Başkent Üniversitesi Yayınları

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/13092

Browse

Search Results

Now showing 1 - 5 of 5
  • Item
    Karaciğer veya Böbrek Transplantasyonu Olan Hastalarda HLA Klas II ve HLA-G İlişkisi
    (Başkent Üniversitesi, 2005-05) B Baştürk; A . Haberal; D. Bal; F. Koçer; H. Karakayalı; M. Haberal
    Amaç: İmmün sistemin hastalıklara karşı cevabında önemli rol oynayan insan lökosit antijenleri transplantasyonda dokunun kabulünde veya reddedilmesinde etki eden en önemli faktörlerden birisidir. Son yıllarda yapılan çalışmalar HLA-G molekülünün toleransla ilişkili olabileceğini göstermiştir. Bu çalışmada klasik HLA molekülleri ile HLA klas I molekülleri içinde yer alan ve klasik olmayan HLA-G molekülünün ilişkisinin ortaya konması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmaya karaciğer veya böbrek transplantasyonu olmuş 40 hasta alındı. Hastaların doku grupları PCR-SSP yöntemi belirlendi. HLA-G serum seviyeleri ELIZA yöntemi ölçüldü. İstatistiksel değerlendirmelerde ki kare testi kullanıldı. Sonuçlar: Serumda solubl HLA-G seviyeleri ölçülen 40 hastadan HLA-G serum seviyesi düşük bulunan 13 hastanın (%32) 7’sinde (%53.8) HLA DRB1 *11 allel varlığı, 5 hastada (%38.4) HLA DRB1 *04 allel varlığı saptandı. Yorum: Çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde HLA DRB1 *11 allel sıklığı ile sHLA-G serum seviyesi düşüklüğü arasında ilişki olduğu saptandı. Bu ilişkinin bilinmesi DRB1 *11 alleli taşıyan kişilerin immün tolaransının daha az olabileceğini ve DRB1 *11 alleli ile birlikteliği sık görülen hastalıklara karşı, transplantasyon hastalarında, otoimmün hastalıklarda ve malign hastalıklarda immün sistem cevabının önceden bilinmesini sağlayabilir. HLA-G associated with HLA-Class II antigens in liver and kidney transplant patients Background: Recent studies suggest that the immunogenicity of human leucocyte antigen (HLA) incompatibility should be considered in the context of the HLA phenotype of the recipient. The HLA DR phenotype of the responder is thought to be predictive of the strength of the alloimmune response. The HLA-G molecule, a nonclassic MHC class I antigen, exhibits limited tissue distribution and exerts multiple immunoregulatory functions. Aim: We sought to analyze the correlation between soluble HLA-G levels and the HLA-DR phenotype by studying 40 liver/kidney transplant patients. sHLA-G levels were measured with ELISA, and HLA-DR phenotyping was performed using a standard PCR-SSP method. Results: sHLA-G levels decreased in 13 of 40 patients (32%), 7 of them (53.8%) carried the HLA DRB1 *11 (DR5) antigen, and 5 of them (38.4%) carried the HLADRB1 *04 antigen. When patients with increased levels of sHLA-G were examined, it was found that only 3 of them (11.1%) carried the HLA DRB1 *11 (DR 5) antigen. Discussion: We found a positive correlation between presence of the HLA DRB1 *11 (DR5) antigen and decreased levels of sHLA-G. Patients with the HLA DRB1 *11 (DR5) antigen had decreased immune functioning. Testing for this phenotype may be a positive indicator for progression of autoimmune diseases, malignancies, and rejection risk in transplantation
  • Item
    İlk Böbrek Nakli Deneyimlerimiz
    (Başkent Üniversitesi, 2005-05) M. Eriklioğlu,; Ş. T., Süleyman,; Z. Tonbul,; İ. Güney,; M. Yeksan
    Amaç: Yeni kurulan böbrek nakli merkezimizde gerçekleştirilen ilk 19 renal transplantasyon vakasını sunmayı amaçladık. Materyal ve metod: Organ Nakli merkezimizde kuruluşundan bu yana 15 canlıdan 4 kadavradan toplam 19 hastaya böbrek nakli uygulandı. Hastaların 12’si erkek, 7’si bayan ve yaş ortalaması 38.4 idi. Ortalama takip süresi 11.9 ay idi. Tüm nakiller sağ fossa iliaca‘ya yapıldı. Bulgular: Donörlerin biri hariç diğer tüm donörler tek arter, tek ven ve tek üreteri vardı. Donörlerden birinde ise çift arter mevcuttu. Tüm nakillerde eksternal iliak arter ve ven ile renal arter ve ven uç yan anastomoz edildi. Onyedi hasta da immunosuressif protokol olarak Prednizolon, Mikofenolat Mofetil (MMF), FK-506 ve Basiliximab (1 ve 4. gün), 2 hastada ise Prednizolon, MMF, Siklosporin A ve Basiliximab (1 ve 4. gün) uygulandı. Hastaların ameliyat sonrası takipleri rutin kan ve idrar tetkikleri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, Doppler ultrasonografi, renal sintigrafi, Magnetik rezonans anjiografi (MRI- Anjiografi) ile yapıldı. Canlı donörden yapılan nakillerden biri ameliyat sonrası 6. günde üreteroneosistostomi kaçağı nedeniyle yeniden ameliyat edildi. Kadavra nakillerden birinde ameliyat sonrası 2. günde renal arter trombozu nedeniyle greft nekrozu gelişti ve transplant nefrektomi uygulandı. Canlı donörden yapılan çift arterli transplant vakasına ameliyat sonrası 8. saatte üst polar arterde tromboz nedeniyle embolektomi uygulandı. Bu vakada ameliyat sonrası 1. ayda pnomöni, 2. ayda Fournier gangreni ve otitis media gelişti. Pnomöni ve otitis media medikal olarak tedavi edildi. Fournier gangreni ise geniş cerrahi debritman ve yoğun antibiyotik tedavisi ile düzeldi. Bir hastada ameliyat sonrası erken dönemde atelektazi gelişti ve medikal olarak tedavi edildi. Bir hastada ise ameliyat sonrası 1. ayda tüberküloz gelişti ve antitüberküloz tedavi başlandı. Bir hastada FK-506’ya bağlı diabetes mellitus gelişti ve insülin tedavisi ile düzeldi. Takip süresince rejeksiyon ve mortalite görülmedi. Sonuç: İmmunosupressif tedavideki gelişmeler, cerrahi teknikte ilerlemeler, komplikasyonların erken tanısını sağlayan gelişmiş görüntüleme yöntemleri ve transplantasyon çalışmalarındaki deneyimlerin artması ile hasta ve greft yaşam sürelerinin artacağı kanaatindeyiz. Our Renal Transplantation Experiences Objectives: We aimed to present the first nineteen cases of renal transplantation in the newly established renal transplantation centre in our faculty. Materials and method: Renal transplantation was performed in 19 cases with chronic renal failure from 15 living and 4 cadaver donor in our newly established renal transplantation center. The mean age of the patients was 38.4 years. The patients were 12 males and 7 females. The mean follow-up period was 11.9 months. All transplantations were performed in the right iliac fossa. Results: Except one donor, all donor kidneys were containing single artery, single vein and single ureter. One donor had double artery, single vein and single ureter. Arterial and venous anastomoses were done as end to side anastomoses. In seventeen patients, immunosuppresiveprotocol, including prednisolon, Mycophenolate mofetil (MMF), Tacrolimus (FK-506) and Basiliximab (1.and 4.days) combination, was used. In two patients, including prednisolon, MMF, cyclosporine (Cy A) and Basiliximab (1.and 4.days) combination, was used. In the postoperative period, the patients were followed-up by using Doppler ultrasonography (US), renal sintigraphy, magnetic resonance imaging (MRI) angiography and biochemical analysis. One of transplanted case from living donor was reoperated in the 6th postoperative day due to urinary leakeage. In one cadaveric transplantation case, graft necrosis was developed in the 2nd postoperative day due to renal artery thrombosis. Then transplant nephrectomy was performed. After diagnosis of upper polar renal artery thrombosis, embolectomy was performed in the 1st postoperative day in one live donor transplantation case with double artery. Pneumonia, Fournier’s gangrene and otitis media were developed in this patient. Pneumonia and otitis media were treated medically. Fournier’s gangrene was treated by extensive debridement and antibiotic therapy. One patient developed tuberculosis that was treated with antitubeculosis therapy. Atelectasia was developed in one patient and Diabetes Mellitus (DM) in another. These two conditions were also treated medically. In one patient lymphocele was developed, and it was drained to the periton. There was no rejection and mortality. Conclusion: With successful surgical techniques, evolutions immunosuppressive therapy, modern imaging technique, and improved renal transplantation experiences, we consider that the patients and graft survival will increase.
  • Item
    Transplantasyon İmmünolojisi
    (Başkent Üniversitesi, 2004-09) B. Baştürk; M. Haberal
    Transplantasyon, bir kişiden alınan ve greft adı verilen hücre, doku veya organın genellikle bir başka kişiye nakledilmesidir. Alınan dokunun genetik olarak tam uygun olmayan bir başka kişiye nakli, rejeksiyon olarak isimlendirilen ve greftin zarar görmesine neden olan, spesifik bir immün yanıta neden olur. Dokunun rejeksiyonundaki en önemli moleküler hedef, kendinden olmayan, klas I ve II major doku uygunluk antijenleridir. Solid organ greftlerinde, çeşitli mekanizmalar rejeksiyona neden olurlar ve bu mekanizmaların herbirisi histolojik olarak karakteristik reaksiyonlara yol açar. Doğal antikorlar, greft damarlarında, trombüs ve parankimde nekroz oluşturarak hiperakut rejeksiyona neden olur. Grefte karşı oluşan alloreaktif T hücreleri ve antikorların, başlıca damar duvarında, parankim yapılarında oluşturduğu doku harabiyeti akut rejeksiyonla sonuçlanır. Kronik rejeksiyon, kronik damar zedelenmesi ve fibrozis ile karakterize bir süreçtir. Greftdeki patolojik değişikliklerin saptanması ve sınıflandırılması tedaviye yanıtın ve uzun dönem prognozun tahmin edilmesinde önemlidir. Bu amaçla, spesifik morfolojik değişikliklerin temel alındığı Banff sınıflaması kullanılmaktadır. Alıcıda, immünosupresyonla veya grefte karşı toleransın arttırılmasıyla, rejeksiyon engellenebilir veya tedavi edilebilir. İmmünosupresyon T hücre cevabının baskılanmasına yönelik olup, bu amaçla kullanılan siklosporin, T hücrelerinde sitokin sentezini bloke ederken, kortikosteroidler, makrofajlarda sitokin sentezini engelleyerek, antiinflamatuvar etki gösterir. Son zamanlarda, rejeksiyon reaksiyonunu önlemek için yapılan deneysel çalışmaların çoğu greft antijenlerine karşı spesifik toleransın arttırılmasını amaçlamaktadır. Transplantation Immunology Transplantation is the process of harvestings cells, tissues, or organs from one individual and, in most cases, implanting into a different individual. Transplantation of tissues from one person to a genetically non-identical recipient triggers rejection. The major molecular targets in transplant rejection are non-self allelic forms of class I and II MHC molecules that have formed complexes with self peptides. Several effector mechanisms cause rejection of solid-organ grafts, and each can lead to a characteristic histological reaction. If there are preexisting antibodies, the result is usually hyperacute rejection, which is characterized by thrombosis of graft vessels. In other cases, alloreactive T-cells and antibodies produced in response to the graft damage blood vessel walls and cause parenchymal cell necrosis. This reaction is called acute rejection. Chronic rejection is characterized by fibrosis. Allograft biopsies provide critical information that enables the examiner to diagnose and grade pathologic changes, and to predict response to therapy and longterm prognosis. Rejection may be prevent or treated by immunosuppressing the host, by minimizing the immunogenicity of the graft, or by inducing host tolerance. Most immunosuppression is directed at T-cell responses and entails the use of cytotoxic drugs, specific immunosuppressive agents, or anti-T-cell antibodies. One immunosuppressive agent, cyclosporine, blocks cytokine synthesis by T-cells. Corticosteroids and anti-inflammatory drugs can inhibit cytokine synthesis by macrophages. A recent experimental approach is induction of specific tolerance to graft antigens.
  • Item
    Organ Bağışı ve Naklinde Etik, Dinsel ve Yasal Yaklaşımlar
    (Başkent Üniversitesi, 2004-06) A. Ç. Dontlu
    Organ bağışı ve transplantasyon sayısı arttıkça yapılan transplantasyon sonuçlarının başarısı da artmıştır. Buna paralel olarak etik , dini ve yasal problemler de gündeme gelmiş ve yasal naklinin sosyal ve legal boyutları tartışılmaya başlanmıştır. Neredeyse tüm tıbbi tedaviler içinde en çok soru sorulan alan transplantasyondur. Dünyada ve ülkemizde, etik ,dini inanış ve kurallar göz önüne alınarak kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Böylece organ bağışı ve naklindeki önemli bir artış olmuştur. Buna rağmen organ bekleyen hasta sayısı her gün katlanarak artmaktadır. Bu nedenle canlı ve beyin ölümü gelişmiş kadavradan başka organ kaynakları da yaratmak yolunda çalışmalar yapılması zorunlu hale gelmiştir. Kalbi atmayan kadavra kullanımı bir çıkış yolu olsa da; Xenotransplantasyon ile ilgili çalışmalar da ümit vaad etmektedir. Kalbi atmayan kadavra donörlerin daha sık ve verimli kullanılması ve Xenotransplantasyona ait etik ,dinsel ve yasal kurallar belirlenmeli ve bu yolla da organ ve doku bağışı ile transplantasyon artışı sağlanmalıdır. Bu yazıda organ bağışı ve naklini etkileyen etik, dinsel ve yasal yaklaşımlar irdelenmiştir Ethical, Religious And Legal Aspects of Organ Donation and Transplantation As numbers of organ donations and transplantations have increased, so has the proportion of successful outcomes. In parallel with the expansion of transplantation, ethical, religious and legal issues have arisen. Today, the social and legal dimensions of organ transplantation are under debate. It is fair to state that no medical treatment attempted to date has given rise to as many ethical questions as transplantation. In Turkey and throughout the world, laws are enacted according to people’s ethical and religious beliefs and rules. However, the number of patients with end-stage organ disease who are waiting for transplants is increasing rapidly. There is a need to find organ sources other than living donors and brain-dead cadaveric donors, and research in new areas is essential. Use of non-heart-beating donors is one solution, but xenotransplantation also appears promising. The ethical, religious, and legal aspects of both these areas of transplantation need to be examined in order to increase organ and tissue donation and transplantation. This review discusses the ethical, religious and legal aspects of organ donation and transplantation in general.
  • Item
    Akraba Olmayan Canlı Vericili Böbrek Nakli
    (Başkent Üniversitesi, 2004-01) G. Altaca
    Amaç: Bu inceleme yazısında akraba olmayan canlı vericili böbrek nakillerinde medikal ve etik sorunlar araştırılmıştır. Materyal ve Metod: Ulusal ve uluslar arası yayınlar, transplantasyonla ilgili resmi Internet siteleri ve uluslar arası resmi kuruluşların Internet siteleri incelenmiştir. Sonuçlar: Organ bekleme listelerindeki alıcı sayısının sürekli artması ve belirli zamanda yeteri kadar organ bulunamaması, canlı verici havuzunun genişletilmesini gündeme getirmiştir. Bu eğilim, tüm dünyada genellikle kanunlarca yasaklanmış olmasına karşın yapılmakta olan satılık organlı nakillerden farklı olarak bir organizasyon çatısı altında akraba olmayan canlı vericilerin sayısını arttırmaya yöneliktir. Yayınlarda genellikle akraba olmayan canlı vericili nakillerde greft sağ kalımının canlı akraba vericili nakillerle ve duygusal ilişkili vericili nakillerle karşılaştırılabilir olduğu, kadavra nakillerden ise yüksek bulunduğu bildirilmiştir. Bu tür nakiller ticari olarak yapıldığında fırsatçı ve yayılım gösteren enfeksiyonlar yüksek oranlarda görülmektedir. Bağışçının otonomisi ve hayırseverliği akraba olmayan canlı vericili nakillerde en önemli etik konulardan biridir. Bazı ülkelerde akraba olmayan canlı vericilerin ameliyattan sonra hemen hiç izlenmediği ileri sürülmüştür. Bu tür nakillerde ticaretin ve sömürünün önlenmesi için verici bilgi bankaları kurulması gerekmektedir. Akraba olsun ya da olmasın tüm canlı nakillerde bağımsız bir etik komite tarafından vericinin otonomisi değerlendirilmeli ve vericilerin ameliyat sonrası takibi denetlenmelidir. Bazı ülkelerde organ bağışını arttırmak üzere vericiye ahlaki ve mali geri kazanımlar sağlanmasına ve aynı zamanda ticaretin ve sömürünün engellenmesine yönelik yasalar ve merkezi organizasyonlarla birbirini hiç tanımayan kişiler arasında organ nakli gerçekleştirilmektedir. Ayrıca iyi planlanmış ve sürekli denetlenen ticari böbrek transplantlarının tüm dezavantajlarına karşın organ bulunması için tek çözüm olduğunu savunan yazarlar da mevcuttur. Yorum: Nakil için gerekli organ kaynaklarının kıtlığı sürdükçe transplantasyon etik tartışmalara zemin hazırlayan bir alan olmaya devam edecektir. Kadavra organ nakillerinin yeterli sayıya ulaşmadığı ülkemizde ise kadavra organ sayısının arttırılması için çalışmaların hızlandırılması gerekmektedir. Bu arada, ülkemizde yasal olan akraba olmayan canlı vericili nakillerde hastaların, potansiyel vericilerin, hekim ve sağlık personelinin ticaret ve sömürüye alet edilmemesi için yeni yasal düzenlemelere gereksinim bulunmaktadır. Kidney Transplantation with Living-Unrelated Donors Objective: Medical and bioethical problems in livingunrelated kidney transplantation are discussed. Materials and Methods: Medical literature and official Internet pages of transplant organizations and international organizations were searched. Results: Increasing numbers of patients on wait lists and the low rate of deceased organ donation have sparked efforts to expand living organ donation. One way to increase the organ pool is to use living-unrelated donor organs within an organized/legislated system; that is, a person donates an organ and a patient receives that organ according to the rules of the system, similar to deceased organ sharing. This is totally different from commercial transplantation, which is widespread even though it is criminal in many countries. Rates of graft survival for living-unrelated kidney transplants are similar to those for living-related renal grafts, and are higher than the rates for cadaver-kidney grafts. Full autonomy and altruism of the donor is one of the most important issues in living-unrelated kidney transplantation. In some nations where these procedures occur, there is almost no follow-up of living-unrelated donors. When any form of live donation is practiced, an independent ethics committee should be in place to ensure the autonomy of donors and supervise the followup of these individuals. In some countries that have enacted laws to expand live organ donation, donors are offered financial benefits. Where such legislation has been approved, it has become possible to perform transplantation between persons who are completely unrelated, but also prevent commercialism and exploitation. Despite the potential and known disadvantages of commercial transplantation, some authors believe that well-organized, well-supervised programs of this type are the only way to increase organ donation and treat the large numbers of patients on waiting lists. Conclusion: The increasing demand for donor kidneys and the small number of available organs means that many aspects of transplantation will remain ethical debates. In all countries where the annual number of deceased organ transplantations is low, urgent initiatives should be taken to increase this type of donation. However, to ensure safety, new legislation is needed to prevent patients, potential donors, doctors and other health workers from being exploited by others through commercialization of this practice.