Tıp Fakültesi / Faculty of Medicine
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1403
Browse
Item Hemoperfüzyon(TÜBİTAK TAG ,212-, 1987) Pişkin, Erhan; Haberal, Mehmet; Ertürk, Eyüp M.Item Suicide attempted by burning.(ANNALS OF THE MBC. 1, 2, 12-13, 1989) Haberal, Mehmet; Bayraktar, U; Bilgin, N; Gulay, H; Oner, ZSixteen patients who had attempted suicide by burning were admitted to Hacettepe Univerity Hospital Burn Center over the 9 years' period. Five of these patients were psychiatric and two of them had previously attempted to commit suicide. The mean age was 32 years and th4 overall mortality rate was 50%. This study shows that suicide by self-burning is giving a serious problem with high mortality rate. Therefore, prevention and education are involved in this matter.Item Hemodiyaliz hastalarında panel eeaktif antikor düzeyini etkileyen parametreler(Türk Nefroloji Diyaliz ve Transplantasyon Dergisi/Office Journal of the Turkish Nephrology, Association 1999;4:188-191, 1999) Özdemir, F.Nurhan; Sezer, Siren; Turan, Minüre; Güz, Galip; Arat, Zübeyde; Gülmüş, Şale; Haberal, MehmetKan transfüzyon sayısı, transplantasyon ve hamilelik hikayesi hemodiyaliz (HD) hastalarında panel reaktif antikor (PRA) düzeyini etkileyen en önemli üç faktör olarak bilinmektedir. Bu faktörlerin dışında da, PRA duyarlılığının nedeni bilinmeyen bir hasta grubunun da varlığı, diğer olası faktörlerin araştırılmasına yol açmıştır. Çalışmamızda merkezimizde HD programında olan hastaların PRA pozitifliğini etkileyen klinik ve laboratuvar parametreleri araştırmayı planladık. Çalışma grubu 94 kadın, 99 erkek hastadan (yaş ortalaması 44.6±15.8 yıl ve hemodiyaliz süresi 42.2+15.3 ay, 100 HCV(-), 93 HCV(+)) oluşuyordu. Otuz hastada renal transplantasyon hikayesi vardı. PRA düzeyi tayini One Lambda Cell Tray kullanılarak gerçekleştirildi. PRA değeri %30'dan yüksek olan hastaların sonucu pozitif kabul edildi. Hastaların yaş, HD süresi, kan grubu, transplantasyon hikayesi, HCV pozitifliği ve aldığı ortalama haftalık r-HuEPO dozu ile PRA pozitifliği arasındaki korelasyon araştırıldı. Çalışmamızda, HD süresi ve transplantasyon hikayesi ile PRA pozitifliği arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki mevcuttu (PRA (+) ve (-) hastaların sırasıyla HD süresi 50.8+40.5 ay, 37.1+38.9 ay, p =0.028, ve transplantasyon hikayesi olan hastaların PRA (+) olma oranı: %90 iken diğer hastalarda %17.2, p=0.0002 olarak bulundu). Hastaların yaş, cinsiyet, kan grubu, kan transfüzyonu sayısı, HCV enfeksiyonu, r- HuEPO dozu ve PRA pozitifliği arasında bir ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, HD süresi ve renal transplantasyon PRA sensitizasyonu etkileyen önemli bir faktörlerdir. Bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Blood transfusion, previous transplantation and pregnancy are the most important factors that influence the panel reactive antibody (PRA) sensitization in hemodialysis (HD) patients. The presence of PRA positive patients who has not been exposed to common triggering fetors have led the investigators to search for other causes of PRA sensitivity. We planned this study to search for the clinical and laboratory parameters and PRA positivity. Our study group was consisted of 94 female and 99 male patients (mean age: 44.6+15.8, mean HD duration: 42.2+15.3 months, hepatitis markers: 100 HCV (-) and 93 HCV ( +). Thirty of the patients had renal transplantation history. PRA measurement was performed with One Lambda Cell Tray. The patients whose PRA levels were more than 30% were accepted to be PRA positive. There was significant relation between transplantation history, HD duration and PRA levels of the patients (HD duration was 50.8+40.5 and 37.1+38.9 months, p =0.028 in PRA (+) and (-) patients respectively and PRA positivity ratio of patients with previous transplantation and those without were 90% and 17.2%, respectively, p=0.0002). We did not find any signifcant relationship between age, gender, HD duration, blood group, number of blood transfusions, r-HuEPO dose, presence of HCV infection and PRA positivity. In conclusion, HD duration and previous transplantation are important factors influencing PRA positivity.Item Effects of HCV-RNA positivity on serum IL-1 beta levels in chronic hemodialysis patients(Gazi Medical Journal ,12 ,4 ,155-158, 2001) Yücel, Ayşegül; Köseoğlu, Hamide; Yücel, Ahmet Eftal; Özdemir, Nurhan; Haberal, MehmetHepatitis C virüs (HCV) positivity and inflammatory cytokines such as interleukin(IL)-} beta, tumor necrosis factor-alpha and IL-6 secreted by activated macrophages are known to be important morbidity factors in chronic hemodialysis (HD) patients. in this preliminary stııdy, we aimed to compare serum IL-1 beta levels of 20 HCV-RNA-positive and 23 HCV-RNA-negative chronic HD patients. Methods: HCV-RNA-positivity and serum IL-1 beta levels were studied using nested reverse transcriptase-polymerase chain reaction and ELISA methods, respectively. Results: We could detect no statistically signifıcant difference between serum IL-1 beta levels in HCV-RNA-positive and HCV-RNA-negative groups (p>0.05). Conclusion: To our knowledge, this is the fırst study to examine the relationship between serum IL-1 beta level and HCV infection in HD patients. We had expected the level of IL-1 beta to be higher in HCV-RNA-positive group, and believe that the blood-dialyzer interaction strongly activated mononuclear cells, thus generating elevated levels of IL-1 beta in both groups. This could explain why HCV infection apparently did not affect serum IL-1 beta levels.Item Deneysel fizyoloji(2002) Kaplan, BirsenItem Bıçak yaralanmasına bağlı isole internal mamaryan arter injurisi: Yaşamı tehdit eden hemotoraksın alışılmamış bir sebebi(Erciyes TIp Dergisi. 25, 4, 186-188, 2003) OĞUZKAYA, Fahri; AKÇALI, Yiğit; BİLGİN, Mehmet; HABERAL, ArifGöğüs ön duvarının delici yaralanmaları, yaşamı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir. Bunlardan biri sol meme atardamarı ya da internal mammarian arterin (İMA) bıçakla yaralanması sonucu olan hemotorakstır. Gereç ve yöntem: Biz, son on yıl içinde, bıçaklanma sonucu izole IMA yaralanması olan on olguyu gözden geçirdik. Acil servise geldiğinde altı (%60) olguda hemorajik şok yardı. Bütün olgulara acil torakotomi yapıldı. Bulgular: Operasyon bulgusu, dokuz olguda (6 sol, 3 sağ) İMA kesişi komplet; Bir olguda ise sol İMA parsiyel kesişi vardı. Cerrahi yöntem dokuz olguda ligasyon, bir olguda lateral onarımdı. Ortalama hastanede kalış zamanı yedi gündü. Mortalité ve morbidité görülmedi. Sonuç: Sadece İMA yaralanmasının masif hemotoraksm sebebi olabileceği akılda tutulmalıdır. Penetran toraks travmasına bağlı massif hemotoraksta acil torakotomi hayat kurtarıcı olabilir Anterior thoracic penetrating injuries may result in life-threatening complications. One of these is massive hemothorax as a result of stab wounds to the internal mammary artery. Methods. We reviewed retrospectively ten cases with isolated internal mammary artery injuries resulting from stab wounds during the period of last ten years. Six patients (60%) were admitted in hemorrhagic shock into emergency room. Urgent thoracotomy was performed in all cases. Results. Operative findings were nine complete disruption of IMA (3 right and 6 left), and 1 partial one (on the left). Surgical methods were ligation (n=9) and lateral repair (n=1) . Average hospitalisation time was 7 days. There were no complications or mortality. Conclusions. Isolated IMA injury may be the unique cause of massive hemothorax. Urgent thoracotomy may be life-saving for patients with hemorrhagic shock due to penetrating thoracic injury.Item Tromboze greft arteryovenöz fistülü olan hastalarda arrow-trerotola cihazi ile perküten mekanik trombektomi(Tanısal ve Girişimsel Radyoloji ,9 (3) ,371-376, 2003) Fırat, Ali; Aytekin, Cüneyt; Boyvat, Fatih; Emiroğlu, Remzi; Haberal, MehmetTromboze arteryovenöz fistülü olan hemodiyaliz hastalarında perkütan mekanik trombektomi işleminde kullanılan Arrow-Trerotola cihazının etkinliğinin ve güvenilirliğinin araştırılması. GEREÇ VE YÖNTEM Greft fistül oklüzyonu olan 10 hastaya Arrow-Trerotola cihazı ile perkütan mekanik trombektomi işlemi yapıldı. 10 hastaya toplam 13 kez işlem uyglandı. Teknik başarı, komplikasyonlar, primer ve sekonder açık kalım oranları değerlendirildi. Teknik başarı oranı %84 idi (13 işlemin 11'inde). Hastaların hiç birisinde majör komplikasyon izlenmedi. Ortalama takip süresi 8,5 ay idi. Yedi hastada greft fistüller hala patenttir. Bu 7 hastanın 3'ünde patensinin devamı için ek işlemler uygulandı. Üç aylık primer ve sekonder açık kalım oranları sırasıyla %66 ve %77 olarak hesaplandı. SONUÇ Arrow-Trerotola perkütan mekanik trombektomi cihazı tromboze hemodiyaliz greftlerinin tedavisinde kullanılan etkili bir yöntemdir. To assess the safety and efficacy of the Arrow-Trerotola percutaneous thrombectomy device in the treatment of thrombosed hemodialysis access grafts in dialysis patients. MATERIALS AND METHODS: Ten patients with graft fistula occlusion underwent mechanical thrombectomy with Arrow-Trerotola percutaneous thrombectomy device. Thirteen trombectomy procedures were performed in ten patients. Technical success, complications, primary and secondary patency rates were noted. RESULTS: The technical success rate was 84% (11 of 13 procedures). There were no major complications. The mean follow-up period was 8,5 months. The graft fistula are still functional in seven patients. In 3 of 7 patients, additional procedures were needed for patency. The 3-month primary and secondary patency rates were 66% and 77% respectively. CONCLUSION: Percutaneous mechanical thrombectomy with the Arrow-Trerotola device is an effective method for the treatment of the thrombosed hemodialysis grafts.Item Hematolojide ayırıcı tanı(2004) Boğa, Can; Özdoğu, HakanItem Sağ kolon kanserini taklit eden dev villöz adenoma(Turkish Journal of Gastroenterology. 15, 4, 270-273, 2004) YAĞMURDUR, Mahmut C.; ALEVLİ, Feride; GÜR, Gürden; HABERAL, Nihan; MORAY, Gökhan; BOYACIOĞLU, Sedat; HABERAL, MehmetSeksenbeş yaşında bayan hasta sağ alt kadranda ağrı ve şişlik yakınmasıyla başvurdu. Ayrıca sağ inguinal hernisi de mevcuttu. Abdominal tomografide çekum ve terminal ileumda yaklaşık 13,5 cm'lik bir segmentte asimetrik nodüler duvar kalınlaşması, saptandı. Kolonoskopide, çekumda lümeni ileri derecede daraltan, üzerinde yoğun mukus salgısı içeren polipoid lezyon saptandı. Kolonoskopi sırasında alınan multiple biopsilerin patolojik incelemesinde villöz adenom morfolojisi görüldü, malignite saptanmadı. Endoskopik polipektominin mümkün olmadığı hasta ameliyat edildi. Sağ kolonda çekum üzerinde 18x6x4 cm boyutlarında sert kitle görüldü ve hastaya sağ hemikolektomi yapıldı. Patolojik incelemesinde villöz adenom dışında başka patolojik bulguya rastlanmadı. Bir yıllık izleminde subjektif yakınması olmayan hastanın kontrol kolonoskopik incelemelerinde patolojik bulguya rastlanmadı. Sonuç olarak, inguinal herni nedeniyle başvuran ileri yaş hastalar, intraabdominal yer işgal eden lezyonlar yönünden dikkatli araştırılmalıdır. Bununla birlikte villöz adenomlar, elektrolit dengesizliğine neden olmaksızın, parsiyel obstrüksiyona neden olacak kadar büyük boyutlara ulaşabilir ve kolon kanserini taklit edebilir. An 85-year-old woman was admitted to our hospital due to pain and swelling in her right inguinal region. She had a right inguinal hernia. Abdominal computerized tomography revealed an 8x8 cm cecal mass and also a 13.5 cm segmental asymmetric nodular thickening of the cecum. Colonoscopic examination revealed a sessile polypoid mucus-secreting mass mimicking carcinoma that narrowed the cecal lumen. Histopathological examinations of sections from colonoscopic biopsy materials on light microscopy revealed villous adenoma morphology. The patient underwent operation, and an 18x6x4 cm mass, which partially obstructed the cecum, was seen. A right hemicolectomy was performed for complete excision. Histopathological examination revealed a pure villous adenoma, and there was no sign of malignant degeneration. On the 6th postoperative day, the patient was discharged from the hospital. During follow-ups at three-month intervals throughout one year, no abnormal colonoscopic or laboratory findings were assessed. We believe that, in older patients with inguinal hernia, presence of intraabdominal mass should be considered. Furthermore, we showed in this report that villous adenomas can reach significant dimensions without causing any obtructing signs or electrolyte imbalance and can mimic colon carcinoma.Item Lokalize prostatik adenokarsinomda tümör volümü (TV), non-tümör volümü (NTV), TV/NTV, fibronektin dağılımı, BhCG ve PSA ekspresyonunun prognostik önemi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Şar, Aylin; Özdemir, HandanLokalize prostat adenokarsinomlarda, tümör volümü ve PSA seviyesi önemli prognostik faktörlerdendir. Prostat adenokarsinomda radikal prostatektomi sıklıkla kullanılan tedavi yöntemidir. Hastanın klinik ve patolojik stage'i, sağkalımı etkilediğinden dolayı bu bilgilere güvenilir şekilde elde etmek gerekmektedir. Radikal prostatektomi spesimenlerinin tümünün örneklenmesi ile tümör volümü, cerrahi sınırlar, seminal vezikül invazyonu, prostat dışı yayılım, Gleason grade ve klinik stage ile ilişkin diğer verilere en doğru şekilde ulaşmamızı sağlamaktadır. bhCG ekspresyonunun olması, testis, mesane ve prostat tümörlerinde kötü prognoz göstergesidir. Ayrıca tedavi olan yanıtı da etkilemektedir. ekstrasellüler matriks proteini olan fibronektin, yüksek Metastatik ve invazyon potansiyeli olan tümörlerin infiltrayon sınırında stromada izlendiği saptanmıştır.Planladığımız çalışma; retrospektif nitelikte olup, insana ait radikal prostatetomi spesimenlerinde tümör volümü (TV), nontümöral volüm (NTV), TV/NTV, fibronektin dağılımı, bhCG ve PSA ekspresyonunun prognostik önemini irdeleme amacına yöneliktir.Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 1995-2003 yılları arasında radikal prostatektomi olan 50 hasta çalışma kapsamına alınmıştır. Prostatektomi spesimenlerinin tümü örneklenmiştir. Elde edilen parafin kesitlerde tümör volümü, perinöral, vasküler, veziküloseminalis, lenf nodu ve cerrahi sınır invazyonu ile prostat dışına yayılım tekrar değerlendirilmiştir. Seçilmiş kesitlerde bhCG, PSA ve fibronektin primer antikorları ile immünhistokimyasal boyama yapılmıştır. PSA ekspresyonu; semikantitatif yöntemle P1: <%20, P2: %20-60, P3: >%60 olmak üzere 3 skor belirlenmiştir. bhCG; pozitif veya negatif boyanma kabül edilmiştir. tömürün invazyon gösterdiği sınırda, tümör hücrelerini saran FN-pozitif liflerin demarkasyon oluşturduğu veya stromal liflerde diffüz boyanma gösterdiği durumlarda FN boyanması pozitif, geri kalan durumlar için ise negatif boyanma olarak değerlendirilmiş ve istatistiksel çalışma yapılmıştır.Sonuç olarak bhCG pozitif olan tümörlerin daha fazla oranda vasküler, kapsüler ve seminal vezikül invazyonu gösterdiği, FN-negatif olan tümörlerin daha fazla oranda kapsüler ve seminal vezikül invazyonu yaptığı ve daha büyük tümör volümüne ulaştığı saptanmıştır.Item Solid organ transplantasyon hastalarında ishal etkenleri(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Kuru İnci, Emine; Arslan, Handeİshal solid organ transplantasyon (SOT) hastalarında sık rastlanılan gastrointestinal komplikasyonlardan biridir. İshal nedenlerini tanımlamak zor olabilir. Bakteriyel, paraziter, viral ve fungal olabileceği gibi, immünsüpresiflere, antibiyotiklere, inflamatuvar bağırsak hastalıklarına bağlı olarakta gelişebilir. Bu çalışmada amacımız ülkemizde transplantasyon hastalarında gelişen ishallerin etiyolojisini ve prognozunu incelemek ve immünsüpresif olmayan kişilere (normal popülasyona) göre farklılıkları belirlemekti. Bu amaçla bir yıllık dönem içinde hastanemize 52 ishal atağı ile başvuran 43 SOT hastası ve eş zamanlı olarak 52 immünsüprese olmayan ishalli hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların klinik sorgulamasının ardından etiyolojiye yönelik dışkı incelemeleri yapıldı ve dışkının direkt ve boyalı mikroskobik incelemesi, amip antijeni için ELİSA incelemesi, bakteriyolojik kültür, C. difficile toksin A incelemesi, Rotavirus ve enterik Adenovirus için immünkromotografik assay, CMV düşünülen vakalarda CMV pp65 antijenemi testi ve endoskopi-biyopsi incelemesi ile ishal etiyolojisi araştırıldı. Bu incelemeler ile etkeni aydınlatılamayan hastalarda öykü ve hariç bırakma yöntemiyle uyumlu bulunanlar ilaç ilişkili ishal olarak tanımlandı. Yapılan incelemeler sonucunda SOT hastalarının %84.6’sının etiyolojisi aydınlatılıdı. İki grup arasında infeksiyöz ishal etkenlerinden CMV ve Cryptosporidium spp. SOT hastalarında anlamlı olarak yüksek oranda bulundu. Yine SOT hastalarında 9’u tekrarlayan ishal atağı ile 2. kez başvurdu. Bu tekrarlayan ishal ataklarının %33.3’ü Giardia lamblia ve Cryptosporidium spp. (paraziter etkenler) ile gelişmişti ve bu klinik tablolar relaps olarak değerlendirildi. SOT hastalarının 5’inde aldıkları immünsüpresif tedavilere bağlı olarak gelişen ishaller saptandı. Sonuç olarak ishalde erken ve uygun tedavinin yapılabilmesi için toplumda sık rastlanmayan etkenlerin SOT hastalarında ishale neden olabileceğinin bilinerek bu hastalarda ek tanısal testlerin ve invazif girişimlerin uygulanması gereklidir. Yine bazı etkenler ile tekrarlayan ataklar ve kronik seyir izleyebilen klinik tabloların görülebileceği bilinmeli ve bu hastalarda tedavi sonrası dışkı kontrolleri yapılmalıdır.Item Renal transplantasyon hastalarında kaposi sarkomu: klinik özellikler ve insan herpes virüsü-8'in varlığı(Türkderm ,39 ,4 ,249-253, 2005) Saray, Yasemin; Seçkin, Deniz; Butros, Reha; Haberal, MehmetRenal transplantasyon hastalarında Kaposi sarkomu sıklığı artmıştır. Bu çalışmada, renal transplantasyon hastalarında gelişen Kaposi sarkomunun prevelansı, klinik özellikleri ile insan herpesvirusu-8'in etyolojideki rolü araştırıldı. Kaposi sarkomu tanısı alan renal transplantasyon hastalanın dosyaları incelendi. Altı hastada lezyonlu deride insan herpesvirusu-8 DNA'sı araştırıldı. Kaposi sarkomu prevelansı %1.2 idi. Mukokütanöz tutulum %76.9'unda, viseral tutulum %61.5'inde saptanmıştı. Tedavi ile hastaların %61.5'inde remisyon, %23.1'inde parsiyel remisyon izlenmişti. Viseral tutulum olanların %25'i ölümle sonuçlanmıştı. Altı hastanın tümünde virusa ait DNA saptandı. Renal transplantasyon hastalarında gelişen Kaposi sarkomunda viseral tutulum sıktır ve mortaliteyi arttırır. Etyopatogenezde, immünosüpresyon ile birlikte insan herpesvirusu-8 rol oynamaktadır. Background and Design: The frequency of Kaposi's sarcoma is increased in renal transplantation patients. The prevalence, clinical features and the etiopathological role of human herpesvirus-8 in Kaposi's sarcoma in renal transplantation patients were investigated in this study. Patients and Methods: Files of renal transplantation patients who were diagnosed as Kaposi's sarcoma have been examined. Human herpesvirus-8 DNA was investigated in the lesional skin of 6 patients. Results: The prevalence of Kaposi's sarcoma was 1.2%. Mucocutaneous and visceral involvement was noted in 76.9% and 61.5% of the patients, respectively. In 61.5% of the patients total remission, in 23.1% partial remission was observed. Twent-five percen[ of the patients with visceral involvement were died. Viral DNA was detected in all of the 6 patients. Conclusion: Visceral involvement is common in Kaposi's sarcoma developing in renal transplant recipients and increases the mortality. Immunosuppresion with human herpesvirus-8 play roles in etiopathogenesisItem Metabolik sendromlu hastalarda koroner arter hastalığı İle postprandiyal hipertrigliserideminin ilişkisi(Başken Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Atar, İnci Aslı; Müderrisoğlu, HaldunMetabolik sendrom (MS) gittikçe büyüyen bir sağlık sorunudur. Trigliserid (TG) yüksekliğinin koroner arter hastalığı (KAH) ile ilişkisi bir çok çalışmada gösterilmiştir. Açlık düzeylerinden çok postprandiyal TG düzeylerinin KAH açısından risk oluşturduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada MS olan hastalarda KAH ile postprandiyal hipertrigliserideminin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. MS tanısında Erişkin Tedavi Paneli III’ün (ATP III) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun (IDF) önerdiği kriterler çalışmaya alınan hastalara ayrı ayrı uygulanarak tanımlar arasındaki farkların çalışma sonuçlarına etkisinin araştırılması da hedeflenmiştir. Bu çalışmaya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji polikliniğinde değerlendirilen ve koroner anjiyografi yapılmasına karar verilen 122 hasta dahil edildi. Hastalar MS ve KAH varlığına göre 4 gruba ayrıldı. On iki saat açlık sonrası hastalara 891 kkal, % 60 yağ, % 16.8 protein ve % 23.2 karbohidrattan oluşan bir kahvaltı oral lipid yükleme testi olarak verildi. Açlık, 2., 4., 6. ve 8. saat kan örneklerinde trigliserid (TG) düzeylerine bakıldı. Hastaların ortalama yaşı 59.2 ± 10.4 yıl olup %61.5’i erkekti. Hastaların %40.2’sinde ATP III tanımına göre, %49.2’sinde ise IDF tanımına gore MS saptandı, %41.8’inde KAH tesbit edildi. ATP III ve IDF kriterlerine göre değerlendirildiğinde, MS olan hastaların açlık ve oral lipid yüklemesi sonrası 2, 4, 6 ve 8. saatlerde yapılan ölçümlerinde TG düzeylerinin yüksek olduğu görüldü (p<0.05). KAH olan kişilerde TG düzeyleri KAH olmayanlara göre yüksek olmasına rağmen, bu gruplar arası farkı belirleyen bir faktör değildi. Bu veriler MS olan hastalarda postprandiyal TG düzeylerinin daha fazla yükseldiğini ve daha uzun süre yüksek kaldığını göstermektedir. MS olan hastalarda KAH ile postprandiyal hipertrigliseridemi arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Item Yenidoğan döneminde serum prohepsidin düzeylerinin tam kan sayımı, demir parametreleri ve sepsis ile ilişkisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Çelik, G.Banu; Gürakan, BerkanHepsidin demir metabolizmasında anahtar rol oynayan, hepatositlerde üretilen, 25 aminoasitten oluşan, antibakteriyel bir peptiddir. Hepsidin demirin intestinal absorbsiyonunu, makrofajlardan salınımını ve transplasental geçişini inhibe eder. Prohepsidin hepsidinin 84 aminoasitten oluşan prekürsörüdür. Yenidoğan döneminde serum prohepsidin düzeyleri bilinmemektedir. Bu çalışma ile yenidoğan bebeklerde serum prohepsidin düzeylerinin belirlenmesi ve sepsisli yenidoğan bebeklerdeki düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 16 sağlıklı term, 26 sağlıklı prematüre, 6 sepsisli term ve 15 sepsisli prematüre olmak üzere 63 yenidoğan bebek alındı. Bebeklerden bir defa alınan kan örneğinde serum prohepsidin düzeyi, tam kan sayımı, demir parametreleri ve C-reaktif protein bakıldı. Serum prohepsidin düzeyleri sağlıklı term bebeklerde 482±371,9 ng/mL (ortalama: 464,4), sağlıklı prematüre bebeklerde 496,7±443,5 ng/mL (ortalama: 231,3) bulundu. Bu iki grup arasında istatistiksel olarak fark yoktu. Term bebeklerde ve prematüre sağlıklı grupta prohepsidin düzeyleri ile örnek alınma günü ve doğum ağırlığının ilişkili olmadığı görüldü. Prematüre sağlıklı grupta prohepsidin düzeyleri ile gestasyon haftası arasında ilişki bulunmadı. Term sepsis grubunda prohepsidin düzeylerinin sağlıklı gruba göre önemli oranda yüksek olduğu tespit edildi. Tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde, prohepsidin düzeyleri ile tam kan sayımı ve demir parametreleri arasında ilişki bulunmadı. Bu sonuçlar ile sağlıklı term ve prematüre yenidoğan bebeklerde prohepsidin düzeylerinin dağılım aralığının geniş olduğu, sağlıklı erişkin ve süt çocuğu düzeylerine göre daha yüksek iv 4 olduğu görülmektedir. Bu durumun postnatal erken dönemde demir ihtiyacının azalmasına bağlı olabileceği düşünüldü. Bu dönemde görülen prohepsidin yüksekliği, glomerüler filtrasyon hızının fizyolojik düşüklüğüne bağlı da olabilir. Term sağlıklı grubuna göre term sepsis grubundaki anlamlı prohepsidin yüksekliği de hepsidinin bir akut faz reaktanı olmasına ve antibakteriyel etkisine bağlanabilirItem Kronik el ekzemalarında pimekrolimus kremin etkinliğinin flutikazon propiyonat krem ile karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Seda Battaloğlu; Güleç, A. TülinEl ekzeması, ellerde eritem, skuam, vezikül ve fissürler ile karakterize, tekrar etme eğilimi gösteren, sık görülen bir deri hastalığıdır. Topikal steroidler el ekzeması tedavisinde ilk seçenektir. Ekzemanın sık tekrarlaması, bu kremlerin uzun süreli kullanılmasına ve yan etkilerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, hastalığın tedavisinde etkili ve uzun süre güvenle kullanılabilecek yeni topikal ajanlara ihtiyaç vardır. Pimekrolimus, non-steroid antiinflamatuvar bir kalsinörin inhibitörüdür. Atopik dermatit tedavisinde uzun süredir güvenle kullanılmaktadır. Kronik el ekzemalarında pimekrolimus krem ile flutikazon propiyonatın etkinlik ve güvenilirliğini kıyaslamak için, tek kör ve randomize bir klinik çalışma planlanmıştır. Her iki tedavi maliyet açısından da karşılaştırılmıştır. Şubat 2005-Haziran 2005 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na başvuran kronik el ekzemalı 16 hasta çalışmaya alınmıştır. Her iki tedavi ekzemada iyileşme sağlamıştır. 16 hastanın 10'unda (%62,5) tama yakın ya da tam düzelme, bir hastada belirgin, 2 hastada orta ve 3 hastada da hafif düzeyde düzelme tespit edilmiştir. Pimekrolimus grubu ve flutikazon propiyonat grubu arasında tedaviye yanıt açısından istatistiksel fark tespit edilmemiştir (p>0,05). Tedavi sırasına pimekrolimus grubunda yer alan 3 hastada yan etki izlenmiştir. İki hastada tedavinin ilk birkaç gününde görülen ve tedaviyi kesmeyi gerektirmeyen yanma hissi ve bir hastada tedavinin ikinci haftasından tedavi sonuna kadar devam eden deride incelme hissi saptanmış, ancak klinik değerlendirmede deride atrofi tespit edilmemiştir. Sonuç olarak pimekrolimus krem kronik el ekzemalarının tedavisinde flutikazon propiyonat kadar etkili ve güvenilir bulunmuştur. Ancak tedavi maliyetinin flutikazon propiyonattan 6 kat fazla olduğu belirlendiği için kronik el ekzemalarında tedavi seçilirken bu durumun göz önüne alınması gerektiği düşünülmektedir. Hand eczema is a common skin disease with remissions and exacerbations, characterized by erythema, squam, vesicle and fissures. Pimecrolimus is a new non-steroid anti-inflammatory calcineurin inhibitory that can be used in the treatment of chronic hand eczema. A randomized, observer blinded, comparison study of pimecrolimus cream versus fluticasone propionate was designed in order to evaluate the efficacy and safety profile between two agents. 16 patients with chronic hand eczema were enrolled in the study and randomized in two groups. They were all outpatients seen at the dermatology department of Baþkent University Faculty of Medicine between February 2005 and June 2005. Both pimecrolimus and fluticasone propionate improved the eczema. 10 of the total 16 patients (62,5%) showed complete or nearly complete response, one significant, 2 moderate and 3 minimal response was achieved. Statistical difference between two groups was not significant (p>0,05). Adverse events occurred in 3 of the 16 patients, all in the pimecrolimus group. Two patients complained a temporary burning sensation occurred in the first few days of therapy and one patient with a feeling of thinning of the skin but atrophy was not seen clinically. The cost of both therapies were investigated and compared with each other. The cost of both therapies were investigated and compared with each other.Pimecrolimus cream was found to be safe and equally effective to fluticasone propionate in the treatment of chronic hand eczema . But cost effect analyse showed that total cost of therapy was 6 times higher in the pimecrolimus group.Item Pediyatrik kalp cerrahisinde tromboelastograf kullanımı ve standart laboratuvar tetkikleri ile karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Esen, Asım; A. Akpek, ElifBu çalışmanın amacı, konjenital kalp cerrahisi uygulanan hastaların koagülasyon sistem değişikliklerinin değerlendirilmesinde, (1) tromboelastograf ile standart laboratuvar tetkikleri arasında bir fark olup olmadığını araştırmak, ve (2) siyanotik ve asiyanotik patolojiye sahip hastaların bu farklı yöntemlere nasıl cevap verdiğini incelemektir. Başkent Üniversitesi Klinik Araştırma ve Etik Kurulu’nun izni ve çocukların ailelerinden onay alındıktan sonra, açık kalp cerrahisi uygulanarak biventriküler düzeltme ameliyatı planlanan ve yaşları 3 ay ile 10 yıl arasında olan 24 çocuk prospektif düzende çalışmaya alındı. Tüm hastalarda anestezi indüksiyon ve idamesi ile kardiyopulmoner bypass ve cerrahi teknikler standart tutuldu. Standart laboratuvar tetkikleri olarak protrombin zamanı (PTZ), aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT), platelet sayısı, fibrinojen ve D-dimer değerleri; tromboelastograf değerlendirilmesi için ise Roteg ile ilk pıhtı başlangıcı (R), pıhtı oluşum zamanı (K), alfa açısı (α), ve maksimum pıhtılaşma (maksimum amplitüd, MA) ölçüldü. Kan örnekleri santral venöz kateterden 3 zaman diliminde yapıldı: (1) indüksiyondan hemen sonra, cerrahi başlamadan önce (t1), (2) ameliyatın sonunda yoğun bakıma çıkmadan önce (t2), ve (3) yoğun bakımda 24’üncü saat (t3). Ameliyat sırasında ve sonrasında alınan standart laboratuvar tetkiklerinde platelet sayısında zaman içerisinde hafif bir düşme, PTZ değerlerinde ise normal üzerinde hafif bir artış tespit edildi. Fibrinojen ve aPTT değerlerinde ise önemli bir değişiklik kaydedilmedi. ACT değerleri her iki grupta da normal sınırlarda olmak üzere siyanotik grupta anlamlı şekilde daha düşüktü (p= 0.015). TEG ölçümlerinde ilk pıhtı başlangıcı, pıhtı oluşum zamanı ve alfa açısının EXTEG değerleri siyanotik ve asiyanotik gruplarda anlamlı fark gösterdi. TEG ve standart laboratuvar parametrelerinin hiçbirisinin yoğun bakımda ilk 24 saatlik kanama miktarı ile ilişkileri anlamlı bulunmadı. TEG ölçümleri ile standart laboratuvar tetkiklerinin karşılaştırılmasında, başlangıç platelet sayılarının hem INTEG hem de EXTEG ölçümlerindeki ilk pıhtı başlangıcı (R), pıhtı oluşumu (K), ve maksimum amplitüd (MA) başlangıç değerleri ile korelasyonu bulundu iv (p<0.05, hepsi için). Protrombin zamanı başlangıç değeri ise sadece ilk pıhtı başlangıcı ile ilişkili bulundu. Ameliyat sonundaki ölçümlerin değerlendirmesinde, hiçbir laboratuvar tetkiki ile TEG ölçümleri ilişkili bulunmadı. Sonuç olarak, açık kalp cerrahisi uygulanan çocukların ameliyat sırasında ve sonrasında yapılan koagülasyon sistem değerlendirmesinde, siyanotik ve asiyanotik çocukların TEG ölçümlerinde, standart laboratuvar tetkikleri ile gösterilemeyen anlamlı değişiklikler kaydedilmiştirItem Depreme bağlı eşikaltı travma sonrası stres bozukluğu ve ilişkili faktörler(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Gökben Hızlı, Feride; Taşkıntuna, NilgünBu çalışmada, 1999 Ağustos veya Kasım depremlerini yaşamış ve halen Ankara'da ikamet eden depremzedelerde eşikaltı travma sonrası stres bozukluğu ve ilişkili incelenmiştir. Bu amaçla, çalışmaya katılmayı kabul eden depremzedelere klinik değerlendirme için Bileşik Uluslararası Tanı Görüşmesi ve Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği uygulanırken, yeti yitimi, yaşam kalitesi ve depresyon belirtilerinin değerlendirilmesi için Kısa Form-36, Kısa Yeti Yitimi Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Sonuçta eşikaltı TSSB'si olan depremzedeler, TSSB olanlarla karşılaştırıldığında; yaşam kalitesindeki bozulma benzer bulunmuştur. Eşikaltı TSSB grubunda, travma yaşamamış sağlıklı kontrol grubuna göre yaşam kalitesi daha düşük ve yeti yitimi daha yüksek bulunmuştur. Bu araştırmanın sonuçları, daha önce yapılmış olan çalışmaların sonuçlarıyla uyumlu biçimde, TSSB için DSM IV tanı kriterlerinin genişletilmesinin gerekliliğini düşündürmektedir.Item Başarılı renal transplantasyon uygulanan hastalarda osteopeni, osteoporoz ve fraktür prevalansı ve tedavisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Mert, Işıl; Turhan, NurSon zamanlarda transplantasyon tıbbında ve immünsupresif tedavide görülen gelişmeler sonucunda greft alıcıların sayısı ve yaşam süresi belirgin olarak artmıştır. Ancak bu başarı ile birlikte kas-iskelet sistemini de etkileyen geç komplikasyonların oranı artmaktadır. Başarılı renal transplantasyon uygulanan hastalarda pretransplant kemik hastalığına neden olan faktörlerin çoğu düzelse de immünsupresif tedavi gibi yenileri ortaya çıkar. Böylece renal greft alıcılarında yüksek oranda persistan sekonder hiperparatiroidizm, posttransplant osteoporoz, simetrik kemik ağrısı sendromu, spontan femur başı nekrozu ve mineral metabolizma bozuklukları görülmektedir. Renal transplant alıcılarında gelişen osteoporoz bugüne dek pek çok çalışmada incelenmiştir. Ancak komplikasyonu olan fraktürler konusunda bilgiler hala yetersizdir. Öte yandan, yerleşmiş osteoporozu olan renal greft alıcılarında klinik pratiğinde uygulanabilecek tedavi protokolleri oluşturulmamıştır. Posttransplant osteoporoz tedavisi konusunda birkaç çalışma yapılmıştır ancak yetersiz sayıda hastanın incelenmesi ve/veya kontrollü olmamaları nedeniyle etkin olamamışlardır. Ayrıca literatürde ulaşılabildiği kadarı ile, farklı tedavi protokollerinin karşılaştırıldığı kapsamlı çalışma mevcut değildir. Bizim çalışmamız başarılı renal transplantasyon uygulanan hastalarda osteopeni, osteoporoz ve fraktür prevalansını ve etkileyen faktörleri araştıran, aktif fizik tedavi programına ilave olarak antirezorptif ajanlardan bifosfonat ve kalsitoninin kalsiyum ve inaktif D vitamini takviyesi ile birlikte ve sadece kalsiyum ve inaktif D vitamini takviyesinin kemik kaybı ve döngüsü üzerinde etkilerini büyük hasta gruplarında araştıran ve bu 3 tedavi protokolünü karşılaştıran bugüne dek yapılmış ilk kapsamlı, randomize, prospektif çalışmadır. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Hastanesi Organ Transplantasyonu Bölümünde 1977-2003 yılları arasında başarılı renal transplantasyon uygulanmış ve greft fonksiyonları normal olan toplam 76 hasta alınmıştır. Tüm hastaların kemik mineral dansitometresi çekilerek osteopeni ve osteoporoz prevalansı saptanmıştır. Yan torakal ve lumbosakral grafileri çekilerek vertebral fraktür, hastalar sorgulanarak da periferik fraktür prevalansı belirlenmiştir. Kemik yapım belirteçlerinden serumda osteokalsin ve ALP, yıkım belirteçlerinden idrarda DPD ve açlık idrar kalsiyum seviyeleri ölçülerek kemik döngü hızı araştırılmıştır. Transplantasyondan sonra kemik metabolizmasını etkileyen faktörlerden hasta yaşı, vücut-kitle indeksi, transplantasyondan sonra geçen süre, kronik böbrek hastalığı süresi, gün başına düşen ve kümülatif dozları, gün başına düşen ve kümülatif v siklosporin A dozları ve gün başına düşen ve kümülatif glukokortikoid takrolimus dozları, greft fonksiyon parametreleri (serumda BUN ve kreatinin), kalsiyum- fosfat metabolizma parametreleri (serumda Ca, P, ALP) ve PTH’nın etkileri araştırılmıştır. Tüm hastalara 6 ay süreyle günde 30 dakika yürüyüşten ve vertebral deformitesi olanlara postüral egzersizlerden oluşan aktif fizik tedavi programı verilmiştir. Hastalar ayrıca 3 gruba ayrılarak 6 ay süreyle farmakolojik tedavi almışlardır: Grup A (aktif tedavi grubu, n=25 hasta) günde 400 IU inaktif D vitamini ve 600 mg elementer kalsiyum ile birlikte haftada bir gün 70 mg dozunda alendronat kullanmıştır. Grup B’ye (aktif tedavi grubu, n=26 hasta) günde 400 IU inaktif D vitamini ve 600 mg elementer kalsiyum ve 200 IU intranazal kalsitonin verilmiştir. Grup C ise (kontrol profilaksi grubu, n=25 hasta) sadece günde 400 IU inaktif D vitamini ve 600 mg elementer kalsiyum kullanmıştır. Sonuçlarımız değerlendirildiğinde renal greft alıcılarında osteopeni prevalansı % 89.33, osteoporoz prevalansı % 45.33, fraktür prevalansı ise % 69.74 olarak saptanmıştır. Kemik kaybının en fazla lomber vertebra bölgesini etkilediği ve renal transplantasyonlu hastaların % 77.33’nün steroid osteoporozunun tedavi kriterlerine göre yüksek kırık riski grubunda olarak bifosfonat tedavisine ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmıştır. En sık osteoporotik kırık lokalizasyonunun aksiyel iskelet olduğu, torakal ve/veya lomber vertebral kırık prevalansının % 67.11, periferik kırık prevalansının ise % 13.16 olup en sık ayakta görüldüğü saptanmıştır. Avasküler nekroz prevalansının % 6.75 olduğu ve kalçada ortaya çıktığı gözlenmiştir. Periferik fraktür saptanan renal transplantasyonlu hastalarda kümülatif ve gün başına düşen glukokortikoid dozları, avasküler nekroz görülenlerde ise kronik böbrek hastalığı süreleri ve kümülatif glukokortikoid dozları daha yüksek bulunmuştur. Renal transplant alcılarında hasta yaşı, vücut-kitle indeksi, transplantasyondan sonra geçen süre, kronik böbrek hastalığı süresi, kümülatif steroid dozu, kümülatif siklosporin dozu, serum kreatinin, serum alkalen fosfataz ve serum albuminin kemik kitlesi üzerinde etkili olan parametreler oldukları tespit edilmiştir. Bunlardan vücut-kitle indeksinin lomber vertebra ve femur bölgesinde kemik kitlesi üzerinde olumlu etkisi; transplantasyondan sonra geçen sürenin, kronik böbrek hastalığı süresinin, kümülatif steroid dozunun, kümülatif siklosporin dozunun, yüksek serum kreatinin ve düşük serum albumin düzeylerinin femur bölgesinde kemik kitlesi üzerinde olumsuz etkisi; yüksek serum ALP seviyelerinin ise lomber kemik kitlesi üzerinde olumsuz etkisi gözlenmiştir. Transplantasyondan sonra geç dönemde renal greft alcılarında kemik yapım belirteçlerinden serumda osteokalsin ve ALP yanısıra yıkım belirteçlerinden idrarda DPD seviyelerinin normalden yüksek olduğu, hiperparatiroidizm vi ve yüksek kemik döngüsünün hakim olduğu saptanmıştır. Altı ay süreyle aktif fizik tedavi programı eşliğinde alendronatla veya intranazal kalsitoninle birlikte D vitamini ve kalsiyum kullanan renal transplant alıcılarında lomber kemik kitlesinin arttığı, sadece D vitamini ve kalsiyum kullananlarda ise lomber vertebra ve femur bölgesinde kemik kaybının önlendiği görülmüştür. Ayrıca alendronat ile birlikte D vitamini ve kalsiyum kullanan hastalarda ve sadece D vitamini ve kalsiyum kullanan greft alıcılarında kemik döngü hızının azaldığı saptanmıştır. Alendronat ve kalsitonin tedavisi serumda kalsiyum düzeylerinin düşmesi, PTH düzeylerinin yükselmesi ile sonuçlanmıştır. Renal transplant alıcılarında günde 400 IU inaktif D vitamini ve 600 mg elementer kalsiyumun tek başına veya antirezorptif ajanlardan oral alendronat veya nazal kalsitoninle birlikte kullanımının rahat tolere edildiği ve güvenli olduğu görülmüştür. Ayrıca alendronatın haftalık kullanım şeklinin günlük kullanım şekli kadar etkili olduğu ve daha rahat tolere edildiği, inaktif D vitaminin de aktif D vitamini kadar etkili olup yan etki insidansının daha düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, başarılı renal transplantasyon uygulanan hastalarda osteopeni, osteoporoz ve fraktür prevalansları yüksektir, trabeküler kemik kaybı ve vertebral fraktürler daha ön plandadır. Kemik kitlesini etkileyen en önemli parametrelerin yaş, vücut-kitle indeksi, transplantasyondan sonra geçen süre, kronik böbrek hastalığı süresi, kümülatif steroid dozu, kümülatif siklosporin dozu, serum kreatinin ve serum alkalen fosfatazdır. Geç dönem renal greft alıcılarında da yüksek kemik döngü hızı ve hiperparatiroidizm hakimdir. Günlük fizik tedavi programı eşliğinde antirezorptif ajanlardan alendronat ve nazal kalsitonin kemik kitlesini arttırmakta, inaktif D vitamini ve kalsiyum takviyesi ise kemik kaybını önlemektedir. Her 3 tedavi protokolü de kemik döngü hızını baskılamakta ancak önceden var olan hiperparatiroidizmi agreve edebilmektedir. Tedavi edici etkisi en belirgin olan farmakolojik ajan alendronattır. Her 3 tedavi protokolü de renal greft alıcıları için güvenli, kolay kullanılır ve rahat tolere edilirdir.Item Adana bölgesi'nde abdominal obezite tanısı için sınır bel çevresi değerinin metabolik risk faktörlerine göre saptanması ve yeni değerlere göre metabolik sendrom ile abdominal obezite prevelansları(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Baklacı, Nuh; Güvener Demirağ, NilgünGiriş: Toplum taraması yaparak metabolik risk faktörlerinin gözlenebilir hale geldiği sınır bel çevresi değerlerini, her iki cinsiyet için saptamaya çalıştık. Bulduğumuz sınır bel çevresi değerlerini ve toplumumuz için önerilen sınır bel çevresi değerlerini kullanarak metabolik sendrom ve abdominal obezite prevelans sonuçlarını karşılaştırdık. Materyal ve Metod: Adana bölgesinde yerleşmiş 454 erkek ve 1023 kadın çalışmaya alındı. Bel çevresi ve tansiyon değerleri ölçüldü, diğer metabolik risk faktörü parametrelerinin ölçümü için uygun olarak kan örnekleri alındı. Bulgular: Tüm erkek katılımcıların ortalama bel çevresi değeri (95.7cm), tüm kadın katılımcıların ortalama bel çevresi değerine (96.7cm) benzer olarak bulundu. Risk faktörü taşıyan kadın katılımcıların ortalama bel çevresi değeri (103.0cm), risk faktörü taşıyan erkek katılımcıların ortalama bel çevresi değerinden (99.2cm) daha yüksek olarak tespit edildi. Risk faktörü taşıyan erkek birey prevelansı (%58.6), risk faktörü taşıyan kadın birey prevelansından (%35.1) yüksek saptandı. Her iki cinsiyette metabolik risk faktörlerinin prevelansı 50. yaşa kadar artış gösterdi ve bu artış yaş ile koreledir, 50 yaş sonrası prevelans değişmedi ve korelasyon kayıp oldu. Elli yaş altı bireylerde risk faktörlerinin görülmeye başlandığı sınır bel çevresi değeri erkeklerde 92cm, kadınlarda 95cm olarak saptandı. Bel çevresi değeri kadınlar için 80cm, 88cm ve 95cm olarak alındığında metabolik sendrom prevelansları sırası ile %35;%32;%27, erkekler için bel çevresi değeri 92cm, 94cm ve 102cm olarak alındığında metabolik sendrom prevelansları sırası ile %46;%42;%22.9 olarak bulundu. Abdominal obezite prevelansları kadınlarda 80cm, 88cm ve 95cm için sırası ile %90.7;%76.6;%58.5, erkeklerde 92cm, 94cm ve 102cm için sırası ile %65.4;57.7;27.5 olarak tespit edildi. SONUÇLAR: Metabolik risk faktörlerinin gözlenebilir hale geldiği ortalama bel çevresi değerleri erkekler için 92cm, kadınlar için 95cm olarak bulunmuştur. Bu değerler toplumumuz için önerilen ve kullanılmakta olan değerlerden farklıdır. Metabolik sendrom ve abdominal obezite tanısı için saptanan değerler uygulandığında metabolik risk faktörleri ile daha iyi korelasyon sağlanmaktadır.Item Yoğun bakım ünitesinde akut böbrek yetmezliği gelişen hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Sayın, Cihat Burak; Sezer, SirenAkut böbrek yetmezliği, saatler-günler içinde böbrek fonksiyonlarının bozulmasıyla ve glomerular filtrasyon hızında azalmayla seyreden bir tablodur. ABY, özellikle yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan hastalarda, kritik tabloya %5-20 oranında eşlik etmekte ve sıklıkla "çoklu organ yetmezliği sendromunun" bir parçası olarak yer almakta, mortalite oranı ise % 35-65 arasında değişmektedir. Sağkalan hastalarda, kronik renal replasman tedavisi ihtiyacı yalnızca % 5 oranında görülmektedir. Bu nedenle, bu hastalarda temel amaç, uygun koruyucu tedavi stratejileriyle ve eğer gerekirse uygun ve etkili renal replasman tedavisi ile bu hastalarda gelişebilecek üremik komplikasyonların önlenmesidir. Çalışmaya, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne akut böbrek yetmezliği tablosuyla başvuran veya hastaneye yattıktan sonraki dönemde ABY gelişen, ve yoğun bakım ünitesinde yatan toplam 50 hasta dahil edildi. Hastaların ABY tanı kriteri olarak, bazal kreatinin düzeyinin, en az %50 oranında yada 0,5 mg/dL ve üzerinde üzerinde artış göstermesi öngörüldü. ABY tanısıyla yatırılan hastaların yatırıldığı günden itibaren, herhangi bir nedenle hastaneye yatıp hastanede ABY gelişen hastaların ise ABY tanısı aldığı günden itibaren prospektif takipleri yapıldı. ABY tanısıyla takibe alınan hastaların; hastaneye yattığı gün, ABY tanısı aldığı gün, ABY tanısı aldıktan sonraki 24, 48, 72. saatler ve (gerçekleşirse) taburcu olduğu günlerdeki; vital bulguları, BUN, kreatinin, albumin, prealbumin, total kolesterol, hemoglobin, hematokrit, beyaz küre, trombosit, C-reaktif protein, arteryal kan gazında pH ve HCO3, protrombin zamanı ve INR, fibrinojen, antitrombin III, d-dimer, fibrin yıkım ürünleri kaydedildi. Ayrıca, hastaların, beslenme tipi, taze donmuş plazma tedavisi ihtiyacı, ABY tipi, hemodiyaliz ihtiyacı, tipi, süresi ve sayısı, ABY öncesi ve sonrası kullandığı nefrotoksik ilaçlar, dozu ve süresi, kontrast maruziyeti, yoğun bakım ünitesine yatış sebebi, yatış süresi değerlendirildi. Yapılan çalışmada, 50 akut böbrek yetmezliği olan hasta değerlendirildi. İyileşmesi (recovery) gerçekleşen hastalar 29 kişiyken (% 58), diyalize bağımlı yaşam süren hastalar 5 (% 10), eksitus olan hastalar ise 16 kişi (% 32) bulundu. Yoğun bakım ünitesine yatış nedeni sepsis olanlar ve yoğun bakım ünitesinde yattığı dönemde sepsis gelişen hastalarda mortalite oranı, diğer hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Sırasıyla P=0,02 ve P=0,000). Bu sonuçlar, sepsisin ABY olan hastalarda en önemli ölüm nedenlerinden biri olduğunu destekler nitelikteydi. Oligürik ve diyaliz ihtiyacı olan hastalarda, mortalitenin istatistiksel olarak çok daha yüksek oranda olduğunu saptadık. (Sırasıyla P=0,000 ve P=0,000). Bulgular, oligürik olmayan ve diyaliz ihtiyacı göstermeyen hastalarda ABY seyrinin daha selim olduğunu destekler nitelikteydi. ABY gelişimiyle diyalize başlama tarihi arasındaki süre ve toplam hastanede yatış süresinin mortaliteyle bir korelasyonu saptanmadı. ABY geliştiği günde ise hastaların kan beyaz küre sayısının yüksek olmasının (P=0,01) mortaliteyle istatistiksel ilişkili olduğu bulundu.Bu bulgular ışığında, akut böbrek yetmezliği gelişen hastalarda, mortalite prediktörleri belirlenmeye çalışıldı. Sepsis ve çoklu organ yetmezliğinin eşlik ettiği ABY hastalarındaki yüksek mortalite oranları göz önüne alınarak, bu hastalarda yeni gelişmekte olan tedavi stratejilerinin yararlı olabileceğini düşünmekteyiz. Acute renal failure (ARF) is a syndrome characterized by detoriation of renal function and decrease in glomerular filtration rate (GFR) in hours to days. AFR, specially seen in patients in intensive care unit (ICU) generally as a part of "multi-organ failure syndrome" with a percentage of 5-20%, and mortality rate of 35-60%. For survivors, renal replacement treatment is required for only 5%. For this reason, the main aim in these patients is to prevent uremic complications with suitable preventive therapy strategies and with suitable and effective renal replacement therapy if needed.For this study, a sample of 50 patients, who admitted to Baþkent University Hospital with diagnose of ARF, or who developed ARF in ICU after hospitalization were included. For ARF diagnose, a basal creatinin level higher than a least 50% or an increase higher than 0,5 mg/dL was considered. For patients diagnosed with ARF at the administration a follow-up was carried from the first day, and for patients who developed ARF during hospitalization, a follow-up was carried from the beginning of ARF. All the required data was collected prospectively. For all the 50 patients, vital signs, BUN, Creatinin, albumin, prealbumin, total cholesterol, hemoglobin, hematocrit, white blood cell, platelet, C-reactive protein, arterial PH and HCO3, prothrombin time, INR, antithrombin III, d-dimer, fibrin destroy product levels were recorded at admission, hospitalization day, ARF diagnose day, and 24th, 48th and 72nd hours after ARF diagnose. In addition, type of feeding, TDP need, ARF type, haemodialysis requirement, type, time and duration, drugs used before and after ARF diagnose, the reasons for staying in ICU and hospitalization duration for all these patients were recorded. Statistical analysis was made for all these 50 patients. 29 patients (58%) were grouped under the heading "recovery" for they lead a life without haemodialysis need, 5 patients (10%) were grouped as "patients who require haemodialysis for a life-time" and 16 paitents (32%) were grouped under the heading "exitus". The mortality rate of patients whose reason for admission to ICU was sepsis and patients who were diagnosed with sepsis during their ICU stay, was higher than other groups and these differences were statistically significant (p=0.003 and p=0.000, respectively). These results supported the importance of sepsis as a reason of mortality in ARF patients. The patients who were oliguric and who needed dialysis had a mortality rate higher than patients who were non-oliguric and who did not require dialysis and these results were also statistically significant (p=0.000 and p=0.000, respectively). These results showed that in patients who were non-oliguric and who did not require dialysis, ARF seems to have a benign course. A higher WBC count at the day of ARF development significantly increased the mortality rate (p=0.005). With the lightening of these results, mortality factors for the development of ARF were tried to be identified. As the high mortality rates of ARF patients with sepsis and multi-organ failure visualized, we think that the use of new treatment strategies for these patients would be helpful.