Tıp Fakültesi / Faculty of Medicine
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1403
Browse
7 results
Search Results
Item Kronik böbrek yetmezliği hastalarında görülen malnutrisyona pankreas egzokrin disfonksiyonunun katkısı var mıdır?(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2010) Demirhan, Özgür; Sezer, SirenKronik böbrek hastalığı ve yetmezliği,dünyada yaygınlığı giderek artmakta olan mortalitesi ve morbiditesi bir çok hastalıktan çok daha fazla saptanan bir hastalıktır. Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda 5 yıllık mortalite %60’lara varmaktadır.Bunda hastalığın kendisi kadar, hastalığa bağlı olarak meydana gelen komplikasyonların rolü yüksektir. Malnutrisyon ise kronik böbrek yetmezliğinin seyrinde karşımıza çıkan ve en az diğer komplikasyonlar kadar ciddiyetle ele alınması gereken, mortalite ve morbidite üzerine etkisi büyük olan bir komplikasyondur. Pankreas egzokrin fonksiyonu sindirim ve besinlerin absorbsiyonunda önemli rol oynamaktadır. Pankreatik egzokrin disfonksiyonu pek çok hastalık sonucunda ortaya çıkabilmekte ve malnutrisyon ile sonuçlanmaktadır. Kronik böbrek hastalığı ile pankreas egzokrin fonksiyonu arasındaki ilişki henüz açıklanamamış olup literatürde böbrek hastalıklarında (akut-kronik böbrek yetmezliği, kronik böbrek hastalığı, akut kronik glomerulonefritler, v.b) pankreas egzokrin disfonksiyonunun olabileceğini gösteren çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada bu ilişkinin olup olmadığını göstermek amaçlanmaktadır. Bu çalışmaya 40 kronik böbrek yetmezliği, 40 kronik böbrek hastalığı tanısı olan ve 40 bilinen sistemik hastalığı bulunmayan gönüllü hasta alındı. Hastaların nutrisyonel durumunun belirlenmesi amacıyla her hastaya ‘Mini Beslenme Değerlendirme’ (MNA) formu dolduruldu. Kontrol grubundan fekal elastaz 1 ölçümü amaçlı birer gaita örneği; hastalardan serum amilaz, serum lipaz, serum albumin, CRP ölçümü için venöz kan ve fekal elastaz 1 için gaita örneği alındı. En az 3 yıldır KBY, KBH tanıları olan hastaların; KBH grubunda yaş ortalaması 65,6 ±15,3 yıl, hastaların 27’si (%67,5) erkek, 13’ü /(%32,5) kadın; KBY grubunda ise yaş ortalaması 45,2±13,6 yıl, hastaların 32’si (%80) erkek, 8’i (%20) kadındı. Çalışmamızda kronik böbrek hastalığı olan hastalarla, kronik böbrek yetmezliği olan hastaların amilaz değerleri arasında istatistiki fark saptanmış olmasına rağmen bu hastaların malnütrisyon durumlarına göre klasifikasyonları sonrasında amilaz değerleri arasında fark saptanmamıştır. Lipaz değerleri için ise hem kronik böbrek hastalığı ve yetmezliği durumunda hem de malnütrisyonu olan ve olmayan grup ayırımında istatistiksel farklılığın olmaması söz konusuydu. Amilazın kronik böbrek hastalıklı hastalarda serum düzeylerinin artığı bilnmektedir. Bu, özellikle amilazın pankreas egzokrin fonksiyonlarını göstermede non-spesifik olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde lipazda pankreas egzokrin fonksiyonlarını göstermede non-spesifiktir. Çalışmamızda ayrıca, kontrol grubunun fekal elastaz 1 ortalamaları: 705,6 μg/g (225-900), KBH hastalarının fekal elastaz 1 ortalamaları: 335,3 μg/g (102,9-480,1), KBY’li hasta grubunun fekal elastaz 1 ortalaması: 395,9 μg/g (286,9-494,3) olarak bulundu. Çalışmamıza dahil edilen hastalarla kontrol grubunun karşılaştırılmasında hem kronik böbrek hastalarında hem de kronik böbrek yetmezlikli hastalarda kontrol grubuna göre fekal elastaz düzeyi istatistiksel anlamlılıkta düşük saptandı. Fekal elastazın egzokrin pankreas fonksiyonları göstermedeki duyarlılığı göz önüne alındığında bu sonuç böbrek hastalarında pankreas egzokrin fonksiyonlarının da bozulduğunu göstermektedir. Bununla birlikte hastalara uygulanan mini beslenme değerlendirme testi sonrası malnütrisyon tespit edilen hastalarla tespit edilmeyen hastaların fekal elastaz düzeyleri arasında fark saptanmadı. Böbrek hastalıklarında malnütrisyona neden olan çok sayıda faktörün olması nedeniyle fekal elastaz düzeylerinde istatistiki farkın olmadığı düşünülebilir, ancak genel olarak böbrek hastalarında pankreas egzokrin fonksiyonlarının etkilendiği ve bunun da malnütrisyona katkıda bulunabileceği göz ardı edilmemelidir. Chronic kidney disease and failure, is a disease with an increasing prevalance, which has mortality and morbidity ratios more than lots of diseases,i ans a disease detected. In patients with chronic renal failure 5-year mortality ratio reaches to sixty percentage. As well as disease itself, also the complications of disease have role in this high mortality ratio. Malnutrition is a complication that is seen in the course of chronic renal failure , which has a great effect to mortality and morbidity, and should be held seriously. The exocrine function of pancreas plays an important role in digestion and absorption of nutrients. Pancreatic exocrine dysfunction may ocur due to many diseases and this situation results in malnutrition. The relationship between chronic renal failure and pancreatic exocrine function is not explained yet. There is no data in literature showing pancreas exocrine dysfunction in kidney diseases (acute-chronic kidney failure, chronic kidney disease, acute-chronic glomerulonephritis, etc.), This study aimed to show whether this relationship exists or not. Forty chronic renal failure patients, 40 chronic kidney disease patients and 40 volunteer patients without known systemic diseases were conducted in this study. 'Mini Nutritional Assessment' (MNA) form has been filled up by patients to determine the nutritional status of them. Stool samples from control group individuals and patients to measure fecal elastase 1, and venous blood samples for measurement of serum amylase, serum lipase, serum albumin, CRP values from patients were collected. The patients had chronic renal failure (CRF) and chronic kidney disease (CKD) diagnoses at least for 3 years. patients Least 3 years, In CKD group the mean age of the patients was 65.6 ± 15.3 years, 27 patients (67.5%) were male, and 13 (32.5%) were female. In CRF group, the mean age of the patients was 45.2 ± 13.6 years, 32 patients (80%) were male and 8 (20%) were female. Although statistical difference was found between the amylase values of CKD and CRF groups; after the classification of patients due to malnutrition status there was no significant difference between the amylase values of patients in two groups. There were no statistically significant differences between CKD and CRF groups; and between patients with and without malnutrition, when analyzed according to lipase values. It is known that serum amylase level increases in patients with chronic kidney disease. This data especially shows that amylase values are non-specific in showing pancreatic exocrine functions. Similarly lipase valueas are also non-specific in showing pancreatic exocrine functions. In our study, the fecal elastase 1 mean values of the control group, CKD pstients, and CRF patients were found as : 705.6 mg / g (225-900), 335.3 mg / g (102,9-480,1),and 395.9 mg / g (286,9-494,3) respectively. found. The fecal elastase values of control group was significantly lower both from CKD and CRF patients. . When the sensitivity of fecal elastase to show pancreas exocrine function is considered, these results indicate the deterioration of pancreas exocrine functions in patients with kidney disease. However, there was no difference found between the fecal elastase values of patients that were or were not diagnosed as malnutrited due to the mini nutritional assessment test. The absence of statistically significant difference between fecal elastase values may be considered as normal; because there are lots of factors in kidney diseases which cause malnutrition, But it should not be underestimated that pancreas exocrine functions are effected in kidney disease patients , and this contributes to malnutrition.Item Kronik böbrek yetmezliği hastalarında D vitamini eksikliği ile inflamasyon ve aşikar ateroskleroz arasındaki ilişki(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2008) Kal, Öznur; Sezer, SirenVitamin D güneş ışığı vitaminidir ve çocuklarda riketsin önlenmesinde çok önemlidir. Vitamin D’nin sadece kalsiyum ve fosfor regülasyonunda etkisi olmadığı, aynı zamanda antiinflamatuar, antiproliferatif, immün modulatör özellikleriyle maksimum kas gücü sağlamada, tip 1 diyabet, multiple skleroz, romatoid artrit, hipertansiyon, kardiyovasküler kalp hastalığı ve çeşitli kanserleri önlemede de etkisi olduğu gözlenmektedir. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D takviyesinin sadece renal osteodistrofi kontrolünü sağlamada değil, kalp hastalıklarından korunmada ve mortalite üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir. Biz de bu çalışmalardan yola çıkarak böbrek yetmezliği hastalarında D vitamini eksikliği ile inflamasyon ve aşikar ateroskleroz ilişkisini araştırmayı planladık. Bu amaçla 33 kompanse böbrek yetmezliği , 38 hemodiyaliz ve 23 kontrol olmak üzere toplam 94 hasta dahil ettik. Bu hastalarda 25 (OH)D düzeyi, inflamasyon belirteci olarak C reaktif protein yine inflamasyon ve beslenme belirteci albumin düzeyi ile aşikar ateroskleroz indekslerini araştırdık. Kontrol hastalarından 5 (%12.2) vakada, kompanse grupta 13 (%31.7) vakada, hemodiyaliz grubunda 23 (%56.1) vakada D vitamini eksikliği saptadık. Böbrek yetmezliği olan grupta böbrek fonksiyonları normal olan gruba göre vitamin D eksikliği oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.008). Ayrıca vitamin D eksikliği olan böbrek yetmezliği hastalarında CRP düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek, albumin düzeyleri daha düşük ve aşikar ateroskleroz insidansı bu hastalarda istatistiksel olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0.016 ,p=0.008, p=0.003). Özetle üremik hastalarda gelişen vitamin D eksikliği yüksek inflamasyon riski ve aterosklerotik kalp hastalığı gelişimindeki risk artışı ile beraber olabilir. Bu hasta grubunda vitamin D eksikliği ve tedavisi sadece PTH düzeyiyle belirlenmemelidir. Sonuçları bilinmemekle birlikte kronik böbrek yetmezliği hastalarında düzenli aktif D vitamini takviyesi ile inflamasyon gelişimi ve kardiyovasküler hastalıkların risk azaltımı mümkün olabilir. Vitamin D known as the sunshine vitamin, is important for the prevention of rickets in children. Vitamin D does not only have effect on calcium and phosphorus homeostasis, but is now being recognized to have important role in maintaining maximum muscle strenght and the prevention of many chronic diseases, including type 1 diabetes, multipl sclerosis, rheumatoid arthritis, hypertension, cardiovascular heart disease, and many common cancers. Recent studies showed that vitamin D supplementation not only has the ability to prevent from hyperthyroidic bone disease but it can also affect cardiovascular health by altering the inflammatory response associated with atherosclerosis. In this observation we aimed to document the vitamin D measurements in uremic patients and examine its association with inflammation and cardiovascular heart disease. We examined 33 predialysis chronic renal failure patients, 38 hemodialysis patients, and 23 healthy subjects. We examined the levels of 25(OH)D, CRP, albumin and the atherosclerosis index. We found vitamin D deficiency in 5 helthy subjects (%12,2), 13 predialysis patients (%31,7), and 23 hemodialysis patients (%56,1). We found that vitamin D deficiency was more common in uremic patients as compared with healthy group (p=0,008). In addition CRP levels were higher, albumin levels were lower, and the incidence of atherosclerosis was higher in uremic patients (p=0,016, p=0,008 , p=0,003 respectively). In summary uremic patients tend to have more frequent vitamin D deficiency which is associated with increased risk of inflammation and atherosclerotic cardiovascular heart disease .Item Kronik böbrek yetmezliğinde ortalama trombosit hacmini etkileyen faktörler ve klinik önemi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2008) Sakallı Erçoban, Hale; Baskın, EsraKronik böbrek yetmezliğinde (KBY) kanama diyatezi ve trombotik komplikasyonlar sık karşılaşılan sorunlardır. Trombosit fonksiyon bozuklukları başta olmak üzere multifaktöriyel ve karmaşık mekanizmalarla ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda kanama diyatezi ve trombotik sorunların gösterilmesinde ortalama trombosit hacminin (MPV) yararlı ve kolay bir parametre olduğu bildirilmektedir. KBY’li hastalarda MPV’nin önemini araştıran çalışmalar yetersiz düzeyde olup, çocuklarda hiç bilinmemektedir. Bu çalışmada diyaliz tedavisi uygulanan çocuklarda MPV değerlerini etkileyen faktörler ve bunların klinik öneminin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 54 hemodiyaliz (HD) (24 kız, 30 erkek), 55 periton diyalizi (PD) (25 kız, 30 erkek) olmak üzere 109 hasta alındı. Hastaların yaşları, vücut ağırlıkları, KBY’ne neden olan primer hastalıkları, uygulanan diyaliz tedavi yöntemleri (HD/PD), arteriyovenöz fistül problemleri, diyaliz süreleri, kullandıkları ilaçlar, eritropoetin dozları kaydedildi; haftalık eritropoetin dozları hesaplandı. Tüm hastaların tam kan sayımı ve biyokimyasal parametreleri değerlendirildi. HD hastalarının ortalama MPV düzeyleri (8.05 ± 1.31), PD hastalarına göre daha yüksek (7.79 ± 1.0) bulunmakla beraber, aralarındaki fark anlamlı bulunmadı (p>0.05). Her iki grubun kullandıkları eritropoetin dozları benzerdi. Hastalar haftalık eritropoetin ihtiyacının 150 Ü/kg’ın altında ve üzerinde olmasına göre gruplandırıldığında, 150 Ü/kg/hf’nın üzerinde eritropoetin alanların ortalama MPV değerinin, 150 Ü/kg/hf’nın altında eritropoetin alanlara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü (p=0.016). HD ve PD grupları ayrı ayrı incelendiğinde, HD hastalarında kullanılan eritropoetin dozu ile MPV arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (r=0.033, p=0.028). HD grubunda 150 Ü/kg/hf’nın üzerinde eritropoetin alan hastaların ortalama MPV değerleri, 150 Ü/kg/hf’nın altında eritropoetin alanlardan daha yüksekti (p=0.017). PD hastalarında ise eritropoetin dozları ile MPV arasında ilişki gösterilemedi (p>0.05). HD hastaları arasında A-V fistül problemi yaşayanların ortalama MPV değeri, fistül problemi gelişmeyenlerin ortalama MPV değerinden anlamlı düzeyde yüksekti (p=0.017). HD grubunda Anjiotensin Dönüştürücü Enzim (ACE) inhibitörü alanların ortalama MPV değerleri, almayanlara göre anlamlı şekilde düşük bulundu ve ACE inhibitörü kullanımı ile MPV arasında negatif korelasyon saptandı (r= -0.30, p=0.028). PD grubunda ise ACE inhibitörü alanlar ile almayanların ortalama MPV değerleri arasında fark yoktu (p>0.05). Sonuç olarak KBY’li hastalarda, özellikle HD tedavisi uygulananlarda eritropoetin dozu ile MPV düzeyleri arasında arasında anlamlı ilişki olması ve fistül problemi olanlarda artmış MPV değerlerinin gösterilmesi, yüksek MPV değerlerinin bu hastalarda tromboza eğilime katkıda bulunduğunu düşündürmüş ve ACE inhibitörü kullanımının trombosit aktivasyonunu azalttığı görüşüne varılmıştır. KBY’li hastalarda kolay ve basit bir yöntem olan MPV ölçümlerinin gelişebilecek fistül problemlerinin önceden belirlenmesinde ve önlem alınmasında prediktif değere sahip olabileceği kanısına varılmıştır. Bleeding problems and thrombotic complications are frequently seen in chronic renal failure (CRF). Although the main responsible factor is platelet dysfunction, multifactorial and complex mechanisms play important roles. Recently, mean platelet volume (MPV) has been recommended to be an easy and useful parameter in order to indicate the bleeding problems and thrombotic events. There are only a few studies on clinical importance of MPV in adults patients with CRF, but none in children. In this study, we aimed to investigate the factors which effect MPV and their clinical outcomes in children on hemodialysis (HD) and peritoneal dialysis (PD). A hundred and nine patients with CRF undergoing either HD [(n= 54) 24 female, 30 male] or PD [(n= 55) 25 female, 30 male) were included in the study. The age and the weight of the subjects, the disease causing CFR, the applying method of dialysis, the problems of arteriovenous fistulas, duration of dialysis, drugs used, dose of erythropoietin were recorded. The weekly erythropoietin doses of the subjects were calculated. Complete blood cell counts and biochemical parameters of the subjects were evaluated. Although the MPV levels of patients in HD group (8,05±1,31) were higher than the MPV levels of PD group (7,79±1,0), there was no significant difference between them (p>0,05). Erythropoietin doses of two groups were similar to each other. In the whole study group, MPV of patients receiving erythropoietin at a dose of >150 U/kg/wk were significantly higher than the patients’ receiving erythropoietin at a dose of <150 U/kg/wk (p= 0,016). The dose of erythropoietin was strongly correlated with MPV levels in HD group (r= 0,033, p= 0,028). In the HD group, MPV of patients receiving erythropoietin at a dose of >150 U/kg/wk were significantly higher than the patients’ receiving erythropoietin at a dose of <150 U/kg/wk (p= 0,017). But there was no relation between erythropoietin doses and MPV levels in PD group. In the HD group, MPV levels of patients having problems of arteriovenous (AV) fistulas were significantly higher than those of patients without having problems (p= 0,017). MPV levels of of patients who were receiving Angiotensin Converting Enzyme (ACE) Inhibitors in HD group were significantly lower than the patients’ who were not receiving ACE inhibitors, and there was a negative correlation between the usage of ACE inhibitors and MPV levels (r= -0,30, p= 0,028). There was no significant difference between the usage of ACE inhibitors and MPV levels in PD group (p>0,05). In conclusion, the significant relationship between MPV levels and erythropoietin doses in HD patients and the higher levels of MPV in patients with A-V fistulas problems revealed that higher MPV levels may contribute to the tendency of thrombosis in CRF and the usage of ACE inhibitors may reduce platelet activation in these patients. MPV is an easy and simple test, which may have a predictive value in order to indicate the risks and to take measures for fistulas problems in patients with CRF.Item Hemodiyaliz hastalarında rezistin inflamasyon ve ateroskleroz(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2007) Çınar, Yelda; Sezer, SirenAdipoz doku adipositlerden oluşan kompleks endokrin bir organdır. Bu adipositlerden bazı sitokin ve hormonlar salgılanır: leptin, adiponektin, rezistin, TNF alfa, IL 6. Rezistin, adipositlerden salgılanan ve adipogenezi inhibe eden 92 amino asitli sisteinden zengin bir peptid hormondur. Henüz renal yetmezlikte artmış rezistin düzeyi ve sonuçları pek irdelenmemiştir. Çalışmalarda erken evre renal yetmezlik, periton diyaliz (PD) ve hemodiyaliz (HD) hastalarının kontrol grubundan yüksek rezistin seviyesine sahip olduğu gösterilmiştir. Nonrenal hastalıklarda rezistinin inflamasyon ve aterosklerozla ilişkisi yeni çalışmalarda incelenmekle birlikte, renal hastalıklarda bu üç faktör arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar henüz yoktur. Çalışmamızda HD hastalarında serum rezistin düzeyini ölçmeyi ve rezistin düzeyinin inflamasyon ve karotis aterosklerozla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 44 HD hastası alındı. Hasta serum rezistin düzeyi, yaş ve cinsiyet olarak eş 17 sağlıklı gönüllü ile karşılaştırıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, diyaliz süresi, vücut kitle indeksi (VKİ), hemotokrit, lökosit, kan üre nitrojeni (BUN), kreatinin, sodyum (Na), potasyum (K), kalsiyum (Ca), fosfor (P), serum albumin, total kolestrol, LDL, HDL, trigliserid, C reaktif protein (CRP), serum demir, ferritin, total demir bağlama kapasitesi ve iPTH düzeyleri gibi demografik ve laboratuvar verileri değerlendirildi. Karotis doppler ultrasonografi aynı hekim tarafından karotis intima mediya kalınlığı (IMK) ve plak varlığı açısından değerlendirildi. Serum rezistin düzeyi diyaliz hasta grubunda 18,76 ± 3,94 ng/ml, sağlıklı kontrol grubunda 9,63 ± 5,09 ng/ml’di ve diyaliz hasta grubunda anlamlı olarak yüksekti (p<0,0001) ix Diyaliz grubunda CRP ile rezistin univariate lineer regresyon analizine göre ilişkiliydi (p < 0.0001, β= 4.52, r2= 0.38). CRP laboratuar üst sınırı olan 0.5 mg/dL göre gruplandırıldığında univariate lineer regresyon analize göre CRP’nin 0.5 mg/dL’nin üzerinde olması rezistinle ilişkiliydi (p < 0.0001, β= 6.44, r2=0.67). Hasta laboratuvar verileri değerlendirildiğinde, HD hastalarında rezistinin yaş, hemoglobin, kalsiyum ve CRP ile pozitif ilişkili olduğu görüldü. Kontrol grubunda ise rezistin düzeyi kreatinin, potasyum ve CRP ile pozitif, HDL ile negatif ilişkiliydi. Rezistin düzeyine etki ettiği düşünülen laboratuvar parametreleri ile multivariate regresyon analiz yapıldığında ise, diyaliz grubunda serum rezistin düzeyi sadece CRP ile pozitif ilişkiye sahipti ve bu ilişki cinsiyet, yaş, VKİ ile düzeltildiğinde devam etti. HD hastalarında ortalama karotis intima media kalınlığı (0.73 ± 0.23 mm) kontrol grubuna (0.54 ± 0.14) göre anlamlı olarak yüksekti (p < 0.005). HD hastalarında karotis IMK sigara (r=0.41, p=0.002), yaş (r=0.42, p=0.001), LDL (r=0.27, p=0.042), CRP (r=0.54, p=0.000), rezistin (r=0.38, p=0.004), plak varlığı (r=0.49, p=0.000) ile pozitif ilişkiliydi. HD hastaları plak varlığı açısından değerlendirildiğinde ise, plak var olan grupta (20.9 ± 3.1 ng/ml) serum rezistin düzeyi, plak yok olan gruba (16.59 ± 3.4 ng/ml) göre anlamlı olarak yüksekti (p < 0.0001). Serum rezistin seviyesi HD hastalarında yüksektir. Bu hasta grubunda artmış rezistin düzeyi inflamasyon ve karotis aterosklerozu ile ilişkilidir. Rezistin yüksekliği, bu populasyonda erken başlangıçlı aterosklerozda önemli rol oynayabilir.Item Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi acil servisine başvuran kronik böbrek yetmezliği tanılı hastaların retrospektif analizi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2011) Turgut, Nagihan; Gülalp, BetülKronik böbrek hastalığı erken mortalite, yaşam kalitesinde azalma ve artmış sağlık harcamaları gibi çok ciddi sonuçlara yol açan önemli bir sağlık sorunudur. Bu hastalık, seyri esnasında asemptomatik böbrek fonksiyonu azalmasından üremik sendroma kadar değişen klinik bir yelpaze sergiler. Kronik böbrek yetmezliğinin (KBY) nedenleri coğrafik, etnik ve cinsiyet gibi faktörlerden etkilenebilen etiyolojik faktörlerdir. Diabet (DM), hipertansiyon (HT) veya kardiyovasküler hastalık öyküsü olanların KBY gelişimi için en riskli gruplar olduğu bildirilmektedir. Mevcut güncel verilere göre 2008 yılında Türkiye’de renal replasman tedavisi (RRT) gerektiren son dönem böbrek yetmezliğinin nokta prevalansı milyon nüfus başına 756 olarak saptanmıştır. Yaygın olarak görülen bu hastalığın sadece diyabet veya HT gibi komorbiditeler varlığı ile değil, obesite gibi diğer risk faktörleri ile de ilgili olduğu göz önüne alınırsa, hem tarama hem de etkin mücadele gerektiren bir sağlık sorunun olduğu bir kez daha görülecektir. Oldukça farklı yönü olan bu hastalıkta çok sık görülen kardiyovasküler hadiseler ve sepsise varabilen enfeksiyöz nedenler dolayısıyla hastanelere başvuru oldukça sık görülür. İlk değerlendirme için acil servise başvuruların ve burada uygulanacak ilk tıbbi tedavinin kritik önem taşıdığı bu hasta grubunda acil servis ekibinin bilgi seviyesinin artırılması ve başvurularda öncelikle değerlendirilmesi gereken durumların belirlenmesi amacıyla bu çalışma düzenlenmiştir.Item Üremik pruritus tedavisinde endokannabinoid içerikli nemlendirici kremlerin etkinliği(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2014) Yücel, Sedat; Güleç, A. TülinUremic pruritus is still a common and distressing symptom in patients with chronic renal failure undergoing dialysis treatment, despite advances made in its treatment. Cannabinoids, obtained from marijuana plants, seem to be a rational therapeutic option for pruritic diseases via their antiinflammatory effects. There has been only one study in literature regarding the antipruritic effects of cannabinoids in uremic pruritus. The aim of this retrospective study was to evaluate the efficacy and safety of emollients with endocannabinoids in the treatment of uremic pruritus. All 40 uremic pruritus patients (24 male and 16 female) included in this retrospective study applied a cream with structured natural lipids (derma membrane structure) and endocannabinoids (N-acetylethanolamine and N-palmitoylethanolamide) twice daily for 4 weeks and were followed up for 3 months. İntensity of pruritus was evaluated using two scoring methods: the "Visual analogue scale" and the "Modified itch severity scale". Xerosis was also assessed using the "El Gammal xerosis scale". Pruritus was evaluated before treatment, at weekly intervals during treatment and at biweekly intervals over a 3-month follow-up period. Xerosis was assessed before and after the treatment period. After a 4-week treatment period, pruritus was completely eliminated in 8 patients (20%) and a significant reduction of pruritus was noted in 26 patients (65%) using both scales for itching intensity assessment (p=0.000). Xerosis scores were also significantly reduced in 29 patients (72.5%) (p=0.000). Three months after discontinuation of the treatment, pruritus remained significantly less intensive compared to the beginning of the study (p=0.000). The cream was well tolerated by all patients. The results of our study revealed that emollient creams containing endocannabinoids are an effective and safe option for the treatment of uremic pruritus. In addition, the antipruritic effect of the cream is sustained for a long period after discontinuation of treatment. These emollients could also be of help in controlling xerosis in the patientsItem Diyaliz hastalarında plazma ghrelin düzeyinin malnüttrisyon ile ilişkisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2006) Uyar, Murathan; Sezen, SirenGhrelin, ana olarak midedeki endokrin hücrelerde sentezlenen yeni bir homondur. Öncelikle güçlü bir büyüme hormonu salgılatıcı hormon olarak tanımlanmış olmasına karşın insanlarda, iştah ve vücut ağırlığının fizyolojik bir düzenleyicisi olduğu anlaşılmıştır. Ghrelin salgısının böbrek yetmezliği olan hastalarda değiştiği bilinmektedir. Çalışmamızda, kronik böbrek yetmezliği hastalarında serum ghrelin düzeylerini ölçmeyi ve belirli nütrisyonel ve inflamatuar belirteçlerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 28 hemodiyaliz (HD) ve 30 periton diyalizi (PD) hastası alındı. Hastaların serum ghrelin düzeyleri yaş ve cinsiyet olarak eş 21 sağlıklı gönüllü ile karşılaştırıldı. Hastaların serum ghrelin düzeyi dışında yaş, cinsiyet, diyaliz süresi, vücut kitle indeksi (VKİ), serum albumin, total kolesterol, LDL, HDL, trigliserid, intakt paratiroid hormon (iPTH), C-reaktif protein (CRP), serum demir bağlama kapasitesi (SDBK), BUN, kreatinin, periton sıvısı BUN, kreatinin, albumin düzeyleri gibi demografik ve laboratuvar verileri değerlendirildi. Subjektif global değerlendirme (SGD) ve malnütrisyon inflamasyon skoru (MİS) tüm hastalara uygulandı. Serum ghrelin düzeyleri hem HD (42,8±30,1 pg/ml, P=,000) hem de PD (28,5±15,0 pg/ml , P=,000) hastalarında sağlıklı kontrol grubuna (15,6±5,7 pg/ml) göre yüksek saptandı ancak iki diyaliz grubu arasında anlamlı fark bulunamadı (P=,02; Benferroni düzeltmesine göre P<0,016 anlamlı). Hastaların laboratuvar verileri karşılaştırıldığında PD hastalarında ghrelinin hiçbir parametre ile anlamlı korelasyon göstermediği HD hastalarında ise MİS ile pozitif, albumin değeriyle ise negatif bir korelasyon gösterdiği bulundu. Subjektif global değerlendirme testine göre iyi beslenmiş hastalarla malnütrisyonlu hastaları karşılaştırdığımızda malnütrisyonlu hastaların ghrelin düzeylerinin daha yüksek olduğu (P=0,026), VKİ’lerinin (P=0,000) ve trigliserid düzeylerinin (P=0,008) daha düşük olduğu saptandı. Ghrelin düzeyine etki ettiği düşünülen nütrisyonel ve inflamatuar parametreler ile bir multipl lojistik regresyon modeli yapıldığında ise sadece MİS değerinin anlamlı olduğu görüldü (P=0,042). Serum ghrelin düzeyi hem HD hem de PD hastalarında benzer şekilde yükselmektedir. Hastanın nütrisyonel durumu ghrelin düzeyi üzerinde güçlü bir belirleyicidir. Malnütrisyon kronik HD ve PD tedavisi altındaki hastalarda serum ghrelin düzeyini artırmaktadır.