Enstitüler / Institutes

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 67
  • Item
    Does the sex of comedians affect the audience’s sense of humor?
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Yelken, İlgi; Yeniçeri Kökdemir, Zuhal
    This research investigates how the sex of comedians influences the perception of jokes among audiences. The study focuses on differences in audience reactions to how funny, quality and clever they perceive the joke when jokes are delivered by male versus female comedians. Grounded in evolutionary perspective and Social Identity Theory, which emphasizes the role of group identities in shaping perceptions and behaviors, this study aims to uncover how the sex of the comedians influences humor perception by particularly focusing on sex as an intergroup context. To test these, an experimental design was administered. The sample of the study consists of 132 people living in Türkiye. The data were analyzed using MANOVA. The results indicated that both men and women were equally funny when delivering the same joke. Therefore, the sex of the comedian does not influence the audience's perception and appreciation of humor. Bu araştırma, komedyenlerin cinsiyetinin izleyicilerin mizah algısını nasıl etkilediğini araştırmaktadır. Çalışma, şakalar erkek ve kadın komedyenler tarafından yapıldığında izleyicilerin espriyi ne kadar komik, kaliteli ve zekice algıladıklarına dair tepkilerindeki farklılıklara odaklanmaktadır. Evrimsel perspektif ve grup kimliklerinin algı ve davranışları şekillendirmedeki rolünü vurgulayan Sosyal Kimlik Teorisine dayanan bu çalışma, özellikle gruplar arası bir bağlam olarak cinsiyete odaklanarak komedyenlerin cinsiyetinin mizah algısını nasıl etkilediğini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bunları test etmek için deneysel bir tasarım uygulanmıştır. Çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 132 kişiden oluşmaktadır. Veriler MANOVA kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuçlar, aynı espriyi yaparken hem erkeklerin hem de kadınların eşit derecede komik olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla, komedyenin cinsiyeti izleyicinin mizah algısını ve beğenisini etkilememektedir.
  • Item
    Investigating the effects of sensory processing sensitivity and perceived parental acceptance on self-compassion
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Okyay, Nil Alara; Akın Sarı, Burçin
    Sensory Processing Sensitivity (SPS) is an innate trait characterized by heightened sensitivity to environmental stimuli and deeper processing of information (Aron & Aron, 1997). This trait has gained considerable research interest due to its implications for geneenvironment interactions. At the same time, self-compassion has emerged as a key focus of psychological research, with evidence highlighting its positive effects on well-being. This study investigated the predictive effects of SPS and perceived parental acceptance on selfcompassion among adults. The sample consisted of 355 participants, and data were gathered using a demographic information form, the Highly Sensitive Person Scale (HSPS), the Parental Acceptance-Rejection Questionnaire Short Form (PARQ/S) and the Self- Compassion Scale (SCS). Analyses included independent samples t-tests, correlational analyses, and hierarchical regression analyses across different age groups. Results revealed that SPS, along with maternal and paternal acceptance, significantly predicted selfcompassion in the early adulthood group. In contrast, for the middle adulthood group, only SPS and maternal acceptance were significant predictors of self-compassion. The findings highlighted the nuanced roles of SPS as a negative influence and parental acceptance as a positive influence on fostering self-compassion across different developmental stages. Although middle-aged adults tended to exhibit higher levels of self-compassion, they were more negatively impacted by their levels of sensitivity compared to early adults. These results are discussed in relation to existing literature. Duyusal işleme hassasiyeti, iç ve dış kaynaklı uyarıcılara karşı yüksek duyarlılık olarak tanımlanan kalıtımsal bir mizaç özelliğidir (Aron & Aron, 1997). Bu özellik bireysel bir farklılık olarak gen-çevre etkileşimleri konusundaki önemi nedeniyle araştırmacıların ilgisini çekmektedir. Aynı zamanda, öz şefkat kavramı da alanyazındaki güncel araştırmalarda psikolojik sağlığa etkileri ile öne çıkmaktadır. Mevcut çalışmanın amacı, duyusal işleme hassasiyeti ve algılanan ebeveyn kabulünün öz şefkat üzerindeki etkilerini incelemektir. Örneklem, 355 yetişkinden oluşmaktadır ve veriler demografik bilgi formu, Yüksek Duyarlı Kişi Ölçeği (YDKÖ), Yetişkin Kabul-Red Ölçeği - Kısa Form (Yetişkin EKRÖ/K) ve Öz-Şefkat Ölçeği aracılığı ile toplanmıştır. Hipotezler, demografik özelliklere göre farklılık gösterme durumunun analizinde t-testi ve yaş grupları için iki ayrı hiyerarşik regresyon analizi yürütülerek incelenmiştir. Bulgular erken yetişkinlik döneminde uyarıcı işleme hassasiyetinin, anne ve baba kabulünün öz şefkati anlamlı bir şekilde yordadığını göstermektedir. Orta yetişkinlik döneminde ise duyusal işleme hassasiyeti ve anne kabulü öz şefkati yordarken baba kabulünün öz şefkati yordamadığı görülmektedir. Orta yaşlı bireylerin genç yetişkin bireylere kıyasla daha yüksek öz şefkat seviyeleri sergilemelerine rağmen, hassasiyet seviyelerinden öz şefkat açısından daha olumsuz etkilendikleri görülmüştür. Araştırma bulguları ilgili alanyazın bağlamında tartışılmıştır.
  • Item
    An investigation of young adolescent students' foreign language anxiety levels and their causes
    (Başkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2024) Atan, Dilşat; Uluşan, Ahmet Remzi
    This thesis endeavors to delve into the foreign language anxiety experienced by young adolescent students and explore its underlying causes. The ultimate goal of this research is to provide valuable insights that can aid teachers in comprehending and effectively managing the foreign language anxiety of their young learners, thereby mitigating negative emotional impacts. The study was conducted across both private and public schools in Ankara during the spring semester of the 2022-2023 academic year. A mixed method was used in the research methodology to obtain more in-depth and comprehensive results. Quantitative data collection utilized the Foreign Language Classroom Anxiety Scale (FLCAS) developed by Horwitz et al., (1996) and translated into Turkish by Aydın (1991) and involved 414 students from 5th to 8th grades. Simultaneously, qualitative data were acquired through semi-structured interviews conducted with 12 students exhibiting high levels of anxiety according to FLCAS results. After analyzing the results, it was evident that young adolescents exhibited a moderate level of foreign language anxiety, which was influenced by factors such as age, parental expectations, gender, learning experiences, school type, and academic achievement. The effects of these variables on foreign language anxiety were thoroughly discussed and analyzed. Following semi-structured interviews with 12 anxious students, the causes of their anxiety were identified as speaking activities, teacher manners, peer reactions, parental pressure, and fear of receiving low grades in exams. Consequently, all the findings were comprehensively discussed and summarized, and potential suggestions were offered for teachers and future studies. It is important to note that while this study offers valuable insights, its scope is limited to 226 students from a single public school and 188 students from a private school in Ankara. Therefore, caution must be exercised in generalizing the findings beyond this specific context. Future research endeavors may benefit from diversifying data collection tools, including input from teachers to enrich the understanding of foreign language anxiety, and exploring additional perspectives to develop comprehensive strategies for addressing student anxiety in language learning environments. Bu tez, genç ergen öğrencilerin yaşadığı yabancı dil kaygısını araştırmayı ve altında yatan nedenleri keşfetmeyi amaçlamaktadır. Bu araştırmanın nihai hedefi, öğretmenlere genç öğrencilerinin yabancı dil kaygısını anlama ve etkili bir şekilde yönetme konusunda değerli iç görüler sunarak, olumsuz duygusal etkileri hafifletmeye yardımcı olmaktır. Araştırma, 2022- 2023 akademik yılının ilkbahar döneminde Ankara'daki hem özel hem de devlet okullarında gerçekleştirilmiştir. Araştırma metodolojisinde daha derinlemesine ve kapsamlı sonuçlar elde etmek için karma bir yöntem kullanılmıştır. Nicel veri toplama işlemi, Horwitz ve diğerleri (1996) tarafından geliştirilen ve Aydın (1999) tarafından Türkçe ‘ye çevrilen Yabancı Dil Sınıfı Kaygı Ölçeği (FLCAS) kullanılarak gerçekleştirilmiş olup, 5. ila 8. sınıf arasından 414 öğrenciyi içermiştir. Aynı zamanda, nitel veriler, FLCAS sonuçlarına göre yüksek düzeyde kaygı gösteren 12 öğrenciyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla elde edilmiştir. Sonuçları analiz ettikten sonra, genç ergenlerin yaşadığı yabancı dil kaygısının yaş, ebeveyn beklentileri, cinsiyet, öğrenme deneyimleri, okul türü ve akademik başarı gibi faktörlerden etkilendiği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu değişkenlerin yabancı dil kaygısı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde tartışılmış ve analiz edilmiştir. 12 kaygılı öğrenciyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerin ardından, kaygılarının nedenleri konuşma etkinlikleri, öğretmen tutumları, akran tepkileri, ebeveyn baskısı ve sınavlarda düşük not alma korkusu olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, tüm bulgular kapsamlı bir şekilde tartışılmış ve özetlenmiş ve öğretmenler ve gelecekteki çalışmalar için olası öneriler sunulmuştur. Bu çalışmanın değerli iç görüler sunmasına rağmen, kapsamının Ankara'daki tek bir devlet okulundan 226 öğrenci ve bir özel okuldan 188 öğrenciyle sınırlı olduğunu belirtmek önemlidir. Bu nedenle, bulguların bu belirli bağlamın ötesine genelleştirilmesinde dikkatli olunmalıdır. Gelecekteki araştırma girişimleri, veri toplama araçlarını çeşitlendirerek, öğretmenlerin katkılarını içerecek şekilde, yabancı dil kaygısını anlama ve öğrenci kaygısını dil öğrenme ortamlarında ele almak için kapsamlı stratejiler geliştirmek için ek bakış açılarını keşfedebilir.
  • Item
    Examining obsessional, eating, and health-related unwanted mental intrusions and obsessive beliefs in healthy and pathological orthorexia nervosa
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Bulguroğlu, Melike Menşure; Akın Sarı, Burçin
    The cognitive model of obsessive-compulsive disorder suggests that while intrusive thoughts are universally experienced, clinical obsessions arise from the influence of obsessive beliefs. Intrusive thoughts related to healthy eating are also reported in Orthorexia Nervosa, which has gained increasing attention in recent literature. Recent studies propose that Orthorexia Nervosa consists of two dimensions: healthy orthorexia and pathological orthorexia. However, there is a lack of research exploring the differences in cognitive processes and intrusive thoughts between these two dimensions. This research aims to investigate whether healthy and pathological orthorexia groups differ in terms of eating-related, obsessional, and health-related intrusive thoughts and how obsessive beliefs manifest in these groups. Accordingly, hierarchical and K-means clustering analyses based on Teruel Orthorexia Scale scores were performed and the analyses yielded four distinct orthorexia clusters. The sample of the study included adults between the ages of 18-50. In the present study, data was collected from 368 participants by Teruel Orthorexia Scale, Questionnaire of Unwanted Intrusive Thoughts and Obsessional Beliefs Questionnaire Short Form. IBM SPSS 25 program was used to analyze data sets. The findings revealed that healthy and pathological orthorexia groups differed significantly in terms of involuntary thoughts and obsessive cognitions. In particular, it was observed that the group with both healthy and pathological orthorexia dimensions used more intensive control strategies against involuntary thoughts and experienced these thoughts more frequently and disturbingly. These findings show that a transdiagnostic perspective may be explanatory in understanding orthorexia nervosa. Obsesif-kompulsif bozukluğun bilişsel modeli, istem dışı düşüncelerin herkes tarafından deneyimlenmesine rağmen, klinik obsesyonların obsesif bilişlerin etkisiyle oluştuğunu öne sürmektedir. Güncel alanyazında giderek daha fazla ilgi gören Ortoreksiya Nervoza’da da sağlıklı beslenmeye ilişkin istem dışı düşüncelerin varlığı bildirilmektedir. Yakın zamanda yapılan çalışmalar, Ortoreksiya Nervoza’nın iki temel boyutunun olduğunu öne sürmektedir: sağlıklı ortoreksiya ve patolojik ortoreksiya. Alanyazında ise bu boyutlar arasındaki bilişsel süreçler ve istem dışı düşünceler açısından farklılıklar üzerine yapılan çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu araştırma, sağlıklı ve patolojik ortoreksiya gruplarının obsesyonel, yeme ve sağlık temalı istem dışı düşünceler açısından farklılık gösterip göstermediğini ve obsesif bilişlerin bu gruplarda nasıl değiştiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, Teruel Ortoreksiya Ölçeği puanlarına dayalı olarak veri seti üzerinde hiyerarşik ve K-ortalama kümeleme analizleri gerçekleştirilmiş ve dört ortoreksiya profili tanımlanmıştır. Araştırmanın örneklemini 18-50 yaş arasındaki bireyler oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Teruel Ortoreksiya Ölçeği, İstem Dışı Düşünceler Ölçeği ve Obsesif İnançlar Anketi kullanılmış ve 368 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veri seti, araştırma sorularına ve hipotezlerine uygun olarak IBM SPSS 25 Programı ile analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, sağlıklı ve patolojik ortoreksiya kümelerinin istem dışı düşünceler ve obsesif bilişler açısından anlamlı düzeyde farklılaştığını ortaya koymuştur. Özellikle her iki ortoreksiya boyutu yüksek olan grubun, istem dışı düşünceler karşısında daha yoğun kontrol stratejileri kullandığı ve bu düşünceleri daha sık ve rahatsız edici şekilde yaşadığı görülmüştür. Bu bulgular, tanılar üstü bir bakış açısının ortoreksiya nervozayı anlamada açıklayıcı olabileceğini göstermektedir.
  • Item
    Past perfect or future progressive: How ideology influences our view of time
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Erdem, Alper; Yeniçeri Kökdemir, Zuhal
    This thesis examines how individuals' political ideology shape their perceptions of social change over time. Moving beyond the commonly used liberal-conservative dichotomy, a multidimensional model that encompasses conservatism, liberalism, nationalism and socialism is adopted, adapted to the Turkish context. Participants' assessments of six main social themes (respect for authority, family ties, traditionalism, economic equality, traditional values and the general structure of society) were evaluated in four different time periods (1970-1995, 1995-2020, present and future). This approach allowed for a more detailed examination of the relationship between political ideology and temporal perception. The sample consisted of 337 participants aged between 18 and 33. Measures included political ideology, political engagement, future time orientation and perceptions of social change over time. Findings revealed that political ideology influenced perceptions of social change in some areas, but not consistently across all themes. No significant ideological differences were observed in most areas. However, nationalist and conservative respondents tended to view future changes in authority and family ties more negatively. Repeated measures analyses showed a general perception of social regression from the past to the future, regardless of ideological orientation. Political participation and future time orientation were associated with future evaluations in selected domains, but their overall effects were modest. This study contributes to the literature by conceptualizing political ideology as a multidimensional and context-sensitive construct rather than a simple left-right continuum. It also provides a foundation for future research exploring how political beliefs intersect with perceptions of the past and future. Overall, the findings suggest that ideology shapes perceptions of time to some extent, but that this influence is often theme-specific and culturally contextualized. These results emphasize the need for more flexible and local models for understanding political thought and temporal perception. Bu tez, bireylerin siyasi inançlarının zaman içinde toplumsal değişim algılarını nasıl şekillendirdiğini incelemektedir. Yaygın olarak kullanılan liberal-muhafazakâr ikileminin ötesine geçilerek, muhafazakârlık, liberalizm, milliyetçilik ve sosyalizmi kapsayan, Türkiye bağlamına uyarlanmış çok boyutlu bir model benimsenmiştir. Katılımcıların altı temel toplumsal temaya (otoriteye saygı, aile bağları, gelenekselcilik, ekonomik eşitlik, geleneksel değerler ve toplumun genel yapısı) ilişkin değerlendirmeleri dört farklı zaman diliminde (1970-1995, 1995-2020, şimdi ve gelecek) değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, siyasi ideoloji ile zamansal algı arasındaki ilişkinin daha detaylı bir şekilde incelenmesine olanak sağlamıştır. Çalışmanın örneklemi, yaşları 18 ila 33 arasında değişen 337 katılımcıdan oluşmuştur. Ölçümler arasında siyasi ideoloji, siyasi katılım, gelecek zaman yönelimi ve zaman içinde toplumsal değişim algıları yer almıştır. Bulgular, siyasi ideolojinin bazı alanlarda toplumsal değişim algılarını etkilediğini, ancak tüm temalarda tutarlı olmadığını ortaya koymuştur. Çoğu alanda önemli bir ideolojik farklılık gözlenmemiştir. Ancak, milliyetçi ve muhafazakâr katılımcılar otorite ve aile yapılarında gelecekte meydana gelebilecek değişiklikleri daha olumsuz görme eğilimindedir. Tekrarlanan ölçüm analizleri, ideolojik yönelimden bağımsız olarak, geçmişten geleceğe genel bir toplumsal gerileme algısı olduğunu göstermiştir. Siyasi katılım ve gelecek zaman yönelimi, seçili alanlarda gelecek değerlendirmeleri ile ilişkili bulunmuş, ancak genel etkileri mütevazı kalmıştır. Bu çalışma, siyasi ideolojiyi basit bir sol-sağ sürekliliğinden ziyade çok boyutlu ve bağlama duyarlı bir yapı olarak kavramsallaştırarak literatüre katkıda bulunmaktadır. Ayrıca, siyasi inançların geçmiş ve gelecek algılarıyla nasıl kesiştiğini araştıran gelecekteki araştırmalar için bir temel sağlamaktadır. Genel olarak bulgular, ideolojinin zaman algılarını bir dereceye kadar şekillendirdiğini, ancak bu etkinin genellikle temaya özgü ve kültürel olarak bağlamsal olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar, politik düşünceyi ve zamansal algıyı anlamaya yönelik daha esnek ve yerel modellere duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.
  • Item
    The predictive role of psychological resilience enhancing features and psychological resilience on traumatic stress
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Kök, Büşra; Uyar Suiçmez, Tuğba
    The concept of psychological resilience is briefly defined as the ability to respond adaptively after stressful events (Parsons et al., 2016); it is protective of mental health and enhances well-being (Srivastava, 2011). When psychological resilience is considered as a factor that increases the ability to cope with traumatic events, it constitutes a system related to various personal and psychological components. The current study aims to examine emotion regulation, cognitive flexibility, self-efficacy, and self-compassion as resilience-enhancing features and their prediction of resilience, as well as whether resilience will result in the prediction of traumatic stress. For this purpose, two models, including psychological resilience, features that strengthen psychological resilience, and traumatic stress, were tested. Within the scope of the study, 266 volunteer participants with at least one traumatic experience were reached. When the demographic variables of the current study were analyzed, it was found that traumatic stress differed according to the type, qualities, and time of trauma. When a comparison was made between trauma types, it was found that survivors of human-made trauma showed lower psychological resilience than survivors of cumulative trauma. When traumatic stress was analyzed according to trauma characteristics, participants showed higher traumatic stress in traumas where there was a threat to someone else's life, feelings of hopelessness, and horror. Participants whose trauma occurred within the last three years showed higher traumatic stress. Moderately significant correlations were found between the research variables. As a result of the models testing the main hypothesis of the study, emotion regulation, cognitive flexibility, self-efficacy, and self-compassion features were found to predict psychological resilience. Psychological resilience predicts traumatic stress together with its empowering features, but psychological resilience does not significantly predict traumatic stress in the model where the direct effect of empowering features on traumatic stress is observed. Results showed that psychological resilience predicted traumatic stress with the effect of other empowerment features but not without the effect of empowerment features. Psikolojik dayanıklılık kavramı kısaca, stres verici olaylardan sonra adaptif tepkiler verebilme becerisi olarak tanımlanmaktadır (Parsons et al., 2016); mental sağlığı koruyucu ve iyi-oluşu arttırıcıdır (Srivastava, 2011). Psikolojik dayanıklılık, travmatik olaylara karşı baş etme becerisini artıran bir faktör olarak ele alındığında çeşitli kişisel ve psikolojik bileşenler ile ilişkili bir sistemi oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı; duygu düzenleme, bilişsel esneklik, öz-düzenleme ve öz-şefkat bileşenlerinin psikolojik dayanıklılık üzerindeki yordayıcılığını ve psikolojik dayanıklılığın travmatik stresi yordayıcılığını incelemektedir. Bu amaca yönelik, psikolojik dayanıklılığı güçlendirici bileşenleri, psikolojik dayanıklılığı ve travmatik stresi içeren iki adet model test edilmiştir. Çalışma kapsamında, en az bir travmatik deneyimi olan 266 gönüllü katılımcıya ulaşılmıştır. Mevcut çalışmanın demografik değişkenleri incelendiğinde travma türüne, özelliklerine ve zamanına göre travmatik stresin farklılaştığı bulgulanmıştır. Travma türleri arasında karşılaştırma yapıldığında, insan eli ile olan travma hayatta kalanlarının kümülatif travma hayatta kalanlarına oranla daha düşük psikolojik dayanıklılık gösterdiği bulgulanmıştır. Travma özelliklerine göre travmatik stres incelendiğinde ise, başkasının hayati tehlikesinin, çaresizlik ve korku hislerinin olduğu travmalarda katılımcılar daha yüksek travmatik stres göstermiştir. Yaşadıkları travma son üç sene içerisinde gerçekleşen katılımcılar daha yüksek travmatik stres göstermiştir. Araştırma değişkenleri arasında orta düzeyde anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Araştırmanın ana hipotezini test eden modeller sonucu; duygu düzenleme, bilişsel esneklik, öz-yeterlik ve öz-şefkat bileşenlerinin psikolojik dayanıklılığı yordadığı bulgulanmıştır. Psikolojik dayanıklılık, güçlendirici bileşenleri ile birlikte travmatik stresi yordamaktadır, ancak güçlendirici bileşenlerin travmatik stres üzerinde direkt etkisinin gözlemlendiği modelde psikolojik dayanıklılık anlamlı bir şekilde travmatik stresi yordamamaktadır. Bulgular, psikolojik dayanıklılığın diğer güçlendirici bileşenlerin etkisi ile birlikte bir yordayıcılığı olduğunu, güçlendirici bileşenlerinin etkisi olmadan travmatik stresi yordamadığını göstermiştir.
  • Item
    The mediating role of self-compassion in the relationship between schema modes and posttraumatic growth in individuals with traumatic experiences
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ünsaldı, Hilal; Akın Sarı, Burçin
    Although trauma and its aftermath are associated with negative consequences, people can also experience positive changes after traumatic experiences. The concept posttraumatic growth represents the positive changes experienced by a person after traumatic experiences. The concept of schema modes, which originates from the Schema Therapy approach, can be considered one of the important factors in determining these positive changes experienced by the person. Schema modes represent certain internal aspects that are momentarily dominant in people's emotions, thoughts, and behaviors. It is thought that these modes, which are divided into two groups as adaptive and maladaptive, may have a role in shaping the posttraumatic growth process. Another concept that is thought to affect this process is self-compassion. The effect of this notion, which represents the compassion one has for oneself, arouses curiosity, especially in posttraumatic processes when adaptive and maladaptive modes are activated. In this context, the research aimed to examine the mediating role of self-compassion in the relationship between schema modes and posttraumatic growth. The research sample consists of 358 participants between the ages of 18 and 65, who speak Turkish, who have experienced any traumatic event or have witnessed any traumatic event that happened to a relative from at least 3 months to a maximum of 15 years ago. Demographic Information Form, Brief Schema Mode Inventory, Self-Compassion Scale, and Posttraumatic Growth Inventory (PTGI-X) were presented to the participants. Correlation, t-test, and ANOVA analyzes were conducted to examine the relationships between demographic variables and the main variables of the study. Then, analyzes were conducted within the scope of the Structural Equation Model to test the hypotheses. According to the findings, it was observed that self-compassion positively mediated the relationship between adaptive schema modes (Healthy Adult and Happy Child) and posttraumatic growth, while the relationship between certain maladaptive schema modes (Vulnerable Child, Undisciplined Child, and Demanding Parent) and posttraumatic growth was observed to be negatively mediated. Additionally, findings showed that self-compassion unexpectedly positively mediated the relationship between Detached Protector mode and posttraumatic growth. Finally, the results of the research are discussed within the framework of the relevant literature, and clinical implications and limitations of the research are presented. Her ne kadar travma ve sonrası süreçler olumsuz doğurgularla eşleştirilse de, travmatik yaşantılardan sonra kişiler olumlu değişiklikler de deneyimleyebilirler. Travma sonrası gelişim kavramı, travmatik deneyimlerden sonra kişinin yaşadığı pozitif değişimleri temsil etmektedir. Şema Terapi yaklaşımından köken alan Şema modu kavramı ise kişinin yaşadığı bu olumlu değişimleri belirlemede önemi olan etmenlerden biri olarak değerlendirilebilir. Şema modları kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarında anlık olarak baskın olan belirli içsel tarafları temsil eder. İşlevsel ve işlevsiz olarak iki gruba ayrılan bu modların travma sonrası gelişim sürecini şekillendirmede rolü olabileceği düşünülmektedir. Bu sürece etki edebileceği düşünülen bir diğer kavram ise öz-şefkattir. Kişinin kendine gösterdiği şefkati temsil eden bu kavramın özellikle travma sonrası süreçlerde işlevli ve işlevsiz modların aktive olduğu durumlardaki etkisi merak uyandırmaktadır. Bu bağlamda, araştırma kapsamında şema modları ve travma sonrası gelişim arasındaki ilişkide öz-şefkatin aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma örneklemi en az 3 aydan en fazla 15 yıl öncesine kadar herhangi bir travmatik olay yaşamış veya bir yakınının başına gelen herhangi bir travmatik olaya tanık olmuş, 18-65 yaş arasında, Türkçe bilen 358 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Kısa Şema Modu Envanteri, Öz-şefkat Ölçeği, Travma Sonrası Gelişim Envanteri (PTGI-X) sunulmuştur. Demografik değişkenler ve araştırmanın temel değişkenleri arasındaki ilişkileri incelemek amacıyla korelasyon, t-test ve ANOVA analizleri yürütülmüştür. Daha sonra hipotezleri test etmek amacıyla Yapısal Eşitlik Modeli kapsamında analizler yürütülmüştür. Elde edilen bulgulara göre işlevsel şema modları (Sağlıklı Yetişkin ve Mutlu Çocuk) ile travma sonrası gelişim arasındaki ilişkide öz-şefkatin pozitif şekilde aracılık ettiği gözlenirken, bazı işlevsiz şema modları (İncinmiş Çocuk, Disiplinsiz Çocuk ve Talepkar Ebeveyn) ile travma sonrası gelişim arasındaki ilişkide öz-şefkatin negatif şekilde aracılık ettiği saptanmıştır. Bunun yanı sıra öz-şefkat aracılığında Kopuk Korungan işlevsiz şema modunun beklenmedik bir şekilde travma sonrası gelişimi olumlu şekilde yordadığı görülmüştür. Son olarak, araştırmanın sonuçları ilgili alanyazın çerçevesinde tartışılıp araştırmaya ilişkin klinik çıkarımlar ve sınırlılıklara yer verilmiştir.
  • Item
    How perception of parents shapes psychological well-being beyond parentification
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimleri Enstitüsü, 2025) Akdağ, Simay; Uyar Suiçmez, Tuğba
    The purpose of this study was to examine the relationship between parentification experiences, individual‘s perceptions of their parents, and psychological well-being in a young adult sample. Data were collected from a total of 204 participants aged 18–25. Data were obtained using standard self-report scales measuring psychological well-being, emotional, instrumental, and perceived fairness, and parenting behaviors as perceived involvement, autonomy support, and warmth taken from parents. As a result of the analyses, it was found that the emotional and instrumental parentification significantly and negatively predicted psychological well-being. In addition, the perception of fairness in parentification stood out as the strongest negative predictor of psychological well-being in the study. In the hierarchical regression analysis, time spent with parents, parents presence at home, parentification, and perceived parenting behaviors were added to the model, respectively, and the previous variables were controlled at each stage. In the first stage of the hierarchical regression analysis, the family presence at home and the time spent with parents were added to the model. In the second stage, parentification scores were added to the model and the explained variance in psychological well-being increased significantly with this addition. This clearly demonstrates the effect of parentification on the individual's psychological well-being. In the third stage, father‘s parenting characteristics (involvement, warmth, autonomy support) were added to the model, a statistically significant increase was observed in the total explained variance, but the individual contributions of these variables were not found to be significant. In the fourth stage, mother parenting characteristics added to the model increased the explanatory power to a small extent but did not provide a significant individual contribution. Findings were discussed within the context of the relevant literature. Bu araştırmanın amacı, çocuklukta yaşanan ebeveynleşme deneyimleri, bireylerin ebeveynlerine yönelik algıları ve psikolojik iyi oluşları arasındaki ilişkiyi genç yetişkin örnekleminde incelemektir. 18-25 yaşları arasındaki toplam 204 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veriler, psikolojik iyi oluş, duygusal ebeveynleşme, araçsal ebeveynleşme ve algılanan adaletsizlik ile ebeveynlere yönelik algılanan katılım, otonomi desteği ve sıcaklık gibi ebeveynlik davranışlarını ölçen standart özbildirim ölçekleri aracılığıyla elde edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda ebeveynleşmenin duygusal ve araçsal ebeveynleşme alt boyutlarının psikolojik iyilik halini anlamlı ve negatif yönde yordadığı bulunmuştur. Bunun yanısıra ebeveynleşmenin adaletsiz algılanması, psikolojik iyi oluşun çalışmadaki en güçlü negatif yordayıcısı olarak öne çıkmıştır. Dört aşamalı hiyerarşik regresyon analizinde, ebeveynlerin evde bulunuşluğu ile birlikte geçirilen zaman, ebeveynleşme deneyimleri ve katılımcıların ebeveynlerine yönelik algıları sırasıyla modele eklenmiştir. Her aşamada önceki değişkenler kontrol edilmiştir. İlk aşamada modele ebeveynlerin evde bulunma süresi ve katılımcıların çocukluklarında ebeveynleri ile birlikte geçirdikleri zaman eklenmiştir. İkinci aşamada, ebeveynleşme değişkenleri modele eklenmiştir ve psikolojik iyi oluşa ilişkin açıklanan varyans anlamlı düzeyde artmıştır. Bu durum, ebeveynleşmenin bireyin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisini anlamlı şekilde ortaya koymuştur. Üçüncü aşamada, babaya yönelik algılanan ebeveynlik (katılım, sıcaklık, özerklik desteği) modele eklendiğinde toplam açıklanan varyansta istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülmüş olsa da, bu değişkenlerin bireysel katkıları anlamlı bulunmamıştır. Aynı şekilde, dördüncü aşamada anneye yönelik algılanan ebeveynlik (katılım, sıcaklık, özerklik desteği) modele eklenmiştir. Bu durum modelin açıklayıcılığı küçük bir oranda arttırmış ancak bireysel olarak anlamlı bir katkı sunmamıştır. Elde edilen bulgular, ilgili literatür kapsamında tartışılmıştır.
  • Item
    Examining the predictor role of alexithymia degree on grief experience in bereaved individuals
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Çakmak, Bilge; Doğutepe, Elvin
    This study aimed to examine the relationship between individuals' levels of alexithymia and their experiences and responses during the grieving process following the loss of a loved one. In this context, the predictive role of alexithymia on grief reactions was investigated. The study included a total of 106 participants aged between 18 and 60. These participants had lost a close relative due to death at least 6 months and at most 1 year prior to the study. Those who agreed to participate were first presented with an Informed Consent Form and a Demographic Information Form. Following this, the 20-item Toronto Alexithymia Scale (TAS-20) and the Hogan Grief Reaction Checklist (HGRC) were administered. The collected data were analyzed using simple linear regression and stepwise multiple regression analyses. The HGRC includes six subscales in total that are include five negative grief reactions and one positive grief reaction. The negative grief reactions were grouped under the heading "Misery Scale" and were treated as a single measure in some of the analyses. The analyses revealed that the level of alexithymia significantly and positively predicted negative grief reactions, while it significantly and negatively predicted positive grief reactions which is personal growth. Furthermore, it was found that the "difficulty identifying feelings" dimension of alexithymia was most strongly associated with negative grief reactions, whereas the "externally oriented thinking" dimension was most strongly associated with positive grief reactions. The findings were interpreted in the context of the existing literature, and the strengths, limitations, and implications of the study for future research were discussed. Bu araştırma kapsamında kişilerin bir yakınını kaybettikten sonra deneyimledikleri yas süreci ve tepkileri ile aleksitimi düzeyinin arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu ilişki incelenirken aleksitiminin yas tepkileri üzerindeki yordayıcı rolü dikkate alınmıştır. Araştırmaya katılım sağlayan toplam 106 katılımcının yaşları 18-60 arasındadır. Bu katılımcılar en az 6 ay en fazla 1 yıl önce bir yakınını ölüm sebebiyle kaybetmişlerdir. Çalışmaya katılmayı kabul eden kişilere sırasıyla Bilgilendirilmiş Onam Formu ve Demografik Bilgi Formu verilmiştir. Sonrasında ise 20 maddelik Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) ve Hogan Yas Tepkileri Tarama Listesi (HYTL) uygulanmıştır. Toplanan veriler basit doğrusal regresyon ve aşamalı çoklu regresyon istatistiksel analizlerden geçirilmiştir. HYTL ölçeğinin beş negatif yas tepkisi ve bir pozitif yas tepkisi olacak şekilde toplamda 6 alt ölçeği bulunmaktadır. Negatif yas tepkilerini içeren beş alt ölçek Misery Scale başlığı altında toplanmış ve belli analizlere bu şekilde dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda aleksitimi düzeyinin negatif yas tepkilerini anlamlı bir şekilde pozitif yönde yordadığı, pozitif yas tepkilerini yani kişisel gelişimi ise negatif yönde anlamlı bir şekilde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bunlara ek olarak aleksitiminin “duyguları tanımda güçlük” alt boyutunun negatif yas tepkileri ile, “dışa vuruk düşünme” alt boyutunun ise pozitif yas tepkileri ile en çok ilişkili olduğu sonucu elde edilmiştir. Elde edilen sonuçlar var olan literatür ile birlikte yorumlanmış ve bu çalışmanın güçlü yönleri, kısıtlılıkları ve gelecek çalışmalara olan yönlendirmesi ve katkıları tartışılmıştır.
  • Item
    Exploring the relationship between existential concerns, attachment styles, and usage of dating applications in emerging adults
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Kemer, Bengisu; Yeniçeri Kökdemir, Zuhal
    By examining the psychological dynamics, namely attachment styles, existential concerns, and the frequency of using digital dating applications, this study aims to uncover patterns and relationships that could provide deeper insights into the psychological challenges individuals face when engaging with dating applications. This study investigates the relationship between existential concerns, attachment styles, and the use of dating applications among emerging adults aged 18-29. The research sample consisted of 86 participants who completed the Existential Concerns Inventory and the Experiences in Close Relationships-Revised questionnaire. Participants use digital dating applications and experience various psychological dynamics in the process. Women exhibited higher levels of avoidant attachment, anxious attachment, and total scale scores compared to men. This suggests that women experience more psychological difficulties when using digital dating applications. Additionally, general anxiety levels were found to be significantly higher in LGBTQ+ individuals compared to heterosexual individuals. However, existential concerns did not significantly differ by gender. The trajectory of dating apps reflects a major shift in modern dating practices. This trajectory highlights the psychological complexities of digital dating and suggest the need for targeted mental health interventions and supportive policies for these demographic groups. Understanding the effects of digital dating applications on emerging adults more deeply can lead to significant steps to support these individuals' psychological health. The study's results demonstrate that digital dating is not only a social activity but also has significant psychological effects and shapes individuals' overall wellbeing.İncelenen psikolojik dinamikler; yani bağlanma stilleri, varoluşsal endişeler ve dijital flört uygulamaları kullanım sıklığı doğrultusunda bu çalışma, bireylerin flört uygulamalarıyla etkileşime girdiklerinde karşılaştıkları psikolojik zorluklara dair daha derin içgörüler sağlayabilecek örüntüleri ve ilişkileri ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, 18-29 yaş arası genç yetişkinlerde varoluşsal endişeler, bağlanma stilleri ve flört uygulamaları kullanımı arasındaki ilişkiyi araştırmaktadır. Araştırma örneklemi, Varoluşsal Endişeler Envanteri ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar-Yenilenmiş anketini dolduran 86 katılımcıdan oluşmuştur. Katılımcılar dijital flört uygulamalarını kullanmakta ve bu süreçte farklı psikolojik dinamikler yaşamaktadır. Kadınlar, erkeklere kıyasla daha yüksek düzeyde kaçıngan bağlanma, kaygılı bağlanma ve ölçek puanları sergilemiştir. Ayrıca, genel kaygı seviyelerinin LGBTQ+ bireylerde heteroseksüel bireylere göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Ek olarak, varoluşsal endişelerin cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Dijital flört uygulamalarının mevcut gidişatı, modern kişilerarası ilişkiler bağlamında büyük bir değişiklik yansıtıyor. Bu durum, dijital flörtün psikolojik karmaşıklıklarını vurgulamakta ve bu demografik gruplar için hedeflenmiş psikolojik sağlık müdahaleleri ve destekleyici politikaların gerekliliğini önermektedir. Özellikle, dijital flört uygulamalarının genç yetişkinler üzerindeki etkilerinin daha derinlemesine anlaşılması, bu bireylerin psikolojik sağlıklarını desteklemek için önemli adımlar atılmasını sağlayabilir. Araştırmanın sonuçları, dijital flörtün sadece sosyal bir aktivite olmadığını, aynı zamanda önemli psikolojik etkileri olduğunu ve bu etkilerin bireylerin genel iyilik halini nasıl şekillendirdiğini göstermektedir.