Başkent Üniversitesi Yayınları
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/13092
Browse
Item 1990’lı Yıllarda Türkiye’de Yönetim Alanı: Disiplinin Yapısı ve Yaklaşımlar(Başkent Üniversitesi, 2002-03) Üsdiken, Behlül; Erden, ZeynepBu çalışmada Türkiye’de yönetim alanı 1990’lı yıllar için dört akademik dergide yayınlanan makalelere dayanılarak atıf analizi yöntemleriyle incelenmektedir. Elde edilen sonuçlar, disiplinin yapısı açısından örgütler ve yönetim ve personel / insan kaynakları alt-alanlarının, ilkinde ilgiler ve bakış açıları, ikincisinde de kamu ve işletme ortamları itibariyle ayrışmaya sahne olduğuna işaret etmektedir. Örgütsel davranış ise düşünsel temelleri itibariyle bütüncül bir görünüm arzetmektedir. Bu durum, diğer alt-alanlara nüfuzuyla da birleşince, davranışçı bakış açısını yönetim alanına egemen hale getirmektedir. Örgütler ve yönetim alt- alanında beliren durumsalcı, toplam kaliteci gibi alternatif yaklaşımlar göreli olarak geri planda kalmakta ve davranışçı yazından bağımsız bir çizgi izler görünmektedirler. This study examines through citation analyses of articles published in four academic journals the state of management studies in Turkey in the 1990s. Results suggest that the sub-fields of organizations and management and personnel / human resources display fragmentation based on areas of interest and conceptual perspectives in the case of former and the public-private distinction in the case of the latter. Work in the organizational behaviour area, on the other hand, shows adherence to a more monolithic literature base. Thus and coupled with penetration into other sub-fields, the behaviouralist approach emerges as the dominant perspective in Turkish management studies. Alternative perspectives appearing within the sub-field of organizations and management remain weak and disassociated from the behaviouralist line.Item 20-49 yaş arası Gebe Kadınların D Vitamini Destekleri Kullanım Durumları ile Beslenme ve Depresyon Durumlarının Karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi, 2020-04-30) Soykurt Çukurovalı, Seniha; Çelen,Emine; Tayfur,MuhittinAmaç: Bu çalışma, 20-49 yaş arası gebe kadınların beslenme durumları, besin tercihleri, yeme tutumları ve vitamin D destek kullanım durumu ile depresyon oluşumu arasındaki muhtemel ilişkinin saptanması amacıyla planlamış ve yürütülmüştür. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Aralık 2018 ile Ocak 2019 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği’ne başvuran 20-49 yaş arası 150 gebe kadın üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin kişisel bilgileri, depresyon durumu, fiziksel ve besin tüketimindeki değişikliklere ilişkin bilgileri saptamaya yönelik anket formu uygulanmıştır. Serum D vitamini düzeyleri Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Biyokimya Laboratuvarında analiz edilmiştir. Bireylerin beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim kayıtları yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan toplam 75 kişi D vitamini kullandı, diğer 75 kişi kullanmadı. Çalışmaya katılan bireylerden D vitamini kullananların ortanca depresyon skoru medyanı 9.00 (IQR=6) iken, kullanmayanlar için 33.00 (IQR=13) olarak bulundu. Medyan skorları D vitamini kullanımına göre incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu bulundu. Sonuç: Çalışmadaki gebe kadınları serum D vitamini yeterliliği, yetersizliği ve eksikliğine göre gruplandırılıp Beck depresyon puanlarına bakıldığında, serum D vitamini düzeyi azaldıkça Beck depresyon puanı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Epidemiyolojik çalışmalarda da D vitamini eksikliğinin veya yetersizliğinin depresyonla ilişkili olduğunu gösteren kanıtlar vardır. Bu nedenle, risk gruplarında depresyonu önlemekveya tedavi etmek için D vitamini takviyeleri almayı önermek uygundur.Item 2008 Küresel Krizi ve Doğu Asya’da Devlet-Sermaye İlişkileri: Ayrıklaşma Tezinin Bir Eleştirisi(Başkent Üniversitesi, 2025-09-25) Kabalay,BerkayAmaç: 1997 Asya Krizinin ardından Doğu Asya devletlerinin küresel ekonomik sistem içerisindeki konumu ayrıklaşma tezi üzerinden değerlendirilmeye başlamıştır. Ancak 2008 krizinin Doğu Asya bölgesine yayılması ve krizin etkilerini azaltmak için devletlerin verdiği tepkilere bakılacak olursa bölgeyi ayrıklaşma tezinin ötesinde değerlendirmenin gerekliliği ortaya koyulmaktadır. Bu çalışmada Doğu Asya’da devlet-sermaye ilişkileri incelenerek bu tezin ötesinde bir küresel ekonomiye entegrasyon tahlili yapmak hedeflenmektedir. Yöntem: 2008 krizi öncesinde devlet kapasitesinin yeniden yapılandırılması ve bölge devletlerinin küresel finansal sistem ile olan bağları Çin, Güney Kore ve Japonya örnekleri üzerinden ele alınacaktır. Bulgular: Ayrıklaşma tezi Doğu Asya’daki imalatın ve ihracata dayalı büyüme stratejisinin küresel finans ve talep ile olan bağlarını açıklayamamaktadır. Finansallaşmanın küresel çerçevesine yapılan vurgu bölgenin konumunu anlamaya olanak sağlamaktadır. Sonuç ve Katkılar: Çalışma ihracata dayalı büyüme modeline sahip Doğu Asya devletlerinin küresel ekonomiye derinden bağlı olduğunu kriz öncesinde ve sırasındaki ticari ve finansal ilişkiler üzerinden göstermiştir. Bu amaçla devlet-sermaye ilişkilerinde devlet kapasitesinin yeniden yapılandırılması, bölgesel iş birlikleri ve küresel talep ve yatırıma bağlı olan ulusal imalat tartışmaları ele alınmış ve Doğu Asya’daki devletler küresel finansallaşma çerçevesi içine yerleştirilmiştir. Bunun yanı sıra bölgenin devlet-sermaye ilişkilerinin aldığı biçimin bu çerçeveye alternatif oluşturmadığı, onu istikrarlı kılmayı hedeflediği açıklanmıştır. Sınırlılıklar: Doğu Asya üzerine olan çalışmada sadece üç vakanın deneyimleri ele alınmış ve ayrıca devlet-sınıf ilişkileri ve bununla alakalı olarak sosyal politikalardaki değişimlere dair tartışmalar ileriki araştırmalara bırakılmıştır.Item 6098 SAYILI TÜRK BORÇLAR KANUNU’NA GÖRE VEKİLİN VEKALET SÖZLEŞMESİ KAPSAMINDA SIR SAKLAMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE BU YÜKÜMLÜLÜĞÜN TİCARİ SIR BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ(Başkent Üniversitesi, 2022-10-12) Seçer ,TuğçemAmaç: Vekalet sözleşmesi, 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 502 ilâ 514. maddeleri arasında düzenlenen tipik, isimli bir borçlar hukuku sözleşmesidir. Kanun’un 502. maddesine uyarınca vekalet sözleşmesi “vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşme” olarak tanımlanmıştır. 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 506. maddesinin 2. fıkrasında “Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.” denilmek suretiyle sadakat ve özen gösterme borcu düzenlenmiştir. Ancak vekilin sır saklama yükümlülüğü 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nda ayrıca ve açıkça düzenlenmemiştir. Çalışmada bu yükümlülüğün hangi kapsamda korunacağı incelenmiştir. Sonuç: Ticari sır, 6098 sayılı Borçlar Kanunu çerçevesinde korunmaktadır. Ayrıca sır teşkil eden kişisel bilgiler, aynı zamanda 4721 sayılı Medeni Kanun'un 25. maddesi çerçevesinde tartışılabilir. Ayrıca, 6102 sayılı Ticaret Kanunu'na göre ticari sırrın ifşası haksız rekabet olarak değerlendirilebilir. Özel hukuk korumaları ve yaptırımları yanında sır saklama yükümlülüğünün ihlali 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kapsamında cezai yaptırıma tabi tutulabilir.Item A Brief Look at OU, Vasicek, CIR and Hull-White Models Through Their Actuarial Applications(Başkent Üniversitesi, 2021-09-30) Kozpınar,SinemAim: A brief overview of the affine processes, namely the Orntein-Uhlenbeck (OU) process, the Vasicek process, the Cox-Ingersoll-Ross (CIR) process and the Hull-White process, is presented through their important features. The main purpose of this paper is to discuss six very recent actuarial applications of these affine processes that focus on different problems with different stochastic models and different mathematical methods. Conclusion and Contributions: On one hand, these applications show how to incorporate the corresponding affine processes into the modelling framework. On the one hand they give an insight about the advantages of using these affine processes through mathematical calculations/data analysis.Item Adayış mı Kaçış mı? Yönetsel Kontrol Karşısında Postmodern Dönüşüm Söylemi(Başkent Üniversitesi, 2007) Erdemir, ErkanBarley ve Kunda (1992) 1980 sonrası dönemde ortaya çıkan yönetim söylemlerinin örgüt kültürü üst başlığı altında birer normatif kontrol aracı olduklarını iddia etmektedir. Diğer yandan örgüt kültürünün, özünde yönetimci bakış açısına karşı eleştirel bir duruş içerdiği ve sonradan araçsallaştırıldığı da iddia edilmektedir. Postmodern dönüşüm söylemi de yönetim ve örgüt yazınında aynı dönemlerde tartışılmaya başlanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan yeni yönetim ve örgütlenme yaklaşımlarının niteliği ise farklı postmodernist yaklaşımlar arasında tartışma konusudur. Postmodernizmin şüpheci yorumu tarafından yönetsel kontrole karşı bir farkındalık ve özgürleşim bakış açısıyla ele alınan bu gelişmeler, postmodernizmi yeni bir tarihsel dönem olarak kabul eden yorum açısından olumlayıcı bir tarzda değerlendirilmektedir. Bu çalışma, örgüt kültürünün zaman içerisinde eleştirel bir konumdan yönetsel bir kontrol aracı haline dönüştüğü iddiasının postmodernizm söylemi için de geçerli olup olmadığını, yeni yönetim ve örgüt yaklaşımlarının yoğun biçimde gündeme geldiği insan kaynakları yönetimi alanındaki gelişmeler üzerinden tartışmaktadır. Barley and Kunda (1992) argued that post-1980 managerial discourses which have emerged under the rubric of organizational culture are means of normative control. However, others have argued that the concept of organizational culture originally reflected a critical stand towards the managerialist perspective and has later been instrumentalized. These discussions coincided with debates regarding postmodern turn. Based on different postmodern perspectives, emerging managerial and organizational issues have been subjected to examination. The skeptical postmodernists have emphasized awareness and emancipation as they considered these issues whereas those who consider postmodernism as a new historical era have rather affirmed recent developments. This study investigates whether the idea that the concept of organizational culture has been transformed from a critical tool into an instrumental one is also true for the postmodernist discourse. The investigation is based on recent developments in human resources management field where new managerial and organizational ideas are intensely debated.Item Adölesanlarda Dijital Bağımlılık ve Obezitenin İlişkilendirilmesi(Başkent Üniversitesi, 2023-12-30) Pırıl Çokkeser,Şükran; Kızıltan,GülAdölesan dönem, Dünya Sağlık Ö rgütü’ne göre ergenlik ve genç yetiş kinlik dönemi, 10 ile 24 yaş arasında olan bireyleri kapsayan dönemdir. Bu dönemde yeterli uyku, büyümeyi ve geliş meyi sağlayan önemli bir unsurdur. Ayrıca yeterli uyku, fiziksel ve ruhsal sağlığın korunmasında ve yaş am kalitesinin sürdürülmesinde önemli bir yapı taş ıdır. Dijital bağımlılık, birç ok araş tırmacı tarafından adölesanlara yönelik olarak ş u ş ekilde ifade edilmektedir: dijital bağımlılık 24 saatlik biyolojik yaşam yerine, bir anlamda zaman kavramını yok eden sanal hayatı yaş atmaktadır. Bu nedenle adölesanlar artık geceleri sosyal medyada paylaş ımda bulunabilmekte, tuvalette dahi Short Message Service (SMS) gönderebilmekte ya da yüz yüze sohbet sırasında göz ucuyla da olsa telefonunu kontrol etmektedir. Dijital bağımlılık; dinamik bir hayat sürdürülmesinin yerine, sürekli bir ekrana bağımlı olmayı gerektirmesinden dolayı statik bir hayat sürdürülmesine yol aç maktadır. Bu durum hareketsiz bir hayat sürdürülmesine sebep olarak birç ok rahatsızlığı da beraberinde getirmektedir. Hareketsiz hayat yani azalmış fiziksel aktivite özellikle adölesan dönemde obezite gelişimi için önemli bir risk oluşt urmaktadır. Obezite; besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olması sonucunda fiziksel, psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunlara neden olabilen kronik bir durumdur. Obezite, son 30 yılda teknolojik geliş melerle birlikte küresel bir sağlık sorunu olmuş ve birç ok ülkede özellikle ç ocukluk dönemi ve adölesan dönemden baş layarak tüm yaş dönemlerinde hızla artmaya baş lamış tır. Adölesan dönem, büyüme ve geliş menin ç ok hızlı olduğu bir dönemdir. Bu dönemde adölesanların sabah kahvaltısı yerine kafeteryalardan aperatif besinleri tüketmeleri, fiziksel aktivitelere yeterli zaman ayırmaması, uzun süre oturularak yapılan aktivitelerin tercih edilmesi (televizyon seyretme, video oyunları vb) obezitenin geliş imini kaç ınılmaz hale getirmektedir.Item Ağırlık Yönetiminde Yaklaşımlar ve Beslenme Bilgi Düzeyi ile İlişkisi(Başkent Üniversitesi, 2022-04-30) Onbaşı,Zeki Çağın; Akçil Ok,MehtapGünümüzde şişmanlık hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yüksek prevalans göstermekle birlikte, tüm dünyada ölüm nedenleri arasında beşinci sırada yer almaktadır. Birçok kronik hastalık ile ilişkilendirilmiş olan şişmanlığın tedavisinde yüksek miktarda sağlık harcamaları yapılmasından dolayı yerel yönetimler, şişmanlığın önlenmesi adına devlet politikaları geliştirmekte ve uygulamaktadırlar. Şişmanlığın tedavisinde beslenme ile ilişkili pek çok farklı yöntem olduğu bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Şişmanlığın önlenmesinde en önemli adımlar olan bireylerin sağlıklı besin seçimleri yapabilme ve beslenme ile ilişkili bilgileri yaşam tarzına dönüştürebilmeleri, bireylerin beslenme bilgi düzeyleri ve beslenme eğitimleri ile ilişkili olmaktadır. Bu derlemede şişmanlığın tedavisinde kullanılan diyetsel yaklaşımlar ile beslenme eğitimi ve beslenme bilgi düzeyinin beslenme durumu, vücut kompozisyonu ve şişmanlık gibi farklı parametreler arasındaki ilişki ele alınmıştır.Item Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA)’li Çocuklarda Yeni Bir Atak Göstergesi Olarak Adrenomedullin(Başkent Üniversitesi, 2008-01) S. Kalman; O. Sakallıoğlu; A. Doğru; F. GökÖzet Amaç: Son çalışmalar, Ailevi Akdeniz Ateşi’nin (AAA) ataksız dönemlerinde subklinik enflamasyonun devam edebileceğini göstermiştir. Adrenomedullin (ADM) enflamasyonun değişik evrelerinde rol alan biyolojik olarak aktif bir peptidtir. Bu çalışmada ADM’nin, AAA atakları esnasındaki seyrini belirlemek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: AAA tanısı almış hastaların tedavileri devam etmesine rağmen gelişen atakları esnasında (Grup I) ve ataksız dönemlerinde (Grup II), plazma ve idrar ADM, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), c-reaktif protein (CRP) ve fibrinojen düzeyleri karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Çalışmaya 37 hasta dahil edildi. Grup I (n=19) ortalama yaş 9.2 ± 4.7 yıl ve erkek oranı %49 iken, Grup II’de (n=18) 9.2 ± 4.1 yıl ve erkek oranı %48 idi. Ortalama plazma ADM (27.36 ± 4.61 pmol/ml) ve ortalama CRP düzeyleri (25 ± 6.0 mg/L), Grup I’de anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Yorum: ADM’nin enflamasyon patogenezinde aktif bir rolü olduğu ve AAA ataklarının gösterilmesinde kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Summary Adrenomedullin as a New Indicator of an Attack in Children with Familial Mediterranean Fever Objectives: Recent studies have shown that there might be an ongoing subclinical inflammation in children during the attack-free periods of familial Mediterranean fever. Adrenomedullin is a biologically active peptide playing a pivotal role at different stages of inflammation. The aim in this study was to define the extent of adrenomedullin during attacks of familial Mediterranean fever. Materials and Methods: Plasma-urinary adrenomedullin, erythrocyte sedimentation rate, C - reactive protein, and fibrinogen levels were compared during attacks (group attack) and during the normal period (group normal) in children with familial Mediterranean fever. Results: Thirty-seven patients were included in the study. For groups of attack and normal, respectively, the mean ages were 9.2 ± 4.7 years and 9.2 ± 4.1, and the percentages of boys were 49% and 48%. Mean plasma adrenomedullin (27.36 ± 4.61 pmol/mL) and mean c-reactive protein levels (25 ± 6.0 mg/L) were significantly higher in group attack than they were in group 2 (P < .05). Conclusions: Adrenomedullin plays an active role in pathogenesis of inflammation and is a reliable indicator of an attack in patients with familial Mediterranean fever.Item Akademik Başarıda Artış Skolyoz Varlığını Etkiler Mi? Üniversite Öğrencileri Üzerinde Kesitsel Bir Araştırma(Başkent Üniversitesi, 2024-12-30) Tezeren,Halime Ceren; Özünlü Pekyavaş,NihanAmaç: Kötü postüral alışkanlıklar ve modern yaşamın getirdiği fiziksel inaktivite nedeniyle fonksiyonel aktivitelerde asimetrik duruş artan bir problemdir. Bu çalışmada çalışmamızın amacı Fizyoterapi ve Rehabilitasyon bölümünde okuyan üniversite öğrencilerinde akademik başarıda artışın skolyoz varlığına etkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Fizyoterapi ve Rehabilitasyon bölümünde okuyan 56 üniversite öğrencisi (7 erkek, 49 kadın: yaş ortalaması 21.8±1.5yıl) dahil edildi. Katılımcılar Grup 1 (not ortalaması 3.00 ve üzerinde olanlar) ve Grup 2 (not ortalaması 2.99 ve altında olanlar) şeklinde gruplandı. Katılımcıların demografik bilgileri, okul ortalaması, ders çalışma postürleri ve bu postürde ne kadar süre kaldıkları ile ilgili sorular soruldu. Ayrıca katılımcılara posterior yönden postürografik analiz ve gibozite testi (forward bend test) yapıldı. Değerlendirmeler tek bir fizyoterapist tarafından yapıldı. Bulgular: Bireylerden toplamda 26 kişide skolyoz varlığı tanımlandı (grup 1; 16/28) (grup 2; 10/28). Gibozite değerlendirmesi sonucunda toplamda 27 kişide gibozite saptandı (grup 1; 15/28) (grup 2; 12/28). Gruplar arasında skolyoz varlığı (p=0,079) ve gibozite (p=0,183) açısından istatistiksel olarak herhangi bir anlamlı fark bulunmadı. Ayrıca değerlendirme parametreleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05, r<0.500). Sonuç: Çalışmamız sonucunda not ortalaması yüksek olan öğrencilerde skolyoz varlığı olmayabileceği ve not ortalaması ile skolyoz arasında ilişki bulunmayabileceği görüldü. Bunun nedeni olarak Fizyoterapi ve Rehabilitasyon bölümü öğrencilerinin pratik ders yoğunluğunun fazla olması, masa başında geçirilen zamanın yapılan pratik derslerle ve egzersiz eğitimi ile azalıyor olması ve öğrencilerin bu konuda bilinçlenmesi gösterilebilir.Item Akademik Örgütlerde Rehberlik İlişkilerinin Metaforlarla Analizi(Başkent Üniversitesi, 2001-10) Erdem, Ferda; Sarvan, FulyaItem Akademisyenlerde İşkolikliğin Belirlenmesinde Serbest Zamanda Sıkılma Algısının Rolü(Başkent Üniversitesi, 2016-08-30) Kara, Feyza Meryem; Gücal,Ali ÇağrıAmaç: Bu araştırmanın amacı akademisyenlerin serbest zamanda sıkılma algısının işkolikliği belirlemedeki rolünün araştırılması ve serbest zamanda sıkılma algısı ve işkolikliğin cinsiyet, medeni durum ve çalışılan kuruma göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara ilinde bulunan üniversitelerde görev yapan 233 kadın (𝑥𝑥̅yaş =32.43±6.10) ve 183 erkek (𝑥𝑥̅yaş=35.37±9.12) toplam 416 akademisyen gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak, Türkçe adaptasyonu Kara, Gürbüz ve Öncü (2014) tarafından yapılan Serbest Zamanda Sıkılma Algısı Ölçeği ve 2011 yılında Doğan ve Tel tarafından Türkçe adaptasyonu yapılan DUWAS İşkoliklik Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma kapsamında yapılan istatistiksel analizler, SPSS 20 istatistik paket programı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Akademisyenlerin serbest zamanda sıkılma algılarının işkolikliklerini belirleyip belirlemediğini inceleme amacı ile Çoklu Adımsal Regresyon Analizi; cinsiyet, çalışılan kurum ve medeni durum arasındaki farklılığı test etmek için t-test yapılmıştır. Bulgular: Çoklu adımsal regresyon sonuçları, sıkılma alt boyutunun aşırı çalışma (R2=0.02) ve kompulsif çalışma (R2=0.03) alt boyutlarının belirleyicisi olduğunu ve aralarındaki ilişkinin pozitif olduğunu göstermektedir (p < 0.05). Bağımsız örneklerde t-test analiz sonuçlarına göre, katılımcıların serbest zamanda sıkılma algısı ve işkolikliklerinde cinsiyet ve çalışılan kurum açısından istatistiksel olarak aralarında anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p < 0.05). Bunun yanı sıra, t-test sonuçlarına göre medeni durum açısından serbest zamanda sıkılma algısı ve işkolikliklerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmektedir (p > 0.05). Sonuç: Sonuç olarak, serbest zamanda sıkılma algısının bireyin yaşam kalitesinin önemli bir belirleyicisi olarak gösterilen işkoliklik sendromunda belirleyici olduğu saptanmıştır. Bununla beraber, serbest zamanda sıkılma algısının, çalışma nedeniyle sosyal ve serbest zaman etkinliklerine zaman ayıramama, eğlenceye ve uykuya harcanan zamanın boşa harcandığını düşünme ve rahatsız olma gibi sendromları ortaya çıkardığı söylenebilir.Item Akademisyenlerin Yeni Besin Korkularının ve Etkileyen Faktörlerin Saptanması(Başkent Üniversitesi, 2020-08-30) Kol,Cansu; Akçil Ok,MehtapAmaç: Daha önce tadılmamış, bilinmeyen besinlerden farklı derecelerde kaçınma durumu yeni besin korkusu olarak tanımlanmaktadır. Çalışma, akademisyenlerin yeni besin korkularının saptanması ve etkileyen faktörlerin incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, Eylül 2019 – Ocak 2020 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Bağlıca Kampüsü’nde farklı fakülte ve bölümlerin akademik personelinden gönüllü 173 kadın (%73.3) ve 63 erkek (%26.7) olmak üzere toplamda 236 yetişkin akademisyen dahil edilmiştir. Bireylerin kişisel özelliklerine, beslenme alışkanlıklarına ilişkin bilgileri saptamak amacıyla anket formu, yeni besin korkularını belirleyebilmek amacıyla yeni besin korkusu ölçeği (FNS) uygulanmıştır. Ölçekten alınan yüksek puanlar yeni besin korkusunu, düşük puanlar yeni besinlerden hoşlanmayı göstermektedir. Bulgular: Bu çalışmadaki; bireylerin yaş ortalaması kadınlarda 37.9±11.03 yıl, erkeklerde 40.8±4.76 yıl olarak saptanmıştır. Bireylerin yeni besin korkusu (YBK) ortalama puanı 32,7±12,26 olarak saptanmıştır ve kadınlarda ve erkeklerde birbirine yakın değerlerde olduğu bulunmuştur (p>0.05). Yurt dışına çıkan bireylerin yeni besin korkuları çıkmayanlara göre daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Yurt dışında besin seçimi yapan bireylerin yeni besin korkuları yapmayan bireylere göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç: Bireylerin yeni besin korkusunu çeşitli faktörler etkileyebilmektedir. Bireylerin yeni besin korkularının nedeni detaylı incelenmeli, yaklaşımlar ve çözümler de uygun şekilde yapılmalıdır. Yeni besin korkusu arttıkça diyet kalitesinde düşme görülebileceğinden korku düzeyi yüksek olan bireyler beslenme danışmanlığı almak üzere diyetisyene yönlendirilmelidir.Item Akdeniz Üniversitesi Organ Nakil Merkezi Kadavra Donör Temini Kalite Değerlendirmesi(Başkent Üniversitesi, 2004-06) L. Yücetin; M. Yılmaz; N. Keçecioğlu; A. Gürkan; L. Döşemeci; M. Tuncer; A. Demirbaş; A. Ramazanoğlu; M. Akaydın; F. F. ErsoyAkdeniz Üniversitesi’nde son yıllarda anlamlı şekilde artış gösteren organ nakli sayıları, özellikle kadavra kaynaklı organ nakli sayısı, donör tespiti, donör bakımı, donör bildirimi ve aile görüşmeleri konularında yapılan azimli bir ekip çalışmasının sonucudur. Bu başarı, Organ Nakli Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından yapılan organizasyonla ve tüm hastane çalışanlarının konuya sahip çıkmaları ile sağlanmıştır. Organ nakli, özellikle kadavra temini bilindiği gibi çok kompleks bir süreçtir. Bunun için kadavra donör bulmaktaki sorunları süreci analiz ederek ve sorunun nerede, kimden kaynaklandığını tespit ederek çözmek gerekir. Biz Akdeniz Üniversitesi olarak donör tespiti, donör bakımı, aile görüşmesi ve organ çıkarımı konusundaki sorunları bu yaklaşımla çözdük. Antalya ilinin 2003 yılı itibarı ile donör sağlama oranı 15 pmp (milyon başına düşen donör) olmuştur. Bu oran İspanya (33,9 pmp) ile karşılaştırıldığında düşük olmasına rağmen Eurotransplant (14,2 pmp) ile aynı seviyede olup Türkiye geneline bakıldığında (1,5 pmp) anlamlı olarak yüksektir. Biz programın hastanemizde organ sağlamada etkili olduğunu düşünüyoruz. Qualıty Assurance in Cadaveric Organ Procurement at Akdeniz University Transplantation Center The significant progress that has been made in organ donation at Akdeniz University Hospital is the result of efforts to deal with a variety of issues: undetected donors, donor management, approach to donor families, and organizational aspects of organ retrieval and sharing. These efforts have been made by all professionals involved in the donation and transplantation process, and in particular by the transplant coordination teams at the hospital. The organ donation and transplantation process is time consuming and complex, and it requires continuous assessment of when and why donors are lost, and continuous work to find the best-possible solutions for different problems. Through work done in recent years at Akdeniz University, most of the above-mentioned issues have been successfully addressed. The cadaver supply rate in Antalya, Turkey (population 1.8 million) is 15 per million population (pmp). This is lower than the rate in Spain, but higher than the rates posted by Eurotransplant (14.2/pmp) and Turkey overall (1.5/pmp). We believe our experience can be a useful model for other centers that are trying to address problems related to transplantation and cadaver supply.Item Akraba Olmayan Canlı Vericili Böbrek Nakli(Başkent Üniversitesi, 2004-01) G. AltacaAmaç: Bu inceleme yazısında akraba olmayan canlı vericili böbrek nakillerinde medikal ve etik sorunlar araştırılmıştır. Materyal ve Metod: Ulusal ve uluslar arası yayınlar, transplantasyonla ilgili resmi Internet siteleri ve uluslar arası resmi kuruluşların Internet siteleri incelenmiştir. Sonuçlar: Organ bekleme listelerindeki alıcı sayısının sürekli artması ve belirli zamanda yeteri kadar organ bulunamaması, canlı verici havuzunun genişletilmesini gündeme getirmiştir. Bu eğilim, tüm dünyada genellikle kanunlarca yasaklanmış olmasına karşın yapılmakta olan satılık organlı nakillerden farklı olarak bir organizasyon çatısı altında akraba olmayan canlı vericilerin sayısını arttırmaya yöneliktir. Yayınlarda genellikle akraba olmayan canlı vericili nakillerde greft sağ kalımının canlı akraba vericili nakillerle ve duygusal ilişkili vericili nakillerle karşılaştırılabilir olduğu, kadavra nakillerden ise yüksek bulunduğu bildirilmiştir. Bu tür nakiller ticari olarak yapıldığında fırsatçı ve yayılım gösteren enfeksiyonlar yüksek oranlarda görülmektedir. Bağışçının otonomisi ve hayırseverliği akraba olmayan canlı vericili nakillerde en önemli etik konulardan biridir. Bazı ülkelerde akraba olmayan canlı vericilerin ameliyattan sonra hemen hiç izlenmediği ileri sürülmüştür. Bu tür nakillerde ticaretin ve sömürünün önlenmesi için verici bilgi bankaları kurulması gerekmektedir. Akraba olsun ya da olmasın tüm canlı nakillerde bağımsız bir etik komite tarafından vericinin otonomisi değerlendirilmeli ve vericilerin ameliyat sonrası takibi denetlenmelidir. Bazı ülkelerde organ bağışını arttırmak üzere vericiye ahlaki ve mali geri kazanımlar sağlanmasına ve aynı zamanda ticaretin ve sömürünün engellenmesine yönelik yasalar ve merkezi organizasyonlarla birbirini hiç tanımayan kişiler arasında organ nakli gerçekleştirilmektedir. Ayrıca iyi planlanmış ve sürekli denetlenen ticari böbrek transplantlarının tüm dezavantajlarına karşın organ bulunması için tek çözüm olduğunu savunan yazarlar da mevcuttur. Yorum: Nakil için gerekli organ kaynaklarının kıtlığı sürdükçe transplantasyon etik tartışmalara zemin hazırlayan bir alan olmaya devam edecektir. Kadavra organ nakillerinin yeterli sayıya ulaşmadığı ülkemizde ise kadavra organ sayısının arttırılması için çalışmaların hızlandırılması gerekmektedir. Bu arada, ülkemizde yasal olan akraba olmayan canlı vericili nakillerde hastaların, potansiyel vericilerin, hekim ve sağlık personelinin ticaret ve sömürüye alet edilmemesi için yeni yasal düzenlemelere gereksinim bulunmaktadır. Kidney Transplantation with Living-Unrelated Donors Objective: Medical and bioethical problems in livingunrelated kidney transplantation are discussed. Materials and Methods: Medical literature and official Internet pages of transplant organizations and international organizations were searched. Results: Increasing numbers of patients on wait lists and the low rate of deceased organ donation have sparked efforts to expand living organ donation. One way to increase the organ pool is to use living-unrelated donor organs within an organized/legislated system; that is, a person donates an organ and a patient receives that organ according to the rules of the system, similar to deceased organ sharing. This is totally different from commercial transplantation, which is widespread even though it is criminal in many countries. Rates of graft survival for living-unrelated kidney transplants are similar to those for living-related renal grafts, and are higher than the rates for cadaver-kidney grafts. Full autonomy and altruism of the donor is one of the most important issues in living-unrelated kidney transplantation. In some nations where these procedures occur, there is almost no follow-up of living-unrelated donors. When any form of live donation is practiced, an independent ethics committee should be in place to ensure the autonomy of donors and supervise the followup of these individuals. In some countries that have enacted laws to expand live organ donation, donors are offered financial benefits. Where such legislation has been approved, it has become possible to perform transplantation between persons who are completely unrelated, but also prevent commercialism and exploitation. Despite the potential and known disadvantages of commercial transplantation, some authors believe that well-organized, well-supervised programs of this type are the only way to increase organ donation and treat the large numbers of patients on waiting lists. Conclusion: The increasing demand for donor kidneys and the small number of available organs means that many aspects of transplantation will remain ethical debates. In all countries where the annual number of deceased organ transplantations is low, urgent initiatives should be taken to increase this type of donation. However, to ensure safety, new legislation is needed to prevent patients, potential donors, doctors and other health workers from being exploited by others through commercialization of this practice.Item Akut Derin Ven Trombozlarında Ambulatuvar Düşük Molekül Ağırlıklı Heparin Tedavisi İle Unfraksiyone Heparin İnfüzyon Uygulamasının Karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi, 2008-01) T. H. Akay; E. Aslım; S. Özkan; B. Gültekin; S. Özçobanoğlu; A. Ecevit; İ. Akkaya; U. Yörüker; A. SezginÖzet Amaç: Bu çalışmada amaç akut derin ven trombozunda tek veya çift doz düşük molekül ağırlıklı heparin ile ambulatuvar tedavi alan ve hospitalize edilerek heparin infüzyonu tedavisi alan hastaların sonuçlarını kıyaslamaktır. Materyal ve Metod: Kliniğimize Eylül 2001 - Mayıs 2007 tarihleri arasında akut derin ven trombozu bulgularıyla başvuran ve doppler ultrasonografi olarak alt ekstremite DVT tanısı konan 86 hastadan, 46’sına ambulatuvar tedavi ile günde tek veya çift doz düşük molekül ağırlıklı heparin uygulaması yapılırken (grup I) geri kalan 40 olguya heparin infüzyonu tedavisi uygulandı (Grup II). Veriler hasta dosyalarından toplandı. Hastaların 3. aylarında fizik muayene ve doppler ultrason ile kontrolleri yapılarak bulgular kıyaslandı. Sonuçlar: Her iki grupta da derin ven trombozu semptomlarının düzeldiği 3. ay kontrollerinde tespit edildi. Hasta yatış süresi unfraksiyone heparin grubunda belirgin olarak daha yüksekti. Grup I de 0.98 ± 0.3 gün iken Grup II de 6.1 ±2.4 gün idi(p=0.012). Hastane kalış masrafı kıyaslandığında Grup II de masrafların belirgin olarak daha fazla olduğu görüldü. Grup I de masraflar hasta başına 102.3 ± ± 8.4 YTL olarak hesaplanmışken Grup II de toplam masraflar 757.2 ± 21.3 YTL olarak hesaplandı (p=0.0023). Her iki grupta da mortaliteye rastlanmadı. Yorum: Akut derin ven trombozunun tedavisinde düşük molekül ağırlıklı heparin güvenle uygulanan bir yöntem olup ambulatuvar tedavi hem hasta konforunu daha iyi sağlaması hemde hastane maliyetlerini düşürmesi açısından üzerinde durulması gereken bir yöntem olduğu sonucuna varabiliriz. Summary Comparison of Ambulatory Low Molecular Weight Heparin and Unfractionated Heparin Infusion Therapy for Treatment of Acute Deep Vein Thrombosis Aim: The aim of this study was to compare the results of the patients with deep venous thrombosis treated with ambulatory low molecular weight heparin with those treated with unfractionated heparin infusion therapy. Patients and Methods: Between September 2001 and March 2007, 86 patients were admitted to the hospital with symptoms of acute deep venous thrombosis, the diagnosis of which had been confirmed with duplex ultrasound. In 46 patients, ambulatory low molecular weight heparin was administered once or twice each day (group 1), and in 40 patients, unfractionated heparin infusion therapy was administered in the hospital. Data were collected from the patient files. In the third month, a physical examination and duplex ultrasound were performed, and the results compared. Results: In the third month, symptoms of deep venous thrombosis regressed in patients in both groups. Duration of hospital stay and hospital costs were significantly lower for patients in group 1 (0.98 ± 0.3 versus 6.1 ±2.4; P = .012) than they were for patients in group 2. Hospital costs, however, were significantly higher for patients in group 2 (102.3 ± 8.4 YTL vs 757.2 ± 21.3 YTL; P = .0023). Conclusions: Low molecular weight heparin is a safe and reliable means of treating acute deep vein thrombosis. Ambulatory treatment should be considered as a treatment option to lower patients’ time spent in the hospital and hospital costs.Item Algılanan Kurumsal İtibar ve Kurumdan Ayrılma Niyeti Arasındaki İlişkide Bir Ara Değişen Olarak Özdeşleşmenin Rolü(Başkent Üniversitesi, 2009-03) Ünler Öz, Ela; Bulutlar, FüsunÇalışmamızın amacı kurumdan ayrılma niyeti ve özdeşleşme üzerinde algılanan kurumsal itibarın ne derecede etkili olduğunu ve özdeşleşmenin kurumsal itibar ve ayrılma niyeti arasındaki ilişkide bir ara değişken olarak etkili olup olmadığını araştırmaktır. Sözü edilen ilişkileri analiz edebilmek için hizmet sektöründe çeşitli iş yerlerindeki bir grup çalışana anket uygulanmıştır. Elde edilen veriler çoklu regresyon analizi ile incelenmiş ve algılanan kurumsal itibarın kurum ile özdeşleşme aracılığıyla kurumdan ayrılma niyeti üzerinde anlamlı bir etkisinin olduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca erkeklerin örgütsel özdeşleşmelerinin kadınlara göre daha fazla olduğu anlaşılmıştır. Kadın ve erkeklerin kurumdan ayrılma niyet düzeylerinde bir farklılık bulunmamıştır. The primary aim of this study is to explore the effect of perceived external image on intention to leave and identification, and to find out whether identification mediates the relationship between perceived external image and intention to leave. In order to analyze the above mentioned relationships, questionnaires were distributed to employees working in different industries. Upon analysis of the data by hierarchical regression analysis perceived external image was observed to have a significant effect on intention to leave and identification mediated this relationship. Males were observed to have higher identification than females, and there was no significant difference in the perceived external image levels of male and female samples.Item Alıcı-Tedarikçi İlişkilerinde Güven ve Güvensizliğin Mübadele Performansı Üzerine Etkileri: Ankara Mobilyacılar Sitesi Örneği(Başkent Üniversitesi, 2007) Şengün, Ayşe ElifBu çalışma güven, güvensizlik ve mübadele performansı ilişkisini bir mobilya sanayi sitesi bağlamında mağazacı ve imalatçı firmalar arasındaki alıcı-tedarikçi ilişkileri çerçevesinde incelemektedir. Yazındaki bazı çalışmalar güvenin performans için önemli olduğunu söylerken diğer bazıları ise güvenin ekonomik mübadeleler için etkili olmadığını ileri sürmektedir. Güvensizliğin ise yazında tam olarak ne konumda olduğu açık değildir. Dolayısıyla bu çalışma, güven ve güvensizliğin mübadele performansı üzerine etkilerini inceleyerek bu iki kavramın konumları konusunda görgül dayanak sunmayı amaçlamaktadır. Araştırma sonuçları güven ve mübadele performansı arasında anlamlı olumlu bir ilişki olduğunu, güvensizlik ve mübadele performansı arasında ise anlamlı ve olumsuz bir ilişki olduğunu göstermektedir. Ayrıca doğrulayıcı faktör analizi sonuçları güven ve güvensizliğin birbirinden ayrı iki olgu olduğunu göstermektedir. This study investigates the interaction between inter-firm trust, distrust and exchange performance in buyer–supplier exchanges in an industrial furniture district. While a number of studies suggest that trust really matters for performance, another group of scholars suggest the opposite and argue that trust is not relevant for economic exchanges. Further, since the status of distrust is not clear in the literature, this study attempts to provide empirical validation of the status of the relationship between trust and distrust by analyzing their impact on exchange performance. Empirical results suggest a significant positive association for trust and a significant negative association for distrust in their relationship with exchange performance. Additionally, confirmatory factor analysis of the two constructs show that they are distinct and separable.Item Ana Akım İktisadın Gölgesi: Etik Sorun(Başkent Üniversitesi, 2018) Araz, BaharBu çalışmada, modern ekonominin ele almadığı ya da fayda fonksiyonu ile bireysel düzlemde bireyin kendi çıkarını göze- ten davranış temelinde, faydacı felsefeye dayandırdığı etik anlayış ve bu çerçevede rasyonel birey kavramı sorgulanmak- tadır İktisadın yöntemindeki sorunsal onun etik anlayışına da yansımaktadır. Bu çalışmanın amacı, iktisadın içine etiği yer- leştirmek ve bunu sosyal ontoloji temelinde yapmaya çalış- maktır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, etik teoriler ve ana akım iktisadın dayandığı faydacı felsefe, ikinci bölümde sosyal ontoloji konusundaki gelişmeler ve neden ik- tisadın sosyal ontolojiyi ele alması gerektiği vurgulanmakta- dır. Çalışmanın son bölümünde, etik ve sosyal ontoloji arasın- daki ilişki, Tony Lawson’ın ilişkisel sosyal ontolojisi (relational social ontology) çerçevesinde incelenmektedir. In this study, the concept of rational agent, in which the mo- dern economy does not address or based on utilitarian phi- losophy on the basis of the individual’s self-interest in the function of utility function, and in this context, the concept of rational agent will be questioned. The problematic in the met- hod of economics is also reflected in its ethics. The purpose of this study is to place ethics in economics and try to do this on the basis of social ontology. The study consist of three parts: In the first part, ethical theories and utilitarian philosophy on which mainstream economics are based are questioned; in the second part examines developments on social ontology and also why economics should address social ontology. In the third part of the study, the relationship between ethics and social ontology are examined within the framework of Tony Lawson’s relational social ontology.Item Anne ve Bebek Sağlığında İntestinal Mikrobiyota ve Probiyotikler(Başkent Üniversitesi, 2021-12-30) Tunçer , Nihal; Öngün Yılmaz,Handeİntestinal mikrobiyota üzerine yapılan çalışmalar son yıllarda giderek artmaktadır. İntestinal mikrobiyota özellikle erken neonatal yaşamda metabolik ve immün fonksiyonları etkileyen bir dizi fizyolojik etkiye sahiptir. Literatürde yeni doğan mikrobiyotasının anne karnında oluşmaya başladığını gösteren çalışmalar olsa da; kanıtlar daha çok, doğum sırasında anneden bebeğe geçen mikroorganizmalar ve bebeğin beslenme şekli ile bebek mikrobiyotasının şekillendiği yönündedir. Perinatal ve erken postnatal dönemde probiyotik takviye kullanılarak bebek intestinal mikrobiyota kompozisyonunun yeniden şekillenmesi hastalık riskini azaltmak için olası bir diyet stratejisi olarak önerilebilir. Gebelik sırasında kullanılacak probiyotik takviyenin; preterm doğum riskini azaltabileceği, immünolojik yanıtı iyileştirebileceği, gestasyonel diyabet riskini azaltabileceği ve yeni doğanın sağlığı üzerinde olumlu etkileri olabileceğini gösteren pek çok çalışma bulunmaktadır. Bu derlemede bebek mikrobiyotasının oluşumunu etkileyen faktörler ile gebelik sırasında probiyotik takviye kullanımının anne ve bebek sağlığı üzerine etkileri konusunda güncel literatür taranmış ve yorumlanmıştır.