Enstitüler / Institutes

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390

Browse

Search Results

Now showing 1 - 8 of 8
  • Item
    Hemodiyaliz hastalarında sağlık okuryazarlığı, öz yönetim ve hasta güçlendirme düzeylerinin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Ölmez, Sude Nur
    Bu araştırma hemodiyaliz alan hastaların sağlık okuryazarlığı, öz yönetim ve hasta güçlendirme düzeylerini incelemek amacıyla yapılan tanımlayıcı türde bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini, Başkent Üniversitesi Ankara hastanesi diyaliz merkezlerinde hemodiyaliz (HD) alan 377 hasta oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise bu merkezlerde 25.01.2024-15.05.2024 tarihleri arasında tedavi alan ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan 219 hasta oluşturmuştur. Araştırmanın verileri, “Hasta Tanıtıcı Bilgi Formu”, “Hemodiyaliz Hastalarında Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (SOY-HD)”, “Kronik Hastalık Öz Yönetim Ölçeği” ve “Hasta Güçlendirme Ölçeği” kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada hastaların SOY-HD ölçeği puan ortalaması 62,19±8,96’dur ve hastaların sağlık okuryazarlığı (SOY) düzeyleri ortalamanın üstünde bulunmuştur. 18-44 yaş arası, üniversite mezunu, çalışan, geliri giderinden fazla olan, ek bir hastalığı olmayan, doktor kontrollerini düzenli yaptıran, hastalığa ilişkin daha önce eğitim alan ve aldığı eğitimi yeterli bulan hastaların SOY-HD puan ortalamaları daha yüksek bulunmuştur. Kronik Hastalıklarda Öz Yönetim Ölçeği madde puan ortalaması 3,34±0,48 iken ölçeğin alt boyutlarının puan ortalamaları kendini damgalama 2,28±1,14, damgalamayla baş etme 3,37±0,86, sağlık bakım etkinliği 3,39±0,96, tedavi uyumu ise 4,32±0,83’dür. Hastaların öz yönetim düzeyi ortalamanın üstündedir. Kronik hastalık öz yönetim ölçeğinin kendini damgalama alt boyut madde puan ortalaması çalışan hastaların düşük bulunmuştur. 75 yaş ve üzeri hastaların sağlık bakım etkinliği alt boyut madde puan ortalaması düşük, böbrek yetmezliği tanı süresi 16 yıl ve üzeri olan hastaların yüksek bulunmuştur. Hasta Güçlendirme ölçeği toplam puan ortalaması 129,92±25,08, madde puan ortalaması 3,49±0,68 iken alt boyutların puan ortalamaları kimlik/özdeşlik 3,33±0,83, kişisel kontrol 3,66±0,73, karar alma 3,72±0,61, bilme ve anlama 3,60±0,77, başkaları ile etkileşim 3,11±1,11’dir. Hastaların güçlenme düzeyi ortalamanın üstünde bulunmuştur. Komorbiditeye sahip hastaların güçlendirme düzeyi daha düşük bulunmuştur. 16 yıl ve üzeri böbrek yetmezliği tanısı alan hastaların güçlendirme düzeyi daha yüksek bulunmuştur. Hastaların eğitim düzeyi arttıkça güçlenme düzeyi artmaktadır. Çalışan hastaların güçlenme düzeyi çalışmayan hastalara göre daha yüksektir. Geliri giderinden fazla olan hastaların geliri giderinden az olan hastalara göre güçlenme düzeyi daha yüksektir. Daha önce eğitim alan ve eğitimi yeterli bulan hastaların güçlenme düzeyi daha yüksektir. Hastaların SOY düzeyi ile hasta güçlendirme düzeyi arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki bulunmuştur (r:0,604; p<0,01). Hastaların SOY düzeyi arttıkça tedavi uyumu, kendi sağlığını yönetebilme ve hasta güçlendirme düzeyi artmakta kendini damgalama düzeyi azalmaktadır. Kronik hastalıkların yönetimi, hasta güçlendirme çalışmaları ile başarılabilmektedir. Bu yüzden kronik hastaların hastalıklarını yönetebilmelerini ve kendi sağlık kararlarını alarak uygun sağlık davranışlarını sergilemelerini sağlayabilmek için hem hasta güçlendirme hem de sağlık okuryazarlık düzeylerini geliştirecek çalışmaların birlikte yapılması gerektiği düşünülmektedir. This study is a descriptive study conducted to investigate the health literacy, self-management and patient empowerment levels of patients receiving hemodialysis. The population of the study consisted of 377 patients receiving hemodialysis (HD) in dialysis centers of Başkent University Ankara Hospital. The sample of the study consisted of 219 patients who received treatment in these centers between 25.01.2024-15.05.2024 and met the inclusion criteria. The data of the study were collected by using “Patient Descriptive Information Form”, “Health Literacy Scale in Hemodialysis Patients (HLS-HD)”, “Chronic Disease Self-Management Scale” and “Patient Empowerment Scale”. In the study, the mean score of the patients' health literacy (HLS) scale was 62.19±8.96 and their health literacy (HLS) levels were found to be above the average. The mean scores of HLS-HD the patients aged 18-44 years, university graduates, employed, with an income higher than their expenses, without any additional disease, having regular medical check-ups, receiving previous education about the disease and finding the education adequate were found to be higher. While the mean item score of the Self-Management Scale in Chronic Diseases was 3.34±0.48, the mean scores of the sub-dimensions of the scale were self-stigmatization 2.28±1.14, coping with stigmatization 3.37±0.86, health care effectiveness 3.39±0.96, and treatment compliance 4.32±0.83. The self-management level of the patients was above average. The mean score of the self-stigmatization sub-dimension item of the chronic disease self-management scale was found to be lower in working patients. Patients aged 75 years and older had a low mean score on the health care effectiveness sub-dimension and patients with a diagnosis of renal failure of 16 years or more had a high mean score. The mean total score of the Patient Empowerment Scale was 129.92±25.08, the mean item score was 3.49±0.68, and the mean scores of the sub-dimensions were identity/identity 3.33±0.83, personal control 3.66±0.73, decision making 3.72±0.61, knowing and understanding 3.60±0.77, and interaction with others 3.11±1.11. The empowerment level of the patients was found to be above average. The empowerment level of patients with comorbidities was found to be lower. Patients diagnosed with 16 years or more of renal failure had a higher level of empowerment. The level of empowerment increased as the education level of the patients increased. Empowerment level of working patients was higher than non-working patients. Patients whose income is higher than their expenses have higher empowerment levels than patients whose income is lower than their expenses. The empowerment level of patients who received education before and found the education adequate was higher. A moderate positive correlation was found between the patients' level of SOI and the level of patient empowerment (r: 0.604; p<0.01). As the SOY level of the patients increased, the level of treatment compliance, self-health management and patient empowerment increased, and the level of self-stigmatization decreased. The management of chronic diseases can be achieved through patient empowerment activities. Therefore, it is thought that studies to improve both patient empowerment and health literacy levels should be carried out together in order to ensure that chronic patients can manage their diseases and exhibit appropriate health behaviors by taking their own health decisions.
  • Item
    Hemşirelerde spirituel iyi oluş ve bilinçli farkındalık düzeylerinin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2021) Yorulmaz, Emine Tuğba; Çevik, Banu
    Bu araştırma erişkin klinik ve yoğun bakım ünitelerinde görev yapan hemşirelerin spirituel iyi oluş ve bilinçli farkındalık düzeylerinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma Başkent Üniversitesi Hastanesi’nin Ankara, Adana, Alanya, Konya, İzmir ve İstanbul merkez hastanelerinde görev yapan 583 hemşire ile yapılmıştır. Araştırma verileri; bilgi formu, Spirituel İyi Oluş Ölçeği ve Bilinçli Farkındalık Ölçeği kullanılarak 10/07/2020-1/11/2020 tarihleri arasında toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra; Student’s T testi, Tek Yönlü Varyans Analizi testi (ANOVA), Korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada hemşirelerin yaş ortalaması 26,35±6,97 olup, hemşirelerin %66,6’sı 18-25 yaş aralığındadır. Hemşirelerin %85,6’sı kadın, 73,1’i bekar, %27,9’u evli, %55,6’sı lisans mezunudur. Hemşirelerin meslekte çalışma sürelerinin ortalaması 5,77±6,33 olup en az 1 yıl ile en fazla 33 yıl arasında çalışmaktadır. Hemşirelerin %81,8’i spiritüalite hakkında ve %90,1’i bilinçli farkındalık hakkında eğitim almamışlardır. Araştırmada kendilerini spirituel ve spirituel belirten hemşirelerin spirtüel iyi oluş puan ortalamaları (107,83±17,52) yüksek düzeydedir. Araştırmada hemşirelerin bilinçli farkındalık düzeyleri puan ortalması (66,26±12,90) ortadır. Araştırmada hemşirelerin bilinçli farkındalık ve spirituel iyi oluş seviyelerinin 31-40 yaş grubunda yüksek olduğu belirlenmiştir. Kendisini spirituel ve iannçlı olarak tanımlayan hemşirlerin spirituel iyi oluş puan ortalamaları yüksek bulunmuştur. Hemşire olarak çalışmaktan memnun ve çalıştığı birimden memnun olan hemşirelerin spirituel iyi oluş puan ortalamaları yüksek bulunmuştur. Hemşirelerin meslekte çalışma süresi arttıkça bilinçli farkındalık ve spiritul iyi oluş puan ortalamalarının artmıştır. Hemşirelerin bilinçli farkındalıkları ile ile spritüel iyi oluş durumları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ancak bilinçli farkındalık ile aşkınlık arasında zayıf, doğayla uyum arasında orta düzeyde pozitif bir ilişki belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda hemşirelere bilinçli farkındalık ve sprituelite hakkında eğitim verilmesi önerilmektedir. This descriptive study was aimed to examine the spiritual well-being and mindfulness levels of nurses working in adult clinical and intensive care units. The research was conducted with 583 nurses working in Ankara, Adana, Alanya, Konya, İzmir and Istanbul central hospitals of Başkent University Hospital. Research data; The information form was collected using the Spiritual Well-Being Scale and the Mindfulness Scale between 10/07/2020 and 11/11/2020. In addition to the use of descriptive statistics in the analysis of data; One-Way analysis of varience (ANOVA), Students’ T-test and Correlation analysis have been used. In the study, the average age of the nurses was 26.35 ± 6.97, and 66.6% of the nurses were in the 18-25 age range. 85.6% of the nurses are female, 73.1% are single, 27.9% are married and 55.6% are undergraduate degrees. The average working time of nurses in the profession is 5.77 ± 6.33 and they work between at least 1 year and at most 33 years. 81.8% of the nurses did not receive training about spirituality and 90.1% about conscious awareness. In the study, the mean scores of the nurses who stated themselves spiritually and spiritually were high (107.83 ± 17.52). In the study, the mindfulness level of nurses is the average score (66.26 ± 12.90). Nurses has been determined that the levels of mindfulness and spiritual well-being are high in the 31-40 age group in study. The mean spiritual well-being score of the nurses who defined themselves as spiritual and mindfulness was found to be high. The spiritual well-being score averages of the nurses who are satisfied with working as nurses and who are satisfied with the unit they work in were found to be high. As the working time of the nurses in the profession increased, the mean scores of mindfulness and spiritual well-being increased. There was no significant relationship between nurses' mindfulness and their spiritual well-being. However, a weak relationship was found between mindfulness and transcendence, and a moderately positive relationship between harmony with nature. In line with these results, it is recommended that nurses should be educated about mindfulness and spirituality.
  • Item
    Yoğun bakım hastalarında göz maskesi ve kulak tıkacı kullanımının deliryumu önlemedeki etkisi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2022) Kılıç, Gülşen; Kav, Sultan
    Bu araştırma, yoğun bakım ünitelerinde kanıta dayalı farmakolojik olmayan hemşirelik müdahaleleri ile göz maskesi ve kulak tıkacı kullanımının deliryumu önlemedeki etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Randomize kontrollü, tek kör tasarımla yapılan çalışmanın örneklemini bir vakıf üniversitesinin erişkin yoğun bakım ünitelerinde yatan 60 hasta (30 müdahale ve 30 kontrol) oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında Hasta Bilgileri Formu, APACHE II, Glasgow Koma Skalası, Richmond Sedasyon Ajitasyon Skalası, Hemşirelik-Deliryum Tarama Ölçeği, Richard-Campbell Uyku Ölçeği, Günlük İzlem Formu, Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu kullanılmıştır. Yoğun bakım ünitelerinde hemşirelere eğitim verilmiş ve eğitim içeriğine uygun çevre düzenlemesi yapılmıştır. Yaşa göre tabakalı randomizasyon sonrası basit rastgele örnekleme yöntemi ile müdahale ve kontrol grubu belirlendikten sonra her iki gruptaki hastalara üç gün boyunca gündüz (08:00-20:00) ve gece çiftinde (20:00-08:00) belirtilen formlar uygulanmış, hemşirelerin Günlük İzlem Formunda yer alan girişimleri uygulamaları sağlanmış ve müdahale grubundaki hastalara ek olarak gece uyumadan önce (23:00-07:00) göz maskesi ve kulak tıkacı verilmiştir. Ayrıca müdahale grubundaki hastaların göz maskesi ve kulak tıkacı kullanımına yönelik görüşleri alınmıştır. Verilerin analizinde ki-kare, Mann-Whitney U testi, Kruskall-Wallis Varyans Analizi uygulanmış ayrıca ileri bir analiz yöntemi olan Genelleştirilmiş Tahmin Eşitliği (GEE) yöntemi kullanılmıştır. Deliryum gelişme durumu açısından 2. gün gündüz çiftinde, kontrol grubundaki hastalarda daha fazla deliryum görülmüş, 3. gün gündüz ve gece müdahale grubunda hiçbir hastada deliryum gelişmemiş ve bu üç çift içinde iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Müdahale grubunun üç günde uyku kalitesi puan ortalaması kontrol grubundan yüksek bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). GEE analiz sonuçlarına göre, deliryum gelişiminde dahiliye yoğun bakımda yatıyor olmanın, koroner yoğun bakımdan 11,84 kat daha fazla etkisi olduğu, 65 ve üzeri yaş grubunda olma, işitme bozukluğu olması, yoğun bakıma ameliyathaneden geliyor olmak ve eğitim düzeyinin de deliryum gelişmesinde etkisi olduğu bulunmuştur. Araştırmada göz maskesi ve kulak tıkacı uygulaması, deliryumu önlemede ve süresinin kısaltılmasında etkili olduğu ve hastaların uyku kalitesini artırdığı belirlenmiştir. Araştırmanın sonuçları doğrultusunda, yoğun bakım ünitelerinde kanıta dayalı farmakolojik olmayan hemşirelik müdahaleleri ile uygulanan göz maskesi ve kulak tıkacı kullanımının deliryumun önlenmesinde kullanılması önerilmektedir. This research is planned as a randomized controlled experimental study to examine the effect of using eye mask and earplugs in preventing delirium with evidence-based nonpharmacological nursing interventions in intensive care units. The sample of the randomized controlled, single-blind design study consisted of 60 patients (30 interventions and 30 controls) hospitalized in the adult intensive care units of a foundation university. Patient Information Form, APACHE II, Glasgow Coma Scale, Richmond Sedation Agitation Scale, Nursing Delirium Screening Scale, Richard-Campbell Sleep Scale, Semi-Structured Interview Form, Daily Follow-up Form were used for data collection. Nurses were trained in intensive care units and landscaping was done in accordance with the content of the training. After the intervention and control groups were determined by simple randomization after stratified randomization according to age, the forms were applied to the patients in both groups during the day (08:00-20:00) and night shift (20:00-08:00) for three days. The patients in the intervention group were additionally given eye mask and earplugs before going to sleep. In addition, the views of the patients in the intervention group regarding the use of eye masks and earplugs were examined with one-to-one semi-structured interview technique and thematic analysis was made. Chi-square, Mann-Whitney U test, Kruskall-Wallis Analysis of Variance were used in the analysis of the data and the Generalized Estimation Equation (GEE) method, which is an advanced analysis method, was used In the 2. day day shift, more delirium was observed in the control group in terms of the development status of delirium between the intervention and control groups, none of the patients in the 3. day daytime and 3. day nighttime intervention group developed delirium, and the difference between the two groups within these three shifts was statistically significant. found significant (p<0.05). According to the results of the GEE analysis, it was found that staying in the internal medicine intensive care unit had an effect on the development of delirium 11,834 times more than the coronary intensive care unit, being aged 65 and over, having hearing impairment, coming to the intensive care unit from the operating room, and education level also had an effect on the development of delirium. As a result of the research, it was found that the application of eye mask and earplugs had an effect on preventing delirium and shortening its duration, and increased the sleep quality of the patients. In line with the results of the study, it is recommended that the use of eye masks and earplugs applied with evidence-based non-pharmacological nursing interventions in intensive care units should be used in the prevention of delirium.
  • Item
    Hemşirelerin kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları ile periferal venöz katetere bağlı flebiti önlemeye yönelik bilgi ve uygulamaları arasındaki ilişki
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2021) Kurucu, Nimet Nur; Çevik, Banu
    Bu araştırma erişkin yataklı klinik ve erişkin yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları ile periferal intravenöz katetere bağlı flebiti gelişimini önlenmeye yönelik kanıta dayalı uygulamalara ilişkin bilgileri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla planlanmış tanımlayıcı bir araştırmadır. Araştırma 15.04.2021- 15.06.2021 tarihleri arasında çalışan 182 hemşire ile yapılmıştır. Örnekleme çalışmaya katılmaya istekli ve bilgilendirilmiş olur formu onaylayan hemşireler dâhil edilmiştir. Araştırmanın verileri, Kişisel Bilgi Formu, Periferal Intravenöz Kateter Uygulama Bilgisi ve Flebit Gelişimini Önleme Bilgisine Yönelik Soru Formu, Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Varyans Analizi (ANOVA), pearson ilgileşim analizi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalaması 26.09±5.81, %84.6’sı 21-30 yaş aralığındadır. Hemşirelerin %90.1’i kadın, %76.4’ü bekâr, %54.9’u lisans mezunu ve %65.9’u 1-5 yıl arasında görev yapmaktadır. Hemşirelerin periferik intravenöz katetere bağlı flebiti önleme puan ortalamaları 8.07±1.91 olup bilgi durumlarının yeterli düzeyde olmadığı belirlenmiştir. Hemşirelerden 31-54 yaş aralığında olanların, lisans ve üzeri eğitim seviyesine sahip olanların ve meslekte çalışma süresinin 5 yılın üzerinde olanların periferik intravenöz katetere bağlı flebiti önleme bilgilerinin daha iyi olduğu belirlenmiştir. Flebit hakkında eğitim alan hemşirelerin periferik intravenöz katetere bağlı flebiti önleme bilgi puan ortalamaları (8.28±1.92),eğitim almayan hemşirelerin puan ortalamalarına (6.92±1.43) göre anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Güncel rehberlerden bilgisi olan ve takip eden hemşirelerin periferik intravenöz katetere bağlı flebiti önleme bilgi puan ortalamaları, rehberlerden bilgisi olmayan ve takip etmeyenlere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. (p<0.05). Araştırmamızda hemşirelerin Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği Puan ortalaması 59.26±10.67’dir. Hemşirelerin periferik intravenöz katetere bağlı flebiti önlemeye İlişkin Bilgi Puanları ile Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği Puanı arasında zayıf yönde pozitif ilişki (r:0,163,p:0,030) saptanmıştır. Hemşirelerin bilgi durumları artıkça kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları daha iyi olabileceği belirlenmiştir. This study is a descriptive study designed to evaluate the relationship between the attitudes of nurses working in adult inpatient clinics and adult intensive care units towards evidence-based nursing and their knowledge and practices to prevent phlebitis due to peripheral venous catheters. The research was carried out between 15.04.2021 and 15.06.2021 and the sample of the study consists of 182 nurses. Nurses who were willing to participate in the sample and approved the informed consent form were included. The data of the study were collected with Personal Information Form, Peripheral Intravenous Catheter (PIC) and Phlebitis Prevention Information and Practice information form, Evidence-Based Attitude towards Nursing Scale. In addition to descriptive statistics, Analysis of Variance, Pearson correlation analysis and multiple regression analysis were performed in the analysis of the data. In the study, the mean age of the nurses was 26.09 ± 5.81 and, 84.6% of the nurses were in the 21-30 age range. In the study, 90.1% of the nurses were female, 76.4% were single, 54.9% were undergraduate and 65,9% work between at least 1 year and at most 5 years. The mean scores of the nurses for PIC and phlebitis prevention were 8.07±1.91 and their knowledge level was not sufficient. It has been determined that the nurses who are between the ages of 31-54, those with a bachelor's degree or higher education level and those who have worked in the profession for more than 5 years have higher knowledge of PIC and phlebitis prevention. The mean scores of PIC and phlebitis prevention knowledge scores of the nurses who received training on phlebitis (8.28±1.92) were significantly higher than the mean scores of the nurses who did not receive education (6.92±1.43) (p<0.05). The mean scores of PIC and phlebitis prevention knowledge of the nurses who were aware of and followed the current guidelines were found to be significantly higher than those who were aware of but did not follow up and had no knowledge (p<0.05). In our study, the mean score of the nurses on the Nurses' Attitudes towards Evidence-Based Nursing Scale was 59.26±10.67. A weak positive correlation (r:0.163,p:0.030) was found between the Nurses' Knowledge Scores on Preventing PIC induced phlebitis and the attitude scale towards evidence based nursing. It has been determined that as the knowledge status of nurses increases, their attitudes towards evidence-based nursing may be better.
  • Item
    Kolorektal kanserli bireylerde hastalık algısı ve tanı gecikmesine yol açan bireysel faktörlerin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Tanrıkulu, Ümran Ege; Kav, Sultan
    Bu çalışma; kolorektal kanserli hastalarda ilk belirtiler ile tıbbi yardım arama arasında geçen süreyi, gecikmeye neden olan faktörleri ve hastalık algısını belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma Ankara Başkent Üniversitesi Hastanesi’nde tıbbi onkoloji polikliniğine 25 Kasım 2019 ile 15 Mart 2020 tarihleri arasında başvuran ve kolorektal kanser tanısı ile izlenen 114 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri anket formu ve Kısa Hastalık Algısı Ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Hastaların ilk kolorektal kanser semptomlarını yaşamalarından sağlık kuruluşuna başvuru arasında geçen sürenin 1 aydan az olması normal, 1 aydan fazla olması gecikme, 1-3 ay arası olması uzun süreli gecikme ve 6 aydan fazla olması ise çok ciddi gecikme olarak değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra ki kare testi, tek yönlü varyans analizi ve korelasyon testleri kullanılmıştır. Çalışmaya katılan hastaların kolorektal kansere yönelik şikâyetleri başladıktan sonra sağlık kurumuna başvuru süreleri ortalaması 7,27±11,02 ay (min:1 Max: 62,5 ay) olup, %60,6’sında bir ay üzerinde gecikme ve %31,6’sında ise çok ciddi gecikme saptanmıştır. Hastaların çoğunluğu (%76,3) kolorektal kanser belirti ve bulgularını bilmediğini; %16,7’sı kolorektal kansere yönelik bir tarama testi yaptırdığını ifade etmiştir. Kolorektal kanser tanısı öncesi bireylerin, %89,9’unun belirti ve bulgular yaşadığı; en sık yaşanan belirti ve bulguların; barsak alışkanlığında değişim (%20,3), rektal kanama (%14,1) ve karın ağrısı (%10,3) olduğu belirlenmiştir. Bireylerin sağlık kurumuna başvurusunu etkileyen faktörler değerlendirildiğinde, %60’ı herhangi bir faktör olmadığını, %17’si ise semptomları geçici ya da önemli görmedikleri için başvurmadıklarını belirtmiştir. Gecikme süresi ile eğitim düzeyi ve bağırsak alış kanlığında değişim yakınması arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Kısa hastalık algısı ölçeği toplam puan ortalaması 21.74 ± 11.36 (min: 0 - max: 56) olarak bulunmuştur. Hastaların, hastalık algısı ile gecikme ilişkisi incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Hastalar, hastalıklarına neden olduğuna inandıkları en önemli üç faktörü stres (%32,8), beslenme (%24,9) ve üzüntü (%13,6) şeklinde ifade etmişlerdir.Çalışmaya katılan hastaların kolorektal kanser belirtisi olabilecek yakınmaları olmasına rağmen kolorektal kanser belirtileri konusunda farkındalıklarının oldukça düşük olması nedeniyle sağlık kuruluşuna başvurma sürelerinde önemli gecikme olduğu belirlenmiştir.The purpose of this study was to determine the time elapsed between the first symptoms and seeking medical help, factors contributing to the delay and disease perception in patients with colorectal cancer. The study was conducted at the medical oncology outpatient clinic of Başkent University Hospital in Ankara between 25 November 2019 and 15 March 2020 and included 114 patients who were diagnosed with colorectal cancer. The data were obtained by using the questionnaire form and the brief illness perception questionnaire. The elapsed time between patients’ first symptoms and seeking medical health was classified into ‘‘normal’’ when it was less than 1month, ‘‘delay’’ when it was between 1 and 3months, ‘‘long-term delay’’ when it was more than 3months, and ‘‘very serious delay’’ when it was more than 6 months. The mean elapsed time between patients’ first symptoms and seeking medical health was 7,27±11,02 month (min:1 max:62,5 month), 60.6% of patients were delayed over a month and there is a serious delay in 31,6% of them. Most of the patients (76.3%) stated that they did not know the signs and symptoms of colorectal cancer and 16.7% stated that they had a screening test. It was determined that 89.9% of patients experienced symptoms and signs before colorectal cancer diagnosis. The most common complaints were changes in bowel habits (20.3%), rectal bleeding (14.1%) and abdominal pain (10.3%). When the factors contributing to the delay were evaluated, 60% of them did not stated any reason, 17% stated perceiving the symptoms as temporary or insignificant. A significant relationship was found between the delay in diagnosis and level of education and the change in bowel habit (p<0.05) . The mean score of brief illness perception was found to be 21.74 ± 11.36 (min: 0 - max: 56). When the relationship between patients’ perception of disease and delay in diagnosis is examined, no statistically significant relationship was found. It was found that the three most important factors that they believed to cause illness were stress (32.8%), nutrition (24.9%) and sadness (13.6%). Although the individuals participating in the study have symptoms that may be a symptom of colorectal cancer; it has been determined that there was considerable delay in the time to seeking medical help due to lack of awareness about the symptoms of colorectal cancer.
  • Item
    Üniversite öğrencilerinde bilinçli farkındalık ile mental iyi oluşun incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Kılınçoğlu, Buket; Akgün Çıtak, Ebru
    Bu çalışma, üniversite öğrencilerinin bilinçli farkındalık düzeyleri ile mental iyi oluş durumlarının ve bunları etkileyen sosyodemografik ve okulla ilgili özelliklerinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüş tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Çalışmanın evrenini, 2019-2020 akademik yılı güz döneminde Başkent Üniversitesi Bağlıca Kampüsü’nde öğrenim gören 13.144 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi, evrenin bilindiği durumlarda örneklem hesaplama formülüne göre hesaplanmış ve örneklem sayısı 378 olarak belirlenmiştir. Örnekleme alınacak bireylerin seçimi fakültelerin öğrenci sayısına göre tabakalı rastgele örnekleme yöntemi ile orantılı seçim yapılarak belirlenmiştir. Anket formundaki soruların eksik doldurulması riski göz önünde bulundurularak örneklem kaybını önlemek amacıyla 400 öğrenci ile çalışma tamamlanmıştır. Verilerin toplanması, “Bilinçli Farkındalık Ölçeği, Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği”, Kişisel Bilgi Formu ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmadan elde edilen veriler SPSS 24.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Cinsiyet, yaş, fakülte, sınıf, algılanan sosyo ekonomik düzey ve algılanan akademik başarı düzeyi değişkenlerine göre gruplar arası farklılık olup olmadığını belirlemek için Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H testi ve aralarında anlamlı fark olan gruplarda farklılığın kaynağını belirlemek amacıyla Bonferroni testi kullanılmıştır. Korelasyon analizinde Spearman Korelasyon analizinden yaralanılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre öğrencilerin bilinçli farkındalık puan ortancası 57; puan ortalamaları 57,22±7,72 olarak belirlenmiştir. Öğrencilerin cinsiyet, yaş, fakülte, sınıf değişkenlerine göre bilinçli farkındalık düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı biçimde farklılaşmadığı; algılanan sosyo ekonomik düzey, algılanan akademik başarı düzeyi değişkenlerine göre ise bilinçli farkındalık düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı biçimde farklılaştığı belirlenmiştir. Öğrencilerin mental iyi oluş puan ortancası 52, puan ortalamaları 51,55±6,35 olarak belirlenmiştir. Öğrencilerin cinsiyet, yaş, fakülte, sınıf değişkenlerine göre mental iyi oluş durumlarının istatistiksel olarak anlamlı biçimde farklılaşmadığı; algılanan sosyo ekonomik düzey, algılanan akademik başarı düzeyi değişkenlerine göre ise mental iyi oluş durumlarının istatistiksel olarak anlamlı biçimde farklılaştığı belirlenmiştir. Öğrencilerin bilinçli farkındalık düzeyleri ve mental iyi oluş durumları arasında karşılaştırma yapıldığında pozitif yönde, güçlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r= 0,757, p= 0,001). Bilinçli farkındalık durumunun artışı ile mental iyi oluş düzeyinin artması sebebiyle üniversiteler ile iş birliği içerisinde bilinçli farkındalığı geliştirmeye yönelik çalışmaların düzenlenmesinin öğrenciler için yararlı olacağı düşünülmektedir. This study is a descriptive study conducted to determine the mindfulness levels and mental well-being of university students and their socio-demographic and school-related characteristics that affect them. The universe of the study consists of 13,144 students studying at Başkent University Bağlıca Campus in the fall semester of 2019-2020 academic year. The sample of the research was calculated according to the sample calculation formula when the universe is known and the number of samples was determined as 378. The selection of individuals to be sampled was determined by making proportional selection by stratified random sampling method according to the number of students of the faculties. Taking into account the risk of missing questions in the questionnaire, the study was completed with 400 students in order to prevent sample loss. Data collection was carried out with the “Mindful Attention Awareness Scale, Warwick- Edinburgh Mental Well-Being Scale”, Personal Information Form. The data obtained from the research were analyzed using SPSS 24.0 program. Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H test and Bonferroni test were used to determine whether there was a difference between groups according to gender, age, faculty, class, perceived socio-economic level and perceived academic achievement level. In the correlation analysis, Spearman was benefited from the correlation analysis. The mean mental well-being score of the students was 51.55±6,35. The median was 52. No statistically significant difference was found between students' mental well-being according to gender, age, faculty and class variables. According to the variables of socio-economic level and academic achievement level, mental well-being was found to be statistically significant. According to the results of the study, the median mindfulness point was 57 and the average mindfulness points of the students were 57.22±7,72. There is no statistically significant difference between students' mindfulness levels according to gender, age, faculty and class variables. According to the variables of socio-economic level and academic achievement level, mindfulness levels were found to be statistically significant. A positive, strong and significant relationship was found between the students' mindfulness levels and their mental well-being (r= 0,757, p= 0,001). It may be beneficial for students to organize activities aimed at developing conscious awareness in cooperation with universities due to the increase of conscious awareness and mental well-being. Keywords: Mindfulness, mental wellbeing, positive mental health, university students, nursing, mindful attention awareness scale.
  • Item
    Üniversite öğrencilerinde kuru göz sendromu ve etkileyen faktörlerin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) İnce, Esin Sultan; Uğurlu, Ziyafet
    Kuru göz sendromu, dünya çapında en yaygın görülen oküler yüzey hastalığıdır. Yaşam kalitesini düşüren bir sendromdur. Bu araştırma, üniversite öğrencilerinde kuru göz sendromu ve etkileyen faktörlerin incelenmesine yönelik tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Araştırma Mayıs 2019-Kasım 2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi’ne bağlı farklı fakültelerde öğrenim gören öğrenciler ile yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 12.961 öğrenci oluşturmuş olup, tabakalı örnekleme yöntemi ile araştırmaya 400 öğrenci alınmıştır. Verilerinin toplanmasında kişisel bilgi formu, göz kuruluğunu ve etkileyen faktörlerin belirlenmesine yönelik Mcmonnies Kuru Göz Anketi, Oküler Yüzey Hastalık İndeksi ve öğrencilerin internet bağımlılığını değerlendirmek için Young İnternet Bağımlılığı Testi Kısa Formu kullanılmıştır. SPSS veri tabanına girilerek, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, Tukey ve Tamhane’s T2 testleri yapılmıştır. Araştırmanın bulguları doğrultusunda; öğrencilerin çoğunluğunun (%89,8) 25 yaş altında olduğu, yarıdan fazlasının (%62,0) kadın olduğu, çoğunluğunun (%95,2) kronik bir hastalığı olmadığı, yaklaşık yarısının (%51,0) göz hastalığı tanısının olduğu, yarısına yakının gözlük veya lens kullandığı (%47) ve tamamına yakının (%99,5) internet kullandığı saptanmıştır. Young İnternet Bağımlılığı Testi Kısa Formu sonucuna göre, öğrencilerin ortalama puanı 28,27±8,29 olarak belirlenmiş ve bu bulgu öğrencilerin internet bağımlılığının orta düzey ve üzerinde olduğunu göstermektedir. Öğrencilerin Oküler Yüzey Hastalık İndeksi sonucuna göre %19,7’si hafif, %15,6’sı orta ve %40’ı şiddetli kuru göz sendromu olduğu saptanmıştır. Oküler Yüzey Hastalık İndeksi puanı kadınlarda, 4.sınıflarda, gözlük veya lens kullananlarda, göz hastalığı tanısı alanlarda ve eğitim amaçlı internet kullananlarda daha yüksek çıkmıştır. Mcmonnies Kuru Göz Anketi sonucuna göre ise öğrencilerin %18,8’inde kuru göz sendromu olduğu belirlenmiştir. Mcmonnies Kuru Göz Anketi puanı 4.sınıflarda, gözlük/lens kullananlarda, göz hastalığı tanısı alanlarda, göz ameliyatı olanlarda ve eğitim amaçlı internet kullananlarda daha yüksek çıkmıştır. Mcmonnies Kuru Göz Anketi puanları ile Oküler Yüzey Hastalık İndeksi puanları arasında (r= 0,546, p=0,000) pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı korelasyon saptanmıştır. Oküler Yüzey Hastalık İndeksi puanı ile Young İnternet Bağımlılığı Testi Kısa Formu puanı arasında pozitif yönlü zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r= 0,227; p=0,000). Çoklu doğrusal regresyon analizine göre, öğrencilerin OYHİ puanındaki değişkenliğin %15,0’i modeldeki cinsiyet (β= 0,183, p˂0.001) ve göz hastalığı tanısı alma (β= 0,319, p˂0.001) bağımsız değişkenler tarafından açıklanmaktadır (R = 0,387, R2 = 0,150, Düzeltilmiş R2 = 0,143, F = 2,448, p <0,05). Sonuç olarak; Oküler Yüzey Hastalık İndeksine göre, öğrencilerde kuru göz prevalansının yüksek olduğu belirlenmiştir. Mcmonnies Kuru Göz Anketi ile OYHİ puanları arasında korelasyon olduğu, ancak Mcmonnies Kuru Göz Anketinin üniversite öğrencileri gibi genç popülasyonlarda kuru göz sendromunu belirlemeye yönelik duyarlılığın sınırlı olduğu bulunmuştur. OYHİ ile yapılan analizde cinsiyet (kadın olma) ve göz hastalığına sahip olmanın kuru göz sendromunu artıran faktörler olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda; üniversite öğrencilerinde kuru göz sendromu farkındalığının sağlanması ve kuru göz sendromunun erken tanı ve tedavisi için göz taramalarının yapılması önerilir. Dry eye syndrome, also known as dry eye, is the most common ocular suface disorder that erodes the quality of life. In this descriptive study, we investigated the incidence of dry eye syndrome and the factors associated with it among university students. The study was conducted between May-November 2019 among students from different faculties studying at Baskent University. From 12961 students in total,400 students were included in the study after stratified sampling was applied. Data was collected by using personal information form, Mcmonnies Dry Eye Questionnaire to investigate dry eye syndrome and associated factors, Ocular Surface Disease İndex and Young Internet Addiction Test Short Form for the evaluation of internet addiction among the participants. By entering the SPSS database, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, Tukey and Tamhane’s T2 tests were conducted. Most participants (89,8%) were aged less than 25 years, more than half of them (62,0%) were female, (95,2%) of the participants have no medical histroy of chronic disease, (51%) of them have eye diseases, 47% use glasses or contact lenses, while the majority (99,5%) use the internet. The mean value of Young Internet Addiction Test Short Form was 28,27±8,29 which could be interpreted as mild level addiction. According to the results of the students' Ocular Surface Disease Index, 19.7% of them had mild, 15.6% of them had moderate and 40% had severe dry eye syndrome. Ocular Surface Disease İndex scores were high in 4th year students, students who use eyeglasses or contact lenses, students with ocular disease history and students who use internet for educational purposes. 18,8% of the participants have dry eye syndrome based on Mcmonnies Dry Eye Questionnaire results. Ocular Surface Disease İndex scores were high in 4th year students, students who use eyeglasses/ contact lenses, students with ocular disease or ocular surgery history and students who use internet for educational purposes. There was a moderate positive correlation between Mcmonnies Dry Eye Questionnaire scores and Ocular Surface Disease İndex scores (r= 0,546, p=0,000). While there was a weak positive correlation between Ocular Surface Disease Index scores and Young Internet Addiction Test Short Form scores (r= 0,227; p=0,000). According to multiple linear regression analysis, 15,0% of the variability in students' OSDI score is explained by the independent variables gender (β = 0,183, p˂0,001) and have eye diseases (β = 0,319, p˂0,001) in the model (R = 0,387,R2 = 0,150, Adjusted R2 = 0,143, F = 2,448, p <0,05). As a result; according to the Ocular Surface Disease Index, it was determined that the prevalence of dry eye was high in students. It was found that there was a correlation between Mcmonnies Dry Eye Questionnaire and OSDI scores, but the sensitivity of Mcmonnies Dry Eye Questionnaire to detect dry eye syndrome in young populations such as university students was limited. In the analysis with OSDI, it was determined that gender (being a woman) and having eye disease are factors that increase dry eye syndrome. In line with these results; It is recommended to make eye screening for the awareness of dry eye syndrome in university students and for the early diagnosis and treatment of dry eye syndrome.
  • Item
    Total diz protezi ameliyatı planlanan hastaların cerrahi korku düzeyleri ile ameliyat sonrası ağrı düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Mete, Zeynep; Avcı Işık, Sevcan
    Bu çalışmanın amacı; total diz protezi ameliyatı planlanan hastaların cerrahi korku düzeyleri ile ameliyat sonrası ağrı düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Tanımlayıcı özellikte olan bu araştırmanın uygulaması, Aralık 2018-Mayıs 2019 tarihleri arasında Ankara ilinde bulunan bir vakıf hastanesinin cerrahi karma servislerinde yatan hastalarda gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamına total diz protezi ameliyatı olmak için başvuran, örnekleme dahil olma kriterlerine uyan ve katılmayı kabul eden 74 hasta alınmıştır. Araştırmanın verileri “Hasta Tanıtıcı Bilgileri Veri Toplama Formu”, “Cerrahi Korku Ölçeği (CKÖ) (Surgical Fear Questinonaire - SFQ)”, “Görsel Kıyaslama Ölçeği (Visual Analog Skala - VAS)”, “Ameliyat Sonrası Ağrı Değerlendirilmesi ve Analjezik Kullanma Durumu Formu” ile toplanmıştır. Araştırmada hastaların Cerrahi Korku Ölçeği toplam puan ortalaması 33,89±24,04 olup, kısa dönem korkular alt boyutu puan ortalaması 15,44±14,38, uzun dönem korkular alt boyutu puan ortalaması 18,44±11,30’dır. Hastaların ameliyat sonrası ağrı puan ortalamasının 2,19±1,09 olduğu belirlendi. Hastaların ağrı puan ortalaması ile CKÖ toplam ve alt boyutlarının puan ortalaması arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). Hastaların cerrahi korku düzeyi arttıkça ameliyat sonrası dönemde daha fazla ağrı yaşadıkları belirlendi. Daha önce ameliyat olan hastaların kısa dönem korkular puan ortalaması, verilen eğitimi yetersiz bulan hastaların ölçek toplam ve kısa ve uzun dönem korkular puan ortalaması anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç olarak, ameliyat öncesi dönemde korku düzeyi yüksek olan hastaların ameliyat sonrası dönemde daha fazla ağrı yaşadıkları belirlenmiştir. Cerrahi korkunun azaltılmasında hemşireler hasta bakımında önemli bir yere sahiptir. Hemşireler tarafından cerrahi girişim planlanan hastaların cerrahi korku düzeylerinin ve nedenlerinin belirlenmesi, korku duygusunu azaltacak yöntemlerin uygulanması ve hasta eğitimlerinin bu doğrultuda kapsamlı verilmesi önerilmektedir. This study was conducted to determine the relationship between surgical fear levels and postoperative pain levels of patients undergoing total knee prosthesis surgery. This descriptive study was conducted between December 2018 and May 2019 in patients hospitalized in the surgical mixed services of a foundation hospital in Ankara. The study included 74 patients who applied for total knee prosthesis surgery, who met the inclusion criteria and accepted to participate. The data of the study were collected with “Patient Identification Information Data Collection Form”, “Surgical Fear Questinonaire (SFQ)”, “Visual Analogue Scale (VAS)”, “Postoperative Pain Assessment and Analgesic Use Status Form ”. In the study the mean total SFQ score of patients was 33.89±24.04, the short-term fears subscale score was 15.44±14.38, and the long-term fears subscale score was 18.44±11.30. The mean postoperative pain score was 2.19±1.09. A significant positive correlation was found between the mean pain score and the mean total SFQ and subscale score of the patients (p<0,05). It was determined that the patients had more pain in the postoperative period as the surgical fear level increased. Mean short-term fears subscale scores of the patients who had previous surgery and the mean total SFQ and subscale scores of the patients who found education insufficient were significantly higher (p<0.05). As a result, it was determined that patients with high levels of fear in the preoperative period experienced more pain in the postoperative period. Nurses have an important place in patient care in reducing surgical fear. It is recommended to determine the surgical fear levels and causes of patients planned to undergo surgical interventions by nurses, to apply methods to reduce the feeling of fear, and to provide patient education in this direction. Keywords: Knee prosthesis, surgical fear, postoperative pain, nursing