Tıp Fakültesi / Faculty of Medicine

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1403

Browse

Search Results

Now showing 1 - 2 of 2
  • Thumbnail Image
    Item
    Primer hiperparatiroidide tedavi yaklaşımları ve hastalık seyri; Merkezimizin deneyimi
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2015) Gülel, Mehmet Şahin; Anıl, Cüneyd
    Primer hiperparatiroidi (PHPT), paratiroid dokudan aşırı parathormon(PTH) üretilmesi ile seyreden sık görülen bir endokrin hastalıktır. Geç tanı konmuş şiddetli komplikasyonlarla seyreden klasik PHPT son 30 yılda yerini erken tanı almış asemptomatik PHPT’ye bırakmıştır. Hastalığın küratif tedavisi cerrahi olup, son 15 yılda asemptomatik hastaların cerrahi zamanlaması hakkında dinamik bir hareketlilik vardır. Çalışmaya 2005-2015 yılları arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde PHPT ile takip edilmiş, 18 yaşından büyük 171 hastanın verileri alındı. Hastalarda PTH, kalsiyum, fosfor, kreatinin, idrar kalsiyumu, kemik mineral dansitesi, operasyon endikasyonları, patoloji sonuçları, pre-operatif görüntüleme yöntemleri arasındaki uyum , komplikasyonlar, medikal tedaviler ve alınan yanıtlar incelendi. Hastaların en az 3 ay ara ile yapılan laboratuar verileri kayıt altına alınarak seyirleri incelendi. Hastalığın ortalama görülme yaşı 62 (±13,07) olarak izlendi. Tüm grup incelendiğinde hastalık belirgin olarak kadın cinsiyette izlendi (3/1). Hastalar gruplara ayrılarak laboratuar ve klinik parametrelerdeki değişiklikler karşılaştırıldı. Klasik hastalık şeklinde prezente olan hastaların PTH (tanı anında 153,6±146,0 pg/mL ; tedavi bitiminde 86,5±50,6 pg/mL) ve kalsiyum (tanı anında 10,4±0,8 mg/dl; tedavi bitiminde 9,8±0,7 mg/dl) değerlerinin seyirde anlamlı olarak gerilediği izlendi. Mevcut bilgilerimize göre cerrahi girişim endikasyonu olan ancak gerek hasta tercihi gerekse eşlik eden morbiditeler nedeniyle opere edilememiş hastaların laboratuar verilerinde hiçbir anlamlı düzelme görülmedi. Cerrahi uygulanan hastaların ise PTH (tanı anında 200,5±204 pg/mL; tedavi sonunda 70,7±50,87 pg/mL) , kalsiyum (tanı anında 11,1±1,1 mg/dl; tedavi sonunda 9,3±0,6 mg/dl), fosfor (tanı anında 2,9±0,5 mg/dl ; tedavi sonrası 3,4±0,6 mg/dl ) değerlerinde anlamlı değiştiği izlendi. (p<0,001) . Bu sonuçlar hastalığın kalıcı tedavisinde cerrahinin önemini göstermektedir. Cerrahi uygulanmayan hastaların bir kısmına (25 hasta) medikal tedaviler (bisfosfonat, sinakalset, diüretik vs) denenmiştir. Medikal tedavi uygulanan hastalarda idrar kalsiyum atılımında anlamlı düzelme izlenmiştir (tanıda 239,06±135,3 mg/gün; tedavi sonrası 193,36±116,0 mg/gün) (p<0,001). Ancak diğer parametrelerde anlamlı değişiklik izlenmedi. Hasta sayısının göreceli olarak az olmasının bulguları etkilemiş olabileceği düşünüldü. Hastalığın en önemli komplikasyonlarından birisi kemik üzerine yıkıcı etkileridir. Bu çalışmada kemik mineral dansitelerinde anlamlı bir değişiklik izlenmemiştir. Ancak bu tedavi başarısızlığından ziyade hastaların bu konudaki takiplerinin ve kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanabilir. Klinisyenler tarafından kemik dansitometrik ölçümler, kılavuzlar ışığında daha sık yapılabilir. Primer hiperparatiroidi hakkında uzun vadeli ve geniş vaka serili ulusal çalışmalara ihtiyaç vardır. Primary hyperparathyroidism (PHPT) is a frequently seen endocrine disorder which causes overproduction of parathormone (PTH) from parathyroid tissues. In the last three decades early diagnosed, asymptomatic PHPT has taken place of late diagnosed, classic PHPT with severe complications. While surgery is the curative therapy of the disease there is a dynamic discussion going on for last 15 years about concerning the timing of the operation for asymptomatic patients. 171 patients, all aged above 18 years, diagnosed with PHPT during 2005-2015 in Baskent University Ankara Hospital were enrolled into our study. Data regarding patients' serum PTH, calcium, phosphorus, creatinine and urinary calcium levels, bone mineral density (BMD) scores, indications for surgery, pathology results, compatibility of pre-operative imaging techniques, complications, medical therapies and outcomes were obtained. Laboratory datas of patients with an interval of at least three months were examined. Mean age of disease was calculated as 62 (±13.07) years. The disease was shown to be predominant in females with the male-female ratio of 1:3. Patients then grouped, and changes in laboratory and clinic parameters were compared. Patients presented with classic disease, had significant decrease in serum PTH (at the time of diagnosis 153.6±146,0 pg/mL, at the end of therapy 86.5±50.6 pg/mL) and calcium (at the time of diagnosis10.4±0.8 mg/dL, at the end of therapy 9.8±0.7 mg/dL) levels. Patients fulfilling indication of surgery, but weren't operated for whether severe comorbidities or not giving consents showed no significant improvement regarding laboratory data. However patients who underwent surgery showed significant improvements in serum PTH (at the time of diagnosis 200.5±204 pg/mL; at the end of therapy 70.7±50.87 pg/mL), calcium (at the time of diagnosis 11.1±1.1 mg/dL; at the end of therapy 9.3±0.6 mg/dL) and phosphorus (at the time of diagnosis 2.9±0.5 mg/dL; at the end of therapy 3.4±0.6 mg/dL) levels (p<0.001). These results showed the importance of surgery for the curative therapy. A subset of patients who did not undergo surgery (25 patients) were treated with medical therapy (bisphosphonates, cinacalset, diuretics etc.). These patients showed significant improvement in urinary calcium excretion (at the time of diagnosis 239.06±135.3 mg/day at the end of therapy 193.36±116.0 mg/day) (p<0.001). However no significant improvement was observed in any other parameter. Relatively small number of the patient population may have caused this result. A more serious complication of the disease is its destructive effects on bone tissue. In our study we did not observe any significant improvement in BMD scores. However we speculate this stems from insufficiency of follow-ups and data collecting in regard to BMD scores rather than the failure of therapy. In the light of the guidelines, BMD evaluations should be conducted more frequently by clinicians. Trials with more patients and with longer follow-up are needed for PHPT.
  • Thumbnail Image
    Item
    Obstrüktif uyku apne sendromu şiddetinin serumdaki D vitamini düzeyi ile olan ilişkisi
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2015) Seyfettin Çelik, Emine Pınar; Seyfettin Çelik, Emine Pınar
    Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS); uyku sırasında tekrarlayan tam veya parsiyel üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları ve sıklıkla arteriyel kandaki oksijen satürasyonunda azalma ile karakterize bir sendromdur. Obstrüktif uyku apne sendromu etyolojisinde yer alan ve risk faktörü oluşturan nedenler günümüzde halen araştırılmakta ve bu konudaki çalışmalar sürmektedir. Yakın geçmişe kadar D vitamininin özellikle kemik metabolizması ve kalsiyum homeostazı üzerine olan major etkileri üzerinde durulmaktaydı. Günümüzde ise vücudun birçok doku ve hücresinde D vitamininin olduğunun keşfedilmesi ile kas iskelet sistemi dışında da birçok görevinin olduğu anlaşılmıştır. Çalışmamızda OUAS tanısı almış bireylerde D vitamini düzeylerini incelemek ve OUAS ile D vitamini eksikliği arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2015 - Mayıs 2015 tarihleri arasında OUAS ön tanısı ile Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Merkezi’nde bir gece yatırılarak polisomnografi (PSG) tetkiki yapılan 83 gönüllü dahil edildi. Apne hipopne indeksi (AHİ) < 5/saat olan 20 olgu basit horlama/kontrol grubu olarak değerlendirildi. AHİ > 5/saat olan olgular OUAS kabul edilerek, 22 hafif OUAS, 20 orta OUAS ve 21 ağır OUAS’lı çalışmaya alındı. Hastalarda D vitamini [25(OH)D3], parathormon (PTH), kalsiyum (Ca), fosfor (P) düzeyi ölçümü için kan alındı ve hızlıca biyokimya laboratuarına ulaştırılarak analiz edildi. Kontrol ve OUAS grubu arasında D vitamini düzeyleri arasında anlamlı fark saptanırken (p<0.05); PTH, Ca, P düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Kontrol grubunda D vitamini düzeyleri, hafif OUAS ve ağır OUAS grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ancak gruplar arasında PTH, Ca, P düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmedi. Çalışmamız sonucunda D vitamini eksikliği ile OUAS arasında anlamlı bir ilişki bulunması; D vitamini eksikliğinin OUAS fizyopatolojisinde yer alabileceğini göstermiştir. Literatürde D vitamini eksikliği ve OUAS ilişkisini araştıran az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızın bu anlamda literatüre katkı sağlayacağı görüşünde olmakla beraber, daha geniş serili prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Obstructive Sleep Apnea Syndrome (OSAS) is a disorder characterized by complete or partial upper airway obstruction episodes and frequently decreased arterial oxygen saturation. Etiological factors and risk factors of OSAS are still investigated and studies in this topic continue. Until recently, researches were focused on the major effects of vitamin D on the bone metabolism and calcium homeostasis. Today; it has been found that vitamin D plays roles in many cells and tissues of human body additional to its functions in the musculoskeletal system. In our study, we aimed to examine vitamin D levels in patients who are diagnosed as OSAS and to investigate the relationship between OSAS and vitamin D deficiency. 83 volunteers, who were suspected to have OSAS, were included in the study. They all underwent polysomnography (PSG) in the Sleep Disorders Center in Pulmonary Department, between January 2015 – May 2015. Twenty cases with apnea hypopnea index (AHİ) < 5/hour were evaluated as simple snoring/control group. Cases with AHİ > 5/hour were diagnosed as OSAS; 22 patients were diagnosed as mild, 20 patients were diagnosed as moderate and 21 patients were diagnosed as severe OSAS. Blood samples of these patients were studied for the measurement of vitamin D [25(OH)D3], parathormone (PTH) , calcium (Ca), phosphor (P) levels and the samples were quickly delivered to biochemistry laboratory. A statistically significant difference in vitamin D levels were observed (p<0.05) between the control and OSAS groups. However, no statistically significant difference was found in PTH, Ca, P levels among these groups (p>0.05). Vitamin D levels in the control group were significantly higher than the mild and the severe OSAS patients. No statistically significant difference was observed in PTH, Ca, P levels between these patients. Our study indicates that there is a significant relationship between vitamin D deficiency and OSAS. This finding suggests that vitamin D deficiency may play a role in the OSAS physiopathology. There are few studies exists about the association between vitamin D deficiency and OSAS. In this regard, we think our study will contribute to the literature. Moreover; prospective, randomized, controlled studies with large series were needed.