Tıp Fakültesi / Faculty of Medicine
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1403
Browse
Item 65 Yaş üstü diyabeti olan ve olmayan hastalarda sarkopeni görülme sıklığı ve özelliklerinin araştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Göçmen, Emre Ruhi; Kut, AltuğYaşlı nüfusunun artış göstermesi ve diyabet prevalansının her geçen gün artması, yaşlı diyabet hastalarının sayısında hızlı bir artışla sonuçlanmaktadır. Normal popülasyona göre diyabetlilerde sarkopeni prevalansı daha yüksektir ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı diyabet ve sarkopeni ilişkisinin araştırmak ve diyabetli hastalarda sarkopeni sıklık ve şiddetini etkileyen faktörlere açıklık getirmektir. Çalışmamıza Başkent Üniversitesi Ümitköy Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniklerine başvuran denekler dâhil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların; değişkenleri diyabeti olan bir vaka grubunda ve olmayan bir kontrol grubunda karşılaştırıldı. İstatistiksel analizlerde; iki grup karşılaştırmasında Student T Testi ve Mann-Whitney U Testi, ikiden çok grubun karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis Testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerde Pearson Ki-Kare Testi ve Fisher Exact Testi veya Yates Testi kullanılmıştır. Vaka grubuna 66 (%50,8) ve kontrol grubuna 64 denek (%49,2) alındı. Deneklerin %16,2’sinde (n=21) sarkopeni saptandı. Sarkopeni şiddetine göre deneklerin %3,9’u (n=5) sarkopenik ve %12,3’ü (n=16) şiddetli sarkopenikti. Bunların %24,2’si (n=16) vaka, %7,8’i (n=5) kontrol grubundaydı ve diyabetin sarkopeni sıklığını anlamlı olarak artırdığı görülmektedir. Yaş ortalaması vaka grubunda, kadın cinsiyet oranı kontrol grubunda yüksek saptanmıştır. Diğer sosyodemografik özellikler yönünden vaka ve kontrol grubu birbirine benzer özellikte saptanmıştır. Analizlerde diyabet yaşı, diyabet komplikasyonları ve glisemik seviye ile sarkopeni arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Deneklerin vücut kompozisyon ve antropometrik ölçümlerine bakıldığında vaka grubundaki deneklerin daha yüksek kilo, VKİ ve yağ kitlesi miktarına ve daha geniş bel çevresi, baldır çevresi ve üst kol çevresi ölçülerine sahip oldukları saptanmıştır. Yaşam kalitesinin daha da bozulmaması için diyabet ve sarkopeni açısından taramalar yapılmalı ve gereken önlem ve tedaviler uygulanmalıdır. The increase in the elderly population and prevalence of diabetes result in a rapid increase in the number of elderly diabetic patients. The prevalence of sarcopenia is higher in diabetics than normal population, and it negatively affects quality of life. Aim of this study is to investigate the relationship between diabetes and sarcopenia and to clarify the factors affecting the frequency and severity of sarcopenia in diabetic patients. Subjects who applied to Başkent University outpatient clinics were included. Variables of patients who agreed to participate were compared in a diabetic case group and a non-diabetic control group. Student T Test and Mann-Whitney U Test were used for comparison of two groups, and Kruskal-Wallis Test for more than two groups. Pearson Chi-Square Test and Fisher Exact Test or Yates Test were used for categorical variables. The case group contained 66 (50.8%) subjects and 64 subjects (49.2%) in the control group. Sarcopenia was detected in 16.2% (n=21) of subjects. Of the subjects 3.9% (n=5) were sarcopenic and 12.3% (n=16) were severe sarcopenic. Of these, 24.2% (n=16) were in the case group and 7.8% (n=5) were in the control group, and it seems that diabetes significantly increases the frequency of sarcopenia. The mean age was higher in the case group and the female sex ratio was higher in the control group. In terms of other sociodemographic characteristics, the case and control groups were found to be similar. No significant relationship was found between the age of diabetes, diabetic complications, glycemic level and sarcopenia. It was determined that the subjects in the case group had higher weight, BMI and fat mass, larger waist circumference, calf circumference and upper arm circumference. In order not to deteriorate the quality of life, screening for diabetes and sarcopenia should be performed and necessary precautions and treatments should be applied.Item 65 yaş üstü sepsis ve septik şok hastalarında acil serviste ilk bakılan platelet lenfosit oranı ve laktat düzeyinin mortalite üzerine etkisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2017) Bıyıklı, Ebru; Kayıpmaz, Afşin EmreBaşkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Acil Servis’ine 1 Ağustos 2014 ile 1 Ağustos 2016 tarihleri arasındaki 2 yıllık süreçte başvuran 65 yaş üzerindeki sepsis ve septik şok tanısı almış hastaların demografik özelliklerini, komorbit hastalıklarını, başvuru anındaki hemodinamik parametrelerini, acil servisteki ilk tedavi ihtiyaçlarını (sıvı, vazopressör, kan transfüzyonu, steroid ve antibiyotik gibi), mekanik ventilasyon, kardiyopulmoner resüsitasyon uygulamalarını hasta bilgi yönetim sistemi ve hasta dosyaları arşivinden elde ettik. 30 günlük mortaliteyle ilgili bilgileri ise Merkezi Nüfus İdare Sistemi (MERNİS) aracılığıyla edindik. Mortalite olan ve olmayan gruplar arasında normal dağılan verileri bağımsız iki örnek t-testi ile değerlendirdik. Normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında ise Mann-Whitney U testini kullandık. Hastaların mortalite durumlarına göre qSOFA skorlarını Chi-square testiyle değerlendirdik. Mortalite üzerine bağımsız faktörleri değerlendirmek için lojistik regresyon analizi yaptık. p<0,05 değerini istatistiksel olarak anlamlı kabul ettik. Otuz gün içerisinde mortalite gözlenen ve gözlenmeyen gruplar arasında sistolik ve diastolik kan basıncı (sırasıyla p=0,045 ve p=0,002), Glaskow Koma Skalası puanı (p<0,001) ve kan üre azotu (p<0,001) yönünden anlamlı fark saptadık. Solunum sayısı (p=0,503), ateş (p=0,588), pulse oksijen saturasyonu (p=0,172), kreatinin (p=0,082), hemoglobin (p=0,541), ortalama platelet hacmi (p=0,593), lenfosit (p=0,478), PLR (p=0,821) ve laktat düzeyi (p=0,120) yönünden ise anlamlı fark saptamadık. Çalışmamızda iki grup arasında quick-Sepsis related Organ Failure Assessment (qSOFA) skorları yönünden anlamlı farklılık mevcuttu (p<0,001). Mortalite ve qSOFA arasında ise pozitif yönde korelasyon saptadık (Pearson korelasyon katsayısı 0,321). Bununla birlikte lojistik regresyon analizinde qSOFA’nın, mortalitenin bağımsız bir belirteci olmadığını tespit ettik. Sonuç olarak PLR’nin mortaliteyi öngörme yönünden klinisyene katkısını göstermeye ilişkin başka çalışmalara da ihtiyaç olduğu görüşündeyiz. Çalışmamızda mortalite gözlenen gruptaki ilk bakılan laktat düzeyleri gözlenmeyen gruba göre yüksekti ancak istatistiksel olarak anlamlı farklı değildi. Konuyla ilgili önceki çalışmalar da göz önünde bulundurulduğunda hastaların seri laktat ölçümlerinin başlangıçta bakılan tek laktat düzeyine göre klinisyene mortaliteyi öngördürme yönünde daha fazla yarar sağlayacağı inancındayız. Sepsis is a disease that can be mortal and costly to treat. The disease is especially common among elderly patients. In this study, we investigated the role of platelet-lymphocyte ratio and lactate levels measured in the emergency department for predicting the mortality from sepsis in patients older than 65 years. We enrolled 131 patients who were older than 65 and diagnosed with sepsis and septic shock in the emergency department of Baskent University Ankara Hospital between 1 August 2014 and 1 August 2016. We used the patient information management system and patient files archive information to obtain information about these patients’ demographic information, comorbid diseases, admission hemodynamic parameters, emergency department interventions (e.g., fluid replacement, vasopressor administration, blood transfusion, steroid use, and antibiotherapy), mechanical ventilation status, and cardiopulmoner resuscitation needs. We also obtained information about their 30 days’ mortality from the Central Demographics Management System. We detected a statistically significant difference between systolic and diastolic blood pressures (p = 0.045 and p = 0.002, respectively), Glasgow Coma Scale (p < 0.001), and blood urea nitrogen (p < 0.001) of the groups with and without mortality by 30 days. Respiration rate (p = 0.503), fever (p = 0.588), pulse oxygen saturation (p = 0.172), creatinine (p = 0.082), hemoglobin (p = 0.541), mean platelet volume (p = 0.593), lymphocyte (p = 0.478), platelet-lymphocyte ratio (PLR) (p = 0.821), and lactate levels (p = 0.120) were not statistically significant. We also revealed a statistically significant difference (p = 0.001) between the two groups with respect to the quick Sepsis Related Organ Failure Assessment (qSOFA) scores. We detected a positive correlation between the mortality and qSOFA (r=0.321, p<0.05). However, qSOFA was not an independent predictor of mortality in logistic regression analysis. In conclusion, we suggest that further studies of PLR are required to predict mortality in this patient population. Although lactate levels were higher in the mortality group, the difference was not significantly different. Under the light of data from previous studies, we suggest that continuous monitoring of lactate levels, as compared to an initial single measurement of lactate level, would provide clinicians with more relevant information about short term mortality.Item 70 yaş üstü kolon kanser tanısı alan hastalar ile 50 yaş altı kolon kanserli hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2011) Erişmiş, Betül; Altundağ, ÖzdenKolon kanserleri, her iki cinsiyeti de etkileyen organ kanserleri içinde en sık ölüm nedenlerindendir. Sıklığı yaĢla artarken 60-75 yaĢlarında en sık görülmektedir. Kolon kanserinin tedavisinde esas olarak küratif cerrahi sonrasında, rezeksiyon sonrası nüks ve metastazların önlenmesi amacıyla adjuvan kemoterapi uygulanmaktadır. Adjuvan veya metastatik tedavi 70 yaĢ üstü hastalarda eĢlik eden komorbiditeler ve yaĢ nedeniyle eksik dozda veya daha hafif yan etkiler gösteren kemoterapilerin kullanılmasına yol açar. ÇalıĢmamızda BaĢkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümünde takip edilen 70 yaĢ üstü kolorektal kanserli hastalarla 50 yaĢ altı kolorektal kanserli hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin karĢılaĢtırılması amaçlanmıĢtır. Bu çalıĢmaya 1998-2011 tarihleri arasında BaĢkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümünde takip edilmiĢ olan toplam 182 kolorektal kanserli hasta dahil edildi. 70 yaĢ üzerinde kolorektal kanser tanısı alan 91 hastanın verileri, 50 yaĢ altında tanı almıĢ olan 91 kolorektal kanserli hastanın verileri ile karĢılaĢtırıldı. Evrelemede TNM ve Dukes sistemleri kullanıldı. YaĢ grupları arasında cinsiyet ve cerrahi uygulanma durumu açısından anlamlı fark bulunmazken (p=0,65 / p=0,732) sistemik hastalık öyküsü 70 yaĢ üzeri hastalarda anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). 70 yaĢ üzeri toplam 38 (%53,5) hastaya, 50 yaĢ altında ise toplam 66 (%91,7) hastaya adjuvan kemoterapi verildiği gözlendi (p<0,001). Her iki yaĢ grubundaki hastalar tüm evreler için progresyonsuz ve genel sağkalım süreleri açısından karĢılaĢtırıldı ve tüm evrelerde sağkalım süreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. ÇalıĢmamız ileri yaĢtaki hastaların, genç yaĢ hasta grubu kadar adjuvan kemoterapiden yarar gördüğünü doğrulamaktadır. Ġleri yaĢ hastaların sistemik hastalık ve performans status durumları göz önünde bulundurularak hasta bazlı tedavi rejimleri uygulanmalıdır.Item 80 Yaş üzeri hastalarda total diz protezi sonuçlarının diğer yaş gruplarıyla karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Ali, Ali Yawz; Akgün, Rahmi CanGiriş ve amaç: Teknoloji ilerledikçe ve yaşam süresi uzadıkça yaşın getirmiş olduğu kas iskelet hastalıkları da hızlanarak artmaya devam etmektedir. En sık görülen eklem artrozlarından biri gonartrozdur. Bu hastalık için son 20-30 senedir en sık uygulanan tedavi total diz artroplastisidir (TDA). TDA aktivite düzeyinin azaldığı ama fiziksel dinçlik düzeyinin olağan olduğu 60 yaş üstü olgularda tercih edilse de, bazen tedavinin uygulanmasında yaş başlı başına engel teşkil edebilmektedir. Biz TDA için endişe uyandırıcı bir yaş sınırının olup olmadığını günümüz perspektifinden değerlendirmeye çalıştık. Gereç ve yöntem: Başkent Üniversitesi Hastanesinde (Ankara yerleşkesi) 2010-2016 yılları arasında ameliyat edilmiş en az 5 yıllık takibi bulunan 207 hasta bir araya getirilerek <60, 60-70, 70-80, 80< olmak üzere 4 yaş grubuna tasniflendi. İstatistiksel homojeniteyi etkilememesi açısından belirtilen sürelerden daha önce primer TDA ve bu süreler içinde revizyon TDA geçiren olgular çalışma dışı bırakıldı. Hastaların tamamı hastaneye çağırılarak subjektif formlar doldurulduktan sonra muayene edilerek veriler kaydedildi. Vefat eden olguların vefat tarihleri kaydedildi. Mortalite, Diz Cemiyeti Skoru, Ağrı Skoru, Lysholm Skoru, eklem hareket açıklığı, aktivite düzeyi ve s. açısından istatistiksel metotlarla karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Baskın popülasyon 70< yaşlı kadınlardan oluşmaktaydı. 207 hastadan ilk 5 senede mortalite oranı %6,8 (14)’dir ve bu rakam aynı zamanda genel mortalite oranını yansıtmaktaydı. Exitus olan olguların tamamı 79 < yaş grubuna mensup kadınlardı. Total yatış süresi, ameliyat sonrası yatış süresi, ameliyat öncesi yatış süresi ve yatıştan sonra geçen süre yaş grupları arasında klinik sonuçlar bakımından değişim göstermemekteydi. Klinik Kırılanlık Ölçeğinde 79 < grupta ameliyat sonrası düşüş diğer yaş gruplarına göre anlamlı (p<0.05) düzeydeydi. Sonuç: Hasta zindeliği ve potansiyel faydalanım optimal düzeyde ise TDA endikasyonunda yaş belirgin bir karar faktörü değildir. TDA gonartrozun cerrahi tedavisinde 80 yaş üzeri de dahil olmak üzere her yaş grubunda güvenilir, sonuçları öngörülebilir, uygun maliyetli ve etkili bir prosedürdür. Introduction: Technological advancement and improved life expectancy tend to expand the musculoskeletal disorder pool which comes along with aging. One of the most frequent diseases of such character is knee arthrosis. The most relevant treatment modality has been Total Knee Replacement (TKR) in this entity for 20-30 years. TKR is preferred for relatively younger ages of the senior population with appropriate robustness yet with decreased activity level, although the age sometimes creates a standalone challenge. We aimed to determine whether there happened to be a cutoff age limit regarding TKR currently. Material & method: 207 case files of TKR with min. 5 years of follow-up operated between 2010-2016 in Başkent University Hospital (Ankara) were collected. We sorted them into four age groups as <60, 60-70, 70-80, 80< y.o. Individuals reoperated in the given time interval were excluded to sustain homogeneity for the population. All the patients were requested to visit the hospital for further investigation and physical examination. We recorded dates of death for patients who passed away. We further statistically evaluated mortality rate, Knee Society Score, Visual Analogue Scale, Lysholm Score, range of motion, activity level, etc. Results: 70 < y.o females dominated the total research population. Mortality incidence for the initial 5 years was 6,8% (n=14) which as well reflected the ultimate mortality incidence of the research population. All the cases who passed belonged to females of the 79 < yo age group. Preoperative, postoperative, and total hospitalization rates and clinical outcomes demonstrated no significant difference among age groups. Postoperative improvement in the Clinical Frailty Scale was statistically significant (p<0.05) in the 79 < age group compared to others. Conclusion: Considering the robustness and the anticipated life quality improvement after TKR in patients older than 80 years old, age does not appear to present a standalone indication factor. Therefore, TKR effectuates predictable, reasonable, reliable, cost-effective, and efficient surgical outcomes for every age, including 80 years and older.Item Abdominal girişim sonrası n-asetilsitein'in intraperitoneal uygulamasının adezyon oluşumu üzerine etkisinin araştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2014) İnal Aslan, Gizem; Hiçsönmez, AkgünPostoperatif intraabdominal adezyonların azaltılmasına yönelik olarak yaptığımız çalışmada, sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan intraabdominal adezyonları önlemek için N-asetilsistein’in (NAS) ampul formunun intraperitoneal olarak verilmesinin etkisini araştırdık. Bu çalışmada yaşları 5-7 ay arasında değişen, 160-300 gr ağırlığında 20 adet dişi Wistar Albino sıçan kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan sıçanlar 2 gruba ayrılmışlardır; Grup 1 adezyon oluşum modeli sonrası intraperitoneal serum fizyolojik (SF) verilen grup (n=10); Grup 2 adezyon oluşum modeli sonrası intraperitoneal NAS verilen gruptur (n=10). Deneysel yapışıklık modeli oluşturulmasının ardından Grup 1’de karın içine 2 cc SF verildi, Grup 2’de ise 150 mg/kg NAS (SF ile sulandırılarak 2 cc’ye tamamlandı) verildi. Postoperatif dönemde oral yoldan normal beslenme başlandı. Postoperatif 10. gün sakrifiye edilan ratlar, yapışıklık gelişimi açısından makroskopik ve mikroskopik olarak değerlendirildi. İntraperitoneal yapışıklıklar makroskopik olarak Evans modeline uygun olarak kör değerlendirildi. Grup 1’de kendi kendine ayrılan adezyon 3 sıçanda, çekme ile ayrılan adezyon 4 sıçanda, ayırmak için disseksiyon gereken adezyon ise 3 sıçanda mevcuttu. Grup 2’de adezyon olmayan 6 sıçan, kendi kendine ayrılan adezyonu olan 4 sıçan mevcuttu, çekme ile ayrılan veya ayırmak için disseksiyon gereken adezyonu olan sıçan ise bulunmamaktaydı. Histopatolojik incelemede Grup 1’de üç sıçanda hafif fibrozis, 6 sıçanda orta derecede fibrozis, 1 sıçanda yoğun fibrozis mevcuttu. Bu grupta 6 sıçanda hafif, 2 sıçanda orta derecede, 2 sıçanda ise yoğun inflamatuar hücre reaksiyonu saptandı. Grup 2’de 4 sıçanda inflamatuar hücre reaksiyonu ve interstisyel fibrozis bulunmazken, 6 sıçanda hafif inflamatuar hücre reaksiyonu ve fibrozis mevcuttu. Bu gruptaki sıçanların hiçbirinde orta veya yoğun inflamatuar hücre reaksiyonu ya da interstisyel fibrozis yoktu. Cerrahi sonrası makroskopik yapışıklık ve mikroskopik interstisyel fibrozis ve inflamatuar hücre reaksiyonu gelişimi, kontrol grubu ve NAS verilen grup incelendiğinde, kontrol grubu ve NAS grubu arasında yapışıklık gelişimi açısından NAS leyhine anlamlı fark olduğu bulunmuştur (p<0,05, p<0,05, p<0,05). Bu deneysel çalışmada NAS’ın intraperitoneal olarak tek doz kullanımının karın içi yapışıklık oluşumunu azalttığı gösterilmiştir. NAS, intraabdominal yapışıklıkların azaltılmasında umut verici bir ilaç olabilir.Item Açık kalp ameliyatı geçiren hastalarda yoğun bakım uzmanı yöntemli hasta takibinin morbidite ve moralite üzerine etkisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Topal, Zeliha Binay; Fırat, AynurYoğun bakımda kompleks hasta bakımlarının yönetilmesi amacıyla özel olarak yoğun bakım eğitimi almış doktorların yoğun bakım ünitelerindeki yeri son yıllarda artış göstermektedir. Hastanemiz yoğun bakım üniteleri Haziran 2013’te yeniden yapılandırılarak kardiyovasküler cerrahi, dahiliye ve cerrahi bilimler yoğun bakım ünitelerinin yönetimi yoğun bakım bilim dalına aktarılmıştır. Çalışmamızda kardiyak cerrahi geçiren hastalarda yoğun bakım dalında uzmanlaşmış hekimlerin yönetiminin postoperatif sonuçlara olumlu etkisinin ortaya konulması amacıyla Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitesinde açık kalp cerrahisi sonrası takip edilmiş erişkin hastalardan Mayıs 2012–Mayıs 2013 arasında ve Kasım 2013–Kasım 2014 tarihleri arasında olacak şekilde 2 ayrı grupta 200‘er hasta, toplam 400 hasta retrospektif olarak incelendi. Veriler preoperatif, intraoperatif ve postoperatif olmak üzere üç alt başlık altında toplandı ve SPSS 22.0 paket program kullanılarak analiz edildi. Hastaların yandaş hastalıkları ve demografik özelliklerine bakıldığında vücut ağırlığı (p:0.006) dışında hiçbir parametrede anlamlı fark görülmezken, preoperatif kardiyak durumları incelendiğinde kalp cerrahisi grubundaki hastaların daha çok kapak cerrahisi geçirdikleri (p:0.036), aort kapağı yetmezliğinin daha sık olduğu (p:0.007); ancak Euroscore-2 ve Revised Cardiac Risk İndex skorlarının gruplar arasında benzer olduğu saptanmıştır. Kardiyopulmoner bypass öncesi, sonrası ve postoperatif dönemde hemodinamik parametreler ve kan gazı değerlerinde anlamlı farklar olsa da her iki grup için de normal sınırlar arasında kalmıştır.Gruplar arasında dopamin kullanımının benzer olduğu ancak yoğun bakım grubunda inotrop olarak dobutaminin daha sık tercih edildiği (p<0.001)gösterilmiştir.Postoperatif dönemde bakılan hematolojik ve biyokimyasal laboratuar değerlerinde anlamlı farklar olsa da her iki grupta normal sınırlar içinde kalmıştır. Yoğun bakım grubunda sedatif ajan (p:0.006) ve opioid (p:0.007) infüzyonu daha fazla bulunmuştur. Bu fark yoğun bakım uzmanlarımızın anestezi kökenli olmasıyla birlikte, sedadif ve opioid tedavilerine daha hakim olmalarıyla açıklanabilir. Deliryum sıklığı yoğun bakım grubunda fazla bulunmuştur (p:0.003) fakat deliryum değerlendirmesinde sedatif ajan ihtiyacı gözönüne alındığından ve CAM-ICU ile değerlendirildiğinden kalp cerrahisi grubunda gerçek deliryum insidansını saptayamamış olabiliriz.Kalp cerrahisi grubunda mekanik ventilasyon süreleri daha uzun bulunurken (p:<0.001) ekstübasyon süreleri arasında fark bulunamamıştır. Yoğun bakım grubunda daha güvenli ekstübasyon yapıldığı söylenebilir. Yoğun bakım grubunda non-invaziv mekanik ventilasyon daha sık kullanılmış (p:0.019) fakat iki grup arasında hipoksemi oranları açısından fark bulunamamıştır. Kalp cerrahisi grubunda hipoksemiye daha az sıklıkla non-invaziv mekanik ventilasyon tedavisiyle müdahale edildiği dikkati çekmektedir. Kalp cerrahisi grubunda daha sık kan ve kan ürünü transfüzyonu uygulanmıştır (p<0.001), yoğun bakım grubunda kan ürünü transfüzyonu uygulama kararının daha dikkatli yapıldığını söyleyebiliriz. Her iki grubun yoğun bakım ve hastanede kalış sürelerinin benzer olduğu bulunmuştur. Kalp cerrahisi yüksek riskli bir cerrahidir ve kalp cerrahisi sonrası mortalite ve morbiditeyi etkileyen bir çok faktör bulunmaktadır. Kardiyak cerrahi sonrası yoğun bakım uzmanı yönetiminde hasta takibinin mortalite ve mobidite üzerine olumlu etkisinin olabileceğini düşünüyoruz. Hastanemizde yapılan yoğun bakım yönetimi değişikliği sonrası kalp cerrahisi sonrası postoperatif dönemde mortalite, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri gibi sonuçların benzer olduğu ancak önemli morbidite göstergeleri olan daha kısa mekanik ventilasyon süresi, azalmış kan ve kan ürünü kullanımı, yoğun bakıma yeniden kabul sıklığında azalma tespit edilmiştir. Bununa birlikte çalışmamızın literatürde kardiyak cerrahi sonrası postoperatif hasta yönetiminde kalp cerrahları dışında yoğun bakım uzmanlarının görev almasının olumlu sonuçların olabileceğini göstermesi bakımından değerli olduğunu düşünmekteyiz. Number of physicians who have received intensive care training specifically for managing complex patient care in ICU have been increasing in recent years in intensive care units. Intensive care units in our hospital were restructured in June 2013 and the management of intensive care units of cardiovascular surgery, internal medicine and surgical sciences was transferred to intensive care science. In our study, in order to determine the positive effect of the management of the physicians specializing in intensive care to the postoperative outcome of the patients who had cardiac surgery, a total of 400 adult patients who were followed up after open heart surgery at Başkent University Medical Faculty Cardiovascular Surgery Intensive Care Unit during the period from May 2012 to May 2013 and from November 2013 to November 2014 were studied retrospectively to consist 2 separate groups that each contains 200 patients. The data were collected under three subheadings: preoperatively, intraoperatively and postoperatively, and analyzed using SPSS 22.0 program. While no significant difference was found in any parameters other than body weight (p:0.006) when the accompanying diseases and demographic characteristics of the patients were examined, when the preoperative cardiac conditions were examined, it was found that the patients in the cardiac surgery group had more valve surgery(p:0.036) and the aortic regurgitationwas more frequent(p:0.007), but the Euroscore-2 and Revised Cardiac Risk Index scores were similar among the groups. Although there were significant differences in hemodynamic parameters and blood gas values before, after and postoperative cardiopulmonary bypass, both groups remained within normal limits. Dopamine use was similar among the groups, but in the intensive care group, dobutamine was more frequently preferred as an inotrope(p<0.001). Although there were significant differences in hematological and biochemical laboratory values observed in the postoperative period, both groups remained within normal limits. In intensive care group, sedative agent(p:0.006) and opioid (p:0.007)infusion were found more frequently. This difference can be explained by the fact that our intensive care specialists mastered sedative and opioid treatments more since they are originally anesthesiologist. The frequency of delirium is high in the intensive care group (p:0.003)but we may not have been able to detect the actual incidence of delirium in the cardiac surgery group because of the need for sedative agent in delirium assessment and it is evaluated by CAM-ICU.There was no difference in extubation times when the mechanical ventilation duration was longer in the cardiac surgery group(p:<0.001). It can be said that safer extubation is done in intensive care group. Non-invasive mechanical ventilation was used more frequently in the intensive care group(p:0.019), but there was no difference in rates of hypoxemia between the two groups. It is noteworthy that in the group of cardiac surgery, hypoxemia was interfered less frequently with non-invasive mechanical ventilation therapy. Blood and blood product transfusion has been applied more frequently in the cardiac surgery group(p<0.001), and we can say that the decision to apply blood product transfusion in the intensive care group is made more carefully. Both groups were found to have similar intensive care and hospital stay durations. Heart surgery is a high-risk surgery and there are many factors that affect mortality and morbidity after cardiac surgery. We think that the management of the patient after cardiac surgery that is followed-up by intensive care specialist may have a positive effect on mortality and mobility. After the intensive care management change in our hospital, in postoperative period after cardiac surgeries, outcomes such as postoperative mortality, intensive care and hospital stay durations were similar but we observed improved results for the outcomes that are highly related with morbidity such as shorter mechanical ventilation duration, decreased blood and blood product usage, decreased intensive care re-admission frequency. We think that our study is valuable in the literature for showing the participation of intensive care specialists apart from a cardiac surgeons in postoperative patient management after a cardiac surgery may have positive outcomes.Item Açıklanamayan infertilite hastalarının ın vitro fertilizasyon başarısını arttırmada fertile kullanımının yararı var mı?(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2016) Yetkinel, Selçuk; Bulgan Kılıçdağ, EsraAçıklanamayan infertilite hastalarında ICSI tedavileri için yeni nesil sperm seçme yöntemleri yalnızca morfolojisi daha iyi spermleri değil, aynı zamanda daha az DNA hasarı ve DNA fragmantasyon oranı, daha yüksek DNA bütünlüğüne sahip spermleri de seçmeye olanak tanımaktadır. Yeni nesil sperm seçme yöntemlerinden mikro akışkan sıvı bazlı bir sperm seçme yöntemi olan Fertile Chip® ile yapılan klinik çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle prospektif randomize planlanan çalışmamızda açıklanamayan infertilite hastalarında Fertile Chip kullanılarak yapılan ICSI sonrası fertilizasyon oranları, embriyo kalitesi ve gebelik oranlarını araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda power analiz sonucuna göre açıklanamayan infertilite nedeniyle ICSI tedavisi uygulanacak toplam 122 hasta randomize edilerek 61 hastanın sperm seçimleri konvansiyonel swim-up yöntemiyle, 61 hastanın sperm seçimi de fertile chip kullanılarak yapıldı. Siklusa başlanan tüm hastalara oosit toplama işlemi yapıldı. Çalışma sonucu yapılan analizlerde kontrol grubu ve çalışma grubunun demografik verileri, uygulanan tedavi protokolleri ve tedavi dozları arasında istatiksel fark saptanmadı. Primer sonuç olan fertilizasyon oranları ve ICSI işlemi sonrası elde edilen embriyo sayıları arasında istatistiksel fark saptanmadı (p꞊0,098 ve p꞊0,409). Siklus başına klinik gebelik oranları incelendiğinde fertile chip grubunda %41, kontrol grubunda %41 olarak izlendi (p꞊0,57). Embriyo transferi başına klinik gebelik oranlarına bakıldığında ise fertile grubunda %46,3, kontrol grubunda %44,6 bulundu (p꞊0,39). Gebelik ve klinik gebelik oranları arasında da istatistiksel bir fark saptanmadı. Embriyo transferi sonrası geriye kalan embriyoların dondurulabildiği hastaların oranı Fertile grubunda %81,5, kontrol grubunda %64,3 saptandı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p꞊0,04). Çalışmamız sonucunda ICSI tedavisinde gebelik başarısında fertile chip kullanımının konvansiyonel yöntemlerle farkının olmadığını ancak transfer sonrası embriyo dondurma işlemine giden hasta oranının daha fazla olduğunu gösterdik. Bu durum açıklanamayan infertilitede olası diğer etkenlerin daha baskın olduğunu gösterebilir ya da fertile chip için açıklanamayan infertilite hastalarının uygun çalışma grubu olmayabileceği ile açıklanabilir. New generation sperm selection methods for intracytoplasmic sperm injection (ICSI) procedure in patients with unexplained infertility not only allow the selection of sperms with an improved morphology, but also allow the selection of sperms with lower deoxyribonucleic acid (DNA) damage and DNA fragmentation rate. There is no clinical study on the Fertile Chip® sperm selection method, which is one of the new generation micro-fluid liquid-based sperm sorting method. In this study, we aimed to evaluate the fertilization rates, embryo quality, and pregnancy rates after ICSI using the Fertile Chip in patients with unexplained infertility. A total of 122 patients according to the power analysis who would undergo ICSI therapy for unexplained infertility were randomized. Sixty-one patients were allocated to the conventional swim-up method (control group) and 61 patients were allocated to the Fertile Chip as the sperm sorting method (study group). Oocyte pick-up was performed in all the patients. There was no statistically significant difference in the demographic data, treatment protocols and doses between the study and control groups. The fertilization rate was 57,42±21,90% in the control group and 63,64±19,11% in the study group (p=0,098). The mean number of embryos recovered after ICSI was 6,48±4,87in the control group and 7,49±4,31 in the study group (p=0,409). The clinical pregnancy rate per cycle were both 41% in the study group and control group (p=0.57). The clinical pregnancy rate per embryo transfer was 46,3% in the study group and 44,6% in the control group (p=0,39). There was no statistically significant difference in the pregnancy and clinical pregnancy rates between the groups. The proportion of surplus embryos after transfer which has cryopreserved was 81,5% in Fertile group and was 64,3% in control group. There was statistically significant difference between two groups (p꞊0,04). Our study results show that the use of fertile chip is not superior to conventional methods in increasing the success of ICSI on fertilization rate but we also showed cryopreserved embryos rate was higher in Fertile group. These results suggest that there may be other possible factors which play a role in unexplained infertility or patients with unexplained infertility may not be suitable for the Fertile Chip method.Item Acil hekimlerinin konsültasyon sürecinde yaşadıkları zorlukların değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2017) Eshıkumo, Ishaaq Sakwa; Kayıpmaz, Afşin EmreAmaç: Konsültasyon acil serviste hastanın yönetiminde önemli bir uygulamadır. Bu süreçte başka uzmanlık alanından doktor hastanın yönetiminde katkıda bulanmak amacıyla acil servise davet edilmektedir. Çoğu zaman hastaların ilgili bölüm tarafından yatırılması ile sonuçlanmaktadır. Konsültasyon doğru ve etkili bir şekilde yapıldığı zaman hastaların bakımının geliştirilmesi, acil serviste aşırı kalabalığın önlenmesi, hastaların acil serviste kalma süresinin kısalması ve maliyetin en aza indirilmesini sağlamaktadır. Yeterli sayıda doktorlar olmaması, maddi sıkıntısı ve konsültasyon ile ilgili yönerge ve katı kuralların konulmaması konsültasyona yanıt gecikmesine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı konsültasyon öneminin aydınlatılması ve acil servislerde konsültasyon sürecinde yaşanılan sorunların araştırılması ve buna yönelik çözümlerin üretilmesidir. Gereç ve yöntem: Hekimlere e-posta grupları, sosyal medya ve birebir görüşme yoluyla ulaşarak, elektronik form şeklinde tasarladığımız 22 sorudan oluşan anketi (Ek 1), gönüllülük esasına göre doldurmalarını istedik. Çalışma sonunda toplanan verileri Microsoft Office Excel 365 ve SPSS 17.0 paket programları ile analiz ettik. Bulgular: Anketimize 14.04.2017 ile 12.06.2017 tarihleri arasında toplam 307 acil hekimi katıldı ve en çok eğitim ve araştırma hastanede çalışan uzman hekimler katıldı. Konsültasyon sürecinde sorunlar en çok saat 24:00 ile 08:00 (%67.1) arasında yaşandı. En çok sıkıntı yaşanılan bölümlerin sırasıyla göğüs hastalıkları (%46.6), iç hastalıkları yan dalları(%35.5), kadın doğum(%31.6), nöroloji(%30) ve genel cerrahidir(%28.3) ve en az sorun çıkaran bölümlerin sırasıyla çocuk hastalıkları(%10.1), üroloji(%8.1), göğüs cerrahisi(%6.5), ve çocuk cerrahisi(%4.9). Hafta sonlarda(%76.2) hafta içe(%38.1) göre daha fazla sıkıntı yaşanmış. Yaşanılan sorun türleri bakıldığında ise daha çok konsültan hekimler başka bölümlerden konsültasyon istenmesini tavsiye edilmesi (%71.7), yatış endikasyonu olan hastanın çeşitli gerekçelerle yatırılamaması ve sonucunda hastanın acil serviste takip edilmesi (%68.1) ve acil endikasyon dışında tetkik istenmesi(%51.8) olarak saptandı. Sonuç: Konsültasyon acil serviste önemli bir uygulamadır. Konsültasyon sürecinde yaşanan sıkıntıların en aza indirmesi için hem acil hekim hem de konsültan hekimi konsültasyon eğitiminin verilmesi ve her hastanede konsültasyon ile ilgili katı kurallarının oluşturulması gerekmektedir. Objectives: Consultation plays a significant role in the management of patients in the emergency department. During this process a consulting physician from another speciality is requested to assist in the management and care of a patient in the emergency department. Most oftenly this results in patients being admitted for further evaluation by the respective departments. If done properly consultation oftens results in better patient care, reduction of overcrowding and patient length of stay in the emergency department and minimizing costs encountered during patient care. Delays in response to consultation may be due to specific barriers such shortage of physicians, lack of proper finance and failure to establish proper rules regarding the consultation procedure. The main purpose of this study is to highlight the importance of consultation and examine the problems encountered by emergency physicians during the process of consultation in the emergency departments in hospitals across Turkey. Methods: We prepared a questionnaire consisting of 22 questions about different problems encountered during the consultation process. The questionnaire was delivered by e-posta, sosyal media and by direct communication to physicians working in emergency departments in different hospitals across Turkey. The results collected were then analysed by Microsoft Office Excel 365 ve SPSS 17.0 packet program. Results: The questionnaire was conducted between 14.04.2017 and 12.06.2017 and a total of 307 responses were collected. Most of the responses collected were from specialists working in different research hospitals all over Turkey. According to the results collected from the questionnaire the time of the day that presented most problems was between 24:00 and 08:00 (67.1%), the departments presenting most problems were chest infections (46.6%), internal medicine (35.5%), obstetrics and gynecology (31.6%), neurology (30%) and genel surgey (28.3%). More problems were encountered during weekends (76.2%) than weekdays (38.1%). The type of difficulties encountered mostly were consulting physicians requesting consultations from other specialities (71.7%), patients who were supposed to be admitted being kept waiting ithe emergency deparpments because of different reasons (68.1%) and consulting physicians requesting more tests that were not necessary at the moment (51.8%).Conclusion: Consultation is an important process in the emergency department. In order to minimize the problems encountered during consultation both the emergency physician and the consulting physician must be educated to fully understand the process of consultation and strict hospital policies be established both to guide physician and also help solve interphysician conflicts that may arise during the consultation procedure.Item Acil servis başvurusunda nötropenik oldukları tespit edilen hastaların değerlendirilmesi: On yıllık tek merkez deneyimi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2024) Berivan, Bingöl Duman; Pamir, IşıkNötropeni, periferik kanda dolaşan segmentli nötrofillerin ve bantların mutlak sayısında azalmayı ifade eder. Çocuklarda nötropeni izlenirken öncelikle hastanın tıbbi öyküsünün dikkate alınması gerekmektedir. Nötropeninin şiddeti, süresi ve nedeni enfeksiyon riski ile birlikte, uygun tedavi yaklaşımının belirlenmesinde çok önemlidir. Çalışmamızda çocuk acil servis klinik pratiğinde nötropeniye en uygun yaklaşımın ve nötropenik hastalar için en doğru yönetimin ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Çocuk Acil Servisine 2013-2023 tarihleri arasında başvuran, <1 yaş ve kan tablosunda ANC değeri <1000/mm3, 1 yaş ve ANC değeri <1500/mm3 olan toplam 475 hasta dahil edildi. Hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak tarandı. Demografik özellikler, nötropeninin etiyolojik faktörleri, uygulanan tedaviler ve tedavi yanıtları incelendi. Hastaların %58.7’inde hafif nötropeni, %32.8’inde orta nötropeni ve %8.4’ünde ağır nötropeni mevcuttu. Elli iki (%11) hasta <1 yaş, 423 (%89) hasta 1 yaş idi. Hastaların 187’sinde (%39.3) sık enfeksiyon öyküsü, 37’sinde (%7.7) ilaç kullanımı öyküsü vardı. Hastaların %71’inde ateş yüksekliği mevcuttu. Hastaların %34.95’ine viral üst solunum yolu enfeksiyonu, %21.05’ne viral pnömoni, %2.7’sine bakteriyel pnömoni tanısı konduğu görüldü. En sık tespit edilen patojenlerin virüsler olduğu ve virüsler arasında da en sık İnfluenza virüsünün izole edildiği saptandı. Yatış kararı daha çok ağır nötropenik hastalara verilirken; oral antibiyotikle ayaktan tedavinin (%54.2) daha çok hafif nötropenik hastalarda tercih edildiği tespit edildi. Dokuz hastaya malignite teşhisi konuldu. Hastaların mortalite oranı %0.4, tam iyileşme oranı %51 olarak bulundu. Kronikleşme 7 (%1.4) hastada görüldü. Çocuk acil servislerinde bakteriyel etkenleri dışlamak için kültür taramalarının yapılması, doğru antibiyotik başlanması açısından oldukça önemlidir. İzole nötropeni saptanan ve klinik olarak iyi görünen hastalarda şiddetli bakteriyel enfeksiyon riski düşüktür ve bu hastalarda agresif tedaviye gerek yoktur. Daha çok viral etkenlerin sebep olduğu bilinen nötropenin tedavisinde akılcı antibiyotik kullanımı doğru bir yaklaşım olacaktır. Neutropenia refers to a decrease in the absolute number of segmented neutrophils and bands circulating in peripheral blood. When monitoring neutropenia in children, the patient's medical history should be taken into consideration. The severity, duration and cause of neutropenia, together with the risk of infection, are crucial in determining the appropriate treatment approach. In our study, we aimed to reveal the most appropriate approach to neutropenia and the most appropriate management of neutropenic patients in emergency department practice. A total of 475 patients who were admitted to the Pediatric Emergency Department of Başkent University Ankara Hospital between 2013 and 2023, who were <1 year of age and had ANC value <1000/mm3 in the blood table, and who were 1 year of age and had ANC value <1500/mm3 were included in the study. Medical records of the patients were retrospectively reviewed. Demographic characteristics, etiologic factors of neutropenia, treatments administered and treatment responses were analyzed. Mild neutropenia was present in 58.7%, moderate neutropenia in 32.8% and severe neutropenia in 8.4% of the patients. Fifty-two (11%) patients were <1 year old and 423 (89%) patients were 1 year old. 187 (39.3%) patients had a history of frequent infections and 37 (7.7%) patients had a history of drug use. Fever was present in 71% of the patients. Viral upper respiratory tract infection was diagnosed in 34.95%, viral pneumonia in 21.05% and bacterial pneumonia in 2.7% of the patients. Viruses were the most frequently detected pathogens and influenza virus was the most frequently isolated virus. While the decision to hospitalize was made mostly for severe neutropenic patients, outpatient treatment with oral antibiotics (%54.2) was preferred mostly for mild neutropenic patients. Malignancy was diagnosed in nine patients. The mortality rate was 0.4% and complete recovery rate was 51%. Chronicization was seen in 7 (1.4%) patients. In pediatric emergency departments, culture screening to exclude bacterial agents is very important in terms of correct antibiotic initiation. In patients with isolated neutropenia who appear clinically well, the risk of severe bacterial infection is low and aggressive treatment is not needed in these patients. Rational antibiotic use will be the right approach in the treatment of neutropenia, which is known to be mostly caused by viral agents.Item Acil servisde acil tıp hekimlerinin organ bağışı sürecinde yönetim, duyarlılık ve farkındalıkları(2014) Taneri, Birand; Gülalp, BetülAmaç: Organ nakli; vücutta görevini tam olarak yapamayan bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam ve aynı görevi üstlenebilecek bir organın nakledilmesi işlemidir. Organ nakillerinin son yıllarda başarısı cerrahi gelişmeler kadar immunosupresif tedaviler ve kullanılan ilaç seçeneklerindeki gelişmelerle artmıştır. Acil Servislerde yaşamsal hastalara gerekli ve yeterli tüm tıbbi ayırıcı tanı ve acil görüntüleme ve acil tedavilere rağmen bazı hastalarda resüsitasyon sonrası beyin ölümü gerçekleşmektedir. Acil hekimi başarısız resüsitasyon sonrası beyin ölümü gerçekleştiği kuşkusuyla, ”Bu hasta şu dakikadan sonra kimlere yaşama ümidi olabilir ?” sorusunu değerlendirmelidir. Acil hekimi bu bilinç ve farkındalıkla beyin ölümü sürecini aktive etmelidir. Hastanın sağlığında kendi isteği ile donör olup olmadığı araştırmalıdır. Acil hekimi hasta yakınlarının içinde bulunduğu mevcut duygu durumlarına rağmen organ bağışına nasıl baktıklarını değerlendirmelidir. Olası beyin ölümü tanısı için ilgili bölümler hemen hasta başına çağrılmalıdır. Hastane organ nakil koordinatörlüğü 24 saat boyunca hızla ulaşılabilir olmalıdır. Hekim bu arada beyin ölümü gerçekleşen hastanın organlarını canlı tutmak için güncel kılavuzlara uygun çaba sarfetmeli; örneğin hipotermi sürecini yönetebilmeli ve uygun organ doku perfüzyonunu sağlamalıdır. Acil hekimi başarısız resüsitasyon sonrası hızla inisiyatif almalı ve mevcut durumu olağanüstü bir dikkatle yönetmelidir. Bu çalışmada Acil Servis hekimlerinin organ bağışı ve organ nakil sürecini yönetimleri hakkında bilgi edimeyi ve bu konuda farkındalıkları ve duyarlıklıklarını belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızla Acil Tıp kliniklerinde hizmet veren hekimlerin organ bağışı ve organ nakli konusunda farkındalıklarını değerlendirme ve sürecin işlemesi sırasında aksaklıkları gidermeye katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem:Biz bu çalışmada 01.05.2014 - 11.06.2014 tarihleri arasında Acil Servislerde aktif olarak çalışan hekimlere yüzyüze ve elektronik posta yoluyla çalışma anketimizi uyguladık. “Basit rastgele örneklem seçim yöntemi” ile ulaştığımız verileri yorumladık. Katılımcılardan sağlanan toplam 217 adet anket formu ile elde edilen veriler istatistik programı (SPSS: Statical package for social sicences ) (Version 17, Chicago IL, USA) kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam anket sayısı 217’idi. Çalışmaya katılan hekimlerin büyük kısmının bugüne kadar organ nakli prosedürünü başlatmadığı (%94.5, n=205) , organ bağışı ve organ nakli konusunda Acil hekiminin daha fazla bilgilendirilmek ve daha fazla insiyatif almak istediklerini (%92.6, n=201) belirttiler. Çalışmaya katılan hekimler içerisinde ülkemizde Acil hekimlerinin yeterince insiyatif aldığını düşünenlerin oranı %13.8 (n=30) idi. Hekimlerin %95.9’u (n=208) organ bağışı konusunda işbirliği ve beraber çalışılması gereken Nöroloji, Nöroşirurji, Anestezi ,Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ) Uzmanı ve Genel Cerrahi ekipleri ile aylık eğitim ve toplantı yapamadıklarını belirtmişlerdir. Acil Serviste organ bağışı ile ilgili tüm süreç tamamlandığında hekimler %90.8 (n=197) oranında hastane koordinasyon sistemi kaynaklı başarısızlık yaşanmadığını belirtmiştir. Ayrıca çalışmamızda kadın hekimlerin erkek hekimlere göre Acil Servislerde daha az sayıda hasta baktığı (Χ2=76,301, p=0,001 , ) Kadınların %87,8’i (n=53 ) günde 10-50 aralığında hasta bakarken erkeklerin büyük bir çoğunluğu ise %47,6 (n=80)’sı 50-100 arası hasta baktığı görülmüştür. Kadınların daha az günlük travma hastası ile karşılaştığı (Χ2=158,229, p=0,001) 1-5 arası hasta %100 (n=49) görüldü. Ayıca kadınların daha az kritik hasta baktığı (Χ2=130,693, p=0,001) 1-5 arası hasta %81.6 (n=40), erkeklerin ise 5-10 arası hasta %78.0 (n=140) baktığı ve erkeklerden daha az sayıda resüsitasyon yaptığı (Χ2=82,818, p=0,001) günlük 5’den az %100 (n=49) anlaşıldı. Erkek hekimlerin günlük resüsitasyon sayısı 5-10 arası olanların ise %48.8 (n=82) olduğu sonucu ile karşılaştık . Sonuç: Araştırmamız sonucunda Acil Servis hekimlerinin organ bağışı ve nakli konusunda daha fazla insiyatif alarak bu süreçte aktif yer almaya gönüllü oldukları görülmüştür. Daha fazla ve doğru organ bağışı için Acil Hekimlerinde bilinci arttırmak, bu süreci daha erken başlatmada kilit noktası olacak şekilde uygun eğitim, organizasyon ve güncelleştirilmiş Acil Tıp olası ve gereklidir. Purpose: Organ transplantation is the operation of replacing a dysfunctional body part with another functioning and reliable organ or tissue that may undertake the same function, which is removed from a dead or an alive donor. The success ratio of organ transplantations has been improving in the recent years, due to immunosuppressive treatments and pharmaceutical options, as well as surgical developments. Regardless of all necessary and sufficient diagnosis, imaging and intervention of the emergency service; post-resuscitation brain death of a vitally critical patient may sometimes still follow. Bearing a suspicion in mind that the brain death might have eventuated after an unsuccessful resuscitation, the emergency physician shall consider the following question: "From now on, for whom this patient may become a hope of life?" The emergency physician shall then activate the procedure of brain death situation with such consciousness and awareness. It should be investigated that if the patient had been a voluntary donor during his/her health. Despite the existing emotional situations of patient’s relatives, the emergency physician must anyhow evaluate their attitude towards the possibilities of organ donation. Related medical services must be called to examine the patient, in order to rule the probable diagnose of brain death. Hospital’s organ transplantation coordination must be rapidly available, on 24 hours basis. In the meantime the physician shall take appropriate measures according to up-to-date instructions, to keep organs of the patient alive whose brain death has eventuated; for example one must manage hypothermia process and provide appropriate organ tissue perfusion. Consequent to an ineffective resuscitation, the emergency physician should swiftly take the initiative and manage the existing situation with an extraordinary caution. In this study, our purpose is to assess the awareness of emergency medicine physicians and we aim to contribute to the removal of troubles throughout operational procedures, regarding the organ donation and transplantation. xiv Material and Method: In this study we applied our survey by means of electronic mail and face to face, to physicians who were active at emergency services from 01.05.2014 to 11.06.2014. We have interpreted the data obtained, using the "simple random sampling method" The data acquired through surveys from 217 participants were analyzed, using the SPSS (statistical package for the social sciences) (Version 17, Chicago IL, USA). Findings: Our survey had 217 participants in total. Survey results showed that the majority of the participants have never initiated an organ transplantation procedure until the time of this survey (94.5%, n=205), but some of such physicians have also expressed their intentions on receiving further training and committing additional initiatives on the subject of organ donation and transplantation (92.6%, n=201). Among the respondent physicians, 13.8% believed that emergency service physicians in Turkey have committed satisfactory degrees of initiations (n=30). The 95.9% (n=208) of the physicians have indicated that they were unable to conduct monthly trainings or meetings with neurology, neurosurgery anesthesiology, intensive care unit or general surgery physicians; with whom an emergency physician shall cooperate on the subject of coordination. As of the stage where organ transplantation procedures are finalized for emergency services, 90.8% of the respondents (n=197) have indicated that there have not been any failures due to problems related to hospital coordination system. Moreover, our survey indicates that at emergency services, female physicians examine less patients (Χ2=76.301, p=0.001 ) compare to male physicians. It was understood that while 87.8% (n=53 ) of female physicians examine 10 to 15 patients per day, 47.6% of male physicians (n=80) examine 50 to 100 patients per day. Survey results showed that female physicians encounter comparably less traumatized patients (Χ2=158.229, p=0.001) with 1 to 5 cases per day 100% (n=49). Furthermore, it was understood that female physicians examined lesser numbers of critical patients (Χ2=130.693, p=0.001) with 1 to 5 cases per day %81.6 (n=40), where on the other hand male physicians examined 5 to 10 critical patients per day (78.0%) (n=140). We also found out that female physicians executed lesser numbers of resuscitations, comparing to male physicians (Χ2=82,818, p=0,001), with less than 5 attempts per day %100 (n=49). On the other hand survey results indicated that daily resuscitation numbers of male physicians were between 5 to 10 (%48.8) (n=82) attempts per day.Item Acil servise başvuran minör kafa travmalı geriatrik hastanın olası kafa kırığında hastabaşı acil ultrasonografi ile tomografinin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2024) Athummani, Idd Selemani; Gülalp, BetülUltrasonografi (US) 1990’lı yılların başlarından beri acil serviste yatak başı hasta değerlendirilmesinde önemli bir uygulama haline gelmiştir. Günümüzde, geriatrik popülasyonun aynı seviyeden düşme ile minör kafa travması acil servis başvuruları artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, 65 yaş ve üstü hastaların olası kafa kemikleri kırığında hasta başı Bakı Noktasında Acil Ultrasonografi (BNAU) ile bilgisayarlı tomografinin (BT) karşılaştırılmasıdır. Bu prospektif tek merkezli çalışma, 01 Ağustos 2022 – 30 Nisan 2023 arasında, Başkent Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı Ankara'da, kafa travması ile başvuran 65 yaş ve üstü random olguları içermektedir. Dahil edilme kriterleri, travma lokal bulgusu ve Glasgow Koma Skalası (GCS) skoru ≥14, dışlama kriterleri ise yüksek enerjili kafa travmaları, darp, nörolojik bulgu, tomografide beyin parankim patolojisi, hemodinamik olarak stabil olmaması, açık kırık, aktif kanama, serebral cerrahi öyküsüdür. Philips® HDI 500 ultrason cihazı ve L12-5 50 mm probu kullanılmıştır. Acil Tıp uzmanlık öğrencilerinin acil klinik ultrasonografi eğitiminden bağımsız olarak 1 saatlik kafa kemik ultrasonografi didaktik eğitimi ve ardından kemik uygulamaları sonrasında gerçekleştirilmiştir. Çalışma öncesi ön istatistik çalışması yapıldı. Veri analizinde SPSS istatistik v25 kullanıldı. Çalışmada kategorik değişkenlerin değerlendirilmesinde frekans (n) ve yüzde (%) tanımlayıcı istatistik olarak kullanılmıştır. BT ve US sonuçlarının karşılaştırılmasında "McNemar Ki-kare testi" veya "McNemar Bowker ki-kare testi" kullanılmıştır. Belirtilen sürede kafa travması ile 335 başvuru oldu. Çalışma evreni 32 random olgu idi, yaş ortalaması 81,53±7,99 yıl, kadın oranı %65,62 (n=21), erkek oranı %34,38 (n=11) idi. Olguların %46.88’inde (n=15) travma tarafı sağ, %53.13’ünün (n=17) sol ve %6.25’inin (n=2) oksipital orta hattaydı. Fizik bakıda, kafa travmalarının lokalizasyonu incelendiğinde, en sık frontal bölge %53,13 (n=17) gözlemlendi. Temporal bölge %18,75 (n=6) ve parietal bölge %37,50 (n=12) daha düşük oranlarda idi. Tomografi sonucunda 3 hastada kırık varken, bakı noktası ultrasonunda 4 hastada kırık öngörüldü. Bakı noktası ultrasonu ile kırık öngörülen yalnızca 1 hastada, tomografi ile doğrulama sağlanabilmiştir. Tomografide kırık tespit edilen 2 olgu ultrason ile öngörülemedi. Bakı noktasında kafa ultrasonu ile kafa kırığında duyarlılık %33.33, seçicilik %89.66, pozitif prediktif değeri %25 ve negatif prediktif değeri %92.86 olarak hesaplandı. PABAK (Prevalence Adjusted Bias Adjusted Kappa) uyum katsayısı 0.69 olarak elde edildi. Acil Tıp tarafından bakı noktasında uygulanan acil ultrasonografinin öngörü amaçlı uygulanabilirliği ve kırıkta ekarte edici olabilmesi olası iken, operatör becerileri ve ekipman duyarlılıkta etkilidir Seçilmiş geriatrik olgularda, Bakı noktasında acil ultrasonografi (BNAU) yüzeyde ulaşılabilir kafaya ait kırığını ekarte edebilmede değerli olabilir. Gelecekteki araştırmalar, geniş evren ile alan seçici çalışmalar gerektirmektedir. Ultrasonography (US) has become an important application in the evaluation of bedside patients in the emergency department since the early 1990s. Currently, minor head injury emergency department admissions in the geriatric population are increasing. The aim of this study was to compare Emergency point-of-care ultrasonography (PoCUS) and computed tomography (CT) for possible skull bone fractures in patients aged 65 years and older. This prospective single-center study included random cases aged 65 years and older, admitted with head trauma from ground fall between August 01, 2022, and April 30, 2023, in Başkent University Emergency Medicine (EM) Department, Ankara. Inclusion criteria are local finding of trauma, Glasgow Coma Scale (GCS) score of 14≥, and exclusion criteria are high-energy head trauma, neurological findings, brain parenchyma pathology on tomography, hemodynamically unstable, open fracture, active bleeding, stroke, or history of brain operation. Philips® HDI 500 ultrasound device and L12-5 50 mm probe were used. It was carried out independently of the emergency clinical ultrasonography training of EM residency students after 1 hour of skull bone ultrasonography didactic training. A preliminary statistical study was conducted before the study. SPSS statistical v25 used in data analysis. In the study, frequency (n) and percentage (%) were used as descriptive statistics in the evaluation of categorical variables. "McNemar Chi-square test" or "McNemar Bowker chi-square test" was used to compare CT and US results. There were 335 admissions with head trauma during the specified period. The study population was 32 random cases, the mean age was 81.53±7.99 years, the female rate (n=21) was 65.62%), the male rate (n=11) was 34.38%. The trauma side was on the right side in 46.88% of the cases (n=15), 53.13% in the left line (n=17) and 6.25% in the occipital midline (n=2). On physical exam, the most common region localization was the frontal 53.13% (n=17). Temporal 18.75% (n=6) and parietal 37.50% (n=12) were less common. As a result of tomography, 3 patients had fractures, while 4 patients were diagnosed with fractures with PoCUS. 1 patient whose fracture was predicted by PoCUS was confirmed by tomography. Contrarily, 2 cases with fractures detected on tomography could not be predicted by ultrasound. The sensitivity, positive predictive value, negative predictive value was 33.33%, 25% and 92.86% respectively, and the selectivity value was 89.66%.PABAK (Prevalence Adjusted Bias Adjusted Kappa) coefficient was obtained as 0.69. While it is possible that PoCUS is predictive and can rule out fractures, the effect of operator skills and equipment limitations on sensitivity is obvious. Our findings support that PoCUS can rule out skull fractures and reduce unnecessary brain CT scans in selected geriatric cases. Future research requires field-selective studies with a large group involvement.Item Acil servise başvuran renal transplant alıcılarında nötrofil/lenfosit oranlarının enfeksiyon varlığını ortaya koymada potansiyel belirteç olarak değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2021) Erdoğmuş, Hatice İlsu; Muratoğlu, MuratRenal transplant alıcılarında nakil sonrası dönemde en önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden biri olan enfeksiyonlar ile yapılan acil servis başvurularını analiz etmek ve enfeksiyonların erken tespitinde klinisyenlere yol gösterecek kolay uygulanabilir, ulaşılabilir ve maliyet etkin bir laboratuvar biyobelirteç olarak nötrofil/lenfosit oranının (NLR) değerini araştırmayı amaçladık. 2015-2020 tarihleri arasını kapsayan 5 yıllık periyotta acil servisimize çalışmamız için belirlediğimiz enfeksiyon ilişkili semptomlar ile başvuran 283 hasta vaka grubunu, hastanemiz Genel Cerrahi Anabilim Dalı Transplantasyon Birimi Polikliniği’ne çalışmamız için belirlediğimiz zaman aralığında rutin kontrol amacıyla başvurmuş olan ve başvuru sırasında enfeksiyon ilişkili yakınması olmayan 245 hasta ise kontrol grubunu oluşturdu. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics v20.0 programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0,05 kabul edildi. Vaka grubunda yaş ortalaması 42,42±12,96 idi; hastaların %63,6’sı (n=180/283) erkekti. Vaka grubunda en sık üriner sistem enfeksiyonları vardı (n=86/283; %30,4); kadınlarda üriner sistem enfeksiyonları (%46,6’ya %21,1; p<0,001), erkeklerde ise üst solunum yolu enfeksiyonları (%36,1’e %19,4; p=0,003) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Lökosit, nötrofil, C-reaktif protein (CRP), NLR ve platelet/lenfosit oranı (PLR); vaka grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek iken (p<0,001); platelet, lenfosit ve kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW) değerleri, daha düşüktü (sırasıyla p<0,05; <0,001 ve <0,001). Vaka grubunda NLR için medyan değer 7,11 (IQR: 6,81) idi. NLR’nin herhangi bir enfeksiyon tanısı için ROC eğrisi altında kalan alan (AUC: 0,876; %95 GA: 0,845-0,906) istatistiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). NLR için herhangi bir enfeksiyon riskinin arttığı kesim değer, %84 sensitivite (%95 GA: %80-%88) ve %77 spesifite (%95 GA: %71-%81) ile 3,30 olarak hesaplandı. NLR’nin tanısal performansının %93 sensitivite ve %87 spesifite ile en yüksek bulunduğu hastalık grubu pnömoniler olarak kaydedildi. NLR’nin pnömoni tanısı ile ilişkili NLR kesim değeri 4,29 olarak saptandı ve ROC eğrisi altında kalan alan pnömoniler için en yüksekti (AUC: 0,953; %95 GA: 0,925-0,981; p<0,001). Çok Değişkenli Lojistik Regresyon Analizi sonuçlarımıza göre; NLR>3,3 olan renal transplant alıcılarının herhangi bir enfeksiyon geliştirme riskinin 2,8 kat arttığı görüldü (p=0,013). Yaş, kadın cinsiyet ve PLR değerleri, renal transplant alıcılarında enfeksiyon gelişimi için bağımsız risk faktörü olarak bulunmadı (p>0,05).Çalışmamızda, vaka grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek NLR seviyeleri olduğunu (p<0,001) ve NLR’nin 3,3 kesim değeri üzerindeki değerlerde, renal transplant alıcılarında herhangi bir enfeksiyonu öngörmede bağımsız bir risk faktörü olduğunu gösterdik (OR: 2,808; %95 GA: 1,246-6,326; p=0,013). Nakil sonrası renal transplant alıcılarında en önemli komplikasyonlardan biri olan enfeksiyonların varlığını öngörmede NLR; hızlı sonuç veren, ulaşılabilir, maliyet etkin ve güvenilir bir biyobelirteçtir.In renal transplant recipients, post-transplant infections are the most common complication and major cause of mortality, morbidity, and graft loss. Early detecting and preventing infections is one of the most important factors to improve survival. We aimed to analyze the infection-related emergency visits and evaluate the value of neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) predicting infections in renal transplant recipients as a cost-effective, rapid, and accessible laboratory biomarker. We retrospectively reviewed the medical records of renal transplant recipients who presented to our emergency department with infection-related symptoms during a 5-year period; 2015 to 2020. Our analysis included 283 patients in case group which laboratory results were available and the source of infection was determined. We compared results with a control group of 245 transplant patients without any infectious symptoms who applied to the General Surgery Department and Transplantation Unit of our hospital for routine control within the time period we determined. The study data was analyzed with SPSS for Windows v20.0 software, and p values <0.05 were considered statistically significant. The mean age was 42.42±12.96 and 63.6% (180/283) of the patients were male in the case group. The most common cause of infections in the case group were urinary tract infections (86/283; 30.4%), and the frequency was higher in women (46.6% vs. 21.1%; p<0.001). In addition, upper respiratory tract infections were more common in men (36.1% vs 19.4%; p=0.003). Leukocytes, neutrophils, C-reactive protein (CRP), NLR and platelet/lymphocyte ratio (PLR) were higher in the case group than in the control group (p<0.001). On the other hand, platelet, lymphocyte, and Red Cell Distribution Width (RDW) values were lower (p<0.05, <0.001, and <0.001, respectively). The median NLR was 7.11 (IQR: 6.81) in case group, and the area under the ROC curve (AUC: 0.876; 95% CI: 0.845-0.906) for any diagnosis of infection of the NLR was statistically significant (p<0.001). The cut-off value for NLR at increased risk of any infection was calculated as 3.30, with a sensitivity of 84% (95% CI; 80%-88%) and specificity of 77% (95% CI; 71%-81%). Pneumonia was the disease group with the highest diagnostic performance of NLR with 93% sensitivity and 87% specificity. The NLR cut-off value of NLR associated with the diagnosis of pneumonia was 4.29, and the area under the ROC curve was the highest for pneumonias (AUC: 0.953; 95% CI: 0.925-0.981; p<0.001). According to our Multivariate Logistic Regression Analysis, renal transplant recipients with NLR>3.3 had a 2.8-fold increased risk of developing any infection (p=0.013). Age, female gender, and PLR values were not found to be independent risk factors for the development of infection in renal transplant recipients (p>0.05). In conclusion, we found a significantly higher NLR in emergency visits of infection-related origin of renal transplant recipients than in the control group (p<0.001), and NLR was an independent risk factor over the cut-off value of 3.3 for any infectious disease in RT recipients (OR: 2.808; 95% CI: 1.246-6.326; p=0.013), so we suggested that NLR is an available, rapid, cost-effective and reliable biomarker of infections which is the most significant complication of a post-transplantation period.Item Acil servise nefes darlığı ile başvuran hastaların arter kan gazı değerlerinin noninvaziv yöntemle ölçülen kan gazı değerleri ile karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2017) Erdemli, Dilek Suveren; Kavalcı, CemilÇalışmamızda nefes darlığı ile başvuran hastalarda invaziv (arter) ve non-invaziv (transkütan) kan gazı sonuçlarını karşılaştırarak, non invaziv kan gazı ölçümünün klinik kullanıma uygunluğunun belirlenmesi amaçlandı. Çalışmamızda dispne sebebiyle acil servise başvuran ve arteryel kan gazı çalışılan 234 hasta dahil edildi. Hastaların tensor Tip MTX-Matrix cihazı ile parmak ucu sPO2, PO2, PCO2 ve pH değerleri ölçülerek arteryel kan gazı ile karşılaştırıldı. Sürekli verilerin normal dağılımının test edilmesinde Kolmogorov Smirnov testi kullanıldı. Grupların karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanıldı. İnvaziv (arter) ve non-invaziv (transkütan) kan gazı sonuçlarının uyumunu test etmede Bland Altman testi kullanıldı. Sonuçlar % 95’lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Çalışmamızda 234 hastanın yaş ortalaması 69,0±18,1 yıl olup, hastaların%42,7’si erkekti. Hastalarda dispne dışında belirlenen en sık semptom göğüs ağrısı, en sık saptanan tanı pnömoniydi. Arter kan gazı (AKG) ölçülen pH yerine, transkütan pH kullanılabileceği saptandı (p>0,05). AKG’de ölçülen PCO2, PO2 ve sPO2’nin yerine, transkütan PCO2, PO2 ve sPO2 kullanılamayacağı saptandı (p<0,05). Ek semptom varlığında ve akciğer/kalp dışı patolojilerde AKG’deki pH ve pO2 yerine, transkütan pH ve pO2 kullanılabilirken (p>0,05); AKG’deki PCO2 ve sPO2’nin yerine ve transkütan PCO2 ve sPO2’nin kullanılamayacağı saptandı (p>0,05). Akciğer patolojisi, kardiyak patolojisi ve enfeksiyon varlığı olan hastalarda; AKG’deki pH yerine transkütan pH kullanılabilirken (p>0,05); arteryel PO2, PCO2 ve sPO2’nin yerine transkütan PO2, PCO2 ve sPO2’nin kullanılamayacağı saptandı (p<0,05). Sonuç olarak transkütan olarak kan gazı parametrelerini değerlendirilen cihazlar dispneik hastalarda pH yerine kullanılabilir. Tüm kan gazı parametrelerinin değerlendirilmesi için cihazın geliştirilmesi gerekmektedir. We aimed to determine the suitability of non-invasive blood gas measurement for clinical use by comparing the results of invasive (arterial) and non-invasive (transcutaneous) blood gases in patients with dyspnea in our study. In our study, 234 patients were included who referred to emergency services due to dyspnea and whose arterial blood gas were measured. Tensor Type MTX-Matrix device was used to measure patients' fingertip sPO2, PO2, PCO2 and pH values and these values were compared with arterial blood gases. Kolmogorov Smirnov test was used to test the normal distribution of continuous data. The Mann Whitney-U test was used to compare groups.The Bland Altman test was used to test the compatibilitiy of invasive (arterial) and non-invasive (transcutaneous) blood gas results. The results were evaluated in a confidence interval of 95% and a significance level of p <0.05. The mean age of 234 patients in our study was 69.0 ± 18.1 years and 42.7% of the patients were male. The most frequent symptom except for dyspnea was chest pain, the most common diagnosis was pneumonia. It was determined that transcutaneous pH could be used instead of pH measured in arterial blood gas (ABG) (p> 0.05). It was found that, transcutaneous PCO2, PO2 and sPO2 could not be used instead ofPCO2, PO2 and sPO2level measured in ABG(p <0.05). While in the presence of additional symptoms and in non- lung / cardiac pathologies, transcutaneous pH and pO2 were used instead of pH and pO2 in ABG (p> 0.05), it was found that transcutaneous PCO2 and sPO2 could not be used instead ofPCO2 and sPO2 in ABG (p> 0.05). In patients with lung pathology, cardiac pathology and infection; while transcutaneous pH could be used in place of the pH in AKG (p> 0.05); transcutaneous PO2, PCO2 and sPO2 could not be used instead of arterial PO2, PCO2 and sPO2 (p <0.05). As a result, devices that evaluate blood gas parameters as transcutaneously can be used instead of pH in dyspneic patients. For the evaluation of all blood gas parameters, the device needs to be improved.Item Acil serviste pulmoner emboliye bağlı sağ ventrikül disfonksiyonunun bir göstergesi olarak kan basıncı indeksi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültes, 2019) Akçebe, Ayşegül; Kayıpmaz, Afşin EmreSıklıkla derin bacak venlerinden kaynaklı bir pıhtının pulmoner damarları kısmi ya da tam olarak oklüde etmesi sonucu oluşan pulmoner embolinin morbidite ve mortalitesi yüksektir. 2014 ESC kılavuzuna göre yapılan sınıflandırmada hemodinamik durum anstabil olduğunda “yüksek riskli”, stabil olduğunda “yüksek riskli olmayan” şeklinde sınıflandırılmaktadır. Yüksek riskli olmayan grupta ise sağ ventrikül disfonksiyonu varsa “orta riskli” yok ise “düşük riskli” olarak ayrım vardır. Yapılan bu sınıflandırmaya göre tedavi ve tanı stratejileri değişmektedir. Sağ ventrikül yetmezliğini belirlemede ekokardiyografi kullanılır. Ekokardiyografinin operatör bağımlı olması ve her zaman ulaşılabilir olmaması sağ ventrikül disfonksiyonu göstermede yeni basit, erişilebilir ve ucuz yöntemler aranmaya başlanmasına sebebiyet vermektedir. Bu çalışmada, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi erişkin acil servisinde Nisan 2011-Aralık 2017 yılları arasında bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi kullanılarak pulmoner emboli tanısı alan hastaların retrospektif olarak inceledik. Tüm olguların yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, ek hastalıklar, kan basıncı değerleri, semptomlar, kan basıncı değerleri, bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi ve ekokardiyografi sonuçları, tedavi durumlarını inceledik. Bu değişkenler ile sağ ventrikül disfonsiyonu, yeni bir parametre olan kan basıncı indeksi ve mortalite arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışma kapsamına toplamda 138 hastayı dâhil ettik. Hastaların ortanca yaşı 72 (23), %58,7’si kadındı. Ekokardiyografi sonuçlarına göre 45 hastada sağ ventrikül disfonsiyonu (RVD-sağ ventrikül dilatasyonu, sistolik işlev bozukluğu, TAPSE ≤17 mm) saptadık. Hastaların ilk bakılan sistolik kan basıncına diyastolik kan basıncını oranlayarak kan basıncı indeksini (KBİ) hesapladık. RVD gelişen hastalarda KBİ 1,68 (0,46), RVD gelişmeyen hastalarda 1,78 (0,36) idi. İstatistiksel analiz sonucunda RVD olan ve olmayan iki grup arasında BPI yönünden (p=0,050) istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptamadık. Erken mortalite gözlenen ve gözlenmeyen gruplar arasında KBİ yönünden de anlamlı fark saptamadık (p=0,102). Sonuç olarak kan basıncı indeksi ve sağ ventrikül yetmezliği arasındaki ilişkiyi belirlemek için daha fazla araştırılma yapılmasına ihtiyaç vardır. Pulmonary embolism is usually caused by a clot originating from deep veins in the legs which partially or completely occludes pulmonary vessels and has a high morbidity and mortality rate. 2014 ESC guide classifies unstable hemodynamic state as “high risk” and stable hemodynamic state as “non-high risk”. Non-high risk group patients can be divided into two- those with right ventricular dysfunction present are classified as “medium risk group” and those without RVD classified as “low risk group”. Treatment and diagnosis strategies change according to this classification. Echocardiography is used to detect right heart failure. Due to echocardiography being operator-dependant and unavailable at times started the search for new cheaper, more accessible and more basic methods to identify right ventricle failure. For our study, we retrospectively screened the data of patients who were diagnosed with pulmonary embolism with the use of computer tomography pulmonary angiography, during the period of April 2011 and December 2017, in Başkent University Ankara Hospital emergency service. Patients’ age, sex, tobacco use, presence of other diseases, blood pressure, CT results, pulmonary angiography and echocardiography results and treatment progress is taken into consideration. These variables are also taking into consideration in relation to right ventricular dysfunction, with blood pressure index as a new parameter and its relation with the mortality of the patients. A total of 138 patients were included with a median age of 72(23) and 58.7% of which were women. According to echocardiography results; 45 patients were diagnosed with right ventricular failure (RVD- Right ventricle dilatation, systolic dysfunction, TAPSE ≤17 mm). Patients’ first systolic and diastolic pressure was measured and blood pressure index (BPI) was calculated. In patients with RVD, BPI was calculated as 1.68 (0.46) and in patients without RVD, BPI was calculated as 1.78 (0.36). There were statistically no difference between the group with RVD and without RVD in relation to BPI (p=0.050). There were also statistically no difference between the group with early mortality and without early mortality (p=0.102). In conclusion, further studies need to be conducted to determine the relation between BPI and right ventricular failure.Item Acilde serebral inme endikasyonu ile yoğun bakım yatış kararı verilen kronik hemodiyaliz hastalarının demografik özellikleri, Natıonal Instıtutes Of Health Stroke Skalası (NIHSS) ve charlson komorbidite skorlarının (CCS) diğer hastalar ile Karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2015) Devrim Soydemir, Songül; Gülalp, Betülİnme, tüm dünyada ölüm nedenleri içinde dördüncü sırada yer almaktadır. Bununla birlikte erişkinlerde ölüm ve sakatlığa en çok neden olan nörolojik hastalıktır. Kronik böbrek yetmezliği (KBY) de serebrovasküler hastalıkların (SVH) mortalite ve morbiditesinde önemli bir risk oluşturur. Ancak KBY ve hemodiyalizin (HD) inme ile ilişkisi üzerine yapılan çalışmalar yeterli sayıda değildir. Biz bu çalışmamızda inme tanısı ile yoğun bakıma yatırılan ve kronik HD’e giren hastaların demografik özellikleri, KBY ve HD’nin inme üzerine etkisi, Charlson Komorbidite Skoru (CCS) ve National Institutes Of Health Stroke Skalası (NIHSS) skorunu, diğer hasta gruplarıyla karşılaştırmayı, var ise farklılıklarını ortaya koyabilmeyi ve bu bilgi ışığında Acil Tıp olarak bu inme olgularında morbidite ve mortaliteyi azaltabilecek hasta yönetimine katkıda bulunabilmeyi amaçladık. Başkent Üniversitesi Adana Uygulama ve Araştırma Merkezi Acil Servisine Ocak 2011- Aralık 2013 tarihleri arasında başvuran ve World Health Organization (WHO) kriterlerine göre inme tanısıyla yoğun bakımda yatırılarak izlenen, 18 yaş ve üstü hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalar dört gruba ayrılmıştır. Birinci grup kronik HD hastaları, ikinci grup KBY dışında sadece bir komorbid hastalığı olanları, üçüncü grup KBY dışında en az iki komorbid hastalığı olanları ve dördüncü grup ise hiçbir kronik hastalığı olmayan hastaları temsil etmekte olup, HD hastaları diğer gruplarla karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın retrospektif analizlerinde KBY ve HD’nin inme riski ve mortalitesini artırdığı tespit edilmiş olup literatürdeki benzer çalışmaları destekler niteliktedir. HD hastalarında erkek cinsiyet, 64 yaş üstü olmak, hipertansiyon (HT) ve/veya diyabetes mellitus (DM) öyküsünün varlığı, yüksek CCS (CCS > 4, p=0,000) değerleri, taşikardi olmayıp nabızda göreceli olarak artış olması (87/dk, p=0,003), anemi (Hemotokrit: Htc<%40, p:0,000), düşük HDL kolesterol (HDL-k < 40 mg/dL, p:0,003), yüksek trigliserid (TG > 95 mg/dL, p:0,033) ve C-reaktif protein (CRP > 6mg/L, p=0,000) değerleri artmış inme riski ile ilişkili bulunmuştur. NIHSS değerleri ise diğer gruplara göre anlamlı olarak daha düşük (ortalama NIHSS=6,5 p:0,009) saptanmıştır. HD hastaları acile en kısa sürede başvuran hasta grubu olmuştur (3,5 saat p=0,020). Tüm inmelerde beyin manyetik rezonans görüntülemede (BMR) en fazla orta serebral arter (OSA) sulama alanında infarkt (n=238 %41,8) tespit edilmiştir ancak bu oran en az HD hastalarında (n=16, %26,6 p=0,024) görülmüştür. Ayrıca hemorajik inme sıklığı HD hastalarında daha fazla olup (n=16, %26,7; p=0,002), beyin bilgisayarlı tomografide (BBT) intrakraniyal kanama (İKK) en fazla bu hasta grubunda saptanmıştır (n=15, %25; p=0,023). HD hastalarında inme nedenli mortalite genel popülasyona göre daha yüksektir (n=22, %20.4 p=0,009). HD hastalarında inme risk faktörlerinin bilinmesi, altta yatan hastalıkların tedavi edilmesi ve/veya kontrol altında tutulması, inme semptomları ve hastaneye erken başvuru konusunda hasta ve hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi ve hızlı, kararlı Acil Tıp hasta yönetimi morbidite ve mortalitenin azalmasına katkıda bulunabilir. Stroke is the fourth reason of death in the worldwide. It is the leading cause of neurologic mortality and morbidity in adults, however. Chronic renal disease (CRD) is one of the major risk factor of cerebrovascular disease (CVD). However, there are few studies assessing the relationship between stroke and CRD / hemodialysis (HD). In this study, we aimed to compare the demographic characteristics, Charlson Comorbidity Score (CCS) and National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) of chronic HD patients who were hospitalized in intensive care as cerebral stroke, with other groups, to define the differences, if there is, and within enlighten of this information, to contribute the management of such stroke patients in decrease of the mortality and morbidity rates in Emergency Department. Patients who referred to the Baskent University Faculty of Medicine, Adana Training and Research Center, Emergency Department between January 2011 and December 2013, diagnosed as stroke by World Health Organization (WHO) criteria, hospitalized in intensive care unit and age ≥18 years old, were retrospectively analyzed. Patients were divided into four groups. The first group was represented CRD patients; the second group was included the patients had one comorbidity, except CRD; the third group had at least 2- comorbidities, except CRD; and the fourth group had none of any comorbidity. Patients with CRD were compared with other groups. In the retrospective analysis of our study, we found that stroke risk and disease related mortality were increased in CRD patients consistent with the literature. In HD patients; being male gender, >64 age, hypertension (HT) and/or diabetes mellitus (DM), higher CCS score (CCS > 4, p:0,000), relative increase in pulse without tachycardia (87/min, p=0.003), anemia (Hematocrit: Hct < 40%, p=0.000), decreased HDL cholesterol (HDL-k < 40 mg/dL, p=0,003), increased trigliseride (TG > 95 mg/dL, p=0,033) and higher C-reactif protein levels (CRP > 6mg/L, p=0,000) were related in increased risk of stroke. NIHSS values were detected as statistically significantly decreased compared to the other groups (mean NIHSS= 6,5 p=0,009). HD patients were admitted to the Emergency Department earlier then the others (3,5 hour p=0,020). Middle cerebral artery (MCA) watersheed infarcts were the most seen findings in brain magnetic rezonans imaging (MRI) (n=238, p=%41,8) however, the rate was lowest in HD patients (n=16, %26,6 p=0,024). Also hemorrhagic stroke was much more frequent in HD patients (n=16, %26,7; p=0,002) and in brain computerized tomography (BCT) intracranial hemorrhage (İCH) was seen mostly in this group (n=15, %25; p=0,023). The mortality in HD patients admitted with stroke was increased than other groups (n=22, %20,4 p=0,009). In HD patients, awareness of risk factors related to the stroke, management of underlying disease, education of patients and their relatives about stroke disease symptoms and immediate intervention, rapid and accurate management of patients in the Emergency Department may supply decreased morbidity and mortality in stroke patients with HD.Item Açılı vidalar ile plak tespitinin mekanik ek getirilerinin değerlendirilmesi : biyomekanik çalışma)(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2008) Karadeniz, Emre; Tuncay, İ. CengizBu çalısmanın amacı: her iki planda dik, bir planda dik, diğer planda açılı ve her iki planda açılı vidalar ile plak tespitinin, aralık kapatan (gap-close) eğilme ve yan eğilme kuvveti uygulayarak en yüksek moment kuvveti ve olusan deformite yönünden biyomekanik olarak karsılastırılmasıdır. Çalısmada, 2,5-3,5 yaslarında koyun tibiaları, 6 delikli dar dinamik kompresyon plakları ile özel olarak üretilmis bir kılavuz yardımı ile vida gönderilerek tespit edildi. Tespit: 1. Grupta; plağa her iki planda dik açılı vidalar ile, 2. Grupta; bir planda dik, diğer planda 20 derece açılı vidalar ile 3. Grupta; bir planda plağa 20 derece açılı diğer planda 7 derece açılı vidalar ile sağlandı. Bu gruplara; instron cihazında, 3 nokta prensibine uygun olarak, beser adet aralık-kapatan eğilme (A) ve yan eğilme (B ) testleri uygulandı. Vida-plak sistemini gevseten en yüksek moment kuvveti ve bu kuvvet esnasında olusan deformite istatistiksel olarak karsılastırıldı. Deneylerin sonunda; Ortalama en yüksek moment kuvveti A1:51,90 Nm, A2:67,47 Nm, A3:82,05 Nm, B1:34,64 Nm, B2:49,91 Nm, B3:49,29 Nm idi. Aralık kapatan eğilme testinde Grup 1 ile diğer Gruplar karsılastırıldığında; p<0,05 iken, Grup 2 ile 3 arasında p=0,053 idi. Yan eğilme testinde ise yine Grup1 ile Grup 2,3 arasında p<0,05 olup, grup 2 ile 3 arasında anlamlı farklılık tespit edilmemistir. Eğilme testlerinin her ikisinin ortalama sonuçları beraber gruplar arasında değerlendirildiğinde ise: Grup 1 ile Grup 2 arasında p=0,070, Grup 2 ile 3 arasında p=0,552 ve Grup 1 ile 3 arasında ise p=0,006 idi. En yüksek kuvvet esnasında olusan deformite A1:7,3mm A2:5,4mm A3:7,1mm, B1:6,1mm B2:6,9mm B3:6,4mm olarak tespit edildi ve tüm gruplar arası deformite karsılastırmalarında p >0,05 idi. Sonuç olarak, klasik plak vida tespit yöntemi olarak kullanılan her iki planda dik açı ile vida tespitine göre, her iki planda açılı vidalar ile tespit eğilme kuvvetlerine karsı daha sağlam tutunma sağlar. Ancak deformiteye karsı dirençte açılı vida tespiti ile ek getiri yoktur. The aim of this study is to evaluate; plate fixation with screws perpendicular in two plane as in conventional technique, oblique in one plane and angled in two planes, does change the strength of the fixation to bending forces. And is there any correlation between elevated strength and deformity resistance. As the study method; 2,5-3,5 year old sheep rear leg tibias are fixed with the help of a custom made guide to a six hole DCP. Fixation in Group 1: With screws perpendicular in two planes. In Group 2: 20 degree to the shaft axis and perpendicular in the transverse plane. In Group 3: 20 degree to the shaft axis and 7 degree in the transverse plane. We tested these Groups fixation strength with gap-close bending (A) and side bending (B) forces in tree point bending fashion. We statistically analyzed the maximum moment force and deformation at the time of the failure. After the experiments; mean maximum moment force was A1:51.90 Nm, A2:67.47 Nm, A3:82.05 Nm, B1:34.64 Nm, B2:49.91 Nm, B3:49.29 Nm. In gap-close bending tests p value was < 0.05 between Group 1 and the other groups. Between Group 2 and 3 p=0.053. In site bending tests p value was < 0.05 between Group 1 and the other two but not significant between 2 and 3. When two of the bending tests evaluated together p value was significant in only between Group 1 and 3 (p=0.006).The deformity at the time of the maximum moment was not significantly different between any Groups. In consequence, oblique screw placement in two plane increases the strength of the platescrew fixation under bending forces. But there is no degrease of the deformity with elevated strength of the fixation.Item Adana bölgesi'nde abdominal obezite tanısı için sınır bel çevresi değerinin metabolik risk faktörlerine göre saptanması ve yeni değerlere göre metabolik sendrom ile abdominal obezite prevelansları(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Baklacı, Nuh; Güvener Demirağ, NilgünGiriş: Toplum taraması yaparak metabolik risk faktörlerinin gözlenebilir hale geldiği sınır bel çevresi değerlerini, her iki cinsiyet için saptamaya çalıştık. Bulduğumuz sınır bel çevresi değerlerini ve toplumumuz için önerilen sınır bel çevresi değerlerini kullanarak metabolik sendrom ve abdominal obezite prevelans sonuçlarını karşılaştırdık. Materyal ve Metod: Adana bölgesinde yerleşmiş 454 erkek ve 1023 kadın çalışmaya alındı. Bel çevresi ve tansiyon değerleri ölçüldü, diğer metabolik risk faktörü parametrelerinin ölçümü için uygun olarak kan örnekleri alındı. Bulgular: Tüm erkek katılımcıların ortalama bel çevresi değeri (95.7cm), tüm kadın katılımcıların ortalama bel çevresi değerine (96.7cm) benzer olarak bulundu. Risk faktörü taşıyan kadın katılımcıların ortalama bel çevresi değeri (103.0cm), risk faktörü taşıyan erkek katılımcıların ortalama bel çevresi değerinden (99.2cm) daha yüksek olarak tespit edildi. Risk faktörü taşıyan erkek birey prevelansı (%58.6), risk faktörü taşıyan kadın birey prevelansından (%35.1) yüksek saptandı. Her iki cinsiyette metabolik risk faktörlerinin prevelansı 50. yaşa kadar artış gösterdi ve bu artış yaş ile koreledir, 50 yaş sonrası prevelans değişmedi ve korelasyon kayıp oldu. Elli yaş altı bireylerde risk faktörlerinin görülmeye başlandığı sınır bel çevresi değeri erkeklerde 92cm, kadınlarda 95cm olarak saptandı. Bel çevresi değeri kadınlar için 80cm, 88cm ve 95cm olarak alındığında metabolik sendrom prevelansları sırası ile %35;%32;%27, erkekler için bel çevresi değeri 92cm, 94cm ve 102cm olarak alındığında metabolik sendrom prevelansları sırası ile %46;%42;%22.9 olarak bulundu. Abdominal obezite prevelansları kadınlarda 80cm, 88cm ve 95cm için sırası ile %90.7;%76.6;%58.5, erkeklerde 92cm, 94cm ve 102cm için sırası ile %65.4;57.7;27.5 olarak tespit edildi. SONUÇLAR: Metabolik risk faktörlerinin gözlenebilir hale geldiği ortalama bel çevresi değerleri erkekler için 92cm, kadınlar için 95cm olarak bulunmuştur. Bu değerler toplumumuz için önerilen ve kullanılmakta olan değerlerden farklıdır. Metabolik sendrom ve abdominal obezite tanısı için saptanan değerler uygulandığında metabolik risk faktörleri ile daha iyi korelasyon sağlanmaktadır.Item Adenoid dokusunda fraktalkin ve reseptörünün ekspresyonunun kronik efüzyonlu otitis media gelişimdeki rolü(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2017) İnan, Serhat; Türkoğlu Babakurban, SedaKronik efüzyonlu otitis media (EOM), orta kulak boşluğunda akut enfeksiyon semptom ve bulguları görülmeden seröz ya da muköz karakterde sıvının, 3 ay veya daha fazla süre ile tespit edilmesi olarak tanımlanmaktadır. EOM etiyolojisinde, immün sistemin immatür fonksiyonu ve Östaki tüp disfonksiyonu önemli rol almakla birlikte, multifaktöriyel nedenler söz konusudur. Bu faktörler üst solunum yolu enfeksiyonları, bakteriyal veya viral orta kulak enfeksiyonları, allerji, adenoid vejetasyon ve kraniyofasiyal anomaliler, cinsiyet, yaş, sosyoekonomik durum, ailesel yatkınlık, anne sütü ile beslenmede yetersizlik, biberon kullanımı, pasif sigara içiciliği, mevsimsel faktörler ve kreşe gitmek olarak sayılabilir. Adenoid hipertrofisi (AH), EOM açısından risk faktörü olabilir. Adenoid kitlesinin büyüklüğüne bağlı olarak Östaki tüpünde obstrüksiyon oluşması sonucu efüzyon gelişebilir. Ancak her AH olanda efüzyonun olmaması adenoidin kitle etkisinden çok inflamatuar medyatörler salınımı ile Östaki tüpü veya orta kulakta inflamatuar bir reaksiyona yol açabileceği hipotezini kuvvetlendirmektedir. Fraktalkin ve reseptörü, vücutta pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokin ailesi üyesi bir moleküldür. Bu çalışmanın amacı adenoid dokusunda fraktalkin (CX3CL1) ve reseptörünün (CX3CR1) ekspresyon düzeyleri ile kronik EOM gelişimi arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalları tarafından ortak yürütüldü. Prospektif, nonrandomize, kontrol gruplu, klinik çalışma olarak tasarlandı. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı. Çocukların ailelerinden aydınlatılmış onam alındı. Kronik EOM ile birlikte AH olan 44 hastadan ve sadece AH olan 47 hastadan adenoidektomi sırasında adenoid dokusu örnekleri toplandı. Bu dokulardan elde edilen RNA, cDNA‘ya çevrilerek Real Time Polimerase Chain Reaction (RT-PCR) tekniği ile fraktalkin ile reseptörünün ekspresyon düzeyleri belirlendi ve iki grup arasında karşılaştırıldı. Tüm hastaların operasyondan önceki 3 gün içerisinde tam kan sayımı değerlerine bakıldı. Tam kan sayımında beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, eozinofil sayısı ve yüzdesi, MPV ve NLR değerleri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen çocukların ailelerine son bir yılda geçirilen ÜSYE sayısı, otit sayısı, anne sütü kullanımı, biberon kullanımı, kreş ya da okula gitme, evdeki kardeş sayısı, evde sigara içilme durumunu sorgulayan anket formu doldurtuldu. Bilinen immün yetmezlik, malignansi, siliyer disfonksiyon, kistik fibrozis, allerji ve geçirilmiş kulak operasyonu ya da adenoidektomi öyküsü olanlar, aktif enfeksiyonu olanlar ve son 2 hafta içinde antibiyotik, antihistaminik, sistemik steroid ve nazal steroid kullanımı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Kronik EOM ile AH grubu ile sadece AH grubu arasında adenoid dokusunda fraktalkin ve reseptörünün ekspresyonu arasında istatiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Son 1 yılda geçirilen akut orta kulak iltihabı geçirme sıklığı kronik EOM grubunda istatiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). AH ve kronik EOM grubu sadece AH grubu ile karşılaştırıldığında ÜSYE sıklığı, anne sütü ve biberon kullanım süresi, evdeki kardeş sayısı, evde sigara içilmesi, kreşe ya da okula gitme durumu açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İki grup arasında NLR ve MPV arasında istatiksel fark saptanmadı (p>0.05). Tüm adenoid doku örnekleri yaşa göre 48 ay ve altı bir grup, 48 ay üzeri bir grup oluşturulup karılaştırıldığında CX3CL1 ekspresyonu açısından fark saptanazken, CX3CR1 ekspresyonu 48 ay üzerindeki doku örneklerinde istatiksel anlamlı yüksek saptandı (p=0,016). Sonuç olarak hipertrofik adenoid dokusunda inflamasyondan sorumlu CX3CL1 ve reseptörü CX3CR1 ekspresyonu kronik EOM gelişimi ile ilişkili görülmemektedir. Dört yaş üzeri çocuklarda adenoid dokusunda CX3CR1‘in artmış ekspresyonu adenoid dokusundaki kronik inflamasyon ile ilişkili olabilir. Akut otitis media geçirme sıklığı kronik EOM gelişimine yatkınlık oluşturmaktadır. Tam kan sayımında ölçülen kronik inflamasyon belirteçleri MPV ve NLR değerleri kronik EOM hastalarında orta kulaktaki bölgesel inflamasyondan etkilenmemektedir. Bu çalışmadan elde edilen veriler hipertrofik adenoid dokusunun orta kulak efüzyonuna yol açma mekanizmasının obstruktif etkiden çok kronik adenoidit, allerji, bakteriyal kolonizasyon gibi kronik inflamatuar süreçlerle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir; fraktalkin ve reseptörünün bu temelde araştırılacağı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Otitis media with effusion (OME) is defined as a collection of serous or mucous character fluid in the middle ear cavity without signs or symptoms of acute ear infection. OME is referred as choronic if effusion is prolonged more than 3 months. The etiology of OME is multi-factorial but immature function of the immune system and dysfunction of the Eustachian tube are the most important etiologic factors. The other important factors include upper respiratory tract infections, bacterial or viral middle ear infections, allergies, adenoid vegetation, craniofacial abnormalities, gender, age, socioeconomic status, familial predisposition, lack of breastfeeding, lasting baby bottle feeding, parental smoking, seasonal factors and day care or school attandance. Adenoid hypertrophy (AH) has been considered to be one of the possible causes of OME. Mechanical obstruction of the Eustachian tube by hypertrophic adenoid tissue can develop effusion. Not all children with AH have otitis media with effusion. This supports the hypothesis that states adenoid tissue can provoke an inflammatory reaction in the Eustachian tube and middle ear mucosa by releasing inflammatory mediators and this can be the cause of OME. Fractalkine/CX3CL1 and its receptor are members of the chemokine family which is involved in many inflammatory processes in the body. The aim of this study is to reveal the relationship between the expression levels of fractalkine and its receptor in adenoid tissue and Crohnic serous otitis media development. The study was conducted at Başkent University Departments of Otorhinolaryngology and Medical Genetics. It is designed as a prospective, non-randomized, controlled clinical study. Local ethics committee approved the study, and informed consents were obtained from all of the participiants and their family. Adenoid tissue samples are collected from forty-four patients who have AH with OME and fourty-seven patients who have adenoid hypertrophy without OME. The m RNA derived from adenoid tissue converted to c DNA with using Real Time Polymerase Chain Reaction (RT-PCR) technique and the expression of Fractalkine/CX3CL1 and its receptor was determined. Results were compared between the two groups. Blood samples were taken from all patients three days before surgery to determine white blood cells, neutrophil, lymphocyte, eosinophil MPV count, and NLR. All parents whose children included in the study filled out questionnaires about the number of upper respiratory tract infections (URI), acute otitis media in the last year, and duration of breastfeeding, duration of baby bottle, parental smoking, day care or school attandance, and number of siblings. The patients who have immunodeficiency, malignancy, ciliary dysfunction, cystic fibrosis, allergies and previous ear surgery or adenoidectomy history, any active infection, and use of antibiotics, antihistamines or systemic steroids, and nasal steroids in the last two weeks are excluded from the study. There was no statistically significant difference in the expression of fractalkine and its receptor expression levels in adenoid tissue between the OME+ AH and only AH groups (p>0,05). The number of acute otitis media episodes in last one year found statistically significantly higher at OME +AH group (p<0,05). There was no significant difference between the groups in URI episodes, duration of breastfeeding, duration of baby bottle, parental smoking, day care or school attandance, number of siblings (p>0.05). Similarly there was no significant difference at NLR and MPV counts (p>0.05). We divided all patients into two groups according to age and compared the adenoid tissue samples between under 48 months and older than 48 months. Despite no significant difference was detected in the expression of CX3CL1 in adenoid tissue samples, expression of CX3CR1 was significantly higher on children over the age of 48 months (p=0,016). Consequently expression of fractalkine and its receptor that‘s responsible for inflammation on hypertrophic adenoid tissue were not seen associated with Crohnic OME development. Increased expression of CX3CR1 in adenoid tissue in children over four years may be associated with Crohnic inflammation in adenoid tissue Acute otitis media episodes are found as predisposing factor for otitis media with effusion. MPV and NLR counts which are indicators for choronic inflamation are not affected by local inflammation in the middle ear. These findings are suggesting that the role of the adenoid tissue with development of effusion in middle ear may be associated with Crohnic inflammatory mechanism such as allergy, bacterial colonization, Crohnic adenoiditis rather than obstructive effect. Further studies are needed to investigate relationship between expression of fractalkine and its receptor on adenoid tisue and Crohnic OME development.Item Adenoid ve tonsil dokularında fraktalkin ve reseptörünün ekspresyonu(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2016) Koçlu Hatemoğlu, Elif; Erbek, Selim SermedKronik tonsillit palatin tonsillerin tekrarlayıcı persistan enfeksiyonudur. Tonsiller hipertrofi ise enfektif sürecin her zaman eşlik etmediği palatin tonsillerin hipertrofisi ile karakterize bir süreçtir. Bu iki hastalık aynı dokuda farklı patofizyolojik mekanizmalar ile gelişen tablolardır. Fraktalkin vücutta pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokin ailesi üyesi bir moleküldür. Bu çalışmanın amacı hipertrofik tonsil, kronik tonsillit ve adenoid örneklerinde fraktalkin ve reseptörünün ekspresyon miktarlarının karşılaştırılmasıdır. Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalları tarafından ortak yürütüldü. Prospektif, nonrandomize kontrollü klinik çalışma olarak tasarlandı. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı. Hastalardan ve ailelerinden aydınlatılmış onam alındı. Kronik tonsillit ya da tonsil hipertrofisi sebebi ile tonsillektomi ve adenoidektomi yapılan toplam 97 doku çalışmaya dahil edildi. Gruplar birbiri ile benzer sayıda hastalardan oluşturuldu. Bu dokulardan elde edilen RNA, cDNA’ya çevrilerek Real Time Polimerase Chain Reaction (RT-PCR) tekniği ile fraktalkin ile reseptörünün ekspresyon düzeyleri belirlendi ve dokular arası karşılaştırma yapıldı. Ayrıca dokulardan izole edilen DNA, PCR reaksiyonu ile çoğaltıldı ve Restriction Fragment Length Polymorfhism (RFLP) yöntemi ile fraktalkin resptörünün c.839C>T (T280M) polimorfizm varlığı araştırılarak, polimorfizm ile dokudaki ekspresyon düzeyi arasındaki ilişki incelendi. Dokuların 56 sı erkek, 41 i kız çocuklarına aitti ve yaş ortalaması 5.94±2.95 olarak saptandı. Hipertrofik tonsil ve kronik tonsillit gruplarında fraktalkin ligandının ekspresyonu arasında anlamlı fark saptanmazken, fraktalkin reseptörü ekspresyonu hipertrofik tonsil grubunda anlamlı oranda yüksek bulundu (p<0.05). Hipertrofik tonsil örnekleri ile adenoid dokusu örnekleri kıyaslandığında ise hipertrofik tonsil grubu fraktalkin reseptör ekspresyonu adenoid dokusuna göre anlamlı oranda yüksek saptandı (p<0.05). Sonuç olarak fraktalkin reseptör ekspresyonu hipertrofik tonsil dokularında adenoid ve kronik tonsillit dokularına göre anlamlı olarak yüksek bulundu, bu durum tonsil ve adenoid dokularında gelişen patofizyolojik süreçlerin moleküler mekanizmalarının açıklanmasına katkıda bulunabileceğini ve yeni çalışmalara ışık tutabileceğini düşünmekteyiz. Chronic tonsillitis is characterized by recurrent and persistent infections of palatine tonsils. Tonsillar hypertrophy is a process characterized by the palatine tonsil hypertrophy which is not always accompanied by the infective process. These two diseases are developed by different pathophysiological mechanisms at the same tissue. Fractalkine, member of chemokine family, is involved in many inflammatory processes in human body. The aim of this study is to compare expression level of fractalkine ligand and its receptor in adenoid, chronic tonsillitis and hypertrophic tonsil samples. The study was conducted at Başkent University Departments of Otorhinolaryngology and Medical Genetics. It is designed as a prospective, non-randomized, controlled clinical study. Local ethics committee approved the study, and informed consents were obtained from all of the participiants and their family. Total 97 samples obtained from adenoidectomy and tonsillectomy due to chronic tonsillitis or tonsillar hypertrophy were participated in the study. The groups were formed in approximately equal numbers. RNA which were obtained from the tissues were transformed to complementer DNA (cDNA). Fractalkine and its receptor expression levels were determined via Real Time Polimerase Chain Reaction (RT-PCR) technique and comparison was made between the tissue groups. DNA was isolated from the tissues and reproduced via PCR. c.839C>T (T280M) polymorphizm of fractalkin receptor were investigated with Restriction Fragment Length Polymorfhism (RFLP) technique. Then relationship between polymorphizm and the expression level of fractalkine receptor was investigated. There were 56 boys’ and 41 girls’ tissue participated in the study. The average age was 5.94±2.95. There were not significant differences for fractalkine ligand expression between hypertrophic tonsils and chronic tonsillitis groups. Fractalkine receptor expression were significantly higher in the hypertrophic tonsil group (p<0.05). Fractalkine reseptor expression of hypertrophic tonsil group were significantly higher compared to adenoid group (p<0.05). Consequently, fractalkine reseptor expression was found significantly higher in hypertrophic tonsil group compared to chronic tonsillitis and adenoid groups. These findings may conduce to explain the molecular mechanisms of pathophysiological process in tonsil and adenoid diseases and may shed light on new studies.Item Adenom zemininde kolorektal karsinom gelişiminde etkilenen yolaklar nelerdir?(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2007) Toru, Havva Serap; Bilezikçi, BanuBu çalısmada tübüler ve villöz adenomlarda HPV etkisini, p53, c-erb B2, “E-cadherin”, bcl-2, siklin D1 dısavurumunu ve Ki-67 proliferasyon indekslerini degerlendirmeyi ve bulgularımızın polibin tipi ve hastanın yası ile iliskisini normal kolon mukozası ile karsılastırmayı amaçladık. Tüm olguları degerlendirdigimizde, yas ortalamasının tübüler ve villöz adenomlarda normal kolon mukozasına göre belirgin olarak yüksek oldugu saptanmıstır (p<0.05). n situ hibridizasyon ile HPV pozitifligi gösteren 5 olgunun 4’ünün villöz adenom, 1’inin ise tübüler adenom oldugunu görülmüstür. Ki-67 proliferasyon indeksi, “E-cadherin” ve p53 dısavurumunun gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıstır (p>0.05). Ancak Ki-67 dısavurumunun poliplerde normal mukozadan farklı olarak kript tabanında sınırlı kalmadıgı ve yüzeye kadar ulastıgı dikkati çekmistir. Ayrıca siklin D1, bcl-2 ve cerb B2 dısavurumu poliplerde normal mukozaya göre artmıs olup fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmustur (p<0.05). Sonuç olarak siklin D1, bcl-2, c-erb B2 karsinogenezin ilk basamaklarında etkilenen yolaklar oldugunu düsünebiliriz. Ayrıca Ki-67 dısavurumunun yüzeye kadar ulasması önemli bulgulardan olabilir. “E-cadherin” dısavurumunun azalması kolon karsinomlarında kötü prognositik faktörlerden biri olmakla birlikte karsinogenezin erken basamaklarında etkilenen yolaklardan biri olmadıgı düsünülebilir. Ayrıca sayı az olmakla birlikte HPV pozitif olan olguların 5’inin de polip olup bunlardan 4’ü villöz adenomdur. Karsinogenezin erken dönem uyaranlarından birinin de onkovirüslerden olan HPV olabilecegi yönünde daha genis çalısmalar yapılabilir