Tıp Fakültesi / Faculty of Medicine
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1403
Browse
2 results
Search Results
Item Geç preterm bebeklerde maternal risk faktörlerinin ve plasenta histopatolojilerinin neonatal morbiditeye etkisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Dutucu, Arife; Anuk İnce, DenizPreterm doğumlar, neonatal morbidite ve mortaliteyi oluşturan en önemli risk faktörüdür. Gebelik haftası 37 haftadan önce olan tüm bebekler preterm olarak tanımlanmaktadır. Bu bebeklerin yaklaşık %65-70’ini 340/7- 366/7 hafta arasında doğan geç preterm bebekler oluşturmaktadır. Geç preterm bebekler çoğunlukla fonksiyonel ve gelişimsel olarak matür olarak düşünülür ve term bebekler gibi ele alınırlar, bu nedenle sorunları gözden kaçabilir. Bu çalışmaya Ocak 2018-Temmuz 2018 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Uygulama ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan ünitesinde izlenen gebelik yaşı 340/7- 366/7 hafta olan toplam 62 bebek dahil edilmiştir. Çalışmamızda plasental patoloji ve maternal risk faktörlerine göre bu bebeklerde oluşan neonatal morbiditeler değerlendirilmiştir. Multipl konjenital anomalisi, kromozomal bozukluğu olan bebekler ve farklı hastanelerde doğup hastanemize yatırılan geç preterm yenidoğanlar çalışma dışında bırakıldı. Bu çalışmada en sık görülen morbiditeler beslenme intoleransı (%56.5), hiperbilirübinemi (%50), hipoglisemi (%32.3), yenidoğanın geçici takipnesi (%16.1), polisitemi (%9.7), sepsis (%8.1) ve respiratuvar distres sendromu (%6.5) olarak saptandı. Geç preterm bebeklerde gebelik haftalarına (34., 35. ve 36. haftalar) göre karşılaştırdığımızda; yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki yatış süreleri, morbidite sıklığı ve tedavi gereksinimi en yüksek oranda 34. gebelik haftasında doğan bebeklerde görüldü. Plasentasında maternal uterin malperfüzyon patolojisi görülen bebeklerde hiperbilirubinemi ve intrakranial kanamanın; kronik inflamasyon patolojisi olanlarda polisitemi, beslenme intoleransı ve tekrarlayan hastaneye yatış riskinin; fetal obliteratif vaskülopati patolojisi olanlarda polisiteminin; plasentomegalisi olanlarda erken neonatal sepsis ve beslenme intoleransının ve plasentasında hematomu olan bebeklerde ise pnömötoraksın istatistiksel olarak yüksek görüldüğü belirlendi. Preeklamptik anne bebeklerinde hiperbilirubinemi ve beslenme intoleransının; EMR’li anne bebeklerinde beslenme intoleransının; oligohidroamniyotik anne bebeklerinde hiperbilirubinemi ve beslenme intoleransının; plasenta previası olan anne bebeklerinde RDS ve intrakranial kanamanın; trombofilisi olan anne bebeklerinde hiperbilirubinemi, erken neonatal sepsis ve beslenme intoleransının ve maternal enfeksiyonu olan anne bebeklerinde ise erken neonatal sepsis ve tekrarlayan hastane yatış riskinin anlamlı şekilde yüksek görüldüğü belirlendi.Sonuç olarak; çalışmamızda 34.gebelik haftasında doğan bebeklerde, diğer gebelik haftalarına göre daha çok morbidite saptanmıştır. Annede preeklampsi, oligohidroamniyoz, trombofili, enfeksiyon gibi risk faktörlerinin ve maternal uterin malperfüzyon, kronik inflamasyon, plasentomegali gibi plasentaya ait problemlerin olmasının bebeklerde morbiditeyi artırdığı belirlenmiştir. Preterm births are the most important risk factor for neonatal morbidity and mortality. All infants born before 37 gestational weeks are defined as preterm. About 65-70% of these babies are late preterm infants who were born between 340/7- 366/7 gestational weeks. Late preterm infants are often considered to be mature functionally and developmentally, they were also considered as full-term babies. Therefore, these problems can be overlooked in late preterm infants. This study was carried out between January 2018 and July 2018 at Baskent University Faculty of Medicine including a total of 62 late preterm infants. We evaluated neonatal morbidities in these infants according to placental pathology and maternal risk factors. Multiple congenital anomalies, chromosomal abnormalities and late preterm newborns who were born at the other hospitals were excluded from the study. The most frequent morbidities were feeding intolerance (56.5%), hyperbilirubinemia (50%), hypoglycemia (32.3%), neonatal transient tachypnea (16.1%), polycythemia (9.7%), sepsis (8.1%) and respiratory distress syndrome (6.5%). When we compared according to gestational weeks (34th, 35th and 36th weeks) of late preterm infants; the length of hospitalization, morbidities and treatment requirement were found to be highest in 34th weeks of gestation. Maternal malperfusion pathology in the placenta was related to hyperbilirubinemia and intracranial hemorrhage; chronic inflammation pathology was related to polycythemia, feeding intolerance and recurrent hospitalization; fetal obliterative vasculopathy pathology was related to polycythemia; placentomegaly was related to early neonatal sepsis and feeding intolerance; placental hematomas were related to pneumothorax that all were found to be statistically significant. The following diseases were observed more frequently in the presence of these maternal risk factors, respectively. These included hyperbilirubinemia and feeding intolerance which were mostly observed in infants of preeclamptic mothers; also feeding intolerance in infants of mothers who have PPROM; hyperbilirubinemia and feeding intolerance in infants of oligohydramniotic mothers; RDS and intracranial hemorrhage in infants of mothers with placenta previa; hyperbilirubinemia, early neonatal sepsis and feeding intolerance in infants of mothers with maternal thrombophilia and early neonatal sepsis and re-hospitalization in infants of mothers with maternal infections that were found to be statistically significant. Consequently; in our study, the babies who were born at the 34th gestational weeks have more morbidities than the late preterm infants born in other gestational weeks. It has been determined that risk factors such as preeclampsia, oligohydramnios, thrombophilia, infection and placental problems such as maternal malperfusion, chronic inflammation and placentomegaly increase morbidities in late preterm infants.Item Kemoterapi alan hastalarda toksik mortalite sıklığı ve buna etki eden klinik ve demografik faktörler(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2015) Doğan, Özlem; Köse, FatihKemoterapötik ilaçlara bağlı sık görülen yan etkiler sınıf yan etkileri, bulantı, kusma, miyelosupresyon, organ fonksiyon bozuklukları (böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında bozulma) ve idiyosinkratik reaksiyonlar olup hastalarda ilave morbidite ve mortalite nedeni olabilmekte ve iyi yönetilemediği zaman hastaların tedavilerinde ciddi aksamalara yol açmaktadır. Literatürde hastaların sosyo-demografik özellikleri ve hastaneye ilk başvuru anındaki klinik ve laboratuar değerlendirilmesi ile kemoterapötik ajan kullanımına bağlı oluşan toksisite arasında ilişki olup olmadığı ve bu faktörlerin toksisite oranları üzerinde arttırıcı etkisi olup olmadığını sorgulayan az sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışma ile yeni kanser tanısı almış hastaların başvuru anı ve tedavi sürecinde; tümör ve hasta özelliklerinin yanında sosyodemografik özelliklerinin kemoterapi yan etki gelişimi ile ilişkisinin olup olmadığını saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya alınan 249 hastanın 114’ü (% 45.8) erkek, 135’i (% 54.2) kadındı. En genç hasta 18 ve en yaşlı hasta 85 yaşındaydı. Hastaların sosyodemografik, tümör ve kemoterapi rejimi özellikleri ile kemoterapi toksisiteleri arasındaki ilişki incelendi. Hastaların eğitim durumu ile hastalarda saptanan mukozit (p=0.03), enfeksiyon gelişimi (p=0.02) ve trombositopeni (p=0.01) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Hastaların yaşı ile görülen grad 3-4 kemoterapi toksisitesi (p=0.001) ve hematolojik toksisite (p=0.003) arasındaki ilişki anlamlı bulundu. Hastaneye yatırılarak kemoterapi verilen hasta grubunda grad 3-4 toksisite (p=0.003), bulantı kusma (p=0.01) ve ABY (p=0.001) görülme sıklığının arttığı görüldü. Gelinen yerleşim yeri, yakınının desteği, ek hastalık ve ilaç kullanımı öyküsü ile kemoterapötik toksisiteleri arasındaki istatistiksel anlamlı ilişki saptanamadı (p > 0.05). Çalışmamızda kemoterapi toksisiteleri ile yaş ve eğitim seviyesi dışında diğer sosyodemografik verilerin arasında istatistiksel bir ilişki olmadığını saptadık. Bu sonuçlar sosyodemografik özelliklerin kemoterapi kararında, tümör çeşidi ve tedavi özelliklerinin yanında göz önüne alınması gereken diğer bir faktör olduğunu düşündürmektedir. Chemotherapy related side effects can be divided into class side effects like the nausea, vomitting, myelosupression, mucositis, neuropathy, diarrhea and idiosyncratic reactions which can not be predicted before. These side effects can be resulted with significant morbidity and mortality beside the cancer itself. So, choosing patients those who had higher risk of developing significant side effects is one of the key for preventing significant morbidities and even mortality. Although literature is full of data which showed significant relation between tumor, chemotherapy regimens and treatment related toxicities. However, to the best of our knowledge, there is no study that particularly evaluate possible role of sociodemographic characteristic chemotherapy related side effects. The main aim of this study is look for whether some important patient’s sociodemographic factors significantly related with chemotherapy side effects or not. There were 114 (% 45.8) male and 135 (% 54.2) female patients in whole group. Median age was 52 years old (range 18-85). Statistical analysis showed that there were significant relation between educational status and mucositis (p=0.03), infection rate (p=0.02), and thrombocytopenia (p=0.01). Grade 3-4 chemotherapy related side effects (p=0.001) and hematological toxicity (p=0.003) statistically higher in patients older than 65 years old compared to patients younger than 65 years old. Also, statistical analysis showed significantly increased incidence rate of grade 3-4 chemotherapy related side effects (p=0.003), nausea, vomitting (p=0.01) and acute renal failure (p=0.001) in hospitalized people compared to out-patient clinic. Statistical analysis failed to show any significantly important relation between patients other sociodemographic charecteristics and chemoteharpy related side effects (p> 0.05). In conclusion, this study showed that only age and educational status had significant effect on chemotherapy toxicities. So, this study suggest that sociodemographic characteristics may be another important factor beside the tumor and treatment characteristics in decision-making process of cancer patients.