelerin glaze tabakası elmas frezle kaldırılmıştır. Lazer uygulaması 20 Hz frekansında, 3 watt gücünde, H modunda, %50 su ve %50 hava oranıyla yapılmıştır. Hidroflorik asit uygulanan gruplarda %9’luk hidroflorik asit 90 sn uygulanmış, ardından 20 sn yıkama ve 20 sn kurutma yapılmıştır. Pürüzlendirme sonrası maksiller lateral metal braketler adeziv sistemle numunelere yapıştırılmış, ardından 20 sn LED ışıkla dondurulmuştur. Tüm numuneler 37°C'de 1 gün distile suda bekletilmiş, devamında sıcaklığı 5°C ile 55°C aralığında değişen 5000 devirlik termosiklusa tabi tutulmuştur. Tüm numunelerin Universal test makinasında 1 mm/dk hızla bağlanma dayanım kuvveti ölçülmüş ve bu değerler MPa olarak çevrilmiştir. ARI skorlaması yapabilmek için tüm yüzeyler stereomikroskopta incelenmiştir. Her grubu temsil edecek 1'er numunenin ve her seramik tipinden 1 adet glaze tabakası kaldırılmış numunenin SEM altında x3000 büyütme ile görüntüleri alınmıştır. İstatistiksel analiz için Mann-Whitney U testi ve Kruskall-Wallis H testi kullanılmıştır. Bulgular: SBS ve ARI skoru değerlerinin feldspatik porselen grubunda (11,11 MPa, ARI:3,1) monolitik zirkonya grubuna (4,23 MPa, ARI: 0,6) göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri ve ARI skorları açısından anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte L tekniğinde ARI skorları daha düşük görülmüştür. Feldspatik porselen materyalinde; pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri ve ARI skorları açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Feldspatik porselen için HF tekniğinde (8,32 MPa) SBS değerlerinin diğer tekniklere göre (L için 11,04 MPa, L + HF için 13,97 MPa) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Yine feldspatik porselen için L tekniğinde ARI skorunun 1,13 değerleriyle diğer tekniklere göre (HF için 4,13, L + HF için 4,07) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Monolitik zirkonya materyalinde; pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Monolitik zirkonya için L + HF tekniğinde SBS değerlerinin (2,42 MPa) diğer tekniklere göre (HF için 5,69 MPa , L için 4,58 MPa) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Monolitik zirkonya materyelinde pürüzlendirme teknikleri arasında ARI skoru değerleri açısından ise anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte HF grubunda ARI skoru değerlerinin daha düşük olduğu görülmektedir. Sonuç: Feldspatik porselende uygulanan pürüzlendirme teknikleri ile optimum bağlanma dayanımı sağlanmıştır ancak monolitik zirkonyada bu durum sağlanamamıştır. Çalışmamızın bulgularına göre 3 W değerindeki Er,Cr;YSGG lazer sistemi feldspatik porselen pürüzlendirmesinde hidroflorik aside alternatif bir yaklaşım olabilmektedir. Ancak monolitik zirkonya materyalinde hiçbir pürüzlendirme tekniğinde yeterli ve güvenilir bağlanma kuvveti sağlanamamıştır. Aim: The aim of this study is to examine the bond strengths of different etching methods when bonding brackets to ceramic systems in vitro. At the end of this study, it is aimed to provide better retention in the roughening of ceramic surfaces, which cause problems in the orthodontic treatment process because of the difficulty in roughening and the insufficient bonding strenght. Material and Method: Produced in 6x5x2 mm dimensions 45 feldspathic porcelain samples were divided into 3 groups of 15 pieces, and 45 monolithic zirconia samples were divided into 3 groups of 15 pieces. The roughening methods used in the study were determined as Er,Cr:YSGG laser roughening (L), hydrofluoric acid roughening (HF) and hydrofluoric acid + Er,Cr:YSGG (HF + L) laser roughening. The glaze layer of all samples was removed with a diamond bur. Laser application was performed at 20 Hz frequency, 3 watt power, H mode, with a ratio of 50% water and 50% air. In the hydrofluoric acid applied groups, 9% hydrofluoric acid was applied for 90 seconds, followed by 20 seconds of washing and 20 seconds of drying. After etching, maxillary lateral metal brackets were bonded to the samples with an adhesive system, and then cured with LED light for 20 seconds. All samples were stored in distilled water at 37°C for 1 day, and then subjected to a 5000-cycle thermocycle with a temperature ranging from 5°C to 55°C. The bond strength of all samples was measured at a speed of 1 mm/min on a Universal testing machine and these values were converted to MPa. All surfaces were examined under a stereomicroscope to perform ARI scoring. Images of one sample representing each group and one sample from each ceramic type with the glaze layer removed were taken under SEM at x3000 magnification. Mann-Whitney U test and Kruskall-Wallis H test were used for statistical analysis. Results: It was observed that SBS and ARI score values were significantly higher in the feldspathic porcelain group (11.11 MPa, ARI:3.1) than in the monolithic zirconia group (4.23 MPa, ARI:0.6) (p<0.05). No significant difference was observed between the roughening techniques in terms of SBS values and ARI scores (p>0.05). Although not statistically significant, ARI scores were lower in the L technique. In feldspathic porcelain material; a significant difference was observed between the roughening techniques in terms of SBS values and ARI scores (p<0.05). It was observed that SBS values were significantly lower in the HF technique (8.32 MPa) for feldspathic porcelain than in the other techniques (11.04 MPa for L, 13.97 MPa for L + HF). For feldspathic porcelain, the ARI score was found to be significantly lower in the L technique with a value of 1.13 compared to the other techniques (4.13 for HF, 4.07 for L + HF). In monolithic zirconia material; a significant difference was found in terms of SBS values between the roughening techniques (p<0.05). For monolithic zirconia, the SBS values (2.42 MPa) were found to be significantly lower in the L + HF technique compared to the other techniques (5.69 MPa for HF, 4.58 MPa for L). In monolithic zirconia material, no significant difference was found in terms of ARI score values between the roughening techniques (p>0.05). Although not statistically significant, it was seen that the ARI score values were lower in the HF group. Conclusion: Optimum bond strength was achieved with the roughening techniques applied to feldspathic porcelain, but this situation could not be achieved in monolithic zirconia. According to the findings of our study, the 3 W Er,Cr;YSGG laser system can be an alternative approach to hydrofluoric acid in feldspathic porcelain roughening. However, sufficient and reliable bond strength could not be achieved in any roughening technique in monolithic zirconia material.Item Farklı yüzey işlemlerinin ölçü maddelerinin dentin tübüllerine penetrasyonuna etkisinin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Özer, Hasan Yıldırım; Erkut, SelimBu in vitro çalışmanın amacı, sabit protetik restorasyon amaçlı ölçü alımı öncesinde diş yüzeyine uygulanan farklı yüzey işlemleriyle; hidrofilik bir ölçü maddesi ve diş yüzeyindeki etkileşimin incelenmesidir. Bu amaçla ölçü alma aşamasında farklı retraksiyon solüsyonu ve immediat dentin sealing (IDS) protokolü etkisi de değerlendirilecektir. Bu işlemler sonrasında ölçü maddelerinin dentin tübüllerine olan penetrasyonu taramalı elektron mikroskopu (SEM) analiziyle incelenip kantitatif olarak gruplar arası karşılaştırmalar yapılacaktır. Çalışmada 60 adet dolgusuz 18-35 yaşlar arasındaki hastalardan çekilmiş molar diş kullanıldı. Dişler, 30.000 devir/dakika (Dentsply Sirona, Amerika) hızında aeratör ile su soğutması altında dişin okluzal minesinden dentin yüzeyine kadar önce büyük grid boyutuna sahip yeşil kuşaklı elmas shoulder frez ile (Lot: 22906) (GZ Instrumente, Avusturya) ardından daha küçük grid boyutuna sahip kırmızı kuşaklı elmas shoulder frez ile (Lot: 14181) (GZ Instrumente, Avusturya) horizontal olarak aşındırıldı. Bu aşındırma işlemi tamamlandığında dentin yüzeyinde düz bir zemin elde edildi. Preparasyonu tamamlanan 60 örnek rastgele 6 gruba ayrıldı (n=10): Grup K: Kontrol grubu, Grup A: AlCl3 grubu (ViscoStat™ Clear %25, Ultradent Products, Amerika), Grup F: Ferrik Sülfat grubu (Astringedent™ X %12.7, Ultradent Products, Amerika), Grup I: IDS grubu (Clearfil Se Bond, KURARAY, Japonya), Grup IA: IDS+ AlCl3 grubu, Grup IF: IDS+Ferrik Sülfat grubu. Yüzey işlemleri tamamlanan dişlere polivinilsiloksan (PVS) (KETTENBACH Panasil İnitial Contact X-Light, Amerika) ölçü materyali enjekte edildi ve daha sonra hafif hava basıncı kullanılarak ölçü yüzeyleri üzerinde hafifçe dağıtıldı. Materyal, üreticinin talimatları izlenerek klinik ortamda olduğu gibi normal şekilde sertleşmeye bırakıldı. Sertleşen ölçü dikkatli bir şekilde diş yüzeyinden ayrıldı. SEM analizi Gaziantep Üniversitesi ULUTEM ve Bilkent Üniversitesi UNAM’da yapıldı. Analizde dentin tübüllerine nüfuz eden ölçü materyali ve yapılan işlemlerin yüzeyde oluşturduğu değişikliklerin görüntülenmesi hedeflendi. Ölçü malzemesi uzantılarının (impression tags) uzunluklarını ve çaplarını belirlemek için SEM görüntüleri üzerinde Öklid analizi ölçümleri yapıldı. Şekil indeksi olarak, düzensiz şekilli nesnelerin bir ölçüsü olarak tanımlanan fraktal analiz kullanıldı. Sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk testi ile test edilmiştir. Normal dağılan değişkenlerin 6 grupta karşılaştırılmasında ANOVA ve Tukey testi kullanılmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre IDS uygulaması yapılan gruplarda hidrofilik ölçü maddesinin dentin tübüllerine penetrasyonu IDS uygulaması yapılmayan gruplara göre anlamlı oranda düşük bulunmuştur. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: D-DA20/06) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir. The aim of this in vitro study is to investigate the interaction between a hydrophilic impression material and the tooth surface with different surface treatments applied to the tooth surface prior to impression taking for fixed prosthetic restoration. For this purpose, the effect of different retraction solutions and immediate dentin sealing (IDS) protocols will also be evaluated during the impression taking phase. After these procedures, the penetration of the impression materials into the dentinal tubules will be examined by scanning electron microscope (SEM) analysis and quantitative comparisons will be made between the groups. In the study, 60 unfilled molars extracted from patients aged 18-35 years were used. The teeth were abraded horizontally from the occlusal enamel of the tooth to the dentin surface under water cooling with an aerator at a speed of 30,000 rpm (Dentsply Sirona, USA), first with a large grid size green-belted diamond shoulder bur (Lot: 22906) (GZ Instrumente, Austria) and then with a smaller grid size red-belted diamond shoulder bur (Lot: 14181) (GZ Instrumente, Austria). When this abrasion was completed, a flat surface was obtained on the dentin surface. The 60 prepared specimens were randomly divided into 6 groups (n=10): Group K: Control group, Group A: AlCl3 group (ViscoStat™ Clear 25%, Ultradent Products, USA), Group F: Ferric sulfate group (Astringedent™ X 12.7%, Ultradent Products, USA), Group I: IDS group (Clearfil Se Bond, KURARAY, Japan), Group IA: IDS+ AlCl3 group, Group IF: IDS+Ferric sulfate group. Polyvinylsiloxane (PVS) (KETTENBACH Panasil Initial Contact X-Light, USA) impression material was injected into the surface treated teeth and then gently distributed over the impression surfaces using light air pressure. The material was allowed to harden normally as in a clinical setting, following the manufacturer's instructions. The hardened impression was carefully removed from the tooth surface. SEM analysis was performed at Gaziantep University ULUTEM and Bilkent University UNAM. The aim of the analysis was to visualize the impression material penetrating the dentinal tubules and the changes on the surface caused by the procedures. Euclidean analysis measurements were performed on SEM images to determine the lengths and diameters of impression tags. Fractal analysis, defined as a measure of irregularly shaped objects, was used as a shape index. The conformity of numerical variables to normal distribution was tested by Shaphiro Wilk test. ANOVA and Tukey test were used to compare normally distributed variables in 6 groups. According to the results of our study, the penetration of the hydrophilic impression material into the dentinal tubules was found to be significantly lower in the groups with IDS application compared to the groups without IDS application. This study was approved by Baskent Üniversity Institutional Review Board (Project no: DDA20/ 06) and supported by Baskent University Research Fund.Item Geriatrik bireylerde total diz protezi ameliyatı öncesi verilen hasta eğitiminin ağrı ve hareket korkusu üzerine etkisi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Kaya, Aşkın Deniz; Durutürk, NeslihanBu çalışma geriatrik bireylerde total diz protezi ameliyatı öncesi verilen hasta eğitiminin ağrı ve hareket korkusu üzerine etkisini araştırmak için planlandı. Çalışma randomize kontrollü klinik çalışma olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya 65 yaş ve üstü, tek taraflı semptomatik primer veya sekonder diz OA'si olan primer TDP endikasyonu bulunan 54 gönüllü birey (45K/8E) dahil edildi. Hastalar tek kör, basit randomizasyon olacak şekilde müdahale (27 birey) ve kontrol olmak üzere (27 birey) iki gruba ayrıldı. Cerrahi sonrası müdahale grubundaki 1 kişide derin ven trombozu oluştu, kontrol grubunda ise 1 kişi değerlendirme randevusuna gelmedi. Böylece 2 hasta çalışmadan dışlandı. Her iki grupta da 26 kişi olacak şekilde çalışma tamamlandı. Müdahale grubundaki hastalara ameliyattan 3 gün önce, tek seans, ortalama 30-45 dakika, bir fizyoterapist tarafından yüz yüze görüşme ile hasta eğitimi ve broşür verildi. Kontrol grubundaki bireyler ise ameliyat öncesi, ortalama 15 dakikalık kısa ön görüşme yapıldı ve herhangi broşür verilmedi. Hastalar aynı cerrah tarafından, aynı cerrahi teknikle ameliyat edildi. Tüm çalışma, eğitimler ve ameliyat sonrası rehabilitasyon programı aynı klinikte, aynı fizyoterapist tarafınfan yürütüldü. Tüm bireylerin cerrahi öncesi ve sonrası ağrı durumları; Vizüel Analog Skala (VAS), Ağrı Felaketleştirme Ölçeği (AFÖ) ve Ağrı İnançları Ölçeği (AİÖ) ile, hareket korkuları ise Hareket Korkusu Nedenleri Ölçeği (HKNÖ) ile değerlendirildi. Gruplarda VAS ve AFÖ skorları bakımından önce-sonra ölçümlerinin karşılaştırılmasında tüm alt bileşenlerinde anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Gruplarda AİÖ skorları bakımından önce-sonra ölçümlerinin karşılaştırılması yapıldığında müdahale grubunda tüm alt bileşenlerinde anlamlı fark bulundu (p<0,05), kontrol grubunda organik bileşende anlamlı bir fark varken (p<0,05) psikolojik bileşende anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,055). Gruplarda HKNÖ skorları bakımından önce-sonra ölçümlerinin karşılaştırılması yapıldığında müdahale grubunda tüm alt parametrelerde anlamlı bir fark bulundu (p<0,05), kontrol grubunda ise yok idi (p>0,05). Çalışma gruplarının karşılaştırılmasının yapıldığı tüm ölçümlerde, gruplar arasında fark saptanmadı (p>0,05). Çalışmanın sonucunda ameliyat öncesi verilen hasta eğitiminin hastaların tüm sonuç ölçümlerini anlamlı yönde etkileyebildiği görüldü. Geriatrik rehabilitasyonda ilk tercih olarak uygulanmayan hasta eğitiminin, TDP hastaları için rehabilitasyonda kilit bir rol oynama potansiyeline sahiptir. This study was planned to investigate the effect of patient education provided before total knee replacement surgery on pain and movement fear in geriatric individuals. The study was conducted as a randomized controlled clinical trial. A total of 54 voluntary individuals (45 females/8 males) aged 65 and over, with unilateral symptomatic primary or secondary knee OA, and indicated for primary TKR, were included. Patients were divided into two groups: intervention (27 individuals) and control (27 individuals), using single-blind, simple randomization. Post-surgery, one individual in the intervention group developed deep vein thrombosis, and one individual in the control group did not attend the evaluation appointment. Thus, 2 patients were excluded from the study. The study was completed with 26 individuals in each group. Patients in the intervention group received patient education and a brochure through a face-to-face interview with a physiotherapist, 3 days before surgery, in a single session lasting approximately 30-45 minutes. In the control group, individuals had a short preoperative interview of approximately 15 minutes, with no brochure provided. All patients were operated on by the same surgeon using the same surgical technique. The entire study, including education and postoperative rehabilitation program, was conducted in the same clinic by the same physiotherapist. Pain levels of all individuals before and after surgery were assessed using the Visual Analog Scale (VAS), Pain Catastrophizing Scale (PCS), and The Pain Beliefs Questionnaire (PBQ). Movement fears were assessed using the Kinesiophobia Causes Scale (KCS). In both groups, significant differences were found in all subcomponents when comparing pre- and post-measurements of VAS and PCS scores (p<0.05). When comparing pre- and post-measurements of PBQ scores, a significant difference was found in all subcomponents in the intervention group (p<0.05), while in the control group, a significant difference was found in the organic component (p<0.05), but not in the psychological component (p=0.055). When comparing pre- and post-measurements of KCS scores, a significant difference was found in all subparameters in the intervention group (p<0.05), but not in the control group (p>0.05). No significant differences were found between the groups in all comparisons of the study measurements (p>0.05). The study concluded that preoperative patient education could significantly affect all outcome measurements in patients. Patient education, which is not the first choice in geriatric rehabilitation, has the potential to play a key role in the rehabilitation of TKR patients.Item Golgi Stresinin foliküler T ve B hücre yüzeyinde HLA-G ekspresyonuna etkisinin araştırılması(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Kavuzlu, Miray; Baştürk, BilkayTez çalışmasının amacı foliküler B hücresinde Brefeldin A muamelesi ile meydana getirilen Golgi stresinin MHC Sınıf-II ve non-klasik HLA-G moleküllerinin ekspresyonuna etkisinin ve foliküler B hücresinde oluşturulan bu stresinin T foliküler yardımcı (Tfh) hücrelerin yüzeyindeki ve B hücre yüzeyindeki HLA-G molekülünün ekspresyonuna etkisini araştırmaktır. Nakillerde stres altında kalan adaptif immün sistem hücrelerinin yanıtlarına ve greft doku işlevselliğine ışık tutacak bulguların elde edilmesi amaçlandı. İmmün sistem kendinden olanı ve olmayanı tanıyarak yabancı antijenleri “Major Histokompatibilite Kompleksi (MHC)” ile T hücrelerine sunar. MHC molekülleri Sınıf I, II, III ve IV olmak üzere 4 sınıfa ayrılır. Sınıf-I MHC (HLA-A, -B, -C) ve Sınıf-II MHC (HLA-DR, -DP, -DQ) moleküllerinin birincil görevi antijen sunumuna katılmaktır. Klasik olmayan Sınıf-I MHC (HLA-E, -F, -G) molekülleri ise immünomodülatör moleküllerdir. Sınıf-I MHC molekülleri CD8+ sitotoksik T hücrelere, Sınıf-II MHC molekülleri ise CD4+ yardımcı T hücrelerine antijen sunarlar. B hücreleri aktive olduktan sonra MHC Sınıf-II moleküllerinin ekspresyonlarını arttırarak antijen sunan hücre görevi görebilirler. MHC Sınıf-II peptid kompleksi CD4+ T hücrelerine antijen sunmak için hücre yüzeyine taşınır. Non-klasik Sınıf-I HLA-G molekülleri bağışıklık sisteminin modülasyonunda görev alır. HLA-G için reseptör görevi üstlenen immünglobülin benzeri transkript 2 (ILT2: Ig-Like Transcript 2) B hücreleri, T hücreleri, NK (Natural Killer) hücreleri, dendritik hücreler ve diğer bağışıklık hücreleri tarafından eksprese edilir. ILT2'nin ligandları ile etkileşimi, T ve B hücrelerinin fonksiyonunu baskılar. Alıcı (konak), greft dokuyu yüzeyinde bulunan MHC molekülleri aracılığı ile tanır. Golgi, proteinlerin ve lipidlerin alınmasında, işlenmesinde, paketlenmesi ve taşınmasında merkezi bir rol oynar. Brefeldin A Golgi için bir stres indükleyicisidir ve golgi stres yolaklarını aktive edip golginin yapısının bozulmasına neden olarak protein taşınmasını bloke eder. Bu çalışma 3 farklı kişiden alınan sekonder lenfoid doku örneklerinin (dalak örnekleri) kullanıldığı deneysel bir çalışmadır. Dalak örneklerinden manyetik boncuk yöntemi ile T hücre ve B hücre izolasyonu yapıldı. T:B hücre ko-kültürü yapılarak akım sitometri yöntemi ile 0. saat immünfenotipleme çalışması yapıldı. B hücrelerinde Brefeldin A ile muamelesi ile golgi stresi indüklendi. B hücrelerde golgi stresi immünohistokimya yöntemiyle anti-GM130 boyaması yapıldıktan sonra immünfloresan mikroskopta görüntülenmesi ve akım sitometri yöntemi ile HLA-DR ekspresyon oranının değişiminin belirlenmesi ile gösterildi. Hücre kültürü yöntemi ile T:B hücre ko-kültürü yapıldı ve steroid muamelesi uygulandı. Hücre kültüründe zamana (6/12/24. saat), golgi stresine ve steroid etkisine bağlı olarak Tfh hücreler ile foliküler B hücrelerinin hücre yüzey belirteçlerinin değişimleri akım sitometri yöntemiyle değerlendirildi. B hücrelerinde Brefeldin A muamelesi ile oluşturulan golgi stresine bağlı olarak MHC Sınıf-II molekülü (HLA-DR) ekspresyonun azaldığı, steroid muamelesiyle Tfh hücre ve B hücre yüzeyinde HLA-G ekspresyonunun arttığı saptanmıştır. The aim of thesis study is to investigate the effect of golgi stress induced by Brefeldin A treatment on the expression of MHC Class-II and non-classical HLA-G molecules in follicular B cell. We are going to investigate the impact of golgi stress of B follicular cells on HLA-G molecules expression on the cell surfaces of T follicular helper (Tfh). The immune system recognizes self and non-self antigens, and present foreign antigens to T cells through “Major Histocompatibility Complex (MHC)”. MHC have been classified into four classes: class-I, II, III and IV. The primary function of MHC Class-I (HLA-A, -B, -C) and MHC Class-II (HLA-DR, -DP, -DQ) molecules is to participate in antigen presentation. Non-classical Class-I MHC (HLA-E, -F, -G) molecules are immunomodulatory molecules. Class-I HLA molecules present antigens to CD8+ cytotoxic T cells while Class-II molecules present to CD4+ hepler T cells. After B cells are activated, it can act as antigen-presenting cells by increasing the expression of MHC Class-II molecules. The MHC Class-II peptide complex is transported to the cell surface to present antigen to CD4+ T cells. Non-classical Class-I HLA-G molecules function in the modulation of the immune system Immunoglobulin-like transcript 2 (ILT2), which acts as a receptor for HLA-G, is expressed by B cells, T cells, NK cells, dendritic cells, and other immune cells. Interaction of ILT2 with its ligands suppresses the function of T and B cells. The recipient recognizes the graft tissue with the MHC molecules on its surface. The Golgi plays a central role in the uptake, processing, packaging and transport of proteins and lipids. Brefeldin A is a stress inducer for golgi. It activates the golgi stress pathways, disrupts the structure of golgi and blocks protein transport. This is an experimental study in which secondary lymphoid tissue samples (spleen samples) from 3 different individuals were used. T cells and B cells were isolated from spleen samples by magnetic bead method. T:B cell co-culture was performed and 0. hour immunophenotyping study was performed by flow cytometry method. Golgi stress was induced in B cells by treatment with Brefeldin A. Golgi stress in B cells was demonstrated by immunohistochemistry using anti-GM130 staining followed by immunofluorescence microscopy and flow cytometry to determine the change in HLA-DR expression ratio. T:B cell co-culture was performed by cell culture method and steroid treatment was applied. Changes in cell surface markers of Tfh cells and follicular B cells depending on time (6/12/24 hours), golgi stress and steroid effect in cell culture were evaluated by flow cytometry method. In B cells isolated from secondary lymphoid organs, golgi stress induced by Brefeldin A treatment decreased the expression of HLA-DR, an MHC Class-II molecule on the cell surface. Steroid treatment increased HLA-G expression on the surface of Tfh cells and B cells.Item Görme kayıplı bireylerde periferik vestibüler sistemin baş savurma testi (vHIT) ve vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP) ile değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Kale, Özge; Köycü, AlperBu çalışmada, görme kaybı olan bireylerin denge sisteminin analizinde baş savurma testi (vHIT), servikal vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (sVEMP) ve oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (oVEMP) testleri kullanılarak sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya; bilateral az görme tanısı almış 23 birey, bilateral kör tanısı almış 20 birey ve 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara, vestibüler sistem değerlendirilmesi amacıyla vHIT, sVEMP ve oVEMP testleri uygulanmıştır. Kontrol grubuna görsel girdinin etkisini değerlendirmek amacıyla standart vHIT’e ek olarak iki koşullu (karanlık ortamda ve hedef olmadan gün ışığında) vHIT yapılmıştır. vHIT yanıtlarında tüm SSK’da çalışma grubuyla kontrol grubunun birbiri arasındaki mukayesesinde VOR kazançlarında anlamlı farklılık tespit edilmiştir ( p<0,001). Kontrol grubunun koşullu üç grubundaki (hedefsiz gün ışığı, karanlık ve standart) vHIT yanıtlarına bakıldığında tüm SSK’da her 3 grubun birbiri arasındaki mukayesesinde VOR kazançlarında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,001). Çalışma ve kontrol grubunun oVEMP yanıtları karşılaştırıldığında; bilateral az gören grup ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Bilateral kör grupta oVEMP yanıtı elde edilememiştir. Bilateral az gören, bilateral kör ve kontrol grubunun sVEMP yanıtları karşılaştırıldığında; sağ kulaktan elde edilen N23 latans değerinde (p=0,016; p <0,05), sağ kulaktan elde edilen N1P1 latans değerinde (p=0,009; p <0,05) sağ kulaktan elde edilen N1P1 amplitüd değerinde (p=0,006; p <0,05) ve sol kulaktan elde edilen N1P1 amplitüd değerinde (p=0,001; p <0,05) istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Hedefsiz gün ışığı ve karanlık koşullarda elde edilen VOR kazançlarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı daha düşük bulunması, görsel girdinin vestibüler sistem üzerinde önemli bir etkisinin olduğunu göstermektedir. Bilateral az gören grubun VOR kazançlarının kontrol hedefsiz gün ışığı grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunması hedef olmasa bile gün ışığının var olması VOR kazancında iyileştirici bir etkiye sahip olabileceğini düşündürmektedir. Her ne kadar sağlıklı bireyleri görme yetisinden yoksun bıraksak da VOR yine de sağlıklı grupta anlamlı derecede yüksek bulundu. Bu sonuç sağlıklı gören bireylerde gelişen ortama adaptasyon mekanizması ve kör bireylerin uzun süre görsel girdiden yoksun olması sebebiyle elde edilmiş olabileceği düşünülebilir. Sonuç olarak çalışmamızda, az gören ve kör bireylerde istatistiksel olarak anlamlı elde ettiğimiz düşük VOR kazançları, görsel girdinin vestibüler sistem üzerindeki büyük etkisini göstermiştir. Buna ek olarak, sağlıklı bireylerde üç aşamalı (karanlık, hedefsiz gün ışığı ve standart) uygulamış olduğumuz vHIT sonuçları da bu hipotezimizi desteklemiştir. In this study, it was aimed to compare the balance system of individuals with vision loss with the healthy control group by using the video head impulse test (vHIT), cervical vestibular evoked myogenic potentials (sVEMP) and ocular vestibular evoked myogenic potentials (oVEMP) tests. The study included 23 individuals diagnosed with bilateral low vision, 20 individuals diagnosed with bilateral blindness and 50 healthy individuals. vHIT, cVEMP and oVEMP tests were applied to all participants to evaluate the vestibular system. In addition to the standard vHIT, two-condition vHIT (in the dark and in daylight without a target) was performed on the control group to evaluate the effect of visual input. In vHIT responses, a significant difference in VOR gains was detected in the comparison between bilaterally low vision, bilateral blind and control groups in all SSK (p <0,001). When the vHIT responses in the three conditional groups of the control group (untargeted daylight, darkness and standard) were examined, a significant difference in VOR gains was detected in the comparison of all 3 groups in the entire SSK (p <0,001). When oVEMP responses of the study and control groups were compared; No statistically significant difference was detected between the bilateral low vision group and the control group (p>0,05). No oVEMP response was obtained in the bilaterally blind group. When the sVEMP responses of bilateral low vision, bilateral blind and control groups were compared; N23 latency value obtained from the right ear (p=0,016; p <0,05), N1P1 latency value obtained from the right ear (p=0,009; p <0,05) and N1P1 amplitude value obtained from the right ear (p=0,006; p A statistically significant difference was detected in the N1P1 amplitude value obtained from the left ear (p=0,001; p<0,05). The fact that the VOR gains obtained in untargeted daylight and dark conditions were statistically significantly lower than the control group suggests that visual input has a significant effect on the vestibular system. The statistically significant lower left anterior SSC VOR gains and right posterior SSC VOR gains of the bilateral low vision group compared to the control untargeted daylight group suggests that the presence of daylight even in the absence of a target may have an improving effect on VOR gain. Although we deprived healthy individuals of their vision, VOR was still significantly higher in the healthy group. This result may be attributed to the adaptation mechanism developed in healthy sighted individuals and the prolonged absence of visual input in blind individuals. In conclusion, in our study, the large effect of visual input on the vestibular system was explained by the statistically significant low VOR gains in low vision and blind individuals. In addition, the results of our three-stage (dark, untargeted light and standard) vHIT in healthy subjects also supported this hypothesis.Item Gürültüye maruz bırakılan sıçanlarda astaksantin kullanımının etkilerinin odyolojik ve histopatolojik olarak gösterilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Yılmaz, Seher; Öz, IşılayBu çalışmada, gürültüye bağlı işitme kaybına karşı astaksantinin potansiyel koruyucu etkisi ve işitme fonksiyonlarını koruyabilme kapasitesi araştırılmıştır. Çalışmada, toplam 25 erkek Wistar albino sıçan kullanılarak 5 farklı grup (her grup için n=5) oluşturuldu. Gruplar; kontrol (sadece serum fizyolojik verilen grup), gürültü, gürültü+ serum fizyolojik grubu, sadece astaksantin verilen grup ve gürültü+ asraksantin grubu olarak 5 gruba ayrıldı. Gürültü uygulaması 120 dB SPL şiddetinde 4 kHz dar bant ile 4 saat boyunca gerçekleştirildi. Astaksantin; gürültü sonrasında, 10 mg/kg dozda 5 gün boyunca intraperitonal yolla uygulandı. Deneklerin işitme fonksiyonları Distorsiyon Ürünü Otoakustik Emisyon (DPOAE) testi ile 1, 2, 4, 6, 8 kHz’de ve İşitsel Uyarılmış Beyinsapı Cevapları (İUBC) testiyle 4, 8, 12, 16, ve 32 kHz’de değerlendirildi. Değerlendirmeler; ön test (0. Gün), gürültü sonrası 1. Gün, 7 gün ve 21. Günde yapıldı. 21. Gün son testler yapıldıktan sonra sakrifikasyon ve temporal kemiğin diseksiyonu gerçekleştirildi. Histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemeler yapılarak, astaksantinin koruyucu etkisi analiz edildi.ABR testlerinde, 4, 8, 12, 16 ve 32 kHz frekanslarında gürültü grubu ve astaksantin tedavi grubu arasında 1., 7. ve 21. günlerde anlamlı farklar bulundu. DPOAE testinde, 2, 4 ve 6 kHz’de 1. günde anlamlı farklar elde edildi, ancak 8 kHz’de 1. ve 21. günlerde anlamlı fark gözlendi. Astaksantin verilen grupta, 1. günden 21. güne kadar sinyal- gürültü oranlarında artış eğilimi görüldü. Histopatolojik incelemelerde, astaksantinin gürültüye maruz kalan gruplarda doku hasarını azalttığı ve hücresel düzeyde koruma sağladığı tespit edildi.Sonuç olarak; Astaksantinin gürültü kaynaklı işitme kaybına karşı koruyucu etkisi olduğu ve işitme fonksiyonlarının korunmasında potansiyel etkinin olabileceği göstermiştir. This study investigated the potential protective effect of astaxanthin against noise-induced hearing loss (NIHL) and its capacity to preserve auditory functions.In the study, 5 different groups (n=5 for each group) were formed using a total of 25 male Wistar albino rats. The groups were divided into 5 groups as control (saline only group), noise, noise+ saline group, astaxanthin only group and noise+ astaxanthin group. Noise presented to rats with 4 kHz narrow band at 120 dB SPL for 4 hours. Astaxanthin was administered intraperitoneally at a dose of 10 mg/kg for 5 days after noise. Hearing functions of the subjects were evaluated by Distortion Product Otoacoustic Emission (DPOAE) test at 1, 2, 4, 6, 8 kHz and Auditory Evoked Brainstem Potentials (ABR) test at 4, 8, 12, 16, and 32 kHz. The evaluations were performed at pretest (Day 0), post-noise Day 1, 7 days and 21 days. On day 21, sacrification and dissection of the temporal bone were performed after the final tests. Histopathological and immunohistochemical examinations were performed and the protective effect of astaxanthin was analysed. As a results in the ABR tests, significant differences were observed between the noise-exposed and astaxanthin-treated groups at frequencies of 4, 8, 12, 16, and 32 kHz on days 1, 7, and 21. In the DPOAE test, significant differences were found at 2, 4, and 6 kHz on day 1, while at 8 kHz, significant differences were observed on days 1 and 21. In the group treated with astaxanthin, an increasing trend in the signal-to- noise ratio was observed from day 1 to day 21. Histopathological examinations revealed that astaxanthin reduced tissue damage and provided cellular protection in the groups exposed to noise. İn Conclusion the study demonstrated that astaxanthin has a potential protective effect against NIHL and may be effective in preserving auditory function.Item Hemodiyaliz hastalarına verilen motivasyonel görüşme temelli danışmanlığın hemodiyaliz dayanıklılık ve tedavi uyumuna etkisi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Özdemir Eler, Çiğdem; Kav, SultanBu araştırma hemodiyaliz hastalarına verilen motivasyonel görüşme temelli danışmanlığın, hemodiyaliz dayanıklılık ve hemodiyaliz tedavi uyumuna etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın birinci aşaması olan “Hemodiyaliz Dayanıklılık Ölçeği’nin Türk toplumu için geçerlilik ve güvenirlilik çalışması” Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Çiğdem Diyaliz Merkezi ve Yenikent Diyaliz Merkezi’nde 26 Nisan- 25 Mayıs 2021 tarihleri arasında 136 hasta ile tamamlanmıştır. Ölçeğin zaman içinde değişmezliği ve güvenilirliğinin incelenmesi amacıyla, ilk değerlendirmeden 2 hafta sonra örneklem içinde ulaşılabilen 50 hasta ile test-tekrar test çalışması yapılmıştır. Hemodiyaliz Dayanıklılık Ölçeği-TR için cronbach alfa katsayısı 0.940 olarak elde edilmiş olup ölçek 20 madde ve 3 alt boyuttan oluşmaktadır. Araştırmanın randomize kontrollü deneysel ikinci aşaması, Haziran 2021-Aralık 2021 tarihlerinde 56 hasta (27 hasta müdahale ve 29 hasta kontrol) ile gerçekleştirilmiştir. Veriler, Hasta Bilgi Formu, Hemodiyaliz Dayanıklılık Ölçeği-TR (HDDÖ), Son Dönem Böbrek Yetmezliği Uyum Ölçeği (SDBYUÖ), Motivasyonel Görüşme Tekniği Memnuniyet Formu ile elde edilmiştir. Müdahale grubuna 4 oturumdan oluşan motivasyonel görüşme yöntemi uygulanmıştır. Ayrıca ayda 1 kez telefonla görüşerek ve ayda 1 kez kısa mesaj ile hatırlatmalar yapılmıştır. Kontrol grubuna ise rutin bakım verilmiştir. Müdahale ve kontrol grubuna müdahale öncesi ve sonrası olmak üzere 2 kez veri toplama formları uygulanmıştır. Verilerin analizinde Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi, Mann-Whitney U Testi, Spearman Korelasyon analizi, Cohen d etki büyüklüğü kullanılmıştır. İkinci değerlendirmede SDBYUÖ toplam puanı her iki grupta da artmasına rağmen bu artışın müdahale grubunda daha fazla olduğu ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p=0.02) görülmüştür. SDBYUÖ’nin HD katılım (p=0.52), ilaç kullanımı (p=0.46) ve sıvı uyumu (p=0.30) alt boyutları çeyrekler açıklıkları bakımından ikinci değerlendirmede gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmezken diyet kısıtlaması (p=0.001) alt boyutu çeyrekler açıklığının anlamlı düzeyde arttığı saptanmıştır. HDDÖ toplam puanı (p=0.002) ile F2 (p=0.003) ve F3 (p=0.014) alt boyutlarının medyan değerlerinin arttığı saptanmıştır. HDDÖ, F1 alt boyutu puan ortalamasının her iki grupta da arttığı fakat bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.013). Cohen d analizi gruplar arasında elde edilen farkın orta-yüksek düzeyde etki büyüklüğüne sahip olduğunu göstermiştir. Müdahale grubundaki hastalar motivasyonel görüşme temelli danışmanlıktan memnun olduklarını (x̄ ±ss=9.37±0.42) ifade etmiştir. Araştırmanın sonucunda, motivasyonel görüşme yönteminin hemodiyaliz dayanıklılık ve hemodiyaliz tedavisine uyumlarını arttırmada etkili olduğu bulunmuştur. Hemodiyaliz tedavisi alan hastalarla etkin iletişim kuran hemşirelerin motivasyonel görüşme yöntemi kullanımının yaygınlaşması önerilmektedir. This research was conducted to determine the effect of motivational interview-based counseling given to hemodialysis patients on their hemodialysis resilience and treatment adherence. In the first phase, ‘the validity and reliability of the Hemodialysis Resilience Scale for the Turkish population’ was conducted with a total of 136 patients at Başkent University Ankara Hospital Çiğdem Dialysis Center and Yenikent Dialysis Center between 26 April and 25 May 2021. Test-retest study was conducted with 50 patients within the sample who could be reached 2 weeks after the first evaluation. The cronbach alpha coefficient for the Haemodialysis Resilience Scale-TR was obtained as 0.940 and the scale consists of 20 items and 3 sub-dimensions. In the second phase, the randomized controlled experimental study was conducted between June 2021 and December 2021 with 56 patients (27 patients in the intervention and 29 patients in the control group). Data in the study were obtained through the Patient Information Form, Patients on Hemodialysis Resilience Scale-TR (PHRS), End-Stage Renal Disease Adherence Questionairie (ESRD), and Motivational Interviewing Technique Satisfaction Form. Motivational interviewing method consisting of 4 sessions was applied to the intervention group. In addition, reminders were made by phone call once a month and by text message once a month. The control group received routine care. Data collection forms were applied to the intervention and control groups twice, before and after the intervention. Wilcoxon Signed Rank Test, Mann-Whitney U Test, Spearman Correlation analysis, Cohen's d effect size were used to analyze the data. In the second evaluation, although the ESRD total score increased in both groups, it was observed that this increase was greater in the intervention group and this increase was statistically significant (p=0.02). While there was no significant difference between the groups in the second evaluation in terms of the quartile gaps of the HD participation (p=0.52), medication use (p=0.46) and fluid restriction (p=0.30) sub-dimensions of ESRD, the dietary restriction (p=0.001) sub-dimension had a lower quartile gap. It was found that it increased significantly. It was found that the median values of PHRS total score (p=0.002) and F2 (p=0.003) and F3 (p=0.014) subscales increased. It was observed that the PHRS, F1 subscale score average increased in both groups, but this increase was not statistically significant (p = 0.013). Cohen's d analysis showed that the difference between the groups had a medium-high effect size. Patients in the intervention group stated that they were satisfied with motivational interviewing-based counseling (x̄ ±sd=9.37±0.42). As a result, it was found that the motivational interviewing method was effective in increasing the resilience and treatment adherence in hemodialysis patients. It is recommended that nurses who communicate effectively with patients receiving hemodialysis treatment use motivational interviewing methods more widely.Item Hemodiyaliz hastalarında sağlık okuryazarlığı, öz yönetim ve hasta güçlendirme düzeylerinin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Ölmez, Sude NurBu araştırma hemodiyaliz alan hastaların sağlık okuryazarlığı, öz yönetim ve hasta güçlendirme düzeylerini incelemek amacıyla yapılan tanımlayıcı türde bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini, Başkent Üniversitesi Ankara hastanesi diyaliz merkezlerinde hemodiyaliz (HD) alan 377 hasta oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise bu merkezlerde 25.01.2024-15.05.2024 tarihleri arasında tedavi alan ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan 219 hasta oluşturmuştur. Araştırmanın verileri, “Hasta Tanıtıcı Bilgi Formu”, “Hemodiyaliz Hastalarında Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (SOY-HD)”, “Kronik Hastalık Öz Yönetim Ölçeği” ve “Hasta Güçlendirme Ölçeği” kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada hastaların SOY-HD ölçeği puan ortalaması 62,19±8,96’dur ve hastaların sağlık okuryazarlığı (SOY) düzeyleri ortalamanın üstünde bulunmuştur. 18-44 yaş arası, üniversite mezunu, çalışan, geliri giderinden fazla olan, ek bir hastalığı olmayan, doktor kontrollerini düzenli yaptıran, hastalığa ilişkin daha önce eğitim alan ve aldığı eğitimi yeterli bulan hastaların SOY-HD puan ortalamaları daha yüksek bulunmuştur. Kronik Hastalıklarda Öz Yönetim Ölçeği madde puan ortalaması 3,34±0,48 iken ölçeğin alt boyutlarının puan ortalamaları kendini damgalama 2,28±1,14, damgalamayla baş etme 3,37±0,86, sağlık bakım etkinliği 3,39±0,96, tedavi uyumu ise 4,32±0,83’dür. Hastaların öz yönetim düzeyi ortalamanın üstündedir. Kronik hastalık öz yönetim ölçeğinin kendini damgalama alt boyut madde puan ortalaması çalışan hastaların düşük bulunmuştur. 75 yaş ve üzeri hastaların sağlık bakım etkinliği alt boyut madde puan ortalaması düşük, böbrek yetmezliği tanı süresi 16 yıl ve üzeri olan hastaların yüksek bulunmuştur. Hasta Güçlendirme ölçeği toplam puan ortalaması 129,92±25,08, madde puan ortalaması 3,49±0,68 iken alt boyutların puan ortalamaları kimlik/özdeşlik 3,33±0,83, kişisel kontrol 3,66±0,73, karar alma 3,72±0,61, bilme ve anlama 3,60±0,77, başkaları ile etkileşim 3,11±1,11’dir. Hastaların güçlenme düzeyi ortalamanın üstünde bulunmuştur. Komorbiditeye sahip hastaların güçlendirme düzeyi daha düşük bulunmuştur. 16 yıl ve üzeri böbrek yetmezliği tanısı alan hastaların güçlendirme düzeyi daha yüksek bulunmuştur. Hastaların eğitim düzeyi arttıkça güçlenme düzeyi artmaktadır. Çalışan hastaların güçlenme düzeyi çalışmayan hastalara göre daha yüksektir. Geliri giderinden fazla olan hastaların geliri giderinden az olan hastalara göre güçlenme düzeyi daha yüksektir. Daha önce eğitim alan ve eğitimi yeterli bulan hastaların güçlenme düzeyi daha yüksektir. Hastaların SOY düzeyi ile hasta güçlendirme düzeyi arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki bulunmuştur (r:0,604; p<0,01). Hastaların SOY düzeyi arttıkça tedavi uyumu, kendi sağlığını yönetebilme ve hasta güçlendirme düzeyi artmakta kendini damgalama düzeyi azalmaktadır. Kronik hastalıkların yönetimi, hasta güçlendirme çalışmaları ile başarılabilmektedir. Bu yüzden kronik hastaların hastalıklarını yönetebilmelerini ve kendi sağlık kararlarını alarak uygun sağlık davranışlarını sergilemelerini sağlayabilmek için hem hasta güçlendirme hem de sağlık okuryazarlık düzeylerini geliştirecek çalışmaların birlikte yapılması gerektiği düşünülmektedir. This study is a descriptive study conducted to investigate the health literacy, self-management and patient empowerment levels of patients receiving hemodialysis. The population of the study consisted of 377 patients receiving hemodialysis (HD) in dialysis centers of Başkent University Ankara Hospital. The sample of the study consisted of 219 patients who received treatment in these centers between 25.01.2024-15.05.2024 and met the inclusion criteria. The data of the study were collected by using “Patient Descriptive Information Form”, “Health Literacy Scale in Hemodialysis Patients (HLS-HD)”, “Chronic Disease Self-Management Scale” and “Patient Empowerment Scale”. In the study, the mean score of the patients' health literacy (HLS) scale was 62.19±8.96 and their health literacy (HLS) levels were found to be above the average. The mean scores of HLS-HD the patients aged 18-44 years, university graduates, employed, with an income higher than their expenses, without any additional disease, having regular medical check-ups, receiving previous education about the disease and finding the education adequate were found to be higher. While the mean item score of the Self-Management Scale in Chronic Diseases was 3.34±0.48, the mean scores of the sub-dimensions of the scale were self-stigmatization 2.28±1.14, coping with stigmatization 3.37±0.86, health care effectiveness 3.39±0.96, and treatment compliance 4.32±0.83. The self-management level of the patients was above average. The mean score of the self-stigmatization sub-dimension item of the chronic disease self-management scale was found to be lower in working patients. Patients aged 75 years and older had a low mean score on the health care effectiveness sub-dimension and patients with a diagnosis of renal failure of 16 years or more had a high mean score. The mean total score of the Patient Empowerment Scale was 129.92±25.08, the mean item score was 3.49±0.68, and the mean scores of the sub-dimensions were identity/identity 3.33±0.83, personal control 3.66±0.73, decision making 3.72±0.61, knowing and understanding 3.60±0.77, and interaction with others 3.11±1.11. The empowerment level of the patients was found to be above average. The empowerment level of patients with comorbidities was found to be lower. Patients diagnosed with 16 years or more of renal failure had a higher level of empowerment. The level of empowerment increased as the education level of the patients increased. Empowerment level of working patients was higher than non-working patients. Patients whose income is higher than their expenses have higher empowerment levels than patients whose income is lower than their expenses. The empowerment level of patients who received education before and found the education adequate was higher. A moderate positive correlation was found between the patients' level of SOI and the level of patient empowerment (r: 0.604; p<0.01). As the SOY level of the patients increased, the level of treatment compliance, self-health management and patient empowerment increased, and the level of self-stigmatization decreased. The management of chronic diseases can be achieved through patient empowerment activities. Therefore, it is thought that studies to improve both patient empowerment and health literacy levels should be carried out together in order to ensure that chronic patients can manage their diseases and exhibit appropriate health behaviors by taking their own health decisions.Item Hemodiyaliz tedavisi alan hastaların pozitif ruh sağlığı, öz yönetim ve tedavi uyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Dilek, Sıla Senem; Ok, ElifBu çalışma hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda pozitif ruh sağlığı, öz yönetim ve tedavi uyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılan tanımlayıcı ve ilişki arayıcı bir araştırmadır. Araştırma Ocak- Haziran 2024 tarihleri aralığında Başkent Üniversitesi Hastanesine bağlı diyaliz merkezlerinde tedavi alan 205 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri sosyodemografik bilgi formu, Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği, Kronik Hastalık Öz Yönetim Ölçeği ve Son Dönem Böbrek Yetmezliği Uyum Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin analizi; tanımlayıcı istatistikler, Student t testi ve ANOVA testi ile gerçekleştirilmiştir. İleri istatistiksel analiz için Bonferroni düzeltmesi yönteminden yararlanılmıştır. İlişki analizleri için Pearson Korelasyon analizi ve sonrasında Lineer Regresyon analizi yapılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre hastaların Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği toplam puan ortalaması 139,66±10,30, Kronik Hastalık Öz Yönetim Ölçeği Kendini Damgalama puan ortalaması 11,97±3,02, Damgalama ile Baş Etme puan ortalaması 21,03±3,76, Sağlık Bakım Etkinliği puan ortalaması 17,40±2,98 ve Tedavi Uyumu puan ortalaması 18,52±2,22 bulunmuştur. Katılımcıların Son Dönem Böbrek Yetmezliği Uyum Ölçeği toplam puan ortalaması 965,02±108,92 olarak belirlenmiştir. Katılımcıların cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, çocuk varlığı ve başka kronik hastalık varlığı gibi sosyodemografik ve hastalıkla ilgili özelliklerine göre Pozitif Ruh Sağlığı, Kronik Hastalık Öz Yönetim ve Son Dönem Böbrek Yetmezliği Uyum Ölçeği puan ortalamaları arasında fark olduğu belirlenmiştir. Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği ile Damgalama ile Baş Etme, Sağlık Bakım Etkinliği ve Tedaviye Uyum puanları arasında pozitif yönlü ve orta düzeyde; Kendini Damgalama puanları ile negatif yönlü ve orta düzeyde ilişki bulunmuştur. Hastaların pozitif ruh sağlığı düzeyleri yükseldikçe kendini damgalama düzeyleri düşmekte; damgalama ile baş etme, sağlık bakım etkinliği ve tedaviye uyum düzeyleri yükselmektedir. Katılımcıların kronik hastalık öz yönetim düzeylerinin pozitif ruh sağlığı tarafından belirli oranlarda yordandığı saptanmıştır. Sonuç olarak hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda pozitif ruh sağlığının kronik hastalık öz yönetimi ve tedavi uyumu üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda pozitif ruh sağlığını geliştirecek eğitim ve destek hizmetleri konusunda danışmanlık verilmesi önerilmektedir. This study is a descriptive and correlational research conducted to examine the relationship between positive mental health, self-management and treatment adherence in patients receiving haemodialysis treatment. The study was conducted with 205 patients receiving treatment in Ümitköy, Çiğdem and Yenikent Dialysis Centres of Başkent University Hospital between January and June 2024. The research data were collected with sociodemographic information form, Positive Mental Health Scale, Chronic Disease Self-Management Scale and End Stage Renal Failure Adjustment Scale. Data were analysed using descriptive statistics, Student t and ANOVA tests. Bonferroni correction method was used for further statistical analysis. Pearson Correlation analysis and then Linear Regression analysis were performed for relationship analyses. According to the results of the study, the mean total score of positive mental health of the patients was 139.66±10.30, the mean score of Chronic Disease Self-Management Scale Self-Stigma was 11.97±3.02, the mean score of Coping with Stigma was 21.03±3.76, the mean score of Health Care Effectiveness was 17.40±2.98 and the mean score of Treatment Compliance was 18.52±2.22. The mean score of the End Stage Renal Failure Compliance Scale was found to be 965.02±108.92. It was determined that there was a difference between the mean scores of positive mental health, chronic disease self-management and end-stage renal failure adjustment scale according to sociodemographic and disease-related characteristics of the participants such as gender, marital status, educational status, presence of children and presence of other chronic diseases. A positive and moderate relationship was found between positive mental health and coping with stigmatisation, health care effectiveness and treatment compliance scores, and a negative and moderate relationship was found with self-stigmatisation scores. As the positive mental health scores of the patients increased, self-stigmatisation scores decreased; coping with stigmatisation, health care effectiveness and treatment compliance scores increased. It was found that participants' chronic disease self-management levels were explained by positive mental health at various levels. As a result, it was determined that positive mental health had a significant effect on chronic disease self-management and treatment compliance in patients receiving haemodialysis treatment. In line with these results, it is recommended to provide counselling on training and support services to improve positive mental health in patients receiving haemodialysis treatment.Item Hemşirelerde profesyonel sağlamlık ve öz-bakım düzeylerinin profesyonel yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Karaer, Hülya; Akgün Çıtak, EbruÇalışma hemşirelerde profesyonel sağlamlık ve öz-bakım düzeylerinin profesyonel yaşam kaliteleri üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla yapılan tanımlayıcı özellikte kesitsel bir araştırmadır. Araştırma Aralık 2023- Haziran 2024 tarihleri arasında bir vakıf ve bir devlet üniversitesi hastanesinde çalışan, katılmayı kabul eden 524 hemşire ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri, Hemşireler İçin Tanımlayıcı Bilgi Formu, Skovholt Profesyonel Sağlamlık ve Öz-bakım Envanteri (SPSE) ve Çalışan Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇYKÖ) ile toplanmıştır. Verilerin analizi için tanımlayıcı istatistikler, Student t ve ANOVA testi, ileri istatistiksel analiz için Bonferroni düzeltmesi yöntemi kullanılmıştır. İlişki analizleri için Pearson Korelasyon analizi ve sonrasında Lineer Regresyon analizi yapılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre; hemşirelerin SPSE düzeylerinin ortalamanın üzerinde olduğu, sosyodemografik ve mesleki özellikler ile karşılaştırıldığında gelir durumu, ruhsal ve fiziksel sağlık algıları, mesleği seçme durumu, çalışma şekli, memnuniyet düzeyleri ile SPSE ölçek puanı arasındaki istatistiksel farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Katılımcıların ÇYKÖ ölçek puan ortalamalarına göre; mesleki tatmin puan ortalaması düşük, tükenmişlik puan ortalamasının orta, merhamet yoğunluğu puan ortalaması ise yüksek bulunmuştur (p<0.05). SPSE tüm alt boyut ve toplam puan ortalamaları ile mesleki tatmin arasında pozitif yönlü ve orta düzeyde, tükenmişlik ile arasında negatif yönlü ve orta düzeyde anlamlı ilişki, merhamet yorgunluğu ile arasında negatif yönlü ve zayıf düzeyde anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Hemşirelerin profesyonel sağlamlık düzeyleri arttıkça mesleki tatmin düzeylerinin arttığı, tükenmişlik ve merhamet yorgunluğu düzeylerinin azaldığı saptanmıştır. Araştırma sonuçları doğrultusunda; öz-bakım ve profesyonel sağlamlık ile ilgili farkındalık oluşturulması, hemşirlerin mesleki memnuniytetlerinin artırılıması, psikiyatri hemşirerleri konsültan liyezon hemşireliği kapsamında meslektaşlarına danışmanlık yapmaları önerilmiştir. The study is a descriptive cross-sectional study conducted to examine the effect of professional resilience and self-care levels on professional quality of life in nurses. The study was conducted between December 2023 and June 2024 with 524 nurses working in a foundation and a state university hospital who agreed to participate. The research data were collected with the Descriptive Information Form for Nurses, Skovholt Professional Resilience and Self-Care Inventory (SPSI) and Employee Quality of Life Scale (EQLS). Descriptive statistics, Student t and ANOVA tests were used for data analysis and Bonferroni correction method was used for further statistical analysis. Pearson Correlation analysis and then Linear Regression analysis were used for relationship analyses. According to the results of the study, it was determined that the SPSE levels of the nurses were above the average, and the statistical difference between the income status, mental and physical health perceptions, status of choosing the profession, working style, satisfaction levels and SPSE scale score was significant when compared with sociodemographic and occupational characteristics (p<0.05). According to the mean scores of the participants on the SPSE scale; the mean score of professional satisfaction was found to be low, the mean score of burnout was found to be medium, and the mean score of compassion intensity was found to be high (p<0.05). It was determined that there was a positive and moderately significant relationship between SPSE all subscale and total mean scores and professional satisfaction, a negative and moderately significant relationship with burnout, and a negative and weakly significant relationship with compassion fatigue (p<0.05). It was found that as the professional resilience levels of the nurses increased, their professional satisfaction levels increased, burnout and compassion fatigue levels decreased. In line with the results of the study, it was recommended that awareness should be raised about self-care and professional resilience, professional satisfaction of nurses should be increased, and psychiatric nurses should provide counselling to their colleagues within the scope of consultant liaison nursing.Item İşitme kayıplı çocuklarda görsel algı becerilerinin ve vestibülooküler refleksin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Çakmak, Büşra; Öz, IşılayGörsel algı, gözlerimizle gördüğümüz bilgilerin beyin tarafından anlamlı ve organize bir şekilde yorumlanma sürecidir. Ülkemizde işitme kayıplı çocukların görsel algısını değerlendiren çalışmalar yeterli sayıda değildir. Görsel algı ile ilgili çalışmaların çeşitlendirilmesi, normal ve anormal duyusal gelişim mekanizmalarını anlamaya ve işitme kayıplı çocukların ihtiyaçlarını daha iyi belirlemeye yardımcı olacaktır. Buna bağlı olarak bu çalışmanın amacı işitme kayıplı çocuklarda görsel algı becerilerini ve vestibülooküler refleksi değerlendirmektir. Bu amaçla çalışmaya alınan 4-8 yaş arası 15 işitme kayıplı ve normal işitmeye sahip 16 çocuğa Frostig Görsel Algı Testi ile vestibüler sistemi ve görsel diklik algısını değerlendiren Subjektif Vizüel Vertikal (SVV) testleri uygulanmıştır. Ayrıca ülkemizde işitme kayıplı çocuklarda fHIT sisteminin kullanıldığı bir çalışma bulunmamaktadır. fHIT ile bakış stabilizasyonu sağlayarak net görüş oluşturan vestibülooküler refleks (VOR) fonksiyonu değerlendirilir. Net görüşün görsel algıyla ilişkisinin de incelenmesi amacıyla çalışmaya alınan bütün çocuklara fHIT testi de uygulanmıştır. Ayrıca uygulanan frostig görsel algı testi, SVV ve fHIT in birbirleriyle ilişkisi olup olmadığına da bakılmıştır. Çalışma sonucuna göre frostig görsel algı testinde, sol kulak fHIT te ve SVV de normal işiten çocuklar işitme kayıplı çocuklara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha iyi performans göstermiştir. Dinamik SVV de ise iki grup performansı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ayrıca yapılan analizler sonucunda testlerin de kendi aralarında ilişkilerinin olmadığı saptanmıştır. Elde edilen bu sonuçlar işitme kayıplı çocuklarda vestibüler sistemin rolü ve bilişsel gelişimle olan bağlantılarını da baz alarak, işitme kayıplı grubun detaylı bir vestibüler test bataryası ile değerlendirilmesini, uygun bir vestibüler rehabilitasyon programına dahil edilmelerini ve görsel algı becerilerinin üzerinde daha fazla durulması gerektiğini göstermiştir. Visual perception is the process of interpreting the information we see with our eyes in a meaningful and organized way by the brain. There are not enough studies evaluating the visual perception of children with hearing loss in our country. Diversification of studies on visual perception will help understand the mechanisms of normal and abnormal sensory development and better determine the needs of children with hearing loss. Accordingly, the aim of this study is to evaluate visual perception skills and vestibulo-ocular reflex in children with hearing loss. For this purpose, Frostig Visual Perception Test and Subjective Visual Vertical (SVV) tests, which evaluate the vestibular system and visual vertical perception, were applied to 15 children with hearing loss and 16 children with normal hearing between the ages of 4-8 who were included in the study. Additionally, there is no study using the fHIT system in children with hearing loss in our country. With fHIT, vestibulo-ocular reflex (VOR) function, which provides clear vision by providing gaze stabilization, is evaluated. In order to examine the relationship between clear vision and visual perception, the fHIT test was also applied to all children included in the study. Additionally, it was examined whether the applied Frostig visual perception test, SVV and fHIT were related to each other. According to the results of the study, children with normal hearing showed statistically significantly better performance in the Frostig visual perception test, left ear fHIT and SVV compared to children with hearing loss. In dynamic SVV, there was no statistically significant difference between the performance of the two groups. Additionally, as a result of the analysis, it was determined that the tests had no relationship with each other. These results obtained, based on the role of the vestibular system in children with hearing loss and its connections with cognitive development, showed that the hearing loss group should be evaluated with a detailed vestibular test battery, included in an appropriate vestibular rehabilitation program, and visual perception skills should be emphasized more.