Enstitüler / Institutes
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390
Browse
2604 results
Search Results
Item Yüksek enflasyona sahip G20 ülkelerinde döviz kuru geçişkenliğinin analizi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Özsoy Çalış, Negehan; Babuşcu, ŞenolDöviz kuru değişikliklerinin fiyatlar genel düzeyi üzerinde yarattığı etkiye döviz kuru geçişkenliği adı verilmektedir. Ülkelerin dışa açıklık düzeylerinin artması ve finansal piyasaların derinleşmesi sonucunda döviz kurunun fiyatlara etkisinin tespit edilmesi önemli bir konu haline gelmiştir. Döviz kuru geçişkenliğinin enflasyon ortamı ile bağlantısı Taylor (2000) tarafından yapılan çalışma ile kurulmuştur. Enflasyonun başlıca nedenlerinin talep, arz ve döviz kurundan kaynaklanan değişiklikler olduğu kabul edilmektedir. Çalışmada aralarında Türkiye’nin de yer aldığı yüksek enflasyona sahip G20 ülkelerinde döviz kurlarından üretici ve tüketici fiyatlarına geçişe yönelik tespitlerde bulunulması; söz konusu ülkelerin bu tespitler çerçevesinde birlikte değerlendirilmesi; döviz kuru geçişkenliği açısından Türkiye’nin bu ülkeler arasındaki yerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. VAR ve VECM modellerinin kullanıldığı bu çalışmada tedarik zinciri yaklaşımı ile yurtiçi fiyatlar üzerinde arz ve talep şokları ile para politikası unsurlarının etkisi de tespit edilmiştir. Çalışmanın bulguları, yüksek enflasyon ortamının yüksek döviz kuru geçişkenliğine neden olduğu konusunda Taylor’u desteklemiştir. Ayrıca, enflasyon hedeflemesi uygulamalarının başarısının ve merkez bankalarının fiili bağımsızlığının döviz kurundan fiyatlara geçişin azalmasında önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmanın bulguları arasında, yüksek enflasyon ortamında döviz kuru şoklarının etkisinin kalıcı olduğu, kırılgan ekonomilerde döviz kuru geçişkenliğinin yüksek olduğu, arz şoklarının fiyatlara etkisinin enerji ithalatçısı ülkelerde yüksek olduğu, döviz kuru ve arz şoklarının fiyatlar üzerinde talep şoklarından daha yüksek düzeyde etkili olduğu da yer almaktadır. Türkiye açısından yurtiçi fiyatlardaki artışın başlıca kaynağının döviz kuru değişiklikleri olduğu ve para politikası uygulamalarının geçişkenliği azaltmada önemli bir rol üstlendiği tespit edilmiştir. The effect of exchange rate changes on the general price level is called exchange rate pass-through. As countries' openness to the outside world increases and financial markets deepen, determining the impact of exchange rates on prices has become an important issue. The link between exchange rate pass-through and the inflation environment was established in a study by Taylor (2000). It is accepted that the primary causes of inflation are changes stemming from demand, supply, and exchange rates. The aim of this study is to make determinations regarding the pass-through from exchange rates to producer and consumer prices in G20 countries with high inflation, including Turkey; to evaluate these countries together within the framework of these determinations; and to reveal Turkey's place among these countries in terms of exchange rate pass-through. This study, using VAR and VECM models, also identified the effects of supply and demand shocks and monetary policy elements on domestic prices using a supply chain approach. The study's findings supported Taylor's assertion that high inflationary environments lead to high exchange rate pass-through. Furthermore, it concluded that the success of inflation targeting and the de facto independence of central banks are important in reducing the pass-through from exchange rates to prices. The study's findings also include the persistent impact of exchange rate shocks in high inflationary environments, high exchange rate pass-through in fragile economies, a higher impact of supply shocks on prices in energy-importing countries, and a greater impact of exchange rate and supply shocks on prices than demand shocks. It was determined that exchange rate changes are the primary source of increases in domestic prices in Turkey, and that monetary policy plays a significant role in reducing pass-through.Item Sosyal medyada dezenformasyon: yaşlı bireyler üzerinden bir araştırma “facebook örneği”.(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Göncü, Ebru; Yağcı, ÖzcanSosyal medyanın, herkesi bir haber kaynağı üreticisi haline getirmesi ve sosyal medya platformlarının bilgi paylaşımında bir araç olarak kullanılarak, haber iletilerinin saniyeler içinde dünyanın dört bir yanına ulaştırması, haber alma veya kamuoyu oluşturma sürecindeki önemli etkileri arasında gösterilmektedir. Sosyal medya platformlarının kontrolsüz doğası ise, yalan/yanlış bilgi yayılımına, teyit edilmeyen haber iletilerinin bireyler tarafından doğruymuş gibi algılanmasını sağlayarak sosyal medya dezenformasyonunun oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Tez araştırması, yaşlı bireylerin en çok kullandığı ve günümüzde de, dünyada en çok tercih edilen sosyal medya kanalı facebook platformunda sunulan haber iletilerine yönelik dezenformasyon farkındalıklarının demografik özelliklere göre nasıl değerlendirildiğine odaklanmaktadır. Çalışma, 65 yaş üstü akademisyen ve akademisyen olmayan iki grup üzerinden incelenerek, yaklaşımları nitel araştırma yöntemlerinden söylem analizi uygulanarak ortaya konmuştur. Ayrıca facebook ’un Türkiye’deki haber doğrulama programının tek temsilcisi teyit.org da kategorilere ayrılan görsel haber iletileri de, bilgi türlerine göre sınıflandırılarak yaşlı bireylerin dezenformatik farkındalıkları betimsel analiz ile ele alınmıştır. Yaşlılık kuramlarından sürdürülebilirlik kuramıyla temellendirilen araştırma, hem dünya genelinde hem de Türkiye’de de meydana gelen değişkenlerin haber iletilerine yansımaları göz önünde bulundurularak 1 Ocak 2020 ile 31 Aralık 2022 tarihleri ile sınırlandırılmıştır. Araştırma sonucunda, akademisyen ve akademisyen olmayan yaşlı bireylerin, yalan veya yanlış haber farkındalıkları analiz edildiğinde, bu iletilerin manipülatif veya çıkar amaçlı yapıldığı düşüncesinin her iki grupta da daha fazla hâkim olduğu saptanmıştır. Facebook platformunda yaşlı bireylerin daha çok güncel haber iletileri takip etme, iletişim kurma, bilgi edinme veya serbest zaman geçirme amacıyla kullandığı görülmüştür. Sosyal medyanın 65 yaş üstü bireylerin yaşam rutinlerini korumalarına ve sosyal çevrelerine süreklilik sağlamalarına katkı sağladığı sonucuna ulaşılmıştır. Sosyal medya dezenformasyonundan korunmada, akademisyen olmayan yaşlı bireylerin site güvenirliliğine, kişisel yeterliliklerine göre haber iletilerini değerlendirdikleri belirlenmiştir. Akademisyen yaşlıların ise, kurum/ kişi bağlantısı farkındalıkları, entelektüel düşünme ile sorgulayıcı tutumlarının, algı ve farkındalık oluşturmada “eğitim” seviyelerinin belirleyici olduğu görülmüştür. Facebook görsellerine ait iletilerde yer alan eklemeler, eksiklikler veya başlık içerik farklılıklarından kaynaklanan dezenformatik bilgilerin, yaşlı bireylerin demografik değişkenliklerine göre, haber iletilerini “farklı algılama” potansiyeli olabileceği tespit edilmiştir. Sosyal medya dezenformasyonunun önlenmesinde, yaşlı bireylerin haber iletilerinin kaynağına gitmeyi öğrenmesi, doğrulama platformlarını kullanmaları ve içerik farkındalıkları oluşturabilmeleri için sosyal medya okuryazarlığı ile eleştirel medya okuryazarlığı becerileri kazanarak yaşam pratikleri içerisinde, bu işlevleri uygulamaları önerilmektedir. The ability of social media to turn everyone into a content producer and its use as a tool for sharing information, delivering news messages worldwide within seconds, are among its key impacts on the processes of obtaining news and shaping public opinion. However, the uncontrolled nature of social media platforms lays the groundwork for the spread of false/misleading information and leads individuals to perceive unverified news as credible, fostering social media disinformation. This dissertation focuses on evaluating how the elderly’s awareness of disinformation regarding news shared on Facebook, the most commonly used social media platform among this demographic globally, differs based on their demographic characteristics. By analyzing two groups—academics and non-academics aged 65 and older—the study employs qualitative discourse analysis to reveal their perceptions. Additionally, the study examines the news content classified by teyit.org, the only representative of Facebook’s fact-checking program in Turkey, using descriptive analysis to understand the elderly's awareness of disinformation based on different categories of visual news. Grounded in the continuity theory within aging theories, the research is limited to the period between January 1, 2020, and December 31, 2022, considering the reflections of global and national dynamics on news content. Results indicate that both academic and non-academic elderly individuals primarily perceive disinformation as manipulative or aimed at serving interests. It has been observed that elderly users predominantly engage with Facebook to follow current news, communicate, acquire information, or spend their leisure time. Furthermore, social media contributes to maintaining their daily routines and continuity in social interactions. The findings reveal that non-academic elderly individuals evaluate news messages based on the reliability of the platform and their personal competence, while academic elders’ awareness is shaped by their intellectual inquiry and education levels. The study also identifies that differences in the titles, additions, omissions, or content variations within Facebook’s visual news messages may lead elderly individuals to perceive the information differently based on their demographic characteristics. To prevent social media disinformation, it is recommended that elderly individuals learn to trace the source of news messages, utilize verification platforms, and develop content awareness through acquiring media and digital literacy skills, integrating these into their daily practices.Item Kick yayıncılarının izleyici sadakati sağlama stratejileri bağlamında incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Ezgü, Can Bilgehan; Akcan, BurçeMedyanın gelenekselden dijitale dönüşümü göz ardı edilemeyecek bir boyuttadır. Hızla gelişen bu süreç ayrıca dijital medya içerisinde de farklı boyutlara evrilmektedir. Her ne kadar dijital medyanın geleneksel medyadan ayrıştığı bir sürü nokta olsa da temelde her ikisinde de yer edinen izleyici (tüketici) ve yayıncı (üretici) mevcuttur. Geleneksel medyanın içerisinde daha net çizgilerle konumları belirlenen ve birbirlerinden ayrışan izleyiciler ve yayıncılar dijital medyada değişime uğramaktadır. Bu çalışma içerisinde dijital medya alanında yükselen bir mecra olan canlı yayın platformları içerisinden Kick platformu merkeze alınarak, içerik üreticileri ile izleyiciler arasında kurulan parasosyal ilişkilerin izleyici sadakati üzerindeki rolünün incelenmesi amaçlanmaktadır. Sadakat kavramı ve parasosyal kavramı bu ilişkinin temel teorik çerçevesini çizmekte; bu ilişkilerin izleyicideki tutumsal ve davranışsal sadakatine nasıl yansıdığı araştırılmıştır. Nitel araştırma yöntemi tasarlanan bu çalışmada iki tür veri toplama sürecine gidilmiştir. İlk olarak; Jahrein, Levo, Grimnax, ErenAktan, Zade ve Ordekkadin isimli Kick yayıncılarının yayınları çevrimiçi gözlem yöntemi ile gözlenmiştir. İkinci veri toplama aracı olarak izleyiciler ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Görüşmeler, 7 katılımcı ile yürütülmüştür. Yayıncıların canlı yayınlarında izleyiciler ile nasıl etkileşime girdikleri, hangi yayıncıların nasıl stratejiler kullandığı incelenen yayınlarda gözlemlenmiş; yarı yapılandırılmış görüşmeler ile izleyicilerin fikirleri doğrultusunda bu stratejiler anlaşılmaya çalışılmıştır. En nihayetinde daha önce yapılmış araştırmalar ve Twitch.tv’nin yayıncı kampı programı içerisinde içerik üreticilerine verdikleri tavsiyeler üzerinden elde edilen veriler bir tartışma metnine çevrilmiştir. İncelenen yayınlardaki gözlenen süreç doğrultusunda; yayıncıların izleyicileri içeriğe dahil etmesi, izleyicilere ortak ritüeller ve ortak deneyim duyguları oluşturması, dolayısıyla bir topluluk bilincini güçlendirmesi gibi unsurların parasosyal ilişkiler kavramı çerçevesinde şans eseri bir unsur olarak oluşturulmaktan öte yayıncıların bilinçli olarak kullandığı bir strateji olduğu ileri sürülmektedir. Elde edilen bulgular; duygusal bağ, aidiyet hissi, samimiyet gibi faktörlerin izleyici sadakatinde önemli rol oynadığı göstermektedir. Ayrıca yayıncıların personasının da izleyicinin sadakatinin devamlılığı açısından önemli olduğu elde edilen verilerden anlaşılmaktadır. İzleyicilerin katkılarının yayınlara dahil edilmesi, yayıncının öngörülebilir tutumunu devam ettirmesi ve topluluk duygusu oluşturması gibi unsurların da sadakati artırdığı söylenebilmektedir. Bu çalışma, literatürde genel olarak ele alınan Twitch.tv’nin aksine Kick platformuna odaklanarak akademik alan yeni bir boyut kazandırmaya çalışmıştır. The transformation of media from traditional to digital has reached an undeniable scale. This quickly changing process is expanding into various dimensions of digital media. Altough, they both essentially require the presence of an audience (consumer) and a broadcaster (producer), despite their many differences. In traditional media, the roles of audience and broadcaster are more clearly delineated and separated; however, these roles are undergoing transformation within the digital media. The aim of this research is to examine the role that parasocial relationships play in developing viewer loyalty on Kick. Which is a new live streaming platform in the digital media industry. The theoretical underpinnings of this relationship are parasocial interaction and loyalty. Therefore, the sutdy aims to invetigate how these kinds of relationships appear in attitudinal and behavioral loyalty among the audience. This study employs two primary techniques for gathering data as part of its qualitative research design First, the live streams of certain selected Kick streamers: Jahrein, Levo, Grimnax, ErenAktan, Zade and Ordekkadin. They were observed through online observation method. Second, semi-structured interviews were conducted among the audience. Intervies were conducted with 8 participants. The broadcasts analyzed identified the pattern of interaction between viewers and streamers as well as the spesific strategies employed by different streamers. They were further interpreted through viewers’ eyes gathered through interviews. Finally, the observations were synthesized into a discussion by considering prior research and the strategies that were provided to content creators as a part of Twitch.tv’s “Streamer Camp.” The results show that letting audience participate in co-creating content, creating common experiences and rituals and fortifying a sense of community are not accidental but rather deliberate strategies employed by streamers within the framework of parasocial relationships. The findings show that factors such as emotional connection, sense of belonging and sincerity play an important role in viewer loyalty. In addition, the personality of the streamer is also observed to be a core motivator of sustaining viewership loyalty. Further factors, such as involvement in broadcasting the viewer, maintained a continuous and predicted flow behavior, and cultivating a social environment also seems to increase loyalty. This study tries to add a new dimension to the academic field by focusing on the Kick platform, unlike Twitch.tv, which is generally discussed in the literature.Item Yaşam hakkı kapsamında açlık grevi ve hayata dönüş operasyonları(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Koyuncu, Seda; Doğru, Deryaİnsan var olduğundan beri tartışılagelen insan hakları, şüphesiz hukukun en önemli alanlarından biridir. Tarih boyunca birçok belge ve bildirgede güvence altına alınmış olan yaşam hakkı, bu hakların en önemlisidir. Bireylerin yaşam hakları olmaksızın diğer haklara sahip olması beklenemez. Bu, yaşamın dokunulmazlığı ve kutsallığı tezinin bir sonucudur. Ancak değişen koşullar, yaşamın niteliği tezinin önem kazanmasına zemin hazırlamıştır. Buna göre bireylerin bir biyolojik, bir de biyografik yaşamları vardır. Niteliği olmayan bir yaşamın gerçek yaşam olduğundan söz etmek mümkün değildir. İşte açlık grevi de yaşamın kutsallığı ve dokunulmazlığı tezi ile yaşamın niteliği tezi ayrımında düğümlenmiş bir konudur. Açlık grevinin haksızlığı meselesi hangi tezin benimsendiğine göre değişkenlik gösterecektir. Açlık grevi, kısaca bireylerin birtakım isteklerini yetkililere bildirmek ve mümkünse kabul ettirmek maksadıyla yaşamlarını pazarlık konusu yaparak beslenmeyi reddetmeleridir. Bu eyleme yapılacak müdahaleler, kullanılan araç ve yöntemler açısından bazen işkence yasağının ihlaline vücut verebilmektedir. Üstelik zorla besleme, bireylerin kendi geleceklerini belirleme haklarını da ihlal edebilecektir. F tipi yüksek güvenlikli kapalı cezaevlerine geçiş sürecini protesto etmek amacıyla ülkemizdeki birçok cezaevinde açlık grevleri ve ölüm oruçları icra edilmeye başlanmıştı. Bu açlık grevlerinin sonlandırılması ve mahkumların F tipi yüksek güvenlikli kapalı cezaevlerine sevklerinin sağlanması amacıyla ülke çapında Hayata Dönüş Operasyonları olarak bilinen bir operasyon gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen müdahalelerin ölçüsüzlüğü dolayısıyla gerek Anayasa Mahkemesi’ne gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne birçok başvuruda bulunulmuştur. Bu başvurularda çoğunlukla kolluğun zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşması dolayısıyla yaşam hakkı ve işkence yasağı kapsamında inceleme yapılmıştır. Türk hukuk mevzuatında düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden birisi de kanun hükmünü yerine getirmedir. Böyle bir hukuka uygunluk nedeni mevcutsa, gerçekleştirilen fiil suç olmaktan çıkacak ve tümüyle hukuka uygun hale gelecektir. Ancak bu sınır, Türk Ceza Kanunu’nun 27/1. Maddesi gereğince taksirle aşılırsa ve bu suçun taksirli hali de Kanun’da düzenleniyorsa taksirli halinden indirim yapılarak ceza verilecektir. Bu sınırın kasten aşılması durumunda somut olaya göre Türk Ceza Kanunu’nun 256. maddesinde düzenlenen “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” suçu sübut bulacaktır. Çalışmamızda öncelikle yaşam hakkının tanımı yapılacak, devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi kapsamındaki negatif, pozitif ve usuli yükümlülükleri açıklanacak, yaşam hakkı ile ilgili özellik arz eden sorunlar değerlendirilecek, açlık grevinin tanımı yapıldıktan ve hukuki niteliği açıklandıktan sonra bazı temel hak ve özgürlükler bakımından incelenecek; açlık grevine müdahale tartışması yapılacak ve Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinin izahına çalışılacak, bu nedenlerde öngörülen sınırın taksirle aşılması halinde ne şekilde yol izleneceği açıklanmaya çalışılacak ve bu sınırın kasten aşılması halinde hangi suçun sübut bulabileceği değerlendirilecektir. Nihayet Hayata Dönüş Operasyonları süreci açıklanacak, bu Operasyon dolayısıyla Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular değerlendirilecektir. Since the existence of humanity, the concept of human rights has been a subject of debate and undoubtedly stands as one of the most crucial areas of law. The right to life, safeguarded in numerous documents and declarations throughout history, is indisputably the most significant among these rights. Expecting individuals to possess other rights without the right to life is implausible. This stems from the thesis of the inviolability and sacredness of life. However, changing circumstances have contributed to the increasing importance of the thesis regarding the quality of life. Accordingly, individuals have both a biological and a biographical life. It is not possible to speak of real life without the quality of life. Here, a hunger strike becomes entangled in the distinction between the thesis of the sanctity and inviolability of life and the thesis of the quality of life. The question of the injustice of a hunger strike will vary depending on which thesis is embraced. A hunger strike is, in short, when individuals refuse to eat, making their lives a bargaining chip to communicate certain demands to authorities and, if possible, get them accepted. Interventions in this action can sometimes constitute a violation of the prohibition of torture, considering the means and methods used. Moreover, force-feeding may violate individuals' rights to determine their own futures. In many prisons in our country, hunger strikes and death fasts were initiated to protest the transition to F-type high-security closed prisons. To end these hunger strikes and facilitate the transfer of prisoners to F-type high-security closed prisons, a nationwide operation known as the "Operation Back to Life" was carried out. Due to the excessiveness of the interventions, numerous appeals were made to both the Constitutional Court and the European Court of Human Rights. In our study, firstly, the definition of the right to life will be provided, and the negative, positive, and procedural obligations of states under Article 2 of the European Convention on Human Rights will be explained. Issues specific to the right to life will be evaluated, and after defining hunger strikes and explaining their legal nature, they will be examined in terms of some fundamental rights and freedoms. The discussion on intervening in hunger strikes will take place, and the Operation Back to Life will be narrated, followed by an evaluation of the appeals made to the Constitutional Court and the European Court of Human Rights due to this operation.Item Algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinde öznel kariyer başarısı ve psikolojik güvenin rolü(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Durukan, Mehmet Hakan; Basım, H. NejatBu çalışmada, çalışanların iş yaşamında zaman içerisinde karşılaştıkları zorluklar ve istenmeyen durumlarla beraber kendini gösteren işe yabancılaşma kavramı ele alınmıştır. Değişkenler arasında kurulan bu ilişki 415 işgörenden toplanan veriler SPSS 25.0, AMOS 20.0 ve PROCESS 3.5.3 yazılımları kullanılarak yapılan korelasyon, doğrulayıcı faktör, regresyon analizleri ile test edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinin ters yönde ve anlamlı olduğu görülmüştür. Bireysel değişkenlerden öznel kariyer başarısı kavramı, kişinin kendini öznel olarak kariyerinde başarılı görüp görmesiyle alakalı olup, algılanan yönetici desteğinin işe yabancılaşmaya etkisinde aracı bir role sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu fikirden yola çıkarak bireyin öznel kariyer başarısı algısının işe yabancılaşmaya etkisi gözlemlenmiş ve ters yönlü ve anlamlı bir ilişki ortaya konulmuştur. Buna ek olarak öznel kariyer başarısı algılanan yönetici desteği ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide kısmi aracılık rolünü üstlenmiştir. Son olarak bireyin psikolojik dünyasında kendine duyduğu güven ve bu güvenin işyerindeki yansımaları da, bu araştırmanın konusu içine dâhil edilerek bu değişkenlerin bir bütünsel model çerçevesinde birbirleriyle olan ilişkisini ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda psikolojik güvenin, algılanan yönetici desteği ve öznel kariyer başarısı arasındaki ilişkide düzenleyici bir role sahip olduğu ancak, öznel kariyer başarısı ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide herhangi bir düzenleyecilik etkisine sahip olmadığı saplanmıştır. Benzer şekilde algılanan yönetici desteği ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide de herhangi bir düzenleyicilik rolünün olmadığı görülmüştür. Bu araştırma, örgütler açısından oldukça değerli olan işgörenlerin işe yabancılaşma davranışına etkisini araştırma amacıyla hazırlanmış olup, örgütler açısından işe alım, yetiştirme ve eğitim, işten çıkarma, verimlilik artırma, zaman ve para kaybını önleme açısından önemli bir araştırma olarak görülebilir. In this study, the concept of work alienation, which manifests itself with the difficulties and undesirable situations that employees encounter in their work life over time, is discussed. This relationship established between the variables, data collected from 415 employees, correlation, confirmatory factor, tested with regression analyses. As a result of the analysis, it was seen that the effect of perceived manager support on work alienation was in the opposite direction and significant. The concept of subjective career success, one of the individual variables, is related to whether the person subjectively sees himself as successful in his career, and it is thought that perceived manager support may have a mediating role in the effect of alienation from work. Based on this idea, the effect of the individual's subjective perception of career success on work alienation was observed and a negative and significant relationship was revealed. In addition, subjective career success played a partial mediator role in the relationship between perceived supervisor support and work alienation. Finally, the individual's self-confidence in his psychological world and the reflections of this confidence in the workplace were included in the subject of this research and the relationship between these variables within the framework of a holistic model was revealed. In this regard, psychological trust has a moderating role in the relationship between perceived manager support and subjective career success; However, it was found that it did not have any moderating effect on the relationship between subjective career success and work alienation. Similarly, it was found that it did not have any moderating effect on the relationship between perceived manager support and work alienation. This research was prepared to investigate the effect of work alienation behavior of employees, which is very valuable for organizations, and can be seen as an important research for organizations in terms of recruitment, training and education, dismissal, increasing productivity, and preventing loss of time and money.Item Representation of transcultural memory in his hundred years and farewell to salonica(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Durukan, Özge; Tokay, MelikeSefarad Yahudileri, zorunlu göç ile İber Yarımadasına yerleşen fakat sonrasında İspanya'nın Katolik Hristiyan zulmünden kaçıp 15. yüzyılın başlarında Osmanlı Cumhuriyeti'ne sığınan Yahudi topluluğudur. 1492 Elhamra Kararnamesi ardından on binlerce Yahudi İspanya’dan sürgün edildi. II. Beyazıt döneminde, binlerce Sefarad Yahudisi Osmanlı topraklarına kabul edilerek yerleştirildi. Sefarad Yahudileri, Osmanlı İmparatorluğu’na davet edildikten sonra özellikle Selanik, İzmir, İstanbul ve Trakya bölgesine yerleştirildiler. Osmanlı’da yaşayan diğer Yahudi gruplarla beraber uzun süre İslam dünyasında oldukça hoşgörülü, varlıklı ve üretken bir yaşam sürdüler. Fakat Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın tüm İmparatorluğa ve var olan sisteme getirdiği politik, sosyal ve ekonomik değişimler, Sefarad Yahudilerinin Batı ülkelerine, özellikle Amerika’ya göçünü hızlandırdı. Bu anlamda tezim, Shalach Manot'un "His Hundred Years" ve Leon Sciaky'nin "Farewell to Salonica" kitaplarındaki karakterlerin ve Osmanlı’da yaklaşık 5 yüzyıl yaşayan Sefarad Yahudilerinin 20.yy. başında Amerika’ya göçünü trans kültürel hafıza çalışmaları açısından açıklamayı ve yaşadıkları çok kültürlü ortamı konu edinmektedir. Trans kültürel hafıza çalışmaları, hatırlamanın dinamik, evrilen ve birbirine bağlı doğasını aydınlatır. Hafızanın akıcılığını vurgular, anıların farklı kültürel peyzajları aşarak birbirleriyle etkileşime girdiğini ve tek bir kültürel veya ulusal sınıra sıkışmadan toplumsal anlatıların ve kimliklerin oluşumuna katkıda bulunduğunu gösterir. Son yıllarda, çok kültürlülük, kimlik ve genel olarak etnik dini çalışmalara artan ilgiden dolayı hafıza çalışmaları üzerine önemli akademik araştırmalar yapılmaktadır. Bu anlamda bu tez, 20. yüzyılın başlarında Sefarad Yahudilerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çok kültürlü yapısı ve topluluğun ABD'ye göçü arasındaki ilişkiyi trans kültürel hafıza çalışmaları bakış açısından ortaya koymayı amaçlamaktadır. Sephardic Jews are a community of Jews who initially settled in the Iberian Peninsula through forced migration but later sought refuge in the Ottoman Republic in the early 15th century to escape the Catholic Christian persecution in Spain. After the 1492 Alhambra Decree, tens of thousands of Jews were expelled from Spain. During the reign of Sultan Beyazıt II, thousands of Sephardic Jews were accepted and settled in Ottoman territories. Following their invitation to the Ottoman Empire, the Sephardim were particularly settled in areas like Salonica, Izmir, Istanbul, and the Thrace region. Together with other Jewish groups living in the Ottoman Empire, Sephardic Jews enjoyed a tolerant, affluent, and productive life in the Islamic world for centuries. However, the political, social, and economic changes brought about by the Balkan Wars and World War I accelerated the migration of Sephardic Jews to Western countries, especially America. My thesis aims to explain the migration of Sephardic Jews to America in the early 20th century from the perspective of transcultural memory studies, focusing on the characters in Shalach Manot's "His Hundred Years" and Leon Sciaky's "Farewell to Salonica," as well as the memories of Sephardic Jews who lived in the Ottoman Empire for approximately five centuries. It explores the multicultural environment Sephardic Jews experienced. Transcultural memory studies shed light on the dynamic, evolving, and interconnected nature of the memory. It emphasizes the fluidity of memory, illustrating how memories interact across diverse cultural landscapes, contributing to the formation of societal narratives and identities without being confined to a single cultural or national border. In recent years, there has been increasing academic interest in memory studies due to growing attention to interculturalism, identity, and ethnic-religious studies. This study aims to elucidate the relationship between the multicultural structure of Sephardic Jews in the Ottoman Empire and their migration to the United States in the early 20th century through the lens of transcultural memory studies.Item Türetim kültürü ve kır-kent dayanışma ağları: Sakin şehir Güdül-Ankara örneği(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Özlü, Simay; Coşkun, ÇiçekBu çalışma Sakin Şehir Güdül ve Ankara arasındaki kır-kent dayanışma ağlarının türetim sistemi üzerinden nasıl oluştuğunu anlamayı amaçlamaktadır. Günümüzde dijitalleşen sosyal koşullarda bir ağ toplumu ortaya çıkmakta ve bu da aktörler arasındaki ilişki ağlarının önemini ortaya koymaktadır (Aktör Ağ Teorisi - AAT). Kır ve kent arasında da gelişen, ulaşım, teknoloji ve ideolojik iş birliği neticesinde giderek yakınlaşan ilişkiler, kır-kentleşme (rurban) kavramının ortaya çıkmasına sebep olmakta ve kır ile kentin iç içe girdiği hibrit bir model yaratmaktadır. Gelişen ilişkiler ve iş birliği sayesinde kentliler kırın nimetlerinden faydalanırken, kırdakiler uzaktan çalışma yöntemiyle şehirdeki işlerine devam etmekte ve kır kent arası sosyal mesafe azalmaktadır. Kır kent arasında mekân (mesafe), ilişkiler (kültür) ve ekonomik modeller üretim tüketim sistemleri üzerinden yeniden yaratılmaktadır. Topluluk destekli tarım (TDT) ise üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan sürdürülebilir paylaşımlar neticesinde kır kent mesafeleri ile ilişkilerinin yeniden kurulduğu ve gıda etiği yoluyla dayanışma ekonomisine katkı sağlayan bir sistemdir. Çalışmada Güdül’de yer alan TDT modeli ve dayanışma ekonomisinin AAT’ye göre kır-kent ilişki ağları üzerindeki etkisi incelenmiştir. TDT TADYA aracılığıyla Güdül ve Ankara arasındaki kır-kent dayanışma ağlarının nasıl şekillendiği tezin ana çalışma alanıdır. 2020 yılında Sakin Şehir unvanını alan Güdül’de yer alan TADYA’nın Yavaş Yemek prensipleri ile paralellik göstererek doğal (agroekolojik) tarım, yerel tohum, yerel ürünlerin canlandırılması, yöresel mutfak, geleneksel yöntemlerini benimsediği ancak Sakin Şehirden bağımsız bir oluşum olduğu görülmektedir. Yeni Dayanışma Ekonomisi (YDE) çerçevesinde değerlendirilen TDT, küresel pazara alternatif bir ekonomik sistem oluşturmaktadır. Gıda demokrasisi bakımından da önem teşkil eden bu sisteme yeni çevre teorileri kapsamında bakıldığında, insan merkezli yerine bütüncül bir bakış açısına sahip olduğu görülmektedir. Güncel tüketim teorileri, bu yeni sürdürülebilir (sorumlu) tüketim ilişkilerini açıklamak için tüketirken üretmek anlamına gelen türetim kavramını ortaya koymuştur. Nitel yöntemle yürütülen araştırma için üreticilerin YouTube ve podcast yayınları (16) netnografi yöntemiyle incelenmiş, ve bölgedeki aktif kuruluşların yöneticileriyle (8) uzman görüşmeleri ve türeticilerle (11) derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. İçerik analiziyle çözümlenen veriler sonucunda Ankara-Güdül arasında aktant doğal gıda üzerinden şekillenen bir türetim kültürünün (alternatif tüketim), gıda demokrasisi ve YDE neticesinde kır kent arasında güven üzerinden kurulan bir hibritleşmeye (kır-kentleşme) oluştuğu sonucuna varılmıştır. This study aims to understand how rural-urban solidarity networks between the Cittaslow Güdül and Ankara are constructed through the prosumption system. In today’s digitalized social world, a network society is emerging, which reveals the importance of networks of relationships between actors (Actor Network Theory – ANT). The developing relationships between rural and urban areas, as a result of transportation, technology and ideological cooperation, have led to the emergence of the concept of rurbanization and created a hybrid model where rural and urban areas are intertwined. Thanks to the developing relations and cooperation, urbanites benefit from the blessings of the countryside, while those in the countryside continue to work in the city through telecommuting, and the social distance between rural and urban areas decreases. The space (distance), relations (culture) and economic models between rural and urban are recreated through production and consumption systems. Community supported agriculture (CSA), on the other hand, is a system where rural-urban distances and relations are re-established as a result of direct sustainable sharing between producers and consumers and contributes to the solidarity economy through food ethics. In this study, the impact of the CSA model and solidarity economy in Güdül on rural-urban relationship networks is analyzed through ANT. How rural-urban solidarity networks between Güdül and Ankara are shaped through CSA TADYA is the main focus of the thesis. It is observed that TADYA in Güdül, which received the title of Slow City in 2020, adopts natural (agroecological) agriculture, local seeds, revitalization of local products, local cuisine, traditional methods parallel with the principles of Slow Food, but it is independent from Cittaslow movement. CSA, which is evaluated within the framework of the New Solidarity Economy (NSE), creates an alternative economic system to the global market. When this system, which is also important In terms of food democracy, is examined within the scope of new environmental theories, it maintains a holistic perspective instead of human-centered. Current consumption theories have introduced the concept of prosumption, which means producing while consuming, to explain these new sustainable (responsible) consumption relations. For the qualitative research, YouTube and podcasts of producers (16) were analyzed through netnography, and expert interviews were conducted with the leaders of active organizations in the region (8) and in-depth interviews with producers (11). As a result of the data analyzed by content analysis, it was concluded that a prosumption culture (alternative consumption) between Ankara and Güdül based on trust is shaped by actant natural food which led to a hybridization between the rural and urban (rurban) areas initiated by food democracy and NSE.Item Rize ili fındıklı ilçesindeki yöresel ürünlerin belirlenmesi ve glutensiz, laktozsuz ürün geliştirilmesi: Süt böreği örneği(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Haznedar, Nevin Suzan; Beyter, NurtenBir bölgede yaşayan yerli halkın o bölgede var oldukları süre boyunca sürdürdükleri yeme-içme alışkanlıkları, gelenekleri, mutfakta uyguladıkları pişirme yöntem ve teknikleri, araç gereçleri yerel kültürün temel bir parçasıdır. Ülkemizdeki kültürel çeşitlilik düşünüldüğünde yöresel mutfak unsurlarının destinasyonlar için önemi kaçınılmazdır. Laz toplulukları da bu kültürel çeşitliliğin bir parçası olarak gerek gelenekleri gerekse mutfak kültürüyle Karadeniz bölgesinin gelişimine katkı sağlamaktadır. Laz topluluklarının yöresel yemeklerinin bilinirliliği az olsa da yapılacak çalışmalarla bilinirliliğinin artabileceği düşünülmektedir. Buna ilaveten artık günümüzde bireylerin daha sağlıklı ve uzun yaşama istekleri doğrultusunda beslenme alışkanlıklarını değiştirmeye ve yeni beslenme akımlarına yönelmeye başladıkları gözlemlenmektedir. Bilinçsiz tüketim alışkanlıkları sebebiyle birçok kronik rahatsızlıkla da karşı karşıya kalan bireyler, sağlığı koruyucu ve hastalıkları önleyici gıdalara yönelmektedirler. Bu sebeple, fonksiyonel gıdalar olarak adlandırılan gıda grubu, yeni tüketim alışkanlıklarında önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışma kapsamında Fındıklı ilçesindeki yöresel yiyeceklerin belirlenmesi hususunda 21 kişi ile yüz yüze görüşme gerçekleştirilmiş olup yiyeceklerin standart reçeteleri kayıt altına alınmıştır. Ardından bu yiyecekler içerisinden süt böreğinin orijinal reçetesinde değişiklikler yapılarak glütensiz, laktozsuz, ayrıca rafine şekersiz sağlıklı bir ürün alternatifi geliştirilmiştir. Bu sayede bu anlamda hassasiyet yaşayan kişilerin rahatlıkla tüketebilecekleri bir ürün geliştirilmiştir. Geliştirilen nihai ürün 10 kişilik eğitimli panelistler tarafından duyusal analize tabi tutulmuştur. Duyusal değerlendirme sonuçlarına göre en beğenilen reçete belirlenmiş ve tüketici beğenisine sunulmuştur. Çalışma kapsamında üretilen süt böreğinin duyusal özelliklerinin tüketici beğenisine sunulması yanında tüketicilerin satın alma niyeti de ölçülmüştür. Katılımcıların %77’si geliştirilen süt böreğini satın almak isterken %23’ünün ise satın almak istemediği tespit edilmiştir. Ürünün fonksiyonelliğini değerlendirmek açısından gelecek çalışmalarda kimyasal analize tabi tutulması önerilmektedir. The eating and drinking habits and traditions of the indigenous people living in a region, the cooking methods and techniques they apply in the kitchen, and the tools they use are a basic part of the local culture. Considering the cultural diversity in our country, the importance of local cuisine elements for destinations is inevitable. As a part of this cultural diversity, Laz communities contribute to the development of the Black Sea Region with their traditions and culinary culture. Although the awareness of the local dishes of the Laz communities is low, it is thought that the awareness of the Laz communities can increase with the studies to be carried out. In addition, it is observed that individuals have started to change their eating habits and turn to new nutrition trends in line with their desire to live healthier and longer. Individuals, who are faced with many chronic diseases due to unconscious consumption habits, turn to foods that protect health and prevent diseases. For this reason, the food group called functional foods plays an important role in new consumption habits. Within the scope of this study, face-to-face interviews were held with 21 people to determine the local foods in Fındıklı district, and the standard recipes of the foods were recorded. Then, changes were made in the original recipe of milk pastry among these foods, and a healthy product alternative was developed that is gluten-free, lactose-free, and also refined sugar-free. In this way, a product has been developed that can be easily consumed by people who are sensitive in this sense. The final product was subjected to sensory analysis by 10 trained panelists. According to the results of the sensory evaluation, the most popular recipe was determined and presented to the consumer. In addition to presenting the sensory properties of the süt böreği produced within the scope of the study, the purchasing intention of the consumers was also measured. It was determined that 68 of the participants wanted to buy the developed milk pastry, while 20 of them did not want to buy it. In order to evaluate the functionality of the product, it is recommended that it be subjected to chemical analysis in future studies.Item Türk tamgalarının geleneksel motiflerle ilişkisi ve çağdaş moda tasarımlarında kullanımı(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Sabuncuoğlu, Lalegül; Türkdemir, PınarBu çalışmada, Türk kültürünün köklü bir unsuru olan Türk tamgalarının çağdaş moda tasarımındaki yeri ve kullanımı kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Tamgalar, tarih boyunca Türk toplulukları arasında kimlik, güç ve inanç gibi unsurları ifade etmek amacıyla kullanılmıştır. Bu semboller, Orta Asya’daki eski Türklerden günümüze kadar süregelen kültürel mirasın önemli bir parçası olup, çağdaş moda tasarımında yeniden keşfedilmekte ve yorumlanmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, Türk tamgalarının tarihsel gelişimi, kullanım alanları ve taşıdığı sembolik anlamlar derinlemesine ele alınmıştır. Türk toplumlarındaki tamga geleneği ve bu sembollerin sosyal, dini ve politik anlamları üzerine yapılan literatür taramasıyla birlikte, tamgaların kültürel kimlik oluşturmadaki önemi vurgulanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, moda tasarımında geleneksel motiflerin kullanımı ve kültürel sembollerin modaya etkisi ele alınmıştır. Özellikle Türk tamga ve motiflerinin küresel moda dünyasındaki yerini inceleyen bu bölüm, geleneksel ile modern arasında bir köprü kurarak, Türk tamgalarının günümüz tasarımlarında nasıl yeniden yorumlandığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, tamgaların estetik anlamı ve modaya kattığı özgünlük vurgulanmış olup, çağdaş tasarımlar üzerinden kültürel kimlik ve tarihsel mirasın nasıl yeniden şekillendiği araştırılmıştır. Çalışmanın bir diğer odak noktası, Türk tasarımcıların ve markaların koleksiyonlarında bu sembolleri nasıl değerlendirdikleri olmuştur. Bu kapsamda, güncel moda trendlerinde Türk tamgalarının kullanımına dair vaka çalışmaları ve örnekler sunulmuştur. Hem yerel hem de uluslararası moda dünyasında, bu sembollerin kültürel bir ifade aracı olarak nasıl benimsendiği ve tasarımlara entegre edildiği ayrıntılı şekilde incelenmiştir. Aynı zamanda bu sembollerin küresel moda endüstrisindeki etkisi ve moda tasarımcıları tarafından kültürel bir yenilenme unsuru olarak nasıl kullanıldığı araştırılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise, Türk tamgalarının moda tasarımında gelecekteki rolü ve etkisi üzerine değerlendirmeler yapılmıştır. Moda tasarımındaki bu sembollerin hem Türkiye’de hem de dünya genelinde kültürel farkındalık yaratma ve kimlik oluşturma süreçlerine olan katkısı irdelenmiştir. Ayrıca, bu mirasın modern tasarım dünyasında sürdürülebilirliği ve Türk tamgalarının çağdaş moda akımları içerisindeki potansiyeli ele alınmıştır. Bu çalışma, genel olarak Türk tamgalarının, moda dünyasında sadece estetik bir unsur olarak değil, aynı zamanda kültürel mirası yansıtan ve onu geleceğe taşıyan bir araç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, çalışmanın sonuçları hem moda tasarımcıları hem de kültürel araştırmalar için önemli bir referans niteliği taşımaktadır. This study comprehensively examines the place and usage of Turkish symbols (tamgas), a deep-rooted element of Turkish culture, in contemporary fashion design. Throughout history, tamgas have been used by Turkish communities to express concepts such as identity, power, and beliefs. These symbols, which have been a significant part of cultural heritage from the ancient Turks of Central Asia to the present day, are being rediscovered and interpreted in modern fashion design. In the first section of the study, the historical development of Turkish tamgas, their areas of use, and the symbolic meanings they carry are discussed in depth. The tradition of tamgas in Turkish societies and the social, religious, and political meanings of these symbols are explored, emphasizing their importance in forming cultural identity. In the second section, the use of traditional motifs in fashion design and the impact of cultural symbols on fashion are addressed. This section, particularly focusing on the place of Turkish tamgas and motifs in the global fashion world, bridges the traditional and modern, revealing how Turkish symbols are reinterpreted in contemporary designs. In this context, the aesthetic meaning of tamgas and their contribution to fashion’s originality are highlighted, and the reshaping of cultural identity and historical heritage through contemporary designs is investigated. Another focus of the study is how Turkish designers and brands incorporate these symbols in their collections. In this scope, case studies and examples of the use of Turkish tamgas in current fashion trends are presented. Both in the local and international fashion worlds, the adoption of these symbols as a cultural expression and their integration into designs are examined in detail. Additionally, the influence of these symbols in the global fashion industry and how designers use them as a cultural renewal element is researched. In the final section of the study, the future role and impact of Turkish tamgas in fashion design are evaluated. The contribution of these symbols to creating cultural awareness and forming identity both in Turkey and globally is discussed, and their sustainability in modern design and potential within contemporary fashion trends are examined. As a result, it is revealed that Turkish tamgas are not only an aesthetic element in the fashion world but also a tool reflecting and carrying cultural heritage into the future.Item Examining obsessional, eating, and health-related unwanted mental intrusions and obsessive beliefs in healthy and pathological orthorexia nervosa(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Bulguroğlu, Melike Menşure; Akın Sarı, BurçinThe cognitive model of obsessive-compulsive disorder suggests that while intrusive thoughts are universally experienced, clinical obsessions arise from the influence of obsessive beliefs. Intrusive thoughts related to healthy eating are also reported in Orthorexia Nervosa, which has gained increasing attention in recent literature. Recent studies propose that Orthorexia Nervosa consists of two dimensions: healthy orthorexia and pathological orthorexia. However, there is a lack of research exploring the differences in cognitive processes and intrusive thoughts between these two dimensions. This research aims to investigate whether healthy and pathological orthorexia groups differ in terms of eating-related, obsessional, and health-related intrusive thoughts and how obsessive beliefs manifest in these groups. Accordingly, hierarchical and K-means clustering analyses based on Teruel Orthorexia Scale scores were performed and the analyses yielded four distinct orthorexia clusters. The sample of the study included adults between the ages of 18-50. In the present study, data was collected from 368 participants by Teruel Orthorexia Scale, Questionnaire of Unwanted Intrusive Thoughts and Obsessional Beliefs Questionnaire Short Form. IBM SPSS 25 program was used to analyze data sets. The findings revealed that healthy and pathological orthorexia groups differed significantly in terms of involuntary thoughts and obsessive cognitions. In particular, it was observed that the group with both healthy and pathological orthorexia dimensions used more intensive control strategies against involuntary thoughts and experienced these thoughts more frequently and disturbingly. These findings show that a transdiagnostic perspective may be explanatory in understanding orthorexia nervosa. Obsesif-kompulsif bozukluğun bilişsel modeli, istem dışı düşüncelerin herkes tarafından deneyimlenmesine rağmen, klinik obsesyonların obsesif bilişlerin etkisiyle oluştuğunu öne sürmektedir. Güncel alanyazında giderek daha fazla ilgi gören Ortoreksiya Nervoza’da da sağlıklı beslenmeye ilişkin istem dışı düşüncelerin varlığı bildirilmektedir. Yakın zamanda yapılan çalışmalar, Ortoreksiya Nervoza’nın iki temel boyutunun olduğunu öne sürmektedir: sağlıklı ortoreksiya ve patolojik ortoreksiya. Alanyazında ise bu boyutlar arasındaki bilişsel süreçler ve istem dışı düşünceler açısından farklılıklar üzerine yapılan çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu araştırma, sağlıklı ve patolojik ortoreksiya gruplarının obsesyonel, yeme ve sağlık temalı istem dışı düşünceler açısından farklılık gösterip göstermediğini ve obsesif bilişlerin bu gruplarda nasıl değiştiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, Teruel Ortoreksiya Ölçeği puanlarına dayalı olarak veri seti üzerinde hiyerarşik ve K-ortalama kümeleme analizleri gerçekleştirilmiş ve dört ortoreksiya profili tanımlanmıştır. Araştırmanın örneklemini 18-50 yaş arasındaki bireyler oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Teruel Ortoreksiya Ölçeği, İstem Dışı Düşünceler Ölçeği ve Obsesif İnançlar Anketi kullanılmış ve 368 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veri seti, araştırma sorularına ve hipotezlerine uygun olarak IBM SPSS 25 Programı ile analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, sağlıklı ve patolojik ortoreksiya kümelerinin istem dışı düşünceler ve obsesif bilişler açısından anlamlı düzeyde farklılaştığını ortaya koymuştur. Özellikle her iki ortoreksiya boyutu yüksek olan grubun, istem dışı düşünceler karşısında daha yoğun kontrol stratejileri kullandığı ve bu düşünceleri daha sık ve rahatsız edici şekilde yaşadığı görülmüştür. Bu bulgular, tanılar üstü bir bakış açısının ortoreksiya nervozayı anlamada açıklayıcı olabileceğini göstermektedir.