Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü / European Union and International Relations Institute

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1391

Browse

Search Results

Now showing 1 - 7 of 7
  • Item
    Küresel yönetişimde hegemonik kapasitenin duygu parametresi: COVID-19 pandemisi sürecinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Örneği
    (Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2026) Belen, Nazlı; Damar, Erdem
    Bu tez, COVID-19 pandemisi sırasında Türkiye’deki X (Twitter) kullanıcılarının Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) yönelik duygusal tepkilerini inceleyerek, küresel yönetişim kurumlarının hegemonik kapasitesinin yalnızca kurumsal performansla değil, aynı zamanda duygulanımsal süreçlerle nasıl kurulduğunu tartışmaktadır. Çalışma, küresel yönetişimi normatif bir ideal olarak savunmak ya da DSÖ’nün başarısını ölçmek yerine, kriz anlarında bireylerin bu kuruma nasıl hislerle yöneldiğine odaklanmaktadır. Bu çerçevede, DSÖ’ye yönelik duygular, birey–küresel kurum ilişkisini anlamaya imkân tanıyan bir analitik alan olarak ele alınmıştır. Araştırma, COVID-19 pandemisinin ilk yılında (Mart 2020-Mart 2021) “Dünya Sağlık Örgütü” ve “DSÖ” anahtar kelimelerini içeren 1820 Türkçe tweetten oluşan bir veri setine dayanmaktadır. Çalışmada üç aşamalı bir duygu analizi yöntemi uygulanmıştır. İlk aşamada içerik analizi yoluyla duygusal göstergeler belirlenmiş, ikinci aşamada tweetler manuel olarak duygu kategorilerine ayrılmış, üçüncü aşamada ise duyguların yoğunluğu ve birlikte görülme biçimleri incelenmiştir. Duyguların sınıflandırılmasında, James M. Jasper ve Tamanna Shah’ın duygu tipolojileri bir araya getirilerek temel alınmıştır. Bulgular, DSÖ’nün pandemi sürecinde bilişsel olarak tanınan ancak duygusal olarak güçlü bir bağ kurulabilen bir kurum hâline gelemediğini göstermektedir. Olumlu ve bağ kurucu duyguların bloklaşmadığı, buna karşılık olumsuz duyguların belirgin bir biçimde yoğunlaştığı görülmektedir. Yüksek düzeyde nötr duygu oranı ise kuruma yönelik açık bir reddedişten ziyade, duygusal bir askıya alma hâline işaret etmektedir. Bu çalışma, küresel yönetişim kurumlarının rıza üretimi konusundaki zayıflıklarının çoğu zaman yüksek sesli karşıtlıklardan değil, bireylerle kurulamayan duygusal ilişkilerden beslendiğini ortaya koymaktadır. This thesis examines the emotional responses of Turkish X (Twitter) users toward the World Health Organization (WHO) during the COVID-19 pandemic, arguing that the hegemonic capacity of global governance institutions is shaped not only through institutional performance but also through affective processes. Rather than defending global governance as a normative ideal or evaluating the success of the WHO, the study focuses on how individuals emotionally orient themselves toward a global institution under conditions of crisis. In this sense, emotions directed at the WHO are treated as an analytical lens for understanding the relationship between individuals and global institutions. The study is based on a dataset of 1,800 Turkish-language tweets containing the keywords “World Health Organization” and “WHO,” collected during the first year of the COVID-19 pandemic (March 2020–March 2021). A three-stage emotion analysis method is employed. In the first stage, emotional indicators are identified through content analysis; in the second stage, tweets are manually coded into emotion categories; and in the third stage, the intensity of emotions and their patterns of co-occurrence are examined. The classification of emotions draws on a combined framework based on the emotion typologies of James M. Jasper and Tamanna Shah. The findings indicate that although the WHO was cognitively recognized as an authoritative actor during the pandemic, it failed to become an institution with which individuals could establish a strong emotional bond. Positive and bonding emotions did not consolidate into stable affective blocks, whereas negative emotions became markedly concentrated. The high proportion of neutral expressions points not to an explicit rejection of the institution, but rather to a condition of affective suspension. Overall, the study demonstrates that the weaknesses of global governance institutions in generating consent are often rooted not in overt opposition, but in the inability to establish durable emotional relations with individuals.
  • Item
    Feminist öznenin dönüşümü: Teori ve praksis arasında ilişkilenme
    (Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler, 2025) Gündüz, Melisa; Damar, Erdem
    2000’lerden sonra gittikçe artan ve Türkiye’de 2017’den sonra tartışılmaya başlayan feminist öznenin kimleri içerdiği/dışladığı ve kadın kategorisi tartışmaları, kadınlık durumu, erkeklik durumu, beden, politika, patriyarka ve iktidar pratikleri üzerinden farklı temalarda yürütülür. Bu tartışma tezin ana araştırma sorusuna ilham verdi: Feminist öznenin dönüşümünün ortaya çıkardığı krizler ile feminist praksis arasında nasıl bir ilişki kurulur? Tez, feminist öznelerin feminizm içi olarak görülen bir tartışmayı yürütürken diğer yandan patriyarka ile mücadelesini nasıl sürdürdüğünü, dayanışma ve mücadele pratiklerini nasıl tekrardan örgütlediğini bulmayı amaçladı. Feminist öznenin dönüşümünün tarihi, teorisi ve praksisi olarak ilerleyen bu yolculuk şunu ortaya çıkardı: Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu özne-oluş süreçleri, ilk olarak feminist öznenin ve öteki olarak patriyarkanın -ve diğer iktidar pratiklerinin- arasındaki ilişkiyi anlamak için, ikinci olarak feminist öznenin içinde bulunduğu maddi koşulların oluşturduğu yapıları ortaya koyabilmek için, üçüncü olarak bu durumun yerine nasıl bir proje ürettiğini, diğer bir deyişle nasıl bir dünya istediğini kavramak için ve dördüncü olarak bu projeye ulaşmak için nasıl bir praksis ürettiğini, eski praksislerini de nasıl dönüştürdüğünü çözümlemek için önemli oldu. Ankara, İzmir ve İstanbul’da örgütlü feminist öznelerle yapılan yarı-yapılandırılmış mülakatların gerçekleştirilmesi, verilerin toplanması ve analizi süreçleri boyunca feminist eleştirel söylem analizi ve feminist postyapısalcı söylem analizini birbirine eklemleyerek başvurdum. Türkiye’deki feminist öznelerin deneyimleri ve aktarımları, feminist öznenin dönüşümü tartışmaları sırasında feminist öznenin konumu, patriyarka ile mücadelesi, dayanışma ve direniş pratiklerini nasıl örgütlediğine dair bir anlatı kurdu. Bunun sonucu olarak Feminist Diyalog Praksisi, tarihin koşullarına, feminist öznelerin durumlarına, feminist öznenin ötekisi olan patriyarkanın -ve diğer iktidar pratiklerininkonumlarına göre dönüştürülebilen ve feminist öznenin, dolayısıyla da feminizmin, içinde bulunduğu durumdan aşkınlığını sağlayacak olan alet çantası olarak ortaya çıktı. Since the 2000s, especially in Turkey since 2017, debates over who is included in or excluded from feminist subjectivity have intensified. These discussions revolve around multiple themes, including the category of woman, the condition of woman, femininity and masculinity, the body, politics, patriarchy, and practices of power. The debate shapes the dissertation's main research question: how is a relationship established between the crises generated by the metamorphosis of the feminist subject and feminist praxis? The thesis aims to examine how feminist subjects’ intra-feminist debates affect their struggle against patriarchy and how these debates lead to the reorganization of practices of solidarity and struggle. This journey, which progresses as the history, theory, and praxis of the transformation of the feminist subject, revealed that the existentialist processes of subject-formation articulated by Simone de Beauvoir and Jean-Paul Sartre are crucial in four respects: first, to understand the relationship between the feminist subject and patriarchy -and other power practicesas the other; second, to reveal the structures created by the material conditions in which the feminist subject finds itself; third, to understand what kind of project the feminist subject produced in place of this situation, in other words, what kind of world the feminist subject desires, and fourthly, to analyze what kind of praxis feminist subject produces to pursue this project and how it transforms its old praxes. Throughout the processes of conducting semi-structured interviews with organized feminist subjects in Ankara, İzmir, and İstanbul, collecting data, and analyzing it, I articulated feminist critical discourse analysis and feminist poststructuralist discourse analysis. The experiences and narratives of feminist subjects in Turkey constructed a narrative about the position of the feminist subject in discussions on the transformation of the feminist subject, its struggle against patriarchy, and its organization of solidarity and resistance practices. As a result, the Feminist Dialogue Praxis emerged as a flexible toolkit that can be transformed according to the conditions of history, the situations of feminist subjects, and the positions of patriarchy -and other power practices- as the other of the feminist subject, enabling the feminist subject, and thus feminism, to transcend its condition of abandonment.
  • Item
    Siyasi partiler arasında kurulan ittifakların seçmenlerin siyasi algıları ve davranışları üzerine etkileri: Samsun'un Atakum, İlkadım ve Terme ilçelerinde bir alan araştırması
    (Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2024) Alkan, Bora
    Bu çalışmanın amacı, 2018 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen ve siyasi partiler arasında ittifakların kurulmasına imkân tanıyan düzenlemenin seçmenlerin oy verme davranışları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İttifakların farklı seçim türlerinde seçmenler üzerinde yarattıkları etkinin ölçülmesi için 31 Mart 2019 yerel seçimleri, 14 Mayıs 2023 milletvekili ve cumhurbaşkanı birinci tur seçimleri ve 28 Mayıs 2023 cumhurbaşkanı ikinci tur seçimleri araştırmaya dâhil edilmiştir. Çalışmada Samsun’un Atakum, İlkadım ve Terme ilçelerinde, yukarıda belirtilen seçimlerde oy kullanmış seçmenlerden elde edilen veriler betimsel ve içerik analizi tekniklerinden yararlanılarak analiz edilmiştir. Araştırma grubunun oluşturulmasında olasılığa dayalı olmayan örneklem tekniği benimsenmiş ve amaçlı örnekleme tekniklerinden ölçüt örnekleme tekniği kullanılmıştır. Araştırmada maksimum örneklem çeşitliliğini yansıtmak amacıyla Atakum, İlkadım ve Terme ilçelerinden toplam 10 mahalle belirlenmiş ve bu mahallelerde oy kullanmış 64 katılımcıyla yarı yapılandırılmış mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Araştırma temel olarak iki büyük ittifak çatısını oluşturan Cumhur ve Millet ittifaklarının seçmenlerine odaklanmıştır. Araştırma bulguları, ittifakların farklı seçim türlerinde seçmenler üzerinde farklı siyasi ve sosyal etkiler yarattığını göstermektedir. Yapılan çalışma ittifakların seçmenler üzerinde yarattığı siyasi ve sosyal etkilerin temelinde seçmenlerin ideolojik kimliklerinin ve siyasi güven düzeylerinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu iki temel etkenin dışında seçmenlerin; eğitim durumu, yaşadıkları yerin sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi, yaş, cinsiyet gibi farklılıkları, ittifakların seçmen davranışları üzerindeki etkilerini belirleyen diğer unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Araştırma bulguları, seçmenlerin ideolojik kimlik ve siyasi güven kavramları etrafında oluşan oy tercihleri dikkate alındığında, ideolojik türdeşliğe sahip partiler arasında kurulacak ittifakların seçimlerde başarı şanslarının daha yüksek olacağını göstermektedir. İdeolojik kimlik farklılığı ve yüksek siyasi güvensizlik özellikle Millet İttifakı içerisinde yer alan dindar ve seküler seçmenler arasında ortaya çıkan siyasi uyuşmazlığın en önemli nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun bir sonucu olarak yapılan çalışma dindar ve seküler seçmenlerin bir arada bulunduğu -Millet İttifakı örneğinde olduğu gibi- bir ittifak yapısının çok fazla rasyonel olmadığını ve yapılacak seçimlerde başarı şansının düşük olduğunu göstermektedir. Ancak bazı seçmen grupları arasındaki derin ideolojik kimlik farklılıklarına ve yüksek siyasi güvensizliğe rağmen seçmenlerin, uygun aday profilinin yaratılması durumunda sandıkta uzlaşabildikleri görülmektedir. Yapılan çalışma özellikle yerel seçim ve cumhurbaşkanı seçiminde seçmen beklentilerini karşılayan doğru adayların belirlenmesinin gerek seçmen-parti, gerekse ittifak-seçmen uyumunun yakalanmasında kilit rol oynadığını ve seçim sonuçları üzerinde önemli etki yarattığını göstermektedir. Dolayısıyla siyasi partilerin kuracakları ittifaklarda sadece siyasi etken ve sonuçları değil, aynı zamanda sosyal etken ve sonuçları da dikkate almaları gerektiği ancak bu şekilde kurulan ittifakların seçimlerde başarı şanslarının daha yüksek olabileceği sonucuna varılmıştır. The aim of this study is to investigate the effects of the regulation enacted in the Grand National Assembly of Turkey in 2018, which allows the formation of alliances between political parties, on the voting behaviour of voters. In order to measure the effects of alliances on voters in different types of elections, 31 March 2019 local elections, 14 May 2023 parliamentary and presidential first round elections and 28 May 2023 presidential second round elections were included in the study. In the study, the data obtained from voters who voted in the above-mentioned elections in Atakum, İlkadım and Terme districts of Samsun were analysed using descriptive and content analysis techniques. In the formation of the research group, non-probability based sampling technique was adopted and criterion sampling technique, one of the purposeful sampling techniques, was used. In order to reflect the maximum sample diversity in the research, a total of 10 neighbourhoods from Atakum, İlkadım and Terme districts were determined and semi-structured interviews were conducted with 64 participants who voted in these neighbourhoods. The research mainly focused on the voters of the Cumhur and Millet alliances, which constitute the two major alliances. The findings of the research show that alliances have different political and social effects on voters in different types of elections. The study shows that the ideological identities and political trust levels of the voters are the determinants of the political and social effects of alliances on voters. Apart from these two main factors, other factors determining the effects of alliances on voter behaviours are the educational level, socioeconomic development level of the place where the voters live, age and gender. The findings of the research show that when the voters' voting preferences formed around the concepts of ideological identity and political trust are taken into consideration, the alliances to be established between parties with ideological identity will have a higher chance of success in the elections. Ideological identity differences and high political distrust are the most important reasons for the political incompatibility between religious and secular voters, especially within the Millet Alliance. As a result, the study shows that an alliance structure in which religious and secular voters are together -as in the case of the Millet Alliance- is not very rational and has a low chance of success in the elections. However, despite the deep ideological identity differences and high political distrust among some voter groups, it is observed that voters can compromise at the ballot box if a suitable candidate profile is created. This study shows that especially in local elections and presidential elections, the selection of the right candidates who meet the expectations of voters plays a key role in achieving both voter-party and alliance-voter harmony and has a significant impact on election results. Therefore, it is concluded that political parties should take into account not only political factors and results but also social factors and results in the alliances they will establish, and only in this way can the alliances established in this way have a higher chance of success in the elections.
  • Item
    Demokraside gerileme (democratic backsliding) sürecinin kavramsal ve olgusal incelenmesi: Türkiye-Polonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı bir analiz
    (Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2025) Süngü, Tayyar
    Demokraside gerileme son yıllarda bir fenomen haline dönüşerek dünya demokrasilerinde etkisini hissettirmekte ve en ileri demokrasi olarak ifade edilen ülkelerin dahi bu gerilemenin etkisinden kendilerini kurtaramadıkları görülmektedir. Bu tez çalışması, demokraside gerilemenin neden/niçin oluştuğunu analitik olarak, Türkiye-Polonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı, retrodüktif ve sistem yaklaşımıyla incelenmeye çalışmaktadır. Bu sebeple demokrasi kavramı sistemsel bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bu çalışmanın öncelikli hedefi, daha genel bir bakışla ve bir sistem yaklaşımıyla demokraside gerilemenin ‘niçin/neden’ oluştuğunu anlamaya çalışmak ve demokraside gerilemenin kuramsal boyutuna katkı sağlamaktır. Bu bağlamda tezin temel argümanı, demokraside gerilemenin, demokratik bir sistemde esas olarak aktör ve yapı arasındaki gerilimle oluşan, entropinin de yükselmesiyle birlikte meydana gelen düzensizliğin bir sonucu olduğu, kronik bir karakter taşıdığı ve aynı zamanda izlek bağımlı bir süreç olduğu ve bu sürecin belirli evrelerden, kritik dönüm noktalarından geçerek belirli bir aşamaya doğru evrildiğidir. Nitekim bu çalışma göstermiştir ki demokratik sistemde başlayan sıkıntılar ve adına günümüzde ‘demokraside gerileme’ denilen olgu, demokrasiye geçişle başlayan ve demokratik sistemin olgunlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan, aşama aşama gelişerek derinleşen aktör-yapı mücadelesinin demokratik sistem üzerinde yarattığı aşırı baskı sonucunda oluşmaktadır. Çalışmanın sistem boyutunda, demokratik sistem tasarımı, David Easton’un politik sistem teorisinden yararlanılarak geliştirilmeye çalışılmıştır. Tasarlanan sistemin analitik boyutunu daha da derinleştirmek için demokratik sistemle evren arasında analojik bir ilişki kurularak, demokratik sistemin de evrene benzer işleyen bir yapısının olduğu ve evrendeki gibi demokratik sistemde de entropinin var olduğu kabul edilmiştir. Ancak demokratik sistem, evren gibi kapalı bir sistem değildir. Aksine politik sistem gibi tüketen (dissipative) bir yapıda, açık, yaşayan, negentropic bir yapıdadır. Demokratik sisteme, özellikle katılımla, dışarıdan enerji verildiğinde -diğer ifadeyle demokratik sistemi güçlendirici adımlar atıldığında- sistemdeki entropinin azalacağı ve demokratik sistemin tekrar kendi homeostatik dengesine kavuşacağı, bunun da demokraside gerilemeyi yavaşlatabileceği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak demokraside gerileme, demokrasinin temel özelliklerinden birinde ya da birkaçında gözlenecek olumsuzlukla tanımlanabilecek kadar basite indirgenecek bir olgu değildir. Bu çalışma şunu da göstermiştir ki demokratik sisteme içkin entropinin varlığı ister pekişmiş ister pekişmemiş demokrasi olsun, demokratik sistemleri gelecekte de bu fenomen ile karşı karşıya bırakacaktır. Pekişmemiş demokrasiler açısından en sıkıntılı konu bu sürecin doğru yönetilememesinden dolayı sürecin uzaması ve bu durumun demokratik sistemdeki entropiyi yönetilemeyecek bir boyuta taşıması, sistemin kendisini kapatması, ülkenin otoriterleşmesi ve akabinde otokrasi eşiğiyle karşı karşıya kalınmasıdır. Pekişmiş demokrasileri tüm bu risklerden koruyan ise demokratik sistemlerindeki açık, negentropic yapı ve çevrenin/toplumun demokratik sistemle olan sağlıklı etkileşimidir.
  • Item
    The mobilization of the al-Nahda movement in Tunisia (1981-2010)
    (Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2023) Sivrikaya, Halil Atilla; Eligür, Banu
    The research question of this dissertation is how best to explain the nonviolent mobilization of the al-Nahda in Tunisia during a three-decade state repression between 1981 and 2010. This study examines why and how the al-Nahda emerged; founded a political party, created distinct goals different from contemporary Islamist movements in Tunisia, and showed remarkable moderation, pragmatism and flexibility in its preferences of alliance, strategies and policies, involving alliance with the secular groups facing regime repression. This dissertation analyzes the al-Nahda in accordance with the Social Movement Theory, and in this context, applies the Political Process Model (PPM) advanced mainly by Sidney George Tarrow, Doug McAdam and Charles Tilly. The answer to the research question hence lies in uncovering the changing and transforming factors, which are political opportunity structures, organizational dynamics and framing processes, at both international and national levels of the political domain as well as the movement. Process tracing method is also essential to underline these factors at different periods of the movement, which form the strategy of its political engagement. This dissertation contributes to literature by examining mobilization of an Islamist movement in a non-Western semi-authoritarian political setting by applying the PPM. Drawing on the al-Nahda case, this dissertation argues that an Islamist movement can survive and mobilize its base through moderation despite a heavy state repression. Bu tezin araştırma sorusu, 1981 ile 2010 yılları arasında otuz yıl süren devlet baskısı sırasında Tunus’taki En-Nahda’nın şiddet içermeyen toplumsal hareketliliğinin en iyi nasıl bir şekilde açıklanacağıdır. Bu çalışma, En-Nahda’nın neden ve nasıl ortaya çıktığını; siyasi bir parti kurduğunu, Tunus’taki çağdaşı İslami hareketlerden farklı hedefler yarattığını ve ittifak tercihlerinde (ki aralarında rejimin baskısına maruz kalan seküler gruplar da vardı), stratejilerinde ve politikalarında dikkate değer bir ılımlılık, pragmatizm ve esneklik gösterdiğini araştırıyor. Bu tez, En-Nahda’yı Sosyal Hareket Teorisi’ne göre analiz ediyor ve bu bağlamda Sidney George Tarrow, Doug McAdam ve Charles Tilly tarafından geliştirilen Siyasi Süreç Modeli’ni uyguluyor. Dolayısıyla araştırma sorusunun cevabı, siyasi fırsat yapıları, örgütsel dinamikler ve çerçeveleme süreçleri gibi değişen ve dönüşen faktörleri siyasi alanın ve hareketin hem uluslararası hem de yerel düzeylerinde ortaya çıkarmakta yatıyor. Hareketin politik stratejisini belirleyen bu faktörlerin farklı dönemlerde altının çizilmesi ise süreç izleme yöntemini elzem kılıyor. Bu tez, Siyasi Süreç Modeli’ni uygulayarak Batılı olmayan yarı otoriter bir siyasi ortamda İslami bir hareketin toplumsal hareketliliğini inceleyerek literatüre katkıda bulunuyor. En-Nahda örneğinden yola çıkan bu tez, İslami bir hareketin, ağır bir devlet baskısına rağmen ılımlılık yoluyla ayakta kalabileceğini ve tabanını harekete geçirebileceğini savunuyor.
  • Item
    Küresel adaletsizlikler ve toplum sözleşmesi: Beş adalet ilkesi ile Birleşmiş Milletler Analizi
    (Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 2023) Aydın, Cihan; Damar, Erdem
    Bu tez çalışması günümüzde küresel olarak artan adaletsizliklerin nedenlerini araştırmaktadır. Adalet siyasi tarih boyunca talep edilen bir olgu olsa da adaletsizliklerin radikal bir biçimde arttığı dönemlerde daha fazla aranılan bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle adalet arayışımız her ne kadar siyasi tarih kadar uzun bir geçmişe dayansa da her dönemin adalet arayışının kendine özgü nitelikleri; kavramın her dönemde yeniden düşünülmesini ve kümülatif/eklenik bir kuramsal yaklaşımla değerlendirilmesini gerektirmektedir. Çünkü siyasi tarih göstermektedir ki adalet çözülmesi ya da mutlak anlamda tanımlanması gereken bir kavramdan öte, her dönemde yaşanan adaletsizlikleri tanımlayabilen, bu bağlamda siyasi tarihten adalete dair norm ve ilkelerin analizlerine dayanarak sürekli geliştirilebilen kuramsal bir yaklaşımla kümülatif ve dinamik bir süreci ifade etmektedir. Bu ihtiyaç doğrultusunda bu tez çalışması günümüzde yaşanan bazı küresel adaletsizlikleri tanımlayarak, uzun bir adaletsizlik deneyimine sahip siyasi tarihten toplum sözleşmesi kuramı özelinde örneklerle adalete dair norm ve ilkeleri analiz ederek kuramsal bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu kuramsal yaklaşım adalete dair mutlak tanımlardan öte, siyasi tarihin günümüzün adaletsizlikleriyle ilişkilendirilebilecek adaletsizlik deneyimlerini analiz ederek ulaştığı norm ve ilkelerin adaletin sağlanmasına dair kümülatif ve dinamik süreçte nasıl konumlanabileceğine dayanmaktadır. Buna göre bu tez çalışması günümüzde yaşanan kimi adaletsizlik sorunlarını siyasi tarihte yaşanan adaletsizlik deneyimleriyle ilişkilendirerek her bölüm sonunda adalete dair ulaştığı normların / ilkelerin birbiri ile olan nedensellik ilişkisini açıklayarak bütüncül bir kuramsal yaklaşım geliştirilmiştir. Sonuç olarak geliştirilen bu kuramsal modelle günümüzde küresel olarak barış ve adaleti sağlaması beklenen Birleşmiş Milletler (BM) analiz edilerek; günümüzde artmaya devam eden adaletsizliklerin ve küresel olarak sağlanamayan adaletin nedenleri açıklanmaktadır. This doctoral dissertation analyses causalities of today's accrescent global injustice. As justice has been an in demand concept throughout political history, it stands out as a more sought-after concept in times when injustice increased radically. For this reason, although our search for justice goes back as long as political history, the unique characteristics of each period's search for justice; requires the concept to be rethought and evaluated with a cumulative theoretical approach at all times. Because political history shows that justice, rather than a concept that needs to be resolved or defined in an absolute way, expresses a cumulative and dynamic process with a theoretical approach that can define the injustices experienced of all times and that can be continuously developed based on the analysis of norms and principles related to justice from political history. In line with this need, this doctoral dissertation has developed a theoretical approach by defining some global injustices experienced today and analyzing the norms and principles of justice with examples from political history with a long experience of injustice, specifically the social contract theory. This theoretical approach is based on how the norms and principles reached by analyzing the injustice experiences that can be associated with today's injustices in political history can be positioned in the cumulative and dynamic process of ensuring justice, rather than absolute definitions of justice. Accordingly, a holistic theoretical approach has been developed by associating some of the injustice problems experienced today with the injustice experiences in political history and explaining the causality relationship between the norms / principles regarding justice reached at the end of each chapter. As a result, the United Nations (UN), which is expected to provide global peace and justice today, is analyzed with this theoretical model; the reasons for the injustices that continue to increase today and the justice that cannot be provided globally are explained.
  • Item
    Türk savunma sanayinin politik ekonomisi: Devleti geri getirmek
    (Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Ululararası İlişkiler Enstitüsü, 2020) Gümüş, Bahadır; Oğuz, Şebnem
    Savunma sanayinin politik ekonomisinin ihmal edilmiş bir alan olduğunu söylemek güç olsa da savunma sanayi özelinde devlet ile piyasa arasındaki ilişkinin üretim ilişkileri temelinde açıklanmasının bir ihtiyaç olduğu gözlemlenmiştir. Dolayısıyla öncelikli olarak üretim ilişkilerine dair bir değerlendirme yapılarak bu çerçeve içerisinde devletin rolünün açığa çıkarılması gereklilik halini almıştır. Bu kapsamda küresel üretim ilişkileri ve bu ilişkileri içerisinde devletin rolüne ilişkin Küresel Üretim Ağları Yaklaşımı’nın esas edinildiği bir çizgi takip edilirken Poulantzas’ın devlet kuramı, kurulan teorik yapının temel harcı olmuştur. Üretim ilişkileri esas edildiğinde küresel olarak bir hiyerarşinin kurulduğu ve yeniden üretildiği gözlemlenmektedir. Bahsi geçen bu hiyerarşinin kurulmasında ve yeniden üretilmesinde özellikle ABD’nin oynadığı rolü göz ardı etmek mümkün değildir. Bununla birlikte ABD’nin bu “istisnai” durumunu küresel kapitalizm açısından oynadığı rolden ayrı düşünmek gerekmemektedir. Çalışma kapsamında ABD’nin bu niteliğinin ortaya konulması için ise Panitch ve Gindin’den faydalanılmaktadır. Sonuç olarak bu çalışma ile devlet-piyasa ilişkisinin niteliğinin neticesi olarak savunma sanayinin istisnai bir durum arz etmediği vurgulanmaktadır. Buna ek olarak savunma sanayinin küresel kapitalizmin ihtiyaç duyduğu hiyerarşinin kurulmasına ve yeniden üretilmesine sağladığı katkı dolayısıyla ABD’nin küresel kapitalizm içerisinde rolünün devamı açısından işlevsel olduğu iddia edilmektedir. Ayrıca üretim ilişkileri açısından ele alındığında Türk savunma sanayinin tarihsel olarak, küresel üretim ağına dâhil olduğu böylece tesis edilen hiyerarşinin kurulmasına ve yeniden üretilmesine katkı sağladığı ortaya konulmaktadır. Although it is difficult to say that the political economy of the defense industry is a neglected field, it has been observed that there is a need to explain the relationship between the state and the market in the defense industry on the basis of production relations. Therefore, it has become necessary to reveal the role of the state within this framework, primarily by making an evaluation on the relations of production. In this context, while following a theoretical framework which is based on the Global Production Networks Approach in terms of its approach to global production relations and the role of the state in these relations, this thesis uses Poulantzas's state theory as the building blocks of this framework. When the production relations are considered, it is observed that a hierarchy is established and reproduced globally. It is not possible to ignore the role played by the USA in the establishment and reproduction of this hierarchy. However, it is not necessary to consider this "exceptional" situation of the USA apart from its role in global capitalism. Within the scope of the study, Panitch and Gindin are used to reveal this character of the USA. As a result, this study emphasizes that the defense industry is not an exceptional situation as a result of the nature of the state-market relationship. In addition, it is claimed that the defense industry is functional in terms of the continuation of the role of the USA in global capitalism due to its contribution to the establishment and reproduction of the hierarchy that global capitalism needs. In addition, when considered in terms of production relations, it is revealed that the Turkish defense industry has historically been included in the global production network, thus contributing to the establishment and reproduction of the established hierarchy.