Sosyal Bilimler Enstitüsü / Social Sciences Institute

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1394

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 37
  • Item
    The effect of age, auditory signals and technology anxiety on pedestrian crossing behavior
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Kemallarlı, Ece; Tekeş Tolungüç, Burcu
    Technology anxiety, a psychological construct associated with individuals’ emotional and cognitive responses to technology, can significantly influence behavior in technology-mediated environments. Age-related differences in cognitive processing and adaptability become particularly evident in tasks such as street crossing. This thesis aims to examine the combined effects of age, technological auditory stimuli, and technology anxiety on pedestrian behavior within a virtual reality (VR) environment. The research consists of two complementary studies. The first study aimed to adapt the Abbreviated Technology Anxiety Scale (ATAS) into Turkish and evaluate its psychometric properties. Data were collected from 380 participants aged between 18 and 70 years. The Turkish version of the scale demonstrated a unidimensional factor structure, high internal consistency, and strong temporal reliability. In addition, a significant positive correlation with an established measure of computer anxiety supported its criterion-related validity. These findings indicate that the Turkish ATAS is a reliable and valid instrument for assessing general technology anxiety across different age groups. The second study, a 2 (Younger vs. Older) × 3 (Control, Fixed-Interval, Accelerating) mixed-design experimental framework was employed to examine the effects of auditory stimuli on pedestrian crossing behavior. A total of 54 participants (29 younger and 25 older adults) completed a VR-based street-crossing task under all three auditory conditions. Technology anxiety scores, measured prior to the experiment, were included as a covariate in the analyses. The findings revealed a significant main effect of auditory condition on crossing time, indicating shorter crossing times in the accelerating and fixed-interval conditions compared to the control condition. No significant differences were observed between age groups, nor was there a significant age × auditory condition interaction. Technology anxiety did not emerge as a significant covariate; however, a significant interaction between auditory condition and technology anxiety was observed. Accordingly, preliminary evidence suggests that the effectiveness of auditory stimuli may vary depending on individuals’ levels of technology anxiety. These results suggest that auditory cues may facilitate pedestrian crossing performance, yet their effectiveness appears to be shaped by individual differences related to technology. Given the limited sample size and the laboratory-based nature of the design, the findings should be interpreted with caution and replicated with larger and more diverse samples in future research. Nevertheless, the results point to the potential of auditory signals as supportive tools for pedestrian safety, particularly when considering differences in age groups and attitudes toward technology. Teknoloji anksiyetesi, bireylerin teknolojiye yönelik duygusal ve bilişsel tepkileriyle ilişkili psikolojik bir yapı olup, teknoloji aracılığıyla yürütülen ortamlardaki davranışları önemli ölçüde etkileyebilmektedir. Yaşa bağlı bilişsel işlemleme farklılıkları ve uyum sağlama kapasitesi, özellikle karşıdan karşıya geçme gibi görevlerde belirginleşebilmektedir. Bu tez, yaş, teknolojik işitsel uyaranlar ve teknolojiye ilişkin anksiyetenin sanal gerçeklik (VR) ortamında yaya davranışına olan bileşik etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, birbirini tamamlayan iki çalışmadan oluşmaktadır. Birinci çalışmada, Kısaltılmış Teknoloji Anksiyetesi Ölçeği’nin (ATAS) Türkçeye uyarlanması ve psikometrik özelliklerinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu kapsamda, yaşları 18 ile 70 arasında değişen 380 katılımcıdan veri toplanmıştır. Ölçeğin Türkçe versiyonu, tek boyutlu bir faktör yapısı, yüksek iç tutarlılık ve güçlü zamansal güvenirlik sergilemiştir. Ayrıca, yerleşik bir bilgisayar anksiyetesi ölçeğiyle elde edilen anlamlı ve pozitif korelasyon, ölçüm aracının ölçüt geçerliğini desteklemiştir. Elde edilen bulgular, Türkçe ATAS’ın farklı yaş gruplarındaki bireylerin genel teknoloji anksiyetesini değerlendirmede güvenilir ve geçerli bir araç olduğunu göstermektedir. İkinci çalışmada, 2 (Genç vs. Yaşlı) × 3 (Kontrol, Sabit Aralıklı, Hızlanan) faktörlü karma desenli deneysel bir tasarım kullanılarak, işitsel uyaranların yaya geçiş davranışı üzerindeki etkileri incelenmiştir. Toplam 54 katılımcı (29 genç, 25 yaşlı yetişkin) her üç işitsel koşul altında VR tabanlı bir karşıdan karşıya geçiş görevini tamamlamıştır. Deney öncesinde ölçülen teknoloji anksiyetesi puanları kovaryans değişkeni olarak analizlere dâhil edilmiştir. Bulgular, işitsel koşulların yaya geçiş süresi üzerinde anlamlı bir ana etki yarattığını; hızlanan ve sabit aralıklı koşullarda geçiş sürelerinin kontrol koşuluna kıyasla daha kısa olduğunu göstermektedir. Yaş grupları arasında anlamlı bir farklılık ya da yaş × işitsel koşul etkileşimi bulunmamıştır. Teknoloji anksiyetesi kovaryant olarak anlamlı çıkmamış, ancak işitsel koşullar ile teknoloji anksiyetesi arasında anlamlı bir etkileşim gözlenmiştir. Buna göre, işitsel uyaranların etkisinin teknoloji anksiyetesi düzeyine bağlı olarak değişebileceği yönünde ön bulgular elde edilmiştir. Elde edilen bulgular, işitsel uyaranların yaya geçiş davranışını kolaylaştırabileceğini, fakat bu etkinin teknolojiye ilişkin bireysel farklılıklar tarafından şekillendiğini düşündürmektedir. Çalışmanın sınırlı örneklem büyüklüğü ve laboratuvar ortamına dayalı kurgusu nedeniyle sonuçlar dikkatle yorumlanmalı ve gelecekte daha geniş örneklemlerle yeniden sınanmalıdır. Bununla birlikte, bu bulgular işitsel ipuçlarının, özellikle farklı yaş grupları ve teknolojiye yönelik farklı tutumlar dikkate alınarak, yaya güvenliğini destekleyici potansiyel bir araç olabileceğini göstermektedir.
  • Item
    Perceived maternal narcissisim and cluster B personality patterns in schema therapy model
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Özgen, Pınar Ayça; Üzümcü Özdemir, Elif
    Anneden algılanan narsisizm, bireyin annesinde algıladığı narsistik özellikler ve davranışlar olarak tanımlanabilir. Bu çalışmanın temel amacı, anneden algılanan narsisizm (AAN) ile B kümesi kişilik örüntüleri arasındaki ilişkide erken dönem uyumsuz şema alanlarının aracı rolünü incelemektir. Örneklem, 18-60 yaş aralığında 556 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılar, Anneden Algılanan Narsisistik Özellikler Ölçeği (AANÖ), Young Şema Ölçeği-Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3) ve Kişilik İnanç Ölçeği-Kısa Türkçe Formu (KİÖ-KTF) içeren bir çevrimiçi anket seti doldurmuştur. Bulgular, AAN'nin erken dönem uyumsuz şema alanları ve B kümesi kişilik örüntüleri ile anlamlı şekilde ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, aracılık analizleri, AAN ile antisosyal kişilik örüntüleri arasındaki ilişkide kopukluk, zedelenmiş sınırlar, ve yüksek standartlar şema alanlarının aracı rol oynadığını ortaya koymuştur. Borderline kişilik örüntülerinde, kopukluk ve zedelenmiş otonomi ilişkiye aracılık etmiştir. Histrionik kişilik örüntüleri ile AAN arasındaki ilişkiye zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar, diğerleri yönelimlilik ve yüksek standartlar aracılık ederken; narsisistik kişilik örüntüleri ile AAN arasındaki ilişkiye kopukluk, zedelenmiş sınırlar, diğerleri yönelimlilik ve yüksek standartlar aracılık etmiştir. Sonuçlar, erken dönem uyumsuz şema alanlarının ele alınmasının, anne narsisizminin kişilik gelişimi üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmede kritik olabileceğini göstermektedir. Bu, şema terapisi kapsamında erken dönem uyumsuz şema alanlarını hedef almanın, anne narsisizminden etkilenen B kümesi kişilik örüntülerine sahip bireylerin tedavisinde etkili olabileceğini göstermektedir. Perceived maternal narcissism can be defined as the narcissistic traits and behaviors that an individual perceives in their mother. The main goal of the present study is to examine the mediating role of early maladaptive schema (EMS) domains in the relationship between perceived maternal narcissism (PMN) and cluster B personality patterns. The sample comprised 556 participants aged 18-60. Participants completed an online questionnaire set that included the Perceived Maternal Narcissistic Characteristics Scale (PMNS), the Young Schema Questionnaire-Short Form 3 (YSQ-SF3), and the Personality Belief Questionnaire- Short Turkish Form (PBQ-STF). The findings indicated that PMN is significantly related to EMS domains and cluster B personality patterns. Furthermore, mediation analyses demonstrated that disconnection, impaired limits, and unrelenting standards mediated the relationship between PMN and antisocial personality patterns. In the case of borderline personality patterns, disconnection and impaired autonomy mediated the relationship. Impaired autonomy, impaired limits, other-directedness, and unrelenting standards mediated the relationship between PMN and histrionic personality patterns, while disconnection, impaired limits, other-directedness, and unrelenting standards mediated the relationship between PMN and narcissistic personality patterns. The results indicate that addressing EMSs can be crucial in alleviating the negative effects of maternal narcissism on personality development. This suggests that schema therapy, by targeting these EMS domains, may be effective in treating individuals with cluster B personality patterns influenced by maternal narcissism.
  • Item
    The moderating effect of social emotional learning skills in the relationship between schema child modes and violence tendency
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Özcan, Gülce; Akın Sarı, Burçin
    This study aims to examine the moderating role of social emotional learning skills in the relationship between schema child modes and violence tendency. The sample of the study consists of young adults between the ages of 1 8 - 3 0 on a voluntary basis. D emographic Form, Depression, Anxiety and Stress Scale (DASS-2 1 ), Schema Mode Inventory (SMI)- schema child modes subscales, Violence Tendency Scale, and Social Emotional Learning Skills Scale were used in the study. According to the results of the analyses, vulnerable child mode and violence tendency differed in terms of gender, however social emotional learning skills did not differ in terms of gender. In addition, a negative relationship was found between happy child mode and violence tendency, while a positive relationship was found between vulnerable, impulsive, undisciplined, angry and enraged child mode. Moreover, the negative relationship between violence tendency and social emotional learning skills was noteworthy. While a positive relationship was found between social emotional learning skills and happy child mode, a negative relationship was found between vulnerable, impulsive, undisciplined, angry and enraged child mode. According to the results of the hierarchical regression analysis conducted to examine the moderating effect of social emotional learning skills, social emotional learning skills had a moderating effect on the relationship between happy child mode and violence tendency. The negative relationship between happy child mode and violence tendency was stronger in individuals with high social emotional learning skills. On the other hand, social emotional learning skills had a moderating effect on the relationship between angry child mode and violence tendency. In individuals with low socail emotional learning skills, the positive relationship between angry child mode and violence tendency was stronger. The strengths, limitations and contributions of the findings of the study are discussed in the light of the relevant literature. Bu çalışma, şema çocuk modları ile şiddet eğilimi arasındaki ilişkide sosyal duygusal öğrenme becerilerinin düzenleyici rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemini gönüllülük esasına dayalı olarak 1 8 - 3 0 yaş arası genç yetişkinler oluşturmaktadır. Araştırmada Demografik Form, Depresyon, Kaygı ve Stres Ölçeği (DASS-2 1 ), Şema Modu Envanteri (SMI)- şema çocuk modları alt ölçekleri, Şiddet Eğilimi Ölçeği ve Sosyal Duygusal Öğrenme Becerileri Ölçeği kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre savunmasız çocuk modu ve şiddet eğilimi cinsiyete göre farklılık gösterirken, sosyal duygusal öğrenme becerileri cinsiyete göre farklılaşmamıştır. Ayrıca mutlu çocuk modu ile şiddet eğilimi arasında negatif yönlü bir ilişki bulunurken; kırılgan, dürtüsel, disiplinsiz, öfkeli ve hiddetli çocuk modları arasında pozitif yönlü ilişkiler bulunmuştur. Ek olarak, şiddet eğilimi ile sosyal duygusal öğrenme becerileri arasındaki negatif yönlü bulunan ilişki de çalışmanın önemli bulgularındandır. Sosyal duygusal öğrenme becerileri ile mutlu çocuk modu arasında pozitif yönlü bir ilişki bulunurken; kırılgan, dürtüsel, disiplinsiz, öfkeli ve hiddetli çocuk modları arasında negatif yönlü ilişkiler bulunmuştur. Sosyal duygusal öğrenme becerilerinin düzenleyici etkisini incelemek amacıyla yapılan hiyerarşik regresyon analizi sonuçlarına göre mutlu çocuk modu ile şiddet eğilimi arasındaki ilişkide sosyal duygusal öğrenme becerilerinin düzenleyici etkisi olduğu görülmüştür. Mutlu çocuk modu ile şiddet eğilimi arasındaki negatif yönlü ilişkinin sosyal duygusal öğrenme becerileri düzeyi yüksek bireylerde daha güçlü olduğu görülmüştür. te yandan öfkeli çocuk modu ile şiddet eğilimi arasındaki ilişkide de sosyal duygusal öğrenme becerilerinin düzenleyici etkisi olduğu dikkat çekmektedir. Düşük düzeyde sosyal duygusal öğrenme becerilerine sahip bireylerde öfkeli çocuk modu ile şiddet eğilimi arasındaki pozitif yönlü ilişkinin daha güçlü olduğu bulunmuştur. Araştırma bulgularının güçlü yönleri, sınırlılıkları ve katkıları ilgili alanyazın ışığında tartışılmıştır.
  • Item
    Predictive roles of empathy and enmeshment on defense styles
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Karaduman, Onur; Akın Sarı, Burçin
    This study examines the associations between cognitive empathy, affective empathy, enmeshment and psychological defense styles including mature, neurotic and immature factors. To assess cultural differences, culture values were also assessed. The sample consisted of 316 people aged between 18 to 39. Affective and Cognitive Measure of Empathy (ACME), Young Schema Questionnaire (YSQ-SF3), Defense Styles Questionnaire (DSQ-40) and Individual Culture Values Scale were used in this study. Correlation analyses, hierarchical regression analysis and moderation analysis investigating potential interactions were conducted. The results showed that enmeshment negatively predicted mature defenses while positively predicting neurotic and immature defenses. Cognitive empathy significantly explains a small amount of variance on mature defenses. Affective empathy predicted immature defenses significantly in negative direction. Exploratory analysis implied that enmeshment moderates the relationship between affective empathy and immature defenses as enmeshment increases the negative association gets weakened while a decrease in enmeshment strengthens the negative association. In a non-clinical young adult sample, it was found that enmeshment might be an important indicator of impaired psychological health. Further, it was found that although capacity of affective empathy is not necessarily a cue for mature defenses, it might be regarded as a signal for a baseline capacity above immature level of defenses. Bu çalışmada bilişsel empati, duygusal empati, iç içe geçme ve immatür, nevrotik ve olgun düzeyde olmak üzere savunma biçimlerinin arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmaktadır. Araştırmaya katılım gönüllülük esasına dayalı olup katılımcılar 18-39 yaş arasındaki genç yetişkinlerden oluşmaktadır. Araştırmaya 316 katılımcı katılmıştır. Bu çalışmada Bilişsel ve Duyuşsal Empati Ölçeği (BDEÖ), Young Şema Ölçeği-Kısa Formunun (YŞÖ-KF-3) İç İçe Geçme/Bağımlılık alt ölçeği, Savunma Biçimleri Testi (SBT-40) ve Hofstede’nin Kültür Boyutları Ölçeği (KBÖ) kullanılmıştır. Çalışmada sırasıyla korelasyon, hiyerarşik regresyon ve moderasyon analizi yürütülmüştür. Empatinin alt boyutları birbiriyle pozitif yönde ilişkili iken iç içe geçme ile negatif yönde ilişkili bulunmuşlardır. Çalışmada iç içe geçmenin kültüre özgü etkilerini değerlendirmek amacıyla ölçülen kültür boyutlarının ‘Güç Mesafesi’ alt boyutu empatinin alt boyutları ile negatif yönde, iç içe geçme ile pozitif yönde ilişkili bulunmuştur. Diğer beş kültür boyutu arasından sadece maskülinite alt boyutu ile duygusal empati arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Yapılan regresyon analizleri sonucunda iç içe geçmenin olgun savunmaları negatif yönde, nevrotik savunmaları pozitif yönde anlamlı olarak yordadığı saptanmıştır. Bilişsel empati olgun savunmaları pozitif yönde yordamakla birlikte küçük bir varyansı açıklamaktadır. Ek olarak, iç içe geçmenin immatür savunmaları pozitif yönde, duygusal empatinin ise immatür savunmaları negatif yönde anlamlı biçimde yordadığı bulunmuştur. Bir sonraki aşamada yürütülen moderasyon analizinin bulguları anlamlı olup iç içe geçmenin duygusal empati ile immatür savunmalar arasındaki negatif ilişkiyi zayıflattığı saptanmıştır. Araştırmanın güçlü yönleri, sınırlılıkları ve olası klinik katkıları literatür doğrultusunda tartışılmıştır.
  • Item
    The interplay between AI exposure, attitudes towards AI, AI anxiety and existential anxieties
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ermut, Sıla; Yeniçeri Kökdemir, Zuhal
    With the growing potential and usage of artificial intelligence, ethical and psychological concerns have become more prominent. The aim of the present study is to undercover these concerns from an existentialist point of view while investigating the attitudes towards AI and AI anxieties. It is expected that AI exposure will be significantly related with attitudes towards AI and there will be differences among AI professionals, AI users, and non-users. Moreover, a strong association between higher levels of AI anxiety with higher levels of existential anxieties is expected. Gender is also expected to have an effect on this relationship between attitudes towards AI and existential anxieties. The participants for this study included adults older than 18 and they were gathered through social media (Twitter, Instagram etc.). The groups of participants completed “The General Attitudes toward Artificial Intelligence Scale”, “Artificial Intelligence Anxiety Scale”, and “Existential Concern Questionnaire”. A cross-sectional research design was implemented to investigate the relationship between attitudes towards AI, AI anxiety, and existential anxieties. According to the results of the analysis, no relationship was found between the individual's exposure to AI and attitudes towards AI or AI anxieties. Moreover, positive attitudes towards AI were related to lower AI anxiety. On the other hand, the relationship between attitudes towards AI and existential anxieties was not significant. Lastly, a significant relationship was found between attitudes towards AI, AI anxiety, and gender. Yapay zekânın artan önemi ve değişen kullanım alanlarıyla birlikte, etik ve psikolojik kaygılar daha belirgin hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, yapay zekâya yönelik tutumları ve yapay zekâ kaygılarını araştırırken bu kaygıları varoluşçu bir bakış açısıyla incelemektir. Yapay zekâya maruz kalmanın yapay zekâya yönelik tutumlarla önemli ölçüde ilişkili olacağı ve yapay zekâ uygulamaları tasarlayan profesyoneller, yapay zekâ kullanıcıları ve kullanıcı olmayanlar arasında farklılıklar olacağı beklenmektedir. Ayrıca, yüksek düzeyde yapay zekâ kaygısı ile yüksek düzeyde varoluşsal kaygılar arasında bir ilişki ön görülmektedir. Cinsiyetin de yapay zekâya yönelik tutumlar ile varoluşsal kaygılar arasındaki bu ilişki üzerinde etkisi olacağı tahmin edilmektedir. Katılımcılar 18 yaşından büyük yetişkinlerden oluşmuştur ve katılımcılara sosyal medya (Twitter, Instagram vb.) aracılığıyla ulaşılmıştır. Katılımcılar "Genel Yapay Zekâya Yönelik Tutumlar Ölçeği", "Yapay Zekâ Kaygı Ölçeği" ve "Varoluşsal Kaygılar Anketi"ni doldurmuştur. Analiz sonuçlarına göre, bireylerin yapay zekâya maruz kalması ile yapay zekâya yönelik tutumlar veya yapay zekâ kaygıları arasında bir ilişki bulunmamıştır. Ayrıca, yapay zekâya yönelik olumlu tutumların daha düşük yapay zekâ kaygısı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Öte yandan, yapay zekâya yönelik tutumlar ile varoluşsal kaygılar arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır. Son olarak, yapay zekâya yönelik tutumlar, yapay zekâ kaygısı ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
  • Item
    Rethinking auteur and authority on creative actors in Turkish video game industry
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Tarlabölen, Yiğit; Akçay, Selver Dikkol
    This thesis aims to explore how creative processes, in other words the authorship in the video game industry evolved throughout the time. The study explores the tension between individual creativity and institutional control in the modern video game industry. Tracing back to the games from ancient times, which paved the way for modern video games, to modern industry with digital gaming, the study aims to explore how creative authorship has shifted alongside technological and industrial developments as well as economic. The study is built on one of the traditional film theories, Auteur Theory which centers the director as the singular artistic vision. However, the theory is not enough to explore the development processes of modern video game industry. Modern video games, especially AAA and AA games, are produced under the effect of corporate hierarchies instead of creative visions of individuals. Through in-depth analyses of both key individuals and studios like Hideo Kojima, Shigeru Miyamoto, Hidetaka Miyazaki, Sony, Nintendo and Microsoft, the study aims to identify how the individual authority turned into executive boards. Additionally, to support and test the applicability of Auteur Theory, the thesis conducted qualitative interviews with sector professionals from Turkish video game industry. These interviews provide empirical insight about how developers understand the current situation of video game industry. The findings provide greatly the main claim of the study in which the creative vision is shaped or constrained by structural authorities. In that regard, this study aims to provide an accurate lens for analyzing the authorship in modern video games shaped by profit-based concerns. Bu tez, yaratıcı süreçlerin, başka bir deyişle video oyun endüstrisindeki yaratıcılığın zaman içinde nasıl geliştiğini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma, modern video oyun endüstrisinde bireysel yaratıcılık ile kurumsal kontrol arasındaki gerilimi incelemektedir. Modern video oyunlarının önünü açan eski zamanlardaki oyunlardan dijital oyunların olduğu modern endüstriye kadar uzanan bir yolculuk yapan çalışma, yaratıcı aktörlüğün teknolojik, endüstriyel ve ekonomik gelişmelerle birlikte nasıl değiştiğini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma, yönetmeni tekil bir sanatsal vizyon olarak merkeze alan geleneksel film teorilerinden biri olan Auteur Teorisi üzerine inşa edilmiştir. Ancak bu teori, modern video oyun endüstrisinin gelişim süreçlerini incelemek için yeterli değildir. Modern video oyunları, özellikle AAA ve AA oyunları, bireylerin yaratıcı vizyonları yerine kurumsal hiyerarşilerin etkisi altında üretilmektedir. Hideo Kojima, Shigeru Miyamoto, Hidetaka Miyazaki, Sony, Nintendo ve Microsoft gibi önemli bireyler ve stüdyoların derinlemesine analizleri yoluyla, bu çalışma bireysel otoritenin nasıl yönetim kurullarına dönüştüğünü belirlemeyi amaçlamaktadır. Ek olarak, Auteur Teorisinin uygulanabilirliğini desteklemek ve test etmek için, tez Türk video oyun endüstrisinden sektör profesyonelleriyle niteliksel görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu görüşmeler, geliştiricilerin video oyun endüstrisinin mevcut durumunu nasıl anladıklarına dair ampirik bilgiler sağlamaktadır. Bulgular, yaratıcı vizyonun yapısal otoriteler tarafından şekillendirildiği veya kısıtlandığı yönündeki çalışmanın ana iddiasını büyük ölçüde desteklemektedir. Bu bağlamda, bu çalışma kâr odaklı kaygılarla şekillenen modern video oyunlarında yaratıcılığı analiz etmek için doğru bir bakış açısı sağlamayı amaçlamaktadır.
  • Item
    Anchored moral values: The effect of anchoring and moral identity on moral decision-making and judgement
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Akkaya, Ayşe Betül; Doğutepe, Elvin
    Studies on moral decision-making and judgment have been increasing in recent years. In the literature, it has been demonstrated that people's decisions are affected by cognitive influences in moral decision-making processes as in other decisions. This study aimed to examine how people's moral decision-making and judgment processes are affected by anchoring, one of these cognitive effects, and the concept of moral identity. By using classical moral dilemma scenarios to measure moral judgments, this study also examined the extent to which moral identity and utilitarianism, a moral thinking disposition, predict moral judgments. The study was conducted with 253 participants aged 18 to 65. Participants were divided into high, low, or no anchoring groups according to the anchoring effect they were exposed to. Also, low moral identity internalization and high moral identity internalization groups were obtained according to their moral identity internalization status. People's moral judgments were significantly affected by the anchoring effect, and the moral judgments of the participants in the high anchoring group differed compared to the low and no anchoring group. This result contributes to the view that the anchoring effect can be extended to the domain of moral judgment. However, whether the participants' moral identity internalization level was low or high did not lead to a change in their moral judgments. Moreover, it has been shown that classical moral dilemmas used to examine moral judgments do not capture utilitarianism as a whole by considering only the harm dimension of utilitarianism. The findings obtained from the study are discussed in the light of the literature. Ahlaki karar alma ve yargıya varma üzerine yapılan çalışmalar son yıllarda giderek artmaktadır. Literatürde, diğer kararlarda olduğu gibi ahlaki karar alma süreçlerinde de insanların kararlarının bilişsel etkilerden etkilendiği ortaya konmuştur. Bu çalışma, insanların ahlaki karar verme ve yargılama süreçlerinin bu bilişsel etkilerden biri olan çapalama ve ahlaki kimlik kavramından nasıl etkilendiğini incelemeyi amaçlamıştır. Ahlaki yargıları ölçmek için klasik ahlaki ikilem senaryolarının kullanıldığı bu çalışmada ayrıca ahlaki kimliğin ve ahlaki bir düşünme eğilimi olan faydacılığın ahlaki yargıları ne ölçüde yordadığı incelenmiştir. Çalışma, yaşları 18 ile 65 arasında değişen 253 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar maruz kaldıkları çapalama etkisine göre yüksek, düşük veya çapalamanın olmağı gruba ayrılmıştır. Ayrıca ahlaki kimlik içselleştirme durumlarına göre düşük ahlaki kimlik içselleştirme ve yüksek ahlaki kimlik içselleştirme grupları elde edilmiştir. Kişilerin ahlaki yargıları çapalama etkisinden önemli ölçüde etkilenmiş ve yüksek çapalama grubunda yer alan katılımcıların ahlaki yargıları düşük ve hiç çapalamanın olmadığı gruba kıyasla farklılaşmıştır. Bu sonuç, çapalama etkisinin ahlaki yargı alanına genişletilebileceği görüşüne katkıda bulunmaktadır. Ancak, katılımcıların ahlaki kimlik içselleştirme düzeylerinin düşük ya da yüksek olması ahlaki yargılarında bir değişikliğe yol açmamıştır. Ayrıca, ahlaki yargıları incelemek için kullanılan klasik ahlaki ikilemlerinin, faydacılığın sadece zarar boyutunu ele alarak faydacılığı bir bütün olarak ele almadığı gösterilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.
  • Item
    Relationships between maladaptive daydreaming, addiction tendency and executive functions
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Karaloğlu, Fatma Sena; Doğutepe, Elvin
    Maladaptive daydreaming (MD) is an intense and uncontrollable tendency to engage in immersive daydreaming that replaces daily activities and causes problems in social, occupational, and academic domains. In this study, the relationships between MD, addiction tendency, and executive functions were investigated. The study sample consists of 77 university students aged between 19-25 (63 females and 14 males). This study consists of two parts: online and face-to-face. In the first phase, participants volunteered to participate in the research online and completed the Demographic Information Form, Maladaptive Daydreaming Scale (MDS-16), Addiction Profile Index Internet Addiction Form (APIINT), Addiction Profile Index Risk Screening Form (APIRSF) Alcohol and Drug Forms. Then, participants were divided into two groups, maladaptive daydreamers and non-maladaptive daydreamers, according to the scores obtained from the MDS-16 scale, and invited to the second phase of the research. Data were collected through face-to-face applications using the Stroop Test TBAG Form and the Wisconsin Card Sorting Test (WCST). Correlation analyses revealed a significant and positive relationship between MD and internet addiction. Regression analysis revealed internet addiction scores predict MD scores. The main effect of the MD groups on addiction tendency and executive functions was examined with MANOVA. According to the analysis, the MD group factor only had a significant impact on internet addiction. This result partially confirms the main hypothesis of the research. The findings of the study were discussed in the light of relevant literature. Finally, the study's contributions, strengths, and limitations are evaluated, and suggestions for future research were made. Uyumsuz gündüzdüşü kurma (UGK), kişinin günlük aktivitelerinin yerini alan, sosyal, mesleki ve akademik alanda sorunlara sebep olan, yoğun ve kontrol edilemeyen gündüzdüşü kurma eğilimi olarak tanımlanır. Bu çalışmada, UGK, bağımlılık eğilimi ve yürütücü işlevler arasındaki ilişkiler araştırılmaktadır. Araştırmanın 77 kişilik örneklemini yaşları 19-25 arası değişen üniversite öğrencileri (63 kadın ve 14 erkek) oluşturmaktadır. Bu çalışma çevrimiçi ve yüz yüze olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. İlk aşamada katılımcılar, çevrimiçi ortamda araştırmaya gönüllü olarak katılmayı kabul ettikten sonra Demografik Bilgi Formu’nu, Uyumsuz Gündüzdüşü Kurma Ölçeği’ni (MDS-16), Bağımlılık Profil İndeksi İnternet Bağımlılığı Formu’nu (BAPİNT), Bağımlılık Profil İndeksi Risk Tarama Ölçeği (BAPİRT) Alkol ve Madde Formları’nı tamamlamışlardır. Sonrasında katılımcılar MDS-16 ölçeğinden aldıkları puanlara göre uyumsuz gündüzdüşü kuranlar ve kurmayanlar olarak iki gruba bölünmüş ve araştırmanın ikinci aşamasına davet edilmişlerdir. Burada katılımcılarla yüz yüze gelerek yapılan uygulamalarda Stroop Testi TBAG Formu ve Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) kullanılarak veriler toplanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, UGK ile internet bağımlılığı arasında anlamlı ve pozitif yönlü korelasyon olduğu bulunmuştur. Regresyon analizi, internet bağımlılığı puanlarının MD puanlarını yordadığını ortaya koymuştur. Bağımlılık eğiliminde (internet, alkol ve madde bağımlılığı) ve yürütücü işlevlerde UGK grup faktörünün temel etkisi MANOVA ile incelenmiştir. Yapılan analiz sonuçlarına göre UGK grup faktörünün yalnızca internet bağımlılığı üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Bu bulgu araştırmanın temel hipotezini kısmen doğrulamaktadır. Araştırmanın bulguları ilgili literatür ışığında tartışılmıştır. Son olarak, araştırmanın katkıları, güçlü yönleri ve sınırlılıkları değerlendirilerek gelecek çalışmalara önerilerde bulunulmuştur.
  • Item
    Navigating the digital transition in the mining industry: technology adoption challenges and opportunities for sustainable mining practices
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Pakdel, Javad; Erol, İsmail
    The mining industry (MI) constitutes a foundational pillar of global economic architecture, underpinning the provision of critical raw materials indispensable for infrastructural development, energy transition, and advanced manufacturing. Notwithstanding its strategic relevance, the sector remains encumbered by entrenched inefficiencies, safety risks, regulatory rigidity, and escalating environmental imperatives. In this context, the proliferation of digital technologies—ranging from artificial intelligence and automation to Internet of Things (IoT) architectures and data analytics—promises unprecedented operational transformation. However, the uptake of such technologies is frequently stymied by a constellation of multidimensional barriers that are neither isolated nor linear, but deeply systemic and mutually reinforcing. This dissertation undertakes a rigorous, multi-method inquiry to systematically identify, validate, and causally map the key impediments to digital transformation in the MI. Employing a sequential framework that integrates a PRISMA-guided systematic literature review, bibliometric analysis, and classical DEMATEL methodology, the research distills sixteen critical barriers and elucidates their interdependencies through expert-informed influence matrices. The empirical findings of this study delineate a hierarchical structure wherein High Initial Investment, Lack of Top Management Commitment, and Ineffective Regulatory Frameworks emerge as dominant causal antecedents, precipitating downstream constraints such as Resistance to Change, Workforce Skill Gaps, and Cybersecurity Vulnerabilities. Through prominence (D+R) and net causality (D−R) diagnostics, the study furnishes a decision-support architecture that enables prioritization of intervention points within the transformation ecosystem. This thesis thus contributes a methodologically robust and practically actionable framework for both academic and practitioner audiences, offering stakeholder-specific strategic implications to facilitate systemic, phased, and sustainable digital transition in the MI. Madencilik endüstrisi (ME), altyapı gelişimi, enerji dönüşümü ve ileri üretim için vazgeçilmez olan kritik hammaddelerin sağlanmasını temellendiren, küresel ekonomik mimarinin kurucu bir sütununu oluşturmaktadır. Stratejik önemine rağmen, sektör kökleşmiş verimsizlikler, güvenlik riskleri, düzenleyici katılıklar ve artan çevresel zorunluluklarla yük altındadır. Bu bağlamda, yapay zekâ ve otomasyondan Nesnelerin İnterneti (IoT) mimarilerine ve veri analitiğine kadar uzanan dijital teknolojilerin yaygınlaşması, eşi benzeri görülmemiş bir operasyonel dönüşüm vadetmektedir. Ancak bu tür teknolojilerin benimsenmesi, sıklıkla birbirinden bağımsız ya da doğrusal olmayan değil, derinlemesine sistemik ve karşılıklı olarak pekişen çok boyutlu engeller dizisi tarafından sekteye uğratılmaktadır. Bu tez, ME’de dijital dönüşümün önündeki başlıca engelleri sistematik olarak tanımlamak, doğrulamak ve nedensel olarak haritalandırmak için titiz, çok yöntemli bir araştırma yürütmektedir. PRISMA rehberliğinde yürütülen sistematik literatür taraması, bibliyometrik analiz ve klasik DEMATEL metodolojisinin entegre edildiği ardışık bir çerçeve kullanılarak, araştırma on altı kritik engeli damıtarak tanımlamakta ve uzman görüşlerine dayalı etki matrisleri aracılığıyla bunların karşılıklı bağımlılıklarını açıklığa kavuşturmaktadır. Ampirik bulgular, Yüksek Başlangıç Yatırımı, Üst Yönetim Taahhüdü Eksikliği ve Etkisiz Düzenleyici Çerçeveler gibi üst düzey nedensel unsurların; Değişime Direnç, İş Gücü Yetenek Açıkları ve Siber Güvenlik Açıkları gibi aşağı akıştaki kısıtlamaları tetiklediği hiyerarşik bir yapı ortaya koymaktadır. Öncelik düzeyi (D+R) ve net nedensellik (D−R) teşhisleri yoluyla, çalışma dönüşüm ekosistemi içerisinde müdahale noktalarının önceliklendirilmesini sağlayan bir karar destek mimarisi sunmaktadır. Bu tez böylelikle, hem akademik hem de uygulayıcı kesimler için metodolojik açıdan sağlam ve pratik olarak uygulanabilir bir çerçeve sunmakta; ME’de sistemik, aşamalı ve sürdürülebilir dijital geçişi kolaylaştırmaya yönelik paydaşlara özel stratejik çıkarımlar sağlamaktadır.
  • Item
    Does the sex of comedians affect the audience’s sense of humor?
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Yelken, İlgi; Yeniçeri Kökdemir, Zuhal
    This research investigates how the sex of comedians influences the perception of jokes among audiences. The study focuses on differences in audience reactions to how funny, quality and clever they perceive the joke when jokes are delivered by male versus female comedians. Grounded in evolutionary perspective and Social Identity Theory, which emphasizes the role of group identities in shaping perceptions and behaviors, this study aims to uncover how the sex of the comedians influences humor perception by particularly focusing on sex as an intergroup context. To test these, an experimental design was administered. The sample of the study consists of 132 people living in Türkiye. The data were analyzed using MANOVA. The results indicated that both men and women were equally funny when delivering the same joke. Therefore, the sex of the comedian does not influence the audience's perception and appreciation of humor. Bu araştırma, komedyenlerin cinsiyetinin izleyicilerin mizah algısını nasıl etkilediğini araştırmaktadır. Çalışma, şakalar erkek ve kadın komedyenler tarafından yapıldığında izleyicilerin espriyi ne kadar komik, kaliteli ve zekice algıladıklarına dair tepkilerindeki farklılıklara odaklanmaktadır. Evrimsel perspektif ve grup kimliklerinin algı ve davranışları şekillendirmedeki rolünü vurgulayan Sosyal Kimlik Teorisine dayanan bu çalışma, özellikle gruplar arası bir bağlam olarak cinsiyete odaklanarak komedyenlerin cinsiyetinin mizah algısını nasıl etkilediğini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bunları test etmek için deneysel bir tasarım uygulanmıştır. Çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 132 kişiden oluşmaktadır. Veriler MANOVA kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuçlar, aynı espriyi yaparken hem erkeklerin hem de kadınların eşit derecede komik olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla, komedyenin cinsiyeti izleyicinin mizah algısını ve beğenisini etkilememektedir.