Sosyal Bilimler Enstitüsü / Social Sciences Institute
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1394
Browse
Item 13. Yy – 14. Yy Yunus Emre dönemi giyim kültürü ve çağdaş koleksiyon örneği(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Zeynep Ülkü, Düğer; Pınar, TürkdemirMilli kültürler arasında eski ve köklü bir geçmişe sahip olan Türk kültürü, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte, mimari, musiki, mutfak, geleneksel tezyin adı verilen; hat, tezhip, ebru gibi el sanatları ve el dokumacılığı, giyim, nakış gibi alanlarda değişimleri beraberinde getirmiştir. Türk-İslam sentezinin etkisiyle çeşitlenen bu dünya sanatlarının, önemini asırlardır koruduğu görülmektedir. Bu bağlamda 13. ve 14. yüzyıllar arasında tarihi kaynaklardan edinilen bilgiler doğrultusunda, dönemin giyim kültürü özellikleri çeşitli başlıklar altında; genel giyim kültürü, kadın giyim kültürü, saray giyim kültürü ve divan giyim kültürü olarak incelenmiştir. Literatürde, 13. ve 14. yüzyıl Selçuklu Dönemi, İslam kültürünün izlerinin sürdüğü “açık fikirli ve hoşgörülü” Anadolu Selçuklu hükümdarlarına ayrıca “manevi iklimin huzuruna katkı sağlayan” tasavvuflar ile bir anılmaktadır. Bu dönemde yaşayan Yunus Emre gibi şairler de dönemin önemli mutasavvıfları arasında anılmaktadır. Yunus Emre, döneminde olduğu kadar bugün de “insanlık yolunu aydınlatan” tasavvuf ekolleri arasında yer almaktadır. Bu tezde, Yunus Emre’nin yaşamış olduğu dönemin özellikleriyle birlikte; sosyal sınıflara göre ayrılan giyim kültürü ve vermek istediği mesajlarını günümüzde yaşatmak amacıyla figüratif ve simgesel öğelerle, desenlerle, doku ve yüzey çalışmalarıyla o dönemin kültürünü yansıtabilen modernize edilmiş bir çağdaş koleksiyon tasvirlenmeye çalışılmıştır. Koleksiyon, Eskişehir Büyükşehir Belediyesinin önderliğinde kurulacak olan Yunus Emre Müzesi’nde, dönemin kültürünü günümüze uyarlayarak yaşatmak amacıyla hazırlanmıştır. Turkish culture, which has an old and deep-rooted history among national cultures, has been called architecture, music, cuisine, traditional decoration “adornment” with the acceptance of Islam by the Turks; It brought together handicrafts such as calligraphy, illumination, marbling, and those in the fields of change such as, weaving, clothing, and embroidery. It is seen that these world arts, which are diversified by the users of the Turkish- Islamic patronage, have preserved their importance for centuries. In this context, in line with the information obtained between the 13th and 14th periods, the clothing culture characteristics of the period are under various headings; It’s examined general clothing culture, women's clothing culture, palace clothing culture and divan clothing culture. In the literature, the 13th and 14th Century Seljuk Period is associated with the "openminded and tolerant" Anatolian Seljuk rulers, who continued the Islamic culture, and also with Sufis that "contributed to the peace of the spiritual climate". Poets such as Yunus Emre, who lived in this period, are also mentioned among the important mystics of the period. Yunus Emre is among the schools of Sufism that "illuminated the path of humanity" as it was in his time. In this thesis, along with the characteristics of the period in which Yunus Emre lived; In order to keep the family clothing culture and desired messages alive according to social classes, it has been tried to depict a modernized contemporary collection that can reflect the culture of that period with figurative and symbolic displays, patterns, texture and surface works. The collection has been prepared in Yunus Emre Museum, which will be established under led by Eskişehir Metropolitan Municipality, with the aim of keeping the period culture alive by adapting it to the present.Item 1950 sonrası Ankara’nın değişen kent yaşamı ve pastanelerin mekânsal dönüşümü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Zeynep, Gökaydın Yenal; Betül Bilge, Özdamar13 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre önce, Ankara başkent olarak kabul edilmiştir. Başkent Ankara’nın imar süreci yeni yönetiminin başarısı ile özdeşleşen geniş perspektifli bir modernleşme vizyonu ile şekillenmiştir. Kurtuluş Savaşı süresince de önemli bir merkez konumuna sahip olan Ankara, başkent ilan edilmesiyle yeni bir anlam da yüklenmiştir. Sahip olduğu kentsel kurgu, Cumhuriyet yönetiminin oluşturmak ve yaygınlaştırmak istediği modern yaşam- mekân kurgusuna planlı çalışmalara da ev sahipliği yapmıştır. Bu bağlamda, kentsel devinimin mekânsal karşılıkları çoğalmış ve dönüşerek yeniden oluşmuş ve/veya gelişmiştir. Ankara kent planlama çalışmaları günümüz kent akslarının oluşumunu ve okunmasını da mümkün kılmıştır. Tarihsel süreçte, Ankara kent kurgusunda meydana gelen değişimlerin, siyasi ve ekonomik gelişmelerden etkilendiği anlaşılmıştır. Bu etkenler paralelinde Ankara’da yeme-içme mekânlarının ve pastanelerin de çeşitliliği artmıştır. Çalışmanın ana konusunu oluşturan pastaneler, süreç içinde kent yaşamında oluşan bu devinimden etkilenmiş, konumlarında ve iç mekân kurgularında farklılıklar oluştuğu görülmüştür. Çalışmanın temel amacını Ankara’da hizmet veren ve süreç içerisinde de hizmet devamlılığı gösteren pastanelerin, modern kent yaşamındaki mekânsal değişimlerinin, kent akslarıyla birlikte izlenmesi ve araştırılması oluşturmaktadır. Bu kapsamında kent aksları, Ankara kent planlamalarına dayandırılarak 3 dönem içerisinde ele alınmıştır. Çalışmanın genel çerçevesi, araştırmaya temel oluşturacak biçimi ile 1923-2020 yılları arası Ankara kent yaşamında hizmet veren pastane oluşumları üzerinden okunmuştur. Bu bağlamda, kent aksları üzerinde yapılanma gösterdiği anlaşılan pastaneler, sosyal hayatın içinde yer alan kullanıcısı ile olan etkileşimi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ayrıca pastane sahipleri, işletmecileri ve dönem tanıkları ile yapılan sözlü görüşmeler ile elde edilen veriler çalışmada kullanılmıştır. Araştırma nitel yöntemi esas alan tarihsel süreç okumasını üç aşamalı bir model üzerine kurgulamıştır. Birinci aşamada; kent kurgusu, haritalar kullanılarak irdelenmiştir. İkinci aşamada çalışılan pastanelerin, oluşan kent aksları üzerindeki bölgesel konumları belirlenmiştir. Çalışmanın üçüncü aşamasında; Flamingo Pastanesi, Funda Pastanesi, Hüdaverdi Pastanesi üzerinden okumalar yapılmıştır. Kent kurgusunda konumları- kent aksları ile ilişkisi, yakın çevre- mekân ilişkisi, mekân kurgusu; açık, yarı açık ve kapalı alan ilişkisi, iç mekân kurgusunun değişimi ve/veya gelişimi kapsamında yapılan çalışmalar (İç Mimar/Mimar ile çalışılması) ve iç mekân kurgusu- mekân içi ilişkiler ve kullanıcı etkileşimi incelenmiştir. Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde; Ankara kent kurgusunda meydana gelen değişimlerin pastane mekânlarının konumlarında, iç mekân kurgularının şekillenmesinde ve dönüşmesinde etkileri olduğu görülmüştür. Tez kapsamında belirlenen pastane mekânlarının konum değişimlerinde ev iç-dış mekân kurgularının dönemlerde ticari sürdürülebilirlik, hizmet kalitesi, ürün çeşitliliği ve kullanıcı isteklerini değerlendirdiği ve bu bağlamda konum ve mekânsal değişimlerini planladığı anlaşılmıştır. Kent kurgusu-mekân ilişkisinin araştırmaya açık bir konu olduğu anlaşılmış, bu kapsamda pastane mekânları ile ilgili yapılacak iç mimari çalışmalarda tasarım yaklaşımının şekillenmesinde elde edilen bulguların kullanılmasının mümkün olduğu görülmüştür. İç mimarlık alanında ortaya konacak tasarım yaklaşımlarında; mekân tasarımı, mekân akışı ve kullanıcı ilişkisinin tanımlanması ve planlanmasında; yakın çevre, açık- yarı açık- kapalı alan ve kullanıcı ilişkisinin- etkileşiminin bütüncül olarak ele alınmasının işlevsel, estetik ve süründürülebilir mekân tasarımlarını destekleyeceği olacağı düşünülmektedir. Shortly before the proclamation of the Republic on 13 October 1923, Ankara was accepted as the capital. The reconstruction process of the capital Ankara has been shaped by a broad perspective modernization vision identified with the success of its new administration. Ankara, which had an important center position during the War of Independence, gained a new meaning with its declaration as the capital. Its urban fiction also hosted planned works on the modern life-space fiction that the Republican administration wanted to create and spread. In this context, the spatial counterparts of urban movement have multiplied and transformed, re-formed and/or developed. Ankara city planning studies also made it possible to form and read today's city axes. In the historical process, it has been understood that the changes that have taken place in Ankara's urban setting have been affected by political and economic developments. Parallel to these factors, the diversity of eating and drinking places and patisseries in Ankara has also increased. The patisseries, which are the main subject of the study, were affected by this movement that occurred in urban life in the process, and it was seen that there were differences in their locations and interior space setups. The main purpose of the study is to monitor and research the spatial changes in modern urban life of the patisseries that serve in Ankara and show continuity in the process, together with the city axes. In this context, city axes were handled in 3 periods based on Ankara city planning. The general framework of the study was read through the patisserie formations that served in the city life of Ankara between the years 1923-2020, as a basis for the research. In this context, patisseries, which are understood to be built on city axes, are evaluated within the framework of their interaction with the user in social life. In addition, the data obtained through oral interviews with pastry shop owners, operators and witnesses of the period were used in the study. The research has built the historical process reading, which is based on the qualitative method, on a three-stage model. In the first stage; The urban setting was analyzed using maps. In the second stage, the regional positions of the patisseries on the city axes were determined. In the third stage of the study; Readings were made at Flamingo Patisserie, Funda Patisserie, Hüdaverdi Patisserie. Positions in the urban setting- their relationship with the city axes, the close environment-space relationship, the spatial setup; The relationship between open, semi-open and closed space, the change and/or development of the interior space setup (working with an Interior Architect) and interior space-internal relations and user interaction were examined. When the obtained findings are evaluated; It has been observed that the changes in the city setup of Ankara have effects on the positions of the patisseries, the shaping and transformation of the interior space setups. It has been understood that in the change of location of the patisserie places determined within the scope of the thesis, the indoor-outdoor setting of the house evaluates the commercial sustainability, service quality, product variety and user requests in the periods, and in this context, plans the location and spatial changes. It has been understood that the relationship between urban construction and space is a subject open to research, and in this context, it has been seen that it is possible to use the findings obtained in shaping the design approach in interior architectural studies to be made about patisserie spaces. In the design approaches to be put forward in the field of interior architecture; in the definition and planning of space design, space flow and user relationship; It is thought that a holistic approach to the close environment, open-semi-open-closed space and user relationship-interaction will support functional, aesthetic and sustainable space designs.Item 1960’lardan 2020’lere Amerikan sinema anlatısında postmodernizmin etkileri(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Güneş, Muhammet Osman Berke; Çağlıyan, Çağdaş EmrahPostmodernizm akımının günümüzde ne zaman ortaya çıktığı ve ne olduğuyla ilgili tartışmaların olduğu görülmektedir. Hatta postmodernist düşünürler ile postmodernizm akımına katkı sağlayan düşünürlerin bile postmodernizm akımı için bir tanımlama yapmadığı ya da yapamadığı göze çarpmaktadır. Bir diğer önemli konu ise postmodernizm akımının iyi ve kötü diye ayırılabilecek yönlerinin neler olduğudur. Tüm bu sorulara cevap verebilmemiz için postmodernizm akımının etkilerinin yoğun olduğu bir alan üzerinden gözlemleme yapılması gerekir. Bundan dolayı bu çalışmada postmodernizm akımının görsel sanat alanının en etkili ve en yaygın örneklerinden biri olan sinema alanı seçilmiştir. Dünyaca tanınması ve popüler olması nedeniyle Amerikan ana akım sineması bu tezin ana konusudur. Tezde bu kapsamdaki filmler üzerinden çalışmalar yapılarak temel çıkarımlarda bulunulmuştur. Çalışmanın amacı postmodernizm akımının hem olumlu hem de olumsuz yönlerine değinmektir. Böylece postmodernizm akımının etkileri hakkında daha nesnel bir sonuç elde edilecektir. Çalışmalarımızın sonucunda elde edilen sonuç şudur; postmodernizm akımının seri üretime katkı sağladığı görülmüştür ancak seri üretimin getirdiği sonuçlar nedeniyle de yaratıcı ve özgün eserlerin ortaya çıkmasına zarar vermiştir. It seems that there are debates today about when the postmodernism movement emerged and what it is. In fact, it is noticeable that even postmodernist philosophers and philosophers who contributed to the postmodernism movement did not or could not make a definition for the postmodernism movement. Another important issue is what are the good and bad aspects of the postmodernism movement. In order to answer all these questions, observations must be made in an area where the effects of the postmodernism movement are intense. Therefore, in this study, the field of cinema, which is one of the most effective and widespread examples of the visual art field of the postmodernism movement, was chosen. American mainstream cinema is the main subject of this thesis due to its world recognition and popularity. In the thesis, basic inferences were made by studying the films in this context. The aim of the study is to touch upon both the positive and negative aspects of the postmodernism movement. Thus, a more objective result will be obtained about the effects of the postmodernism movement. The result of our study is as follows; It has been seen that the postmodernism movement contributed to mass production, but it also harmed the emergence of creative and original works due to the results of mass production.Item 1977’den 2019’a Star Wars filmlerinde mekân üzerinden Edward W. Said perspektifinde oryantalizm analizi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Ekin Can, Seyhan; Adnan, TepecikEdward W. Said öncesi Oryantalizm farklı kültürleri araştırmak, gözlemlemek gibi olumlu ve/veya tarafsız bir yöntem olarak kabul edilirdi. Tarih boyunca birçok bilim, sanat gibi alanlarda oryantalistler araştırmalar ve çalışmalar yapmaktaydı. Fakat 1970'ler sonrası Oryantalizm kavramı Edward W. Said ile birlikte günümüzde yaygın olarak kabul edilen anlamı olan; doğunun batı toplumlarını görme biçimi olarak gelişmiştir. Bilim kurgunun kökeni bir edebi eser olan Mary Shelley'ye ait Frankenstein adlı eseri ile 1818 yılında doğduğu kabul edilmektedir. İlk üretiminden günümüze kadar birçok eserle de temsil edilmiş, teknoloji çağı ile birlikte 'vizyon' katma değeri ile önemini artırmıştır. 1902 yılında ilk sinema örneği olan 'A Trip to the Moon' adlı eser de bir bilim kurgu hikayesini temel alarak, ilk temsiliyeti ile bilim kurgu ve sinema ikilisinin ilişkisinin kuvvetli temelini atmıştır. Sinema tarihi ile ortak bir başlangıca sahip olmaları, bilim kurgu kavramı ile sinemanın bir başka değerinin görülmesini sağlamıştır. Adorno gibi popüler kültürü bir fikir aktarım aracı olarak gören düşünürler tarafından sinema bir fikir aktarım aracı olarak görülmektedir. Bu bağlamda sinemanın temelinden bu yana var olan bilim kurgu sinemasında oryantalizmin yeri tezin temellerini oluşturmaktadır. İlk filmi 1977 yılına ait olup günümüze kadar devam eden 'Star Wars' markası, 1970'ler sonrası ortaya çıkan Edward W. Said perspektifinde oryantalizm kavramının incelenmesi tezin amacını oluşturmaktadır. Bu amaç doğrultusunda Star Wars filmlerinde mekan kurgularının Edward W. Said perspektifinde oryantalist temsiliyetleri incelenecektir. Before Edward W. Said, Orientalism was regarded as a positive and/or unbiased method of researching and observing different cultures. Throughout history, many scholars and artists conducted studies and works as Orientalists. However,After Edward W. Said, the concept of Orientalism took on its widely accepted meaning, which is the way the West perceives the East, in the late 1970s. The origin of science fiction is attributed to Mary Shelley's literary work, "Frankenstein," published in 1818. It has been represented by numerous works since its inception and has gained importance with the addition of a 'vision' value, especially in the age of technology. The first cinematic example, the film "A Trip to the Moon" in 1902, based on a science fiction story, laid the strong foundation for the relationship between science fiction and cinema. Having a common beginning with the history of cinema, the concept of science fiction and cinema have made it possible to see another value.Thinkers like Adorno, who view popular culture as a means of transmitting ideas, perceive cinema as a medium for conveying ideas. In this context, Orientalism forms the basis of the thesis in science fiction cinema, which has existed since its inception. Starting with the first film in 1977 and continuing to the present, the 'Star Wars' franchise serves as the focal point for examining the concept of Orientalism through Edward W. Said's perspective, which emerged in the late 1970s. In line with this objective, the spatial constructions in Star Wars films will be analyzed for their Orientalist representations from Edward W. Said's perspective.Item 1980 sonrası Ankara’da özel galeri mekânlarının toplumsal temsiliyeti ve mekânsal izleri(Başkent Üniverstesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Ayşe Sıdıka, Uysal; Betül Bilge, ÖzdamarBaşkent ilan edilmesi ile birlikte Ankara’da modern yeni yaşamın oluşumuna dair çalışmalar başlamıştır. Bürokrasinin başkenti olan şehrin kültür ve sanatta da cumhuriyetin temsiline yakışır olması amaçlanmıştır. Bu amaçlar yapısal çerçevede mekânsal karşılıklarını bularak, Ankara’nın şehirleşme sürecinde etkili olmuştur. Modern toplumun yeni mekânlarından biri olarak karşımıza çıkan sanat galerileri yalnızca eserlerin sergilenmesinde ve pazarlanmasında aracı olmakla kalmamış, toplum ve sanat ilişkisini bağlayıcı görev üstlenmiştir. Bu nedenle galeri mekânları yalnızca sergileme yapılan mekânlar olarak kalmamış, toplum için birer sosyalleşme alanı olarak alternatif mekânlara dönüşmüştür. Cumhuriyetin ilk yıllarında, cumhuriyet ideolojisini toplum yaşamına dahil edebilmek için görsel bir bellek oluşturmayı hedefleyerek başlayan sergiler, modern insanı oluşturabilmek amacıyla birer kültür alanı olarak da faaliyet göstermiştir. Zaman içerisinde kullanıcı profilinde ve sanat ortamında meydana gelen değişimler paralelinde galerilerin sergileme fonksiyonuna ek olarak yüklendikleri fonksiyonlar da değişmiştir. Bu çalışma 1980 yılı sonrası Ankara’daki özel sanat galerinin toplumsal temsiliyetlerini, sergileme fonksiyonuna ek olarak yüklendikleri işlevleri ve mekânsal karşılıklarını ele almıştır. Çalışma kapsamında ele alınan sergileme mekânları, ek fonksiyonları bünyesinde barındıran, günümüzde aktif olarak faaliyet gösteren özel galerilerden seçilmiş ve her birinin yüklendikleri işlevlerinin kendi dönemi içinde farklılaşması ile sınırlandırılmıştır. Çalışmada süreç içerisinde devlet politikalarından, ekonomik faaliyetlerden etkilenerek değişim gösteren kültür sanat ortamının ve bu doğrultuda dönüşen galerilerin mekânsal yansımaları; kullanıcı, sanatçı ve yöneticilerin perspektifinden kişisel görüşmeler ile ele alınarak aktarılmıştır. With the proclamation of the capital city, studies on the formation of a modern new life in Ankara began. It is aimed that the city, which is the capital of the bureaucracy, befits the representation of the republic in culture and art. These aims have been effective in the urbanization process of Ankara by finding their spatial counterparts in the structural framework. Art galleries, which appear as one of the new spaces of modern society, not only act as an intermediary in the exhibition and marketing of works, but also undertake the task of binding the relationship between society and art. For this reason, gallery spaces have not only remained as exhibition spaces, but have turned into alternative spaces as socialization areas for the society. In the first years of the Republic, the exhibitions, which started with the aim of creating a visual memory in order to incorporate the republican ideology into social life, also operated as cultural spaces in order to create the modern human being. Parallel to the changes in the user profile and the art environment over time, the functions that the galleries are loaded with in addition to the exhibition function have also changed. This study deals with the social representations of the private art gallery in Ankara after 1980, their functions in addition to the exhibition function and their spatial counterparts. The exhibition spaces discussed within the scope of the study were selected from private galleries that are actively operating today and that contain additional functions, and are limited by the differentiation of their functions within their own period. In the study, the spatial reflections of the culture and art environment, which was affected by state policies and economic activities, and the galleries transformed in this direction; from the perspective of users, artists and managers, it has been discussed and conveyed through personal interviews.Item 1999 Montreal konvansiyonu uyarınca yolcu taşıma sözleşmeleri(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Kılıç, Ayşe Kübra; Çörtoğlu Koca, SemaHavacılık sektörü, hızlı, güvenli ve uzak mesafeleri kolaylıkla aşabilme imkânı sunması nedeniyle günümüzde en çok tercih edilen ulaşım yöntemlerinden biridir. Ticari havayolu taşımacılığı, hem bireysel yolculuklarda hem de küresel ticarette vazgeçilmez bir rol üstlenmektedir. Bu geniş kullanım ağı, beraberinde yolcu taşıma sözleşmeleriyle ilgili çeşitli uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 1999 Montreal Konvansiyonu, uluslararası hava taşımacılığı alanında yolcu haklarını korumayı amaçlayan önemli bir belgedir. Bu tez, Konvansiyon'un yolcu taşıma sözleşmeleri üzerindeki etkilerini, taşıyıcıların sorumluluklarını ve yolcuların haklarını incelemektedir. Konvansiyon, taşıyıcıların yolcuların ölüm, yaralanma durumlarında belirli limitler dahilinde tazminat ödeme yükümlülüğünü getirmektedir. Ayrıca, taşıyıcıların yolculara karşı üstlendiği yükümlülüklerin belirli sınırlar içinde düzenlendiği, tazminat taleplerinin kolaylaştırıldığı ve yükümlülüklerin net bir şekilde ortaya konduğu vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, Montreal Konvansiyonu'nun, uluslararası hava taşımacılığında yolcu haklarının korunması ve taşıyıcıların sorumluluklarının netleştirilmesi açısından önemli bir adım olduğu, ancak bu düzenlemenin küresel ölçekte eşit şekilde uygulanmasının gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca, taşıyıcıların sorumluluklarının ve yolcuların tazminat haklarının doğru bir şekilde anlaşılması, hava yolu sektöründeki güveni artırmakta ve uluslararası taşımacılığı daha güvenli hale getirmektedir. The aviation sector is one of the most preferred modes of transportation today due to its speed, safety, and ability to cover long distances with ease. Commercial air transport plays an indispensable role in both individual travel and global trade. This extensive usage inevitably leads to various disputes concerning passenger transportation agreements. The 1999 Montreal Convention is an important document aimed at protecting passenger rights in international air transportation. This thesis examines the effects of the Convention on passenger transportation contracts, the responsibilities of carriers, and the rights of passengers. The Convention imposes an obligation on carriers to compensate passengers within specific limits in cases of death or injury. Additionally, it is emphasized that the obligations of carriers towards passengers are regulated within defined limits, making compensation claims more accessible and clearly outlining the carrier's responsibilities. In conclusion, the Montreal Convention is an important step in protecting passenger rights and clarifying carrier responsibilities in international air transportation. However, it is emphasized that the implementation of this regulation needs to be consistent on a global scale. Furthermore, the correct understanding of carrier responsibilities and passengers' compensation rights helps increase trust in the airline industry and makes international transportation safer.Item 2012-2022 yıllarında yaşanan önemli finansal skandallar ve ACFE raporlarının incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Ece, Ferhatoğlu; Özge, Sezgin AlpHilenin tarihi çok uzun yıllara dayanmaktadır ve günümüzde hala var olan bir sorundur. Tamamen engellenemez ancak iç kontroller ve devam eden denetimlerle kontrol altına alınabilir. Ayrıca yapılan denetimler işletme ile ilgili herhangi bir sorunun olup olmadığına dair bilgi vermeye yardımcı olabilir. İç kontrolün etkin bir şekilde çalışması için belirli bir kontrol ortamı gereklidir. İç kontrol sistemlerinin etkinliğini değerlendirmek için COSO (2012) tarafından kılavuzlar yayınlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, insanoğlunun varoluşundan beri yaşamın içinde olan hilenin neden kaynaklandığını, türlerini, teorilerini ve işletmelerin hileye karşı alabilecekleri önlemleri açıklamaktır. Hileye maruz kalkmaktan kaçınmak, her işletme için büyük önem arz etmektedir. Geçmişte yaşanan birtakım skandallar sonucunda işletmeler hile konusuna çok önem vermektedir. ACFE’nin yayımladığı raporlar sayesinde de yıllar içerisinde ne türlü değişimler olduğunu rahatlıkla görülmektedir. Çalışmanın yazına katkısı olarak işletme yöneticilerine, çalışanlara, müşterilere ve hileye maruz kalan herkese yol göstermesi düşünülmektedir. The history of cheating goes back many years and it is a problem that still exists today. It cannot be completely prevented, but it can be brought under control with internal controls and ongoing audits. In addition, audits can help provide information on whether there are any problems with the business. A specific control environment is necessary for internal control to work effectively. Guidelines have been published by COSO (2012) to evaluate the effectiveness of internal control systems. The aim of this study is to explain why fraud, which has been in life since the existence of human beings, originates, types, theories and measures that businesses can take against cheating. Avoiding fraud is of paramount importance for any business. As a result of some scandals in the past, businesses attach great importance to fraud. Thanks to the reports published by ACFE, it is easily seen what kind of changes have occurred over the years. As a contribution to the literature of the study, it is thought to guide business managers, employees, customers and everyone who is exposed to fraud.Item 2024 Türkiye belediye seçimlerinde Z kuşağının siyasal davranışında sosyal medya kullanımı(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Yıldırım, Sema; Kuloğlu, CeydaBu araştırmada, 2024 Türkiye Belediye Seçimlerinde Z Kuşağı seçmenlerin siyasal tutum ve davranışları üzerinde etkili olan faktörleri belirleyerek sosyal medyanın durumu tespit edilmiştir. Çalışmada literatür taraması yapılırken bir yandan Z kuşağına ilişkin özellikler ile seçmen davranışlarının kuramsal yapıları incelenmiştir. Literatürde; Z kuşağı özelinde seçmen davranışları kuramlarla değerlendirilmiştir. Z kuşağı, dijital dünyada büyüyen ve teknolojiye doğrudan maruz kalan bir nesil olarak sosyal medya platformlarını hem ifade aracı hem de mizahi bir dil kullanarak sosyal ve politik olayları şekillendirmek için etkin bir şekilde kullanmaktadır. Bunların yanı sıra araştırmamız kapsamında, Erdal Beşikçioğlu'nun Instagram paylaşımları da incelenmiştir. Bu bağlamda nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada kullanılacak anket formu dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler araştırmacı tarafından oluşturulan demografik sorular, Twitter’da Siyasal Katılım Ölçeği, Sosyal Medya Güven Ölçeği ve Sosyal Medya Kullanımı Ölçeğinden oluşmaktadır. Anketler Google Forms aracılığı ile online olarak en az 400 üniversite öğrencisine uygulanmıştır. Veriler Google Formlar aracılığıyla çevrimiçi ortamda toplanmıştır. Veriler SPSS 23 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemek için Kolmogorov-Smirnov testi veya Shapiro-Wilk testi yapılmıştır. Her iki testten alınan sonuçlara göre ölçek verileri normal dağılıma uygunluk gösterip göstermeme durumuna göre, parametrik ya da parametrik olmayan yöntemler tercih edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri açısından karşılaştırılmasında t testi ve ANOVA testlerinden yararlanılmıştır. Ölçekler arası ilişkilerin belirlenmesinde ise korelasyon analizi yapılmıştır. Araştırma sonucunda, Z kuşağının siyasi figürlere olan ilgisini mizahi memeler ve capslerle pekiştirdiği bir etkileşim ortamı yaratmış ve genç nesil ile politikacı arasındaki dijital bağın güçlenmesine olanak sağladığı tespit edilmiştir. Siyasetçilerin sosyal medya platformlarında, özellikle Instagram'da fotoğraf kullanımı, imaj yönetimi ve seçmenlerle duygusal bağ kurma açısından önemli bir strateji haline gelmiştir. Fotoğraflar, siyasilerin politik mesajlarını dolaylı bir şekilde iletmelerini sağlayan güçlü bir araçtır. Beşikçioğlu'nun Instagram gönderilerinde de benzer bir strateji gözlemlenebilir; özellikle gücünü ve liderlik vasıflarını pekiştiren görseller, seçmenlere güven aşılamayı hedeflediği, halkla samimi bir ilişki kurmasına olanak tanıdığı gözlenmiştir. Aynı zamanda paylaşımlarda, aile fotoğrafları veya gündelik yaşamdan kareler paylaşarak, halkına daha yakın ve erişilebilir bir lider imajı yaratma çabası görülmektedir. Bu tür paylaşımlar, özellikle genç seçmen kitlesine hitap etmek ve liderin insani yönlerini vurgulamak adına etkili bir yöntemdir. Araştırma bulgularına göre, Siyasal ifade ile çeşitli siyasal katılım biçimleri arasında anlamlı ve güçlü ilişkiler tespit edilmiştir. Özellikle Siyasal İfade ile Yerel Yönetim ve Yardım, Propaganda, Yürüyüş ve Grev, Siyasal Tartışmalara Katılım ve X'de Siyasal Katılım Ölçeği arasında pozitif yönlü yüksek ilişkiler bulunmuştur. Bu durum, bireylerin sosyal medya aracılığıyla kendilerini siyasal olarak ifade etmelerinin yalnızca çevrimiçi değil, aynı zamanda çevrimdışı siyasal katılım biçimlerini de etkilediğini göstermektedir. Özellikle yerel yönetimle etkileşim kurma, protesto gibi fiziksel eylemlerde bulunma ya da siyasal tartışmalara aktif katılım gösterme gibi davranışların, bireyin siyasal ifade düzeyiyle doğrudan bağlantılı olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar, dijital platformlardaki ifade biçimlerinin, bireylerin siyasal katılım motivasyonlarını önemli ölçüde etkileyebileceğine işaret etmektedir. In this study, the state of social media was determined by determining the factors affecting the political attitudes and behaviors of Generation Z voters in the 2024 Turkish Municipal Elections. While conducting a literature review in the study, the characteristics of Generation Z and the theoretical structures of voter behavior were examined. In the literature; voter behaviors specific to Generation Z were evaluated with theories. As a generation that grew up in the digital world and is directly exposed to technology, Generation Z effectively uses social media platforms to shape social and political events using both a means of expression and a humorous language. In addition, Erdal Beşikçioğlu's Instagram posts were also examined within the scope of our research. In this context, the relational screening method, which is one of the quantitative research methods, was used. The survey form to be used in the study consists of four sections. These sections consist of demographic questions created by the researcher, Political Participation Scale on Twitter, Social Media Trust Scale and Social Media Usage Scale. The surveys were applied to at least 400 university students online via Google Forms. Data were collected online via Google Forms. Data were evaluated using SPSS 23 program. Kolmogorov- Smirnov test or Shapiro-Wilk test was performed to determine whether the data showed normal distribution. According to the results of both tests, parametric or non-parametric methods were preferred depending on whether the scale data showed normal distribution. T-test and ANOVA tests were used to compare the sociodemographic characteristics of the participants. Correlation analysis was performed to determine the relationships between the scales. As a result of our research, it has been determined that Generation Z has created an interaction environment where their interest in political figures is reinforced through humorous memes and caps, strengthening the digital bond between the younger generation and politicians. The use of photos, image management, and establishing emotional connections with voters on social media platforms, especially Instagram, has become an important strategy for politicians. Photos serve as a powerful tool for politicians to indirectly convey their political messages. A similar strategy can be observed in Beşikçioğlu’s Instagram posts; particularly, visuals that reinforce his power and leadership qualities were found to aim at instilling trust in voters and facilitating a more personal relationship with the public. Additionally, by sharing family photos or snapshots from everyday life, Beşikçioğlu strives to create an image of a leader who is closer to and more accessible to the public. These types of posts are an effective method for appealing to the younger voter base and highlighting the leader's human side. According to the research findings, significant and strong relationships were found between Political Expression and various forms of political participation. Particularly, positive high relationships were observed between Political Expression and Local Government and Aid, Propaganda, Participation in Marches and Strikes, Participation in Political Debates, and Political Participation on X. This indicates that individuals' political expression through social media influences not only online but also offline forms of political participation. Behaviors such as interacting with local government, engaging in physical actions like protests, or actively participating in political debates are directly related to the individual's level of political expression. These results suggest that the forms of expression on digital platforms can significantly impact individuals' motivations for political participation.Item 2024 yılında halka arz edilen şirketlerin hisse senetlerinin anormal getirilerinin analizi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Adıtepe, Salih; Gürol, BurcuBu çalışma, 2024 yılında Borsa İstanbul’da halka arz edilen şirketlerin hisse senetlerinde “anormal getiri” oluşup oluşmadığını incelemektedir. Çalışmada, ilgili yıl içerisinde borsaya yeni kote olan şirketlerin hisse senedi getirileri, piyasanın genel performansını yansıtan BİST Ulusal Tüm endeksinin getirileriyle karşılaştırılmış ve böylece elde edilen “anormal getiri” değerleri analiz edilmiştir. Analiz sonuçları, literatürde sıklıkla ele alınan düşük fiyatlama olgusunun Türkiye’deki 2024 halka arzlarında da görüldüğünü göstermiştir. Özellikle şirketlerin ilk işlem gününde ve ilk haftada sağladıkları getirilerde, piyasaya göre istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde pozitif sapmalar kaydedilmiştir. Bu pozitif anormal getirilerin ortalama olarak 60. ve 90. işlem günlerine kadar uzayan bir etkisi olduğu ve kümülatif getirilerin de çoğunlukla pozitif bölgede kaldığı tespit edilmiştir. Bulgular ayrıca farklı değişkenlerin halka arz performansı üzerindeki etkisine işaret etmektedir. Sektörel değerlendirmede, teknoloji şirketlerinin halka arz sonrası kısa ve orta vadede daha yüksek anormal getirilere sahip olduğu ve diğer sektörlere göre belirgin şekilde pozitif ayrıştığı gözlemlenmiştir. Öte yandan gayrimenkul sektöründe ortalama getirilerin daha düşük olduğu, zaman zaman negatif anormalliklerin ortaya çıktığı görülmüştür. Şirket büyüklüğü bakımından, küçük ölçekli şirketlerin yatırımcı ilgisi ve düşük fiyatlama gibi nedenlerle ilk gün ve ilk haftada güçlü pozitif getiriler sundukları belirlenirken, büyük ölçekli şirketlerde bu etkinin sınırlı kaldığı dikkati çekmiştir. Zamanlama değişkeni incelendiğinde ise yılın ilk çeyreğinde gerçekleşen halka arzların, yatırımcıların risk alma iştahına bağlı olarak daha yoğun talep gördüğü ve ortalama getiri bakımından diğer çeyreklerden ayrıştığı gözlenmiştir. Elde edilen bulgular, halka arz sürecindeki fiyatlama dinamiklerini detaylı biçimde ortaya koymanın yanı sıra şirket yönetimlerine, yatırımcılara ve düzenleyicilere de uygulamaya dönük çeşitli öneriler geliştirme imkânı sunmaktadır. Özellikle anormal getirilerin varlığı, düşük fiyatlama etkisi, sektörel farklar ve halka arz zamanlaması gibi unsurların, hem halka açılma kararı alan şirketler hem de halka arzlara katılmayı düşünen yatırımcılar için kritik roller üstlendiği sonucuna varılmıştır. This study examines whether there are any “abnormal returns” in the shares of companies that went public for the first time on Borsa İstanbul (BIST) in 2024. Within the scope of the research, the stock returns of companies newly listed on the exchange during the specified year were compared with the returns of the BIST All Shares Index, which reflects the overall market performance. The resulting “abnormal return” values obtained from this comparison were then analyzed. The analysis results indicate that the underpricing phenomenon frequently discussed in the literature also applies to the 2024 initial public offerings (IPOs) in Turkey. In particular, on the first trading day and during the first week, the returns of the companies showed statistically significant positive deviations relative to the market. These positive abnormal returns continued, on average, up to the 60th and 90th trading days, and the cumulative returns generally remained in positive territory. Additionally, the findings point to the impact of various factors on IPO performance. From a sectoral standpoint, technology companies exhibited higher abnormal returns in the short and medium term following their IPOs, clearly outperforming other sectors. In contrast, the real estate sector displayed lower average returns, with occasional negative abnormalities. Regarding firm size, smaller companies garnered strong positive returns on the first day and during the first week likely due to greater investor interest and underpricing whereas the impact in larger companies was more limited. When examining timing factors, it was observed that IPOs conducted in the first quarter of the year attracted more intense demand, driven by investors’ appetite for risk, and thus distinguished themselves from other quarters in terms of average returns. Overall, these findings not only shed light on the pricing dynamics of IPOs but also offer practical insights for company management, investors, and regulatory authorities. In particular, the presence of abnormal returns, the effects of underpricing, sectoral variations, and IPO timing appear to play critical roles both for companies planning to go public and for investors considering participation in new stock offerings.Item 21.yüzyıl yeşil müze stratejileri ve uygulamaları(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ünlü, Elif Tılsım; Tekkök Karaöz, Billur19. yüzyılda gelişen çağdaş müze anlayışına eklenen en önemli yenilik, toplum kalkınması için müzenin üstlendiği roldür. Bu kapsamda, müzelerin topluma örnek olma gerekliliği ön plana çıkmıştır. Müzelerin toplum üzerindeki gücü günümüzde, 21. yüzyıl müzelerinin iklim eylemi konusundaki rolleri gereği toplumda farkındalık yaratmak, etkin ve eğitici olmalarıdır. 21. yüzyılın en büyük sorunu küresel iklim krizidir. Müzeler tasarım aşamasından başlayarak yeşil ve sürdürülebilir bir yol izlemelidir. Mevcut müzeler ise yapılarında olanaklar dahilinde çevreci değişiklikler uygulamalı ve karbon sıfır müzelere dönüşmek için çabalamalıdır. Yeşil Bina sertifikaları, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Paris İklim Anlaşması, Birleşik Krallık Ulusal Müzeler Direktörleri Konseyinin düzenlediği Müze COP ve BIZOT Yeşil Protokolü müzelerin daha çevreci, yeşil ve sürdürülebilir olmaları için rehberlik etmelidir. Müzeler, küresel iklim krizine bütüncül bir yaklaşımla, mimari, yönetim, işletme, kalıcı ve geçici sergiler ve müze eğitimi kapsamında stratejiler geliştirmekte ve uygulamaktadırlar. Bu çalışmada Panorama 1326 Bursa Fetih Müzesi, Tokyo Miraikan Bilim Müzesi, New York Modern Sanatlar Müzesi, Rotterdam DEPOT Boijmans van Beuningen, müzelerinin yeşil ve sürdürülebilirlik stratejileri, küresel iklim krizine karşı aldıkları önlemler müze yapılarının sertifikasız ve sertifikalı yeşil bina sistem uygulamaları, müzelerin sürdürülebilirliği kapsamında araştırılmıştır. Müzelerin yaklaşımları, uyguladıkları stratejiler ve benzerlikleri bağlamında değerlendirilmiştir. Bununla birlikte ekoloji konusunda etkin sanatçılar Agnes Denes, Joseph Beuys, Olafur Eliasson’ın işleri ve Liberate Tate gibi aktivist oluşumların müzelere etkisine değinilmiştir. 21. Yüzyıl müzelerinin iklim eylemi konusunda başarılı olabilmeleri için yeşil müze ve sürdürülebilirliğinin disiplinler arası çalışma ve müzelerden toplanan veriler doğrultunda Yeşil Müze Rehberi oluşturulması gerekliği sonucuna varılmıştır. The most important innovation added to the new museum concept that developed in the 19th century is the role of the museum in social development. The biggest problem of the 21st century is the global climate crisis. In this context, the necessity of museums to be an example to society has come to the fore. The power of museums on society today is that 21st century museums must raise awareness in society, be effective and educational, in accordance with their role in climate action. Museums should follow a green and sustainable path, starting from the design stage. Existing museums should implement environmentally friendly changes in their structures as much as possible and strive to become carbon-neutral museums. Green Building Certifates, United Nations Sustainable Development Goals, The Paris Agreement, United Kingdom The National Museum Directors' Council Museum COP and Bizot Green Protocol, should guide museums to become more ecofriendly, green and sustainable. Museums develop and implement strategies within the scope of architecture, management, operation, permanent and temporary exhibitions, with a holistic approach to the global climate crisis. The measures taken by museums against sustainability projects and the global climate crisis were researched by selecting museums with different characteristics. In this study, examples of museums developed with these certificates are given. Panorama 1326 Bursa Fetih Museum, Tokyo Miraikan The National Museum of Emerging Science and Innovation, New York Metropolitan Museum of Arts, Rotterdam DEPOT Boijmans van Beuningen are examined on the basis of their Green Museum approaches, applied strategies similarities. Artists active in ecology; Agnes Denes, Joseph Beuys, Olafur Eliasson’s work of arts and environmentalist activist formations such as Liberate Tate, on museums have been mentioned. It has been concluded that in order to enable 21st century museums to be successful in climate action and Green Museum, it is necessary to work interdisciplinary and create a Green Museum Guide in the light of the data collected from museums.Item ABD-İspanya ve Türkiye’deki tarım sigortalarının karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Tekin, Mehmet Kerem; Cula, SerpilTarım doğası gereği riskli bir sektördür. Bu risklerin başında ise verim ve kalite kayıplarına neden olan olumsuz meteorolojik riskler ve üreticinin gelirini etkileyen fiyat riskleri gelmektedir. Çiftçiler aldıkları finansal, teknik ve kültürel önlemler ile karşılaştıkları risklerin etkilerini azaltmaya çalışsalar da sistemik özelliklere sahip risklerin yıkıcılığına karşı çaresiz kalmaktadır. Özellikle tarımın temelini oluşturan aile işletmeleri finansal kapasiteleri yetersiz olduğu için uğradıkları kayıpların zamanında ve etkin bir şekilde tazmin edilmemesi durumunda tarımsal faaliyetlerden kopabilmekte, bu da orta ve uzun vadede gıda değer zincirindeki tüm paydaşları olumsuz etkileyerek sürdürülebilir tarımsal üretimi sekteye uğratmaktadır. Bu nedenle, tüm dünyada tarım sigortaları üreticiler üzerindeki risklerin finansal piyasalara transferi için kullanılan modern bir risk yönetim aracı olarak ortaya çıkmış ancak tarımın kendine has yapısı ve karşılaşılan risklerin sistemik özellikleri nedeniyle özel sigorta sektörü bu alanda yetersiz kalmıştır. Özel sektörün tarımdaki riskleri transfer etmede yetersiz kalması nedeniyle devletler bu alana müdahil olmaya başlamış ve farklı ülkelerde devlet destekli tarım sigortaları sistemleri geliştirilmiştir. Bu ülkelerden bir tanesi de 2005 yılında çıkarılan Tarım Sigortaları Kanunu ile kendine has bir devlet destekli tarım sigortaları sistemi kuran Türkiye’dir. Ancak, 20. yüzyılda dünya genelinde yayılmaya başlayan farklı şekillerdeki devlet destekli tarım sigortaları sistemlerinden bazıları başarılı olurken bazıları başarısız olmuştur. Bu kapsamda bu çalışmada ABD ve İspanya’da uzun yıllardır başarı ile uygulanmakta olan devlet destekli tarım sigortaları sistemleri, risk transfer mekanizmaları, paydaşların görevleri ve sigortacılık ürünleri gibi unsurular incelenmiş ve Türkiye’de uygulanmakta olan model ile karşılaştırılarak, Türkiye’de devlet destekli tarım sigortalarının penetrasyon oranının artması için uygulanabilecek öneriler getirilmiştir. Agriculture is naturally a risky sector. Most important of these risks are adverse meteorological risks that cause yield and quality losses and price risks that affect farmers' income. Although farmers try to mitigate the effects of the risks they face with financial, technical, and cultural measures, they are helpless against the destructiveness of risks that have systemic characteristics. In particular, family businesses, which are the backbone of agriculture, may disconnect from agricultural activities if the losses they incur are not compensated in a timely and effective manner due to their insufficient financial capacity. In the medium and long term, this negatively affects all stakeholders in the food value chain and disrupts sustainable agricultural production. For this reason, agricultural insurance has emerged as a modern risk management tool used to transfer risks on producers to financial markets all over the world, but at the same time the private insurance sector has remained insufficient in this field due to the unique structure of agriculture and the systemic characteristics of the risks encountered. Due to the inadequacy of the private sector in transferring risks in agriculture, governments started to intervene in this field and state supported agricultural insurance systems were developed in several countries. One of these countries is Türkiye, having established a unique state supported agricultural insurance system with the Agricultural Insurance Law enacted in 2005. However, while some of the different types of state supported agricultural insurance systems that started to spread around the world in the 20th century were successful, others failed. In this context, this study analyzes the state supported agricultural insurance systems that have been successfully implemented in the USA and Spain for many years, risk transfer mechanisms, stakeholders' roles, and insurance products, and compares them with the model implemented in Türkiye, and provides recommendations that can be taken to increase the penetration rate of state-subsidized agricultural insurance in Türkiye.Item Afetlerde görevli ruh sağlığı çalışanlarının deneyimlerinin psikolojik dayanıklılık bakış açısıyla incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimleri Enstitüsü, 2022) Ertuğrul, Fatma Gül; Pak Güre, Merve DenizAfet, bir toplumun büyük bir kısmını etkileyen, fiziksel, psikolojik ve ekonomik kayıplara yol açan olayların sonucudur. Afetlerde psikososyal destek ekipleri afetten etkilenen topluluklara sistematik müdahalelerde bulunmaktadır. Ancak afet sahasında çalışan ruh sağlığı uzmanları (sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, psikiyatristler vb. gibi) profesyonel olmalarına rağmen afetlerden fiziksel, bilişsel ve psikososyal açılardan olumsuz etkilenebilmektedir. Profesyonellerin baş etme dinamikleri de bu yönlerden farklılık gösterebilmektedir. Söz konusu stresi yönetmek ve olası risklerden korunmak için literatürde ‘resilience’ olarak da geçen ‘psikolojik dayanıklılık’ kavramı büyük önem kazanmaktadır. Ancak literatürde afetlerde çalışan profesyonellerin psikolojik dayanıklılık ile ilişkili deneyimlerini ele alan çalışmalar kısıtlıdır. Bu araştırmanın amacı, afetlerde çalışan ruh sağlığı uzmanlarının deneyimlerinin psikolojik dayanıklılık bakış açısıyla incelenmesidir. Araştırma nitel metodoloji kapsamında fenomenolojik desende oluşturulmuştur. Araştırma grubunu afetlerde çalışan sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve çocuk gelişimciden oluşan 20 ruh sağlığı uzmanı oluşturmuştur. Araştırmada veriler toplanırken yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Verilerin analizi ise MAXQDA Plus 2020 programı aracılığıyla yapılmıştır. Araştırmada afet sahasında yapılan görevler, psikolojik dayanıklılığa ilişkin kişisel özellikler, sosyal çevre etkileşimleri, korunma stratejileri ve profesyonellerin psikolojik dayanıklılık açısından güçlenmelerine ilişkin önerileri kapsayan sosyal hizmet müdahalelerine ve buna yönelik oluşturulabilecek politikalara ışık tutabilecek sonuçlar elde edilmiştir. Uzmanlar afet sahasında ihtiyaç tespiti ve kaynak yönetimi, psikolojik ilk yardım, sevk ve yönlendirme, bireysel görüşme, psikoeğitim, grup çalışması ve çalışana destek uygulamaları gibi görevler yapmaktadır. Katılımcılar afet sahasında çalışırken özellikle duygusal başetme ve kayıp ve yas sonrası müdahalelerde çok zorlandıklarını ancak kendi hayatlarındaki geçmiş deneyimlerinin başetmelerine katkı sağladığını, beklenmedik bir durumla karşılaştıklarında baş etme becerilerinin yüksek olduğunu, geleceğe dair hedef belirledikleri, olmadığında ise genellikle yeni planlar yaptıklarını ifade etmişlerdir. Sosyal çevre etkileşimlerinde ise bazı uzmanlar birinden destek isteme konusunda çekinceli davrandıklarını ve kişisel baş etme yöntemlerini kullanıyor olsa da aile ve arkadaş ilişkilerinin ve desteğinin çok önemli olduğunu, afet sahasında çalışırken ekip arkadaşları ile çalışmanın kendilerine daha güvende hissettirdiğini belirtmişlerdir. Afet sahasında psikolojik dayanıklılığı koruma stratejilerinde ise öz bakımlarını koruduklarını, baş etme becerilerinin yüksek olduğunu, gerekli durumlarda profesyonel düzeyde psikososyal destek veya süpervizyon aldıklarını, belli bir motivasyonla ve ekip çalışması içerisinde olduklarını, mesleki sınırlarını koruduklarını ve ihtiyaç duydukları bilgi akışını devamlı sağladıklarını ifade etmişlerdir. Afet sahasında çalışırken temel ihtiyaçlarını giderebilme, alana özgü hizmet içi eğitim ve süpervizyon desteği alabilme, sağlıklı bir koordinasyon sisteminin ve kurumlar arası işbirliği kurma, takdir edilme, çalışana destek ve afet sonrası profesyonel psikolojik destek sistemleri oluşturma gibi öneriler sunulmuştur. Sonuç olarak, afet sahasında çalışan ruh sağlığı uzmanları ve diğer afet çalışanlarının iyilik hallerinin güçlendirilmesi ve psikolojik dayanıklıklarının korunması adına mikro, mezzo ve makro düzeylerde yapılandırılmış sosyal hizmet müdahalelerine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.A disaster affects a large part of society and causes physical, psychological, and economic losses. In disasters, psychosocial support teams provide systematic interventions to the communities affected by the disaster. However, although mental health professionals (such as social workers, psychologists, psychiatrists, etc.) working in the disaster area are professionals, they can be adversely affected by disasters in terms of physical, cognitive, and psychosocial aspects. The coping dynamics of professionals may also differ in these aspects. The concept of 'psychological resilience', also known as 'resilience' in the literature, gains great importance to manage the stress in question and protecting against possible risks. However, studies dealing with the experiences of professionals working in disasters related to resilience are limited in the literature. The purpose of this research is to examine the experiences of mental health professionals working in disasters from the perspective of psychological resilience. The research was created in a phenomenological pattern within the scope of qualitative methodology. The research group consisted of 20 mental health specialists, including social workers, psychologists, and child development specialists working in disasters. A semi-structured interview form was used to collect data in the study. The analysis of the data was made through the MAXQDA Plus 2020 program. In the research, results were obtained that could shed light on social work intervention policies, including the tasks performed in the disaster area, personal characteristics of psychological resilience, social environment interactions, protection strategies, and recommendations for strengthening professionals in terms of psychological resilience. Experts perform tasks such as needs assessment and resource management, psychological first aid, referral and guidance, individual interviews, psychoeducation, group work, and employee support practices in the disaster area. The participants stated that they had a lot of difficulty in coping emotionally, especially in emotional coping and interventions after loss and bereavement, but their past experiences in their own lives contributed to their coping, their coping skills were high when they encountered an unexpected situation, and they generally made new plans when they did not set goals for the future. In social interactions, some experts stated that they are hesitant to ask for support from someone and although they use personal coping methods, family and friend relationships and support are very important, and working with teammates while working in the disaster area makes them feel safer. They stated that in their strategies to protect psychological resilience in the disaster area, they maintain their self-care, their coping skills are high, they receive professional psychosocial support or supervision when necessary, they are in a certain motivation and teamwork, they protect their professional boundaries and provide the information flow they need continuously. Suggestions such as meeting their basic needs while working in the disaster area, receiving field-specific in-service training and supervision support, establishing a healthy coordination system and inter-institutional cooperation, appreciation, employee support, and post-disaster professional psychological support systems were presented. As a result, there is a need for structured social work interventions at micro, mezzo, and macro levels to strengthen the well-being and protect the psychological resilience of mental health professionals in disasters.Item Aile belleği ve mekanına ilişkin otoetnografik bir araştırma: Demre Kumdağı’ndaki aile yazlığına yolculuk(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kaya, Ezgi Selin; Güner Aktaş, GözenMekân, fiziksel yapısının yanı sıra bireylerin ve toplulukların hafızalarını, kimliklerini ve toplumsal ilişkilerini şekillendiren sosyal bir alandır. Topluluklar ve aileler, belleklerini mekân ile ilişkili bir biçimde şekillendirerek, geçmişlerini fiziksel ortamlarda yansıtma eğilimi göstermektedir. Bireysel ve ailevi düzeyde inşa edilen ortak anılar, mekânların kolektif bellek ve kimlik oluşum süreçlerinde merkezi bir yer edinmesine katkı sağlar. Bu çalışma, Antalya’nın Demre ilçesine bağlı Kumdağı bölgesinde yer alan araştırmacının yazlık aile evi üzerinden, mekân, bellek, kimlik ve aidiyet kavramları arasındaki etkileşimi otoetnografik bir yaklaşımla incelemektedir. Araştırmanın kuramsal temeli “bellekteki o mekân” yaklaşımı çerçevesinde şekillendirilmiş; çözümlemeli otoetnografi yöntemiyle yürütülen çalışmada, bireysel anlatılar, aile arşivleri (fotoğraf albümleri, günlükler), mekânsal gözlemler ve anket verileri aracılığıyla nitel veri toplanmıştır. Çalışmada, araştırmanın çıkış noktası olan “mekân” ve “bellek” kavramlarının kesişiminde yer alan “mekânsal bellek” kavramı merkezî bir kavramsal çerçeve olarak ele alınmaktadır. Bellek, bireyin kimlik inşasında temel bir etken olarak değerlendirilmekte; mekânsal belleğin aracılığıyla edinilen bu kimlik "mekânsal kimlik" olarak tanımlanmaktadır. Bu sürecin nihai çıktısı olarak, bireylerin hem kişisel hem de toplumsal düzeyde en temel ihtiyaçlarından biri olan “aidiyet” duygusuna ulaşılmaktadır. Bu bağlamda, aile yazlıkları ve yazlık aile evleri, bireyler ve aileler için yalnızca bir tatil ya da konaklama alanı olmanın ötesinde, kolektif bellek ve kimliğin inşasında işlevsel birer mekânsal unsur olarak öne çıkmaktadır. Space constitutes not only a physical construct but also a socially produced domain shaped by the memories, identities, and social relations of individuals and communities. Families and communities shape their memories within spatial environments, thereby transforming physical settings into repositories of memory. The recollections constructed at both individual and familial levels render specific spaces central to processes of collective memory and identity formation. This study investigates the interrelations among space, memory, identity, and place attachment focused on the researcher’s familial summer house in the Kumdağı region of Demre, Antalya. The theoretical framework is grounded in the “that place in memory” paradigm, and the study adopts analytical autoethnography as its methodology. Qualitative data were obtained through personal narratives, family archives (including photo albums and diaries), observations, and survey responses. The concept of spatial memory—positioned at the intersection of space and memory—lies at the center of the research. Memory is approached as a critical mechanism in the construction of individual identity, wherein identity is conceptualized as spatial identity. This process ultimately results in the development of place attachment, understood as a fundamental emotional attachment. The findings demonstrate that familial summer houses function as significant spatial agents in the construction of collective memory and identity, surpassing their conventional designation as sites of seasonal habitation. Therefore, this research contributes to broader discourses on spatial memory by illuminating how ordinary domestic spaces, by providing intergenerational interaction, contribute to the formation of a sense of belonging and spatial identity.Item Aile ikamet izni ve karşılaştırmalı hukukta benzer uygulamalar(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Gündüz, Başak; Çörtoğlu Koca, SemaAile ikamet izni, modern göç olgusunun önemli bir parçası olarak, göçmenlerin aile birleşimini sağlamak amacıyla sunulan yasal bir düzenlemedir. Göç hareketliliği arttıkça, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, aile birleşimi konusu uluslararası bir öncelik haline gelmiştir. Ailelerin, göç ettikleri ülkelerde yaşamlarını sürdürebilmeleri için yapılan düzenlemeler, çeşitli sosyal ve ekonomik gereksinimlere dayanarak zamanla evrim geçirmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, iş gücünün uluslararası hareketliliğinin artması neticesinde birçok Avrupa ülkesinin iş gücüne olan ihtiyacı, göçmen işçilerin ailelerini yanlarına alabilmelerini sağlamak adına aile birleşimi düzenlemelerinin yapılmasını gerekli kılmıştır. Küresel göçün artması sonucunda birçok ülke, ekonomik ve sosyal gelişimlerini sürdürmek için yabancı iş gücünü kabul etmeye devam etmiştir. Ancak, yoğun göç hareketleri beraberinde aile birliği hakkının korunması taleplerini de getirmiştir. Bu ihtiyaca yönelik olarak, özellikle uluslararası metinlerde ailelerin birlikte yaşama haklarını tanıyan daha kapsamlı ve açık yasal düzenlemelere gereksinim duyulmuştur. Özellikle son yıllarda, Türkiye'nin coğrafi konumu ve çevresindeki çatışmalar ile iç huzursuzluklar nedeniyle, ülkeye büyük bir göç hareketi yaşanmıştır. Göç oranlarının artmasıyla birlikte, daha belirgin ve sistematik bir göç politikası oluşturulması ve buna uygun bir mevzuat hazırlanması gerekliliği doğmuştur. Bu ihtiyaca cevap vermek amacıyla hazırlanan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, yabancılarla ilgili hukuki düzenlemeleri kapsamlı bir şekilde ele almıştır. Bu kanun, yabancıların Türkiye'ye giriş-çıkışları, ülkede bulunma süreleri ve ikamet koşullarıyla ilgili ayrıntılı bir düzenleme sunmuştur. Aile ikamet izni, Türk Hukuku çerçevesinde, Türkiye'de ikamet izni ile bulunan bir yabancıya veya Türk vatandaşına bağlı olarak, Türkiye'de kalma talebinde bulunan ve şartları kanunla belirlenen aile bireylerine yönelik bir ikamet izni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada öncelikli olarak aile ikamet iznine ilişkin temel kavramlara, aile ikamet izninden yararlanabilecek kişilerde aranan şartlara, iznin elde edilme sürecine, bu konudaki yetkili makamlara ilişkin bilgiler verecek olup nihai olarak da aile ikamet izninin reddi, iptali veya süresinin uzatılmaması durumlarına ilişkin açıklamalar sunulacaktır. Family residence permit is a legal regulation offered to ensure family reunification of immigrants, as an important part of modern immigration management. The issue of family reunification has become a global priority, particularly with the rise in migration flows since the latter half of the 20th century. The arrangements made for families to continue living in the countries they migrate to have evolvedover time based on various social and economic necessities. The post-World War II period saw a significant demand for labor in various European nations, a consequence of the increased international mobility of the workforce. This development necessitated the implementation of family reunification policies, allowing migrant workers to be accompanied by their families. In response to the rise in global migration, numerous countries have maintained their acceptance of foreign labor in order to sustain their economic and social development. However, the intensification of migratory movements has augmented the demand for the protection of the right to family unity. In response to this demand, more comprehensive and precise legal frameworks, particularly within international legal instruments, have been established to affirm the right of families to live together. Due to Turkey's geographical position and the conflicts and civil unrest in its neighboring regions, the country has experienced a substantial flow of immigration. As the rate of immigration to Turkey has increased, the necessity for a clearer and more systematic immigration policy, along with the development of appropriate legal frameworks, has emerged. With the implementation of the Foreigners and International Protection Law No. 6458, crafted to address this need, a substantially more comprehensive legal framework was established concerning the regulation of the legal status of foreign nationals. This legislation facilitated the establishment of a comprehensive regulatory framework governing the entry and exit of foreign nationals, as well as their stay and residence in Turkey. Under Turkish law, a family residence permit refers to a residence permit granted to the family members of a foreigner or Turkish citizen residing in Turkey under a residence permit, who seeks to remain in the country, with the conditions of such permits being regulated by law. This study will primarily provide an overview of the basic concepts of family residence permits, the conditions required for people who can benefit from family residence permit, the process of obtaining the permit, the competent authorities in this regard, and finally, explanations will be presented regarding the rejection, cancellation or non-extension of the family residence permit.Item Aks üretim sürecinde bulanık darboğaz analizi ile performans iyileştirme modelinin geliştirilmesi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2023) Sarı, HacıAkslar, araçların önemli alt takım parçalarıdır ve üretilen araçların toplam sayısını etkilerler. Dolayısıyla üretim kalitesini doğrudan etkiledikleri için vazgeçilmez parçalardır. İnsan, makine ve malzeme özellikleri gibi faktörlerdeki değişkenlik nedeniyle üretim sistemindeki işleme prosesinin teslim sürelerinde bazı belirsizlikler ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, otomotiv yedek parça üreticisi bir firmanın aks imalat prosesinin verimliliği araştırılarak, işleme ünitesindeki performans arttırılmıştır. Bu çalışma, bulanık mantık tabanlı darboğaz analizi kullanarak şirketteki üretim kapasitesinin arttırılmasını amaçlamaktadır. Bu çalışmada bulanık mantık, Solberg’in (1981) darboğaz modeline entegre edilerek, yeni bir model önerilmiş ve geliştirilen model firmanın işleme ünitesinde uygulanarak üretim sisteminin performansı artırılmıştır. Makina ve ekipman yatırımları imalat sistemlerinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Zamanla aşınma ve yıpranma nedeniyle makine ve ekipmanların verimli çalışması olumsuz etkilenebilir, yıpranan ekipmanların yenileriyle değiştirilmesi gerekebilir. Ekipman değişimine ilişkin yanlış kararlar çoğu zaman üretim ve planlamanın diğer alanlarında elde edilen tasarruf ve azalmaları aşan maliyetlere yol açabilir. Ekipman eskidikçe, aşınmaya bağlı bozulma ve bileşenlerin eskimesi nedeniyle arıza oranı ve buna bağlı bakım maliyetleri önemli ölçüde artar. Yatırımın doğası gereği makine değiştirme kararları uzun vadeli bir süreç olduğundan ekonomik risklere tabidir. Bu çalışma aynı zamanda, makine değiştirme kararlarıyla ilişkili ekonomik risklerin önlenmesine yardımcı olabilecek, net bugünkü değer (NBD) analiziyle entegre edilmiş bir deneysel tasarım yöntemi de önermektedir. Buradaki temel amaç, makine değiştirmeye ilişkin kararların alınmasında ortaya çıkan riskleri en aza indiren ve optimal kararlara ulaşmak için rasyonel bir temel oluşturan bir yöntem sunmaktır. Böylece bu modelin verimli ve rekabetçi bir üretim sisteminin geliştirilmesine büyük katkı sağlayacağına inanılmaktadır. Çalışmanın sonunda üretim hızının artması ve firmaya fayda sağlanması gerçekleştirilebilmiştir.Axles are the crucial undercarriage part of vehicles and affect the total number of manufactured vehicles. Therefore, they are essential parts since they directly affect the production quality. Some uncertainties arise in the lead times of the machining process in the manufacturing system due to the variability in factors, such as human, machine, and material properties. In this study, the efficiency of the axle manufacturing process is investigated, and performance in the machining unit of an automotive spare part manufacturer company is improved. This study aims to increase the production capacity in the company by using a fuzzy logic-based bottleneck analysis. In this study, a new model is proposed by integrating fuzzy logic the Solberg (1981) bottleneck model, and the performance of the manufacturing system is improved by applying the developed model in the machining unit of the company. Investments in machinery and equipment constitute a significant portion of manufacturing systems. Over time, the efficient operation of machinery and equipment can be adversely affected by wear and tear, necessitating the replacement of worn-out equipment with new ones. Poor decisions regarding equipment replacement can often result in costs that exceed the savings and reductions achieved in other areas of production and planning. As equipment ages, the failure rate and corresponding maintenance costs increase significantly due to wear-related deterioration and component aging. Due to the nature of the investment, machine replacement decisions are a long-term process and are, therefore, subject to economic risks. At the same time this study proposes an experimental design method integrated with a net present value (NPV) analysis, which can help avoid the economic risks associated with machine replacement decisions. The primary objective of this study is to present a method that minimizes the risks involved in making decisions about changing machines and creates a rational basis for reaching optimal decisions. Thus, it is believed that this model can greatly contribute to the development of an efficient and competitive production system. At the end of the study, the increase in production rate and the benefit to the company is obtained.Item Alevi toplumunda yemek kültürü ve cemde yapılan lokma ritüelleri(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ateşoğlu, Ezgi; Yılmaz, İlkayBu çalışmada Alevi toplumlarının yeme içme kültürleri ve cemevlerinde yapılan lokma ritüelleriyle ilgili araştırmalar yapılmıştır. Çalışma nitel araştırma yöntemlerinden kültür analiz deseni çerçevesinde hazırlanmıştır. Çalı şmada görüşme tekniği kullanılmış ve yarı yapılandırılmış soru formu aracılığı ile Ankara’da bulunan cemevlerinde Alevi inancına sahip 14 kişi ile yüz yüze görüşülerek veri toplanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde betimsel analiz yöntemi kullanılmışt ır. Katılımcıların özel günlerde hazırladığı yemekler, oruç zamanlarında yenilmesinin yasak olduğu yiyecekler, kendi yörelerine ait unutulmaması ve nesilden nesile aktarılması hedeflenen tarifler, cemevinde yaptıkları lokma ritüelleri hakkında bilgiler ver ilmiştir. Bu bilgiler doğrultusunda, katılımcıların vermiş oldukları cevaplar temel alınarak ritüeller ile yemek tariflerinin kayıt altına alınması ve yemek kültürünün nesilden nesile aktarılması hedeflenmektedir. Ayrıca, Alevi toplumunda din ve kültürün önemi, Alevi inancının temel bileşenleri; kurban tığlama (kesme), defin ritüelleri, diş hediği, Muharrem ve Hızır oruçları, Cemevinde gerçekleştirilen lokma ritüelleri, ateş, aşure ve yöresel yemek tarifleri açıklanmaktadır. Çalışmanın sonucunda Alevi toplu mlarının eski Türk kültürleriyle benzerlikler gösterdiği, Alevilerin kendi içlerinde de farklı yöreler olmasına rağmen yemek kültürlerinde benzerlik olduğu ve çoğu yemeğin temelinin bulgurla hazırlandığı tespit edilmiştir. Alevi toplumlarının kültürlerini yaşatmak için de Cemevlerinde ibadetlerini gerçekleştirip, yemek kültürlerini yaşattığı sonucu çıkarılmıştır. Alevi toplumlarının kültürel değerlerinin daha detaylı incelenebilmesi açısından diğer bilim dalları ile ortak araştırmalar yapılması öneri olarak ortaya konulmuştur.In this study, research has been conducted on the food and beverage cultures of Alevi communities and the lokma rituals performed in cemevis. The study was prepared within the framework of culture analysis design from qualitative research methods. Interview technique was used in the study and data were collected by face-to-face interviews with 14 people of Alevi belief in cemevis in Ankara through a semi-structured questionnaire. Descriptive analysis method was used to analyze the data obtained. Information was given about the dishes prepared by the participants on special occasions, foods that are forbidden to be eaten during fasting times, recipes from their own regions that are aimed to be remembered and passed down from generation to generation, and the lokma rituals they perform in the cemevi. In line with this information, based on the answers given by the participants, it is aimed to record the rituals and recipes and to transfer the food culture from generation to generation. In addition, the importance of religion and culture in Alevi society, the basic components of Alevi belief; sacrifice (slaughtering), burial rituals, tooth hiği, Muharram and Hızır fasts, lokma rituals performed in Cemevi, fire, aşure and local food recipes are explained. As a result of the study, it was determined that Alevi societies show similarities with ancient Turkish cultures, and although there are different regions within Alevis, there are similarities in food cultures and the basis of most dishes is prepared with bulgur. It has been concluded that Alevi communities perform their worship in Cemevis and keep their food culture alive in order to keep their culture alive. In order to examine the cultural values of Alevi communities in more detail, it is suggested that joint research should be carried out with other branches of science.Item Algılanan ebeveynlik biçimleri ve sınırda (borderline) kişilik örüntüsü arasındaki ilişkide erken dönem uyum bozucu şemalar ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimleri Enstitüsü, 2023) Tetir, Deniz; Akın Sarı, BurçinBu çalışmada, algılanan ebeveynlik biçimleri ve sınırda kişilik örüntüsü arasındaki ilişkide erken dönem uyum bozucu şema alanları ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini ebeveynlerinin her ikisini de çocukluk döneminde (0-6 yaş) kaybetmeyen ve herhangi bir psikolojik/psikiyatrik tanısı olmayan 20-40 yaş arası 292 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Demografik Bilgi Formu, Young Ebeveynlik Ölçeği, Young Şema Ölçeği-Kısa Form-3, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği Kısa Formu ve Borderline Kişilik Envanteri kullanılmıştır. Yapılan analiz sonuçlarına göre, koşullu/başarı odaklı ebeveynlik biçimindeki (anne ve baba) artışın kopukluk ve yüksek standartlar şema alanları ve duygu düzenleme güçlüğü aracılığıyla kişilerin sınırda kişilik belirti düzeylerini yordadığı görülmüştür. Ayrıca anneye ilişkin algılanan sömürücü/istismar edici ebeveynlik biçimindeki artışın hem doğrudan hem de kopukluk şema alanı aracılığıyla sınırda kişilik belirti düzeylerini yordadığı; babaya ilişkin algılanan sömürücü/istismar edici ebeveynlik biçimi için ise buna ek olarak duygu düzenleme güçlüğünün de aracı rol oynadığı görülmüştür. Anneye ilişkin algılanan aşırı koruyucu/evhamlı ebeveynlik biçiminin yüksek standartlar şema alanı ve duygu düzenleme güçlüğü aracılığıyla sınırda kişilik belirti düzeyi üzerinde yordayıcı bir rolü bulunduğu anlaşılmıştır. Bunun yanında babaya ilişkin algılanan değişime kapalı/duyguları bastıran ebeveynlik biçiminin hem doğrudan hem de kopukluk şema alanı ve duygu düzenleme güçlüğü aracılığıyla sınırda kişilik belirti düzeyi üzerinde yordayıcı bir rolü bulunduğu anlaşılmıştır. Son olarak babaya ilişkin algılanan aşırı izin veren/sınırsız ebeveynlik biçimindeki artışın kopukluk şema alanı ve duygu düzenleme güçlüğü aracılığıyla sınırda kişilik belirti düzeylerini yordadığı görülmüştür. Yapılan analizler sonucunda elde edilen bulgular ilgili alanyazın ışığında tartışılmıştır. The aim of the current study is to examine the mediating role of early maladaptive schema domains and emotion regulation difficulties in the relationship between perceived parenting styles and borderline personality traits. The sample of the study consists of 292 participants between the ages of 20-40 who do not lose both of their parents during early childhood (0-6 ages) and do not have any psychological/psychiatric diagnosis. Young Parenting Inventory, Young Schema Questionnaire Short Form-3, Emotion Regulation Difficulties Short Form and Borderline Personality Inventory were used as data collection tools in the study. According to analysis results, the increase in perceived conditional/achievement focused parenting (maternal and paternal) predicted borderline personality traits through the mediation of disconnection and unrelenting standards schema domains and emotion regulation difficulties. Moreover, the increase in perceived maternal exploitative/abusive parenting predicted borderline personality traits through both directly and the mediation of disconnection schema domain while the increase in perceived paternal exploitative/abusive parenting predicted borderline personality traits also through emotion regulation difficulties in addition to schema domains. It has been understood the increase in perceived maternal overprotective/anxious parenting has a predictive role on the borderline personality traits through unrelenting standards schema domain and emotion regulation difficulties. Furthermore, perceived paternal restricted/emotionally inhibited parenting predicted increases in borderline personality traits through both directly and mediation of disconnection schema domain and emotion regulation difficulties. Finally, it was seen that perceived paternal over permissive/boundless parenting predicted borderline personality traits through disconnection schema domain and emotion regulation difficulties. The findings of the current study were discussed in the light of the literature.Item Algılanan örgütsel çevikliğin işgören performansı üzerindeki etkisinde kişilik özellikleri ve dayanıklılığın biçimlendirici rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Küçük, Alper; Tüzün, İpek KalemciBu araştırmada, algılanan örgütsel çeviklik ile iş gören performansı arasındaki ilişkide kişilik özelliklerinin düzenleyici etkileri incelenmiştir. Çalışmanın bulguları, alan yazındaki bulgularla hem benzerlikler hem de farklılıklar göstermektedir. Araştırmanın bulguları, algılanan örgütsel çevikliğin iş performansı üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi olduğunu ortaya koymaktadır Araştırma “psikolojik dayanıklılığın” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi zayıflattığını ortaya koymuştur. Araştırma yine aynı şekilde kişiliğin karanlık yönlerinden olan “narsisizmin” algılanan örgütsel çevikliğin iş performansı üzerindeki etkisini zayıflattığını ancak “makyavelizmin” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi anlamlı şekilde düzenlemediğini göstermiştir. Diğer taraftan kişiliğin pozitif yönlerini ifade eden “deneyime açıklığın” ve “sorumluluğun” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi zayıflattığını, “dışadönüklüğün” ise algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkide biçimlendirici rolü olmadığını göstermektedir. Tüm bu sonuçlar doğrultusunda kişiliğin pozitif yönleri ve karanlık yönleri olarak adlandırılan kişilik özelliklerinin örgütsel çevikliğe ve performansa olan etkileri göz önüne alındığında; kişilik özelliklerinin olumlu veya olumsuz olarak adlandırılmasından ziyade, örgütsel alana etkilerinin bağlamsal faktörlere bağlı olduğu görülmektedir. Bu araştırma, işletme yönetimi ve örgütsel davranış alanlarına katkı sağlayarak çeviklik, kişilik ve performans dinamiklerine ilişkin uygulanabilir bilgiler sunmaktadır. Çalışma, hızla değişen iş ortamlarında uyum ve etkililiği artırmak için bireysel ve örgütsel faktörlerin bütünleşik bir şekilde ele alınmasının önemini vurgulamaktadır. In the current study, the moderating effects of personality traits on the relationship between organizational agility and employee performance were examined. The findings of the study show both similarities and differences with the findings in the literature. In addition, the findings of the study reveal that organizational agility has a positive and significant effect on job performance. Research has revealed that psychological resilience weakens the relationship between organizational agility and job performance. The research also showed that narcissism, one of the dark aspects of personality, weakens the effect of organizational agility on job performance, but Machiavellianism does not significantly moderate the relationship between organizational agility and job performance. On the other hand, openness to experience and conscientiousness, which express the positive aspects of personality, weaken the relationship between organizational agility and job performance, while extraversion does not moderate the relationship between organizational agility and job performance. In line with all these results, when the effects of personality traits called positive aspects of personality and dark aspects of personality on organizational agility and performance are considered, it is seen that naming personality traits as positive or negative becomes meaningless and their effects in the organizational field depend on contextual factors. This research contributes to the fields of business management and organizational behavior and provides actionable information on agility, personality, and performance dynamics. The study emphasizes the importance of addressing individual and organizational factors in an integrated manner to increase adaptability and effectiveness in rapidly changing business environments.Item Algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinde öznel kariyer başarısı ve psikolojik güvenin rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Durukan, Mehmet Hakan; Basım, H. NejatBu çalışmada, çalışanların iş yaşamında zaman içerisinde karşılaştıkları zorluklar ve istenmeyen durumlarla beraber kendini gösteren işe yabancılaşma kavramı ele alınmıştır. Değişkenler arasında kurulan bu ilişki 415 işgörenden toplanan veriler SPSS 25.0, AMOS 20.0 ve PROCESS 3.5.3 yazılımları kullanılarak yapılan korelasyon, doğrulayıcı faktör, regresyon analizleri ile test edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinin ters yönde ve anlamlı olduğu görülmüştür. Bireysel değişkenlerden öznel kariyer başarısı kavramı, kişinin kendini öznel olarak kariyerinde başarılı görüp görmesiyle alakalı olup, algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinde aracı bir role sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu fikirden yola çıkarak bireyin öznel kariyer başarısı algısının işe yabancılaşmaya etkisi gözlemlenmiş ve ters yönlü ve anlamlı bir ilişki ortaya konulmuştur. Buna ek olarak öznel kariyer başarısı algılanan yönetici desteği ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide kısmi aracılık rolünü üstlenmiştir. Son olarak bireyin psikolojik dünyasında kendine duyduğu güven ve bu güvenin işyerindeki yansımaları da, bu araştırmanın konusu içine dâhil edilerek bu değişkenlerin bir bütünsel model çerçevesinde birbirleriyle olan ilişkisini ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda psikolojik güvenin, algılanan yönetici desteği ve öznel kariyer başarısı arasındaki ilişkide düzenleyici bir role sahip olduğu ancak, öznel kariyer başarısı ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide herhangi bir düzenleyecilik etkisine sahip olmadığı saplanmıştır. Benzer şekilde algılanan yönetici desteği ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide de herhangi bir düzenleyicilik rolünün olmadığı görülmüştür. Bu araştırma, örgütler açısından oldukça değerli olan işgörenlerin işe yabancılaşma davranışına etkisini araştırma amacıyla hazırlanmış olup, örgütler açısından işe alım, yetiştirme ve eğitim, işten çıkarma, verimlilik artırma, zaman ve para kaybını önleme açısından önemli bir araştırma olarak görülebilir. In this study, the concept of work alienation, which manifests itself with the difficulties and undesirable situations that employees encounter in their work life over time, is discussed. This relationship established between the variables, data collected from 415 employees, correlation, confirmatory factor, tested with regression analyses. As a result of the analysis, it was seen that the effect of perceived manager support on work alienation was in the opposite direction and significant. The concept of subjective career success, one of the individual variables, is related to whether the person subjectively sees himself as successful in his career, and it is thought that perceived manager support may have a mediating role in the effect of alienation from work. Based on this idea, the effect of the individual's subjective perception of career success on work alienation was observed and a negative and significant relationship was revealed. In addition, subjective career success played a partial mediator role in the relationship between perceived supervisor support and work alienation. Finally, the individual's self-confidence in his psychological world and the reflections of this confidence in the workplace were included in the subject of this research and the relationship between these variables within the framework of a holistic model was revealed. In this regard, psychological trust has a moderating role in the relationship between perceived manager support and subjective career success; However, it was found that it did not have any moderating effect on the relationship between subjective career success and work alienation. Similarly, it was found that it did not have any moderating effect on the relationship between perceived manager support and work alienation. This research was prepared to investigate the effect of work alienation behavior of employees, which is very valuable for organizations, and can be seen as an important research for organizations in terms of recruitment, training and education, dismissal, increasing productivity, and preventing loss of time and money.Item Altın mikrofon yarışmaları ve Anadolu pop-rock(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Şenoğlu, Eser OytunOsmanlı İmparatorluğunda Yeniçeri Ocağının 1826 yılında kapatılıp yerine Batı usulünde bir ordu kurulmasıyla başlayan modernleşme sürecinin müzikte 1827 yılında Muzika-i Humayun’un kurulmasıyla başlamış olduğu söylenebilir. 1831 yılında ise askerî bandolara müzisyen yetiştirmek amacıyla Muzika-i Humayun Mektebi kurulmasına karar verilmiştir. Burada bir yandan eski fasılda (fasl- ı atik) eğitim verilirken bir yandan da yeni fasıl (fasl-ı cedid) içinde Batı müziği armonisi olan majör ve minör tonlara yakın sayılabilecek makamlarda repertuvar oluşturulmaya çalışılmıştır. Muzika-i Humayun Cumhuriyetin ilanına kadar aralıksız devam etmiştir. Müzikte modernleşme, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yeni bir yola girmiştir. Burada düşünce temellerinin sahibi olan Ziya Gökalp hareket noktası olmuş, yenilikler özünde halk müziğini barındıran çok seslilik çerçevesinde yapılmıştır. Yapılacak olan yenilikler için “Türk Beşleri” olarak adlandırılan ( Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferid Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses) müzisyenler yurt dışına eğitim almak için gönderilmişlerdir. İlk Operet olan Arif’in Hilesi ( 1874) ile başlayan; Cumhuriyet öncesi ve sonrası olmak üzere ikiye ayrılan kantoların müziğe yansımasının temelinde yenileşme hareketi olduğu söylenebilir. 1960’lı yıllarda ciddi müzik olarak adlandırılabilecek senfoniler, operalar çalışılırken; popüler müzik alanında ise aranjman müzik dediğimiz müzik türü toplumda yer edinmeye başlamıştır. 1963 yılına gelindiğinde ise gelecekte Anadolu Pop-Rock olarak adlandırılacak olan halk müziklerinin yeniden düzenlenerek, Batı Pop-Rock müziği enstrümanlarıyla çalınmasıyla gerçekleşen müzik örnekleri çıkmaya başlamıştır. 1965 yılında ise Hürriyet Gazetesi tarafından başlatılmış olan Altın Mikrofon Yarışmaları Türkiye’deki popüler kültürü ve müzik hayatını derinden etkilemiştir. Popüler kültüre etkisi olan bu yarışmanın müziğe kazandırmış olduğu Cem Karaca, Moğollar, Erkin Koray gibi önemli müzisyen ve grupların etkileri hâlâ görülmektedir.Bu çalışmada 1965 ve 1968 yılları arasında yapılmış olan Altın Mikrofon Yarışmalarının Türkiye’deki müzik hayatında yapmış olduğu radikal değişim süreci ele alınmış ve ışık tutulmaya çalışılmıştır. Çalışma kapsamında gerçekleştirilen araştırma sonucunda bu yarışmaların Anadolu Pop-Rock tarzını geliştirmek ve popüler hâle getirmek amacını yerine getirdiği söylenebilir. Yarışma kapsamında halk oylaması ile dereceye girenlerin ülke genelinde ve dünyada tanınan ve sevilen sanatçılar olduğu ve ileriki yıllarda en iyi müzisyenler arasında yer aldığı görülmektedir. Altın Mikrofon Müzik Yarışmalarının Anadolu Pop-Rock etkisini arttırdığını ve geliştirdiğini çalışmanın sonucu olarak değerlendirebiliriz.It can be said that the modernization process in the Ottoman Empire started with the closure of the Janissary Guilds and the establishment of a western army in its place in 1826 which also catalyzed the modernization in music with the establishment of Muzika-i Humayun in 1827. In 1831, in order to train musicians for the new military's bands, it was decided to establish the School of Muzika-i Humayun. Alongside old era (fasl-ı atik) training, attempts were also made at creating a repertoire in the new era (fasl-ı cedid) style which included modes that can be considered close to the major and minor tones of western music harmony. Muzika-i Humayun continued uninterruptedly until the proclamation of the Republic. Modernization in music has entered a new path with the proclamation of the Republic. At this point, Ziya Gökalp's principles were embraced and innovations were made within the framework of polyphony, which essentially included folk music. For the innovations to be made, musicians later named as Türk Beşleri (Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferid Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses) were sent abroad to study. With the arrangement and performance of polyphonic folk music, it was aimed to create a new "national music". This innovation movement could be acknowledged to be the foundation of the cantos divided as before the Republic which started with the first operetta, Arif'in Hilesi (1874) and after the Republic. In the 1960s, symphonies and operas, which were considered as serious music, were attempted, while in the field of popular music, a genre known as arrangement music began to take root in society. By 1963, examples of music performed through the reorganization of folk music and played with western Pop-Rock music instruments began to appear, which was later called Anatolian Pop-Rock. The Golden Microphone Competitions, which were initiated by Hürriyet Newspaper in 1965, deeply affected the popular culture and music life in Turkey. The effects of important musicians and groups such as Cem Karaca, Mongols, and Erkin Koray, who were brought to music by these competitions, still has visible impacts on popular culture. In this study, the process of radical change in the music scene during the Golden Microphone Competitions held between 1965 and 1968 in Turkey is discussed, aiming to shed light on this transformation. As a result of the research conducted within the scope of the study, it can be said that these competitions have achieved the goal of developing and popularizing the Anatolian Pop-Rock style. It has been observed that those who ranked high in the competition through public voting became such artists that were recognized and loved nationwide and worldwide, and they were counted among the best musicians in the coming years. As a result of the study, we can suggest that Golden Microphone Music Competitions increased and developed the Anatolian Pop-Rock influence.