Enstitüler / Institutes
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390
Browse
49 results
Search Results
Item Anchored moral values: The effect of anchoring and moral identity on moral decision-making and judgement(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Akkaya, Ayşe Betül; Doğutepe, ElvinStudies on moral decision-making and judgment have been increasing in recent years. In the literature, it has been demonstrated that people's decisions are affected by cognitive influences in moral decision-making processes as in other decisions. This study aimed to examine how people's moral decision-making and judgment processes are affected by anchoring, one of these cognitive effects, and the concept of moral identity. By using classical moral dilemma scenarios to measure moral judgments, this study also examined the extent to which moral identity and utilitarianism, a moral thinking disposition, predict moral judgments. The study was conducted with 253 participants aged 18 to 65. Participants were divided into high, low, or no anchoring groups according to the anchoring effect they were exposed to. Also, low moral identity internalization and high moral identity internalization groups were obtained according to their moral identity internalization status. People's moral judgments were significantly affected by the anchoring effect, and the moral judgments of the participants in the high anchoring group differed compared to the low and no anchoring group. This result contributes to the view that the anchoring effect can be extended to the domain of moral judgment. However, whether the participants' moral identity internalization level was low or high did not lead to a change in their moral judgments. Moreover, it has been shown that classical moral dilemmas used to examine moral judgments do not capture utilitarianism as a whole by considering only the harm dimension of utilitarianism. The findings obtained from the study are discussed in the light of the literature. Ahlaki karar alma ve yargıya varma üzerine yapılan çalışmalar son yıllarda giderek artmaktadır. Literatürde, diğer kararlarda olduğu gibi ahlaki karar alma süreçlerinde de insanların kararlarının bilişsel etkilerden etkilendiği ortaya konmuştur. Bu çalışma, insanların ahlaki karar verme ve yargılama süreçlerinin bu bilişsel etkilerden biri olan çapalama ve ahlaki kimlik kavramından nasıl etkilendiğini incelemeyi amaçlamıştır. Ahlaki yargıları ölçmek için klasik ahlaki ikilem senaryolarının kullanıldığı bu çalışmada ayrıca ahlaki kimliğin ve ahlaki bir düşünme eğilimi olan faydacılığın ahlaki yargıları ne ölçüde yordadığı incelenmiştir. Çalışma, yaşları 18 ile 65 arasında değişen 253 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar maruz kaldıkları çapalama etkisine göre yüksek, düşük veya çapalamanın olmağı gruba ayrılmıştır. Ayrıca ahlaki kimlik içselleştirme durumlarına göre düşük ahlaki kimlik içselleştirme ve yüksek ahlaki kimlik içselleştirme grupları elde edilmiştir. Kişilerin ahlaki yargıları çapalama etkisinden önemli ölçüde etkilenmiş ve yüksek çapalama grubunda yer alan katılımcıların ahlaki yargıları düşük ve hiç çapalamanın olmadığı gruba kıyasla farklılaşmıştır. Bu sonuç, çapalama etkisinin ahlaki yargı alanına genişletilebileceği görüşüne katkıda bulunmaktadır. Ancak, katılımcıların ahlaki kimlik içselleştirme düzeylerinin düşük ya da yüksek olması ahlaki yargılarında bir değişikliğe yol açmamıştır. Ayrıca, ahlaki yargıları incelemek için kullanılan klasik ahlaki ikilemlerinin, faydacılığın sadece zarar boyutunu ele alarak faydacılığı bir bütün olarak ele almadığı gösterilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.Item Relationships between maladaptive daydreaming, addiction tendency and executive functions(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Karaloğlu, Fatma Sena; Doğutepe, ElvinMaladaptive daydreaming (MD) is an intense and uncontrollable tendency to engage in immersive daydreaming that replaces daily activities and causes problems in social, occupational, and academic domains. In this study, the relationships between MD, addiction tendency, and executive functions were investigated. The study sample consists of 77 university students aged between 19-25 (63 females and 14 males). This study consists of two parts: online and face-to-face. In the first phase, participants volunteered to participate in the research online and completed the Demographic Information Form, Maladaptive Daydreaming Scale (MDS-16), Addiction Profile Index Internet Addiction Form (APIINT), Addiction Profile Index Risk Screening Form (APIRSF) Alcohol and Drug Forms. Then, participants were divided into two groups, maladaptive daydreamers and non-maladaptive daydreamers, according to the scores obtained from the MDS-16 scale, and invited to the second phase of the research. Data were collected through face-to-face applications using the Stroop Test TBAG Form and the Wisconsin Card Sorting Test (WCST). Correlation analyses revealed a significant and positive relationship between MD and internet addiction. Regression analysis revealed internet addiction scores predict MD scores. The main effect of the MD groups on addiction tendency and executive functions was examined with MANOVA. According to the analysis, the MD group factor only had a significant impact on internet addiction. This result partially confirms the main hypothesis of the research. The findings of the study were discussed in the light of relevant literature. Finally, the study's contributions, strengths, and limitations are evaluated, and suggestions for future research were made. Uyumsuz gündüzdüşü kurma (UGK), kişinin günlük aktivitelerinin yerini alan, sosyal, mesleki ve akademik alanda sorunlara sebep olan, yoğun ve kontrol edilemeyen gündüzdüşü kurma eğilimi olarak tanımlanır. Bu çalışmada, UGK, bağımlılık eğilimi ve yürütücü işlevler arasındaki ilişkiler araştırılmaktadır. Araştırmanın 77 kişilik örneklemini yaşları 19-25 arası değişen üniversite öğrencileri (63 kadın ve 14 erkek) oluşturmaktadır. Bu çalışma çevrimiçi ve yüz yüze olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. İlk aşamada katılımcılar, çevrimiçi ortamda araştırmaya gönüllü olarak katılmayı kabul ettikten sonra Demografik Bilgi Formu’nu, Uyumsuz Gündüzdüşü Kurma Ölçeği’ni (MDS-16), Bağımlılık Profil İndeksi İnternet Bağımlılığı Formu’nu (BAPİNT), Bağımlılık Profil İndeksi Risk Tarama Ölçeği (BAPİRT) Alkol ve Madde Formları’nı tamamlamışlardır. Sonrasında katılımcılar MDS-16 ölçeğinden aldıkları puanlara göre uyumsuz gündüzdüşü kuranlar ve kurmayanlar olarak iki gruba bölünmüş ve araştırmanın ikinci aşamasına davet edilmişlerdir. Burada katılımcılarla yüz yüze gelerek yapılan uygulamalarda Stroop Testi TBAG Formu ve Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) kullanılarak veriler toplanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, UGK ile internet bağımlılığı arasında anlamlı ve pozitif yönlü korelasyon olduğu bulunmuştur. Regresyon analizi, internet bağımlılığı puanlarının MD puanlarını yordadığını ortaya koymuştur. Bağımlılık eğiliminde (internet, alkol ve madde bağımlılığı) ve yürütücü işlevlerde UGK grup faktörünün temel etkisi MANOVA ile incelenmiştir. Yapılan analiz sonuçlarına göre UGK grup faktörünün yalnızca internet bağımlılığı üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Bu bulgu araştırmanın temel hipotezini kısmen doğrulamaktadır. Araştırmanın bulguları ilgili literatür ışığında tartışılmıştır. Son olarak, araştırmanın katkıları, güçlü yönleri ve sınırlılıkları değerlendirilerek gelecek çalışmalara önerilerde bulunulmuştur.Item Does the sex of comedians affect the audience’s sense of humor?(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Yelken, İlgi; Yeniçeri Kökdemir, ZuhalThis research investigates how the sex of comedians influences the perception of jokes among audiences. The study focuses on differences in audience reactions to how funny, quality and clever they perceive the joke when jokes are delivered by male versus female comedians. Grounded in evolutionary perspective and Social Identity Theory, which emphasizes the role of group identities in shaping perceptions and behaviors, this study aims to uncover how the sex of the comedians influences humor perception by particularly focusing on sex as an intergroup context. To test these, an experimental design was administered. The sample of the study consists of 132 people living in Türkiye. The data were analyzed using MANOVA. The results indicated that both men and women were equally funny when delivering the same joke. Therefore, the sex of the comedian does not influence the audience's perception and appreciation of humor. Bu araştırma, komedyenlerin cinsiyetinin izleyicilerin mizah algısını nasıl etkilediğini araştırmaktadır. Çalışma, şakalar erkek ve kadın komedyenler tarafından yapıldığında izleyicilerin espriyi ne kadar komik, kaliteli ve zekice algıladıklarına dair tepkilerindeki farklılıklara odaklanmaktadır. Evrimsel perspektif ve grup kimliklerinin algı ve davranışları şekillendirmedeki rolünü vurgulayan Sosyal Kimlik Teorisine dayanan bu çalışma, özellikle gruplar arası bir bağlam olarak cinsiyete odaklanarak komedyenlerin cinsiyetinin mizah algısını nasıl etkilediğini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bunları test etmek için deneysel bir tasarım uygulanmıştır. Çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 132 kişiden oluşmaktadır. Veriler MANOVA kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuçlar, aynı espriyi yaparken hem erkeklerin hem de kadınların eşit derecede komik olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla, komedyenin cinsiyeti izleyicinin mizah algısını ve beğenisini etkilememektedir.Item Investigating the effects of sensory processing sensitivity and perceived parental acceptance on self-compassion(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Okyay, Nil Alara; Akın Sarı, BurçinSensory Processing Sensitivity (SPS) is an innate trait characterized by heightened sensitivity to environmental stimuli and deeper processing of information (Aron & Aron, 1997). This trait has gained considerable research interest due to its implications for geneenvironment interactions. At the same time, self-compassion has emerged as a key focus of psychological research, with evidence highlighting its positive effects on well-being. This study investigated the predictive effects of SPS and perceived parental acceptance on selfcompassion among adults. The sample consisted of 355 participants, and data were gathered using a demographic information form, the Highly Sensitive Person Scale (HSPS), the Parental Acceptance-Rejection Questionnaire Short Form (PARQ/S) and the Self- Compassion Scale (SCS). Analyses included independent samples t-tests, correlational analyses, and hierarchical regression analyses across different age groups. Results revealed that SPS, along with maternal and paternal acceptance, significantly predicted selfcompassion in the early adulthood group. In contrast, for the middle adulthood group, only SPS and maternal acceptance were significant predictors of self-compassion. The findings highlighted the nuanced roles of SPS as a negative influence and parental acceptance as a positive influence on fostering self-compassion across different developmental stages. Although middle-aged adults tended to exhibit higher levels of self-compassion, they were more negatively impacted by their levels of sensitivity compared to early adults. These results are discussed in relation to existing literature. Duyusal işleme hassasiyeti, iç ve dış kaynaklı uyarıcılara karşı yüksek duyarlılık olarak tanımlanan kalıtımsal bir mizaç özelliğidir (Aron & Aron, 1997). Bu özellik bireysel bir farklılık olarak gen-çevre etkileşimleri konusundaki önemi nedeniyle araştırmacıların ilgisini çekmektedir. Aynı zamanda, öz şefkat kavramı da alanyazındaki güncel araştırmalarda psikolojik sağlığa etkileri ile öne çıkmaktadır. Mevcut çalışmanın amacı, duyusal işleme hassasiyeti ve algılanan ebeveyn kabulünün öz şefkat üzerindeki etkilerini incelemektir. Örneklem, 355 yetişkinden oluşmaktadır ve veriler demografik bilgi formu, Yüksek Duyarlı Kişi Ölçeği (YDKÖ), Yetişkin Kabul-Red Ölçeği - Kısa Form (Yetişkin EKRÖ/K) ve Öz-Şefkat Ölçeği aracılığı ile toplanmıştır. Hipotezler, demografik özelliklere göre farklılık gösterme durumunun analizinde t-testi ve yaş grupları için iki ayrı hiyerarşik regresyon analizi yürütülerek incelenmiştir. Bulgular erken yetişkinlik döneminde uyarıcı işleme hassasiyetinin, anne ve baba kabulünün öz şefkati anlamlı bir şekilde yordadığını göstermektedir. Orta yetişkinlik döneminde ise duyusal işleme hassasiyeti ve anne kabulü öz şefkati yordarken baba kabulünün öz şefkati yordamadığı görülmektedir. Orta yaşlı bireylerin genç yetişkin bireylere kıyasla daha yüksek öz şefkat seviyeleri sergilemelerine rağmen, hassasiyet seviyelerinden öz şefkat açısından daha olumsuz etkilendikleri görülmüştür. Araştırma bulguları ilgili alanyazın bağlamında tartışılmıştır.Item An investigation of young adolescent students' foreign language anxiety levels and their causes(Başkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2024) Atan, Dilşat; Uluşan, Ahmet RemziThis thesis endeavors to delve into the foreign language anxiety experienced by young adolescent students and explore its underlying causes. The ultimate goal of this research is to provide valuable insights that can aid teachers in comprehending and effectively managing the foreign language anxiety of their young learners, thereby mitigating negative emotional impacts. The study was conducted across both private and public schools in Ankara during the spring semester of the 2022-2023 academic year. A mixed method was used in the research methodology to obtain more in-depth and comprehensive results. Quantitative data collection utilized the Foreign Language Classroom Anxiety Scale (FLCAS) developed by Horwitz et al., (1996) and translated into Turkish by Aydın (1991) and involved 414 students from 5th to 8th grades. Simultaneously, qualitative data were acquired through semi-structured interviews conducted with 12 students exhibiting high levels of anxiety according to FLCAS results. After analyzing the results, it was evident that young adolescents exhibited a moderate level of foreign language anxiety, which was influenced by factors such as age, parental expectations, gender, learning experiences, school type, and academic achievement. The effects of these variables on foreign language anxiety were thoroughly discussed and analyzed. Following semi-structured interviews with 12 anxious students, the causes of their anxiety were identified as speaking activities, teacher manners, peer reactions, parental pressure, and fear of receiving low grades in exams. Consequently, all the findings were comprehensively discussed and summarized, and potential suggestions were offered for teachers and future studies. It is important to note that while this study offers valuable insights, its scope is limited to 226 students from a single public school and 188 students from a private school in Ankara. Therefore, caution must be exercised in generalizing the findings beyond this specific context. Future research endeavors may benefit from diversifying data collection tools, including input from teachers to enrich the understanding of foreign language anxiety, and exploring additional perspectives to develop comprehensive strategies for addressing student anxiety in language learning environments. Bu tez, genç ergen öğrencilerin yaşadığı yabancı dil kaygısını araştırmayı ve altında yatan nedenleri keşfetmeyi amaçlamaktadır. Bu araştırmanın nihai hedefi, öğretmenlere genç öğrencilerinin yabancı dil kaygısını anlama ve etkili bir şekilde yönetme konusunda değerli iç görüler sunarak, olumsuz duygusal etkileri hafifletmeye yardımcı olmaktır. Araştırma, 2022- 2023 akademik yılının ilkbahar döneminde Ankara'daki hem özel hem de devlet okullarında gerçekleştirilmiştir. Araştırma metodolojisinde daha derinlemesine ve kapsamlı sonuçlar elde etmek için karma bir yöntem kullanılmıştır. Nicel veri toplama işlemi, Horwitz ve diğerleri (1996) tarafından geliştirilen ve Aydın (1999) tarafından Türkçe ‘ye çevrilen Yabancı Dil Sınıfı Kaygı Ölçeği (FLCAS) kullanılarak gerçekleştirilmiş olup, 5. ila 8. sınıf arasından 414 öğrenciyi içermiştir. Aynı zamanda, nitel veriler, FLCAS sonuçlarına göre yüksek düzeyde kaygı gösteren 12 öğrenciyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla elde edilmiştir. Sonuçları analiz ettikten sonra, genç ergenlerin yaşadığı yabancı dil kaygısının yaş, ebeveyn beklentileri, cinsiyet, öğrenme deneyimleri, okul türü ve akademik başarı gibi faktörlerden etkilendiği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu değişkenlerin yabancı dil kaygısı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde tartışılmış ve analiz edilmiştir. 12 kaygılı öğrenciyle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerin ardından, kaygılarının nedenleri konuşma etkinlikleri, öğretmen tutumları, akran tepkileri, ebeveyn baskısı ve sınavlarda düşük not alma korkusu olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, tüm bulgular kapsamlı bir şekilde tartışılmış ve özetlenmiş ve öğretmenler ve gelecekteki çalışmalar için olası öneriler sunulmuştur. Bu çalışmanın değerli iç görüler sunmasına rağmen, kapsamının Ankara'daki tek bir devlet okulundan 226 öğrenci ve bir özel okuldan 188 öğrenciyle sınırlı olduğunu belirtmek önemlidir. Bu nedenle, bulguların bu belirli bağlamın ötesine genelleştirilmesinde dikkatli olunmalıdır. Gelecekteki araştırma girişimleri, veri toplama araçlarını çeşitlendirerek, öğretmenlerin katkılarını içerecek şekilde, yabancı dil kaygısını anlama ve öğrenci kaygısını dil öğrenme ortamlarında ele almak için kapsamlı stratejiler geliştirmek için ek bakış açılarını keşfedebilir.Item The predictive role of psychological resilience enhancing features and psychological resilience on traumatic stress(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Kök, Büşra; Uyar Suiçmez, TuğbaThe concept of psychological resilience is briefly defined as the ability to respond adaptively after stressful events (Parsons et al., 2016); it is protective of mental health and enhances well-being (Srivastava, 2011). When psychological resilience is considered as a factor that increases the ability to cope with traumatic events, it constitutes a system related to various personal and psychological components. The current study aims to examine emotion regulation, cognitive flexibility, self-efficacy, and self-compassion as resilience-enhancing features and their prediction of resilience, as well as whether resilience will result in the prediction of traumatic stress. For this purpose, two models, including psychological resilience, features that strengthen psychological resilience, and traumatic stress, were tested. Within the scope of the study, 266 volunteer participants with at least one traumatic experience were reached. When the demographic variables of the current study were analyzed, it was found that traumatic stress differed according to the type, qualities, and time of trauma. When a comparison was made between trauma types, it was found that survivors of human-made trauma showed lower psychological resilience than survivors of cumulative trauma. When traumatic stress was analyzed according to trauma characteristics, participants showed higher traumatic stress in traumas where there was a threat to someone else's life, feelings of hopelessness, and horror. Participants whose trauma occurred within the last three years showed higher traumatic stress. Moderately significant correlations were found between the research variables. As a result of the models testing the main hypothesis of the study, emotion regulation, cognitive flexibility, self-efficacy, and self-compassion features were found to predict psychological resilience. Psychological resilience predicts traumatic stress together with its empowering features, but psychological resilience does not significantly predict traumatic stress in the model where the direct effect of empowering features on traumatic stress is observed. Results showed that psychological resilience predicted traumatic stress with the effect of other empowerment features but not without the effect of empowerment features. Psikolojik dayanıklılık kavramı kısaca, stres verici olaylardan sonra adaptif tepkiler verebilme becerisi olarak tanımlanmaktadır (Parsons et al., 2016); mental sağlığı koruyucu ve iyi-oluşu arttırıcıdır (Srivastava, 2011). Psikolojik dayanıklılık, travmatik olaylara karşı baş etme becerisini artıran bir faktör olarak ele alındığında çeşitli kişisel ve psikolojik bileşenler ile ilişkili bir sistemi oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı; duygu düzenleme, bilişsel esneklik, öz-düzenleme ve öz-şefkat bileşenlerinin psikolojik dayanıklılık üzerindeki yordayıcılığını ve psikolojik dayanıklılığın travmatik stresi yordayıcılığını incelemektedir. Bu amaca yönelik, psikolojik dayanıklılığı güçlendirici bileşenleri, psikolojik dayanıklılığı ve travmatik stresi içeren iki adet model test edilmiştir. Çalışma kapsamında, en az bir travmatik deneyimi olan 266 gönüllü katılımcıya ulaşılmıştır. Mevcut çalışmanın demografik değişkenleri incelendiğinde travma türüne, özelliklerine ve zamanına göre travmatik stresin farklılaştığı bulgulanmıştır. Travma türleri arasında karşılaştırma yapıldığında, insan eli ile olan travma hayatta kalanlarının kümülatif travma hayatta kalanlarına oranla daha düşük psikolojik dayanıklılık gösterdiği bulgulanmıştır. Travma özelliklerine göre travmatik stres incelendiğinde ise, başkasının hayati tehlikesinin, çaresizlik ve korku hislerinin olduğu travmalarda katılımcılar daha yüksek travmatik stres göstermiştir. Yaşadıkları travma son üç sene içerisinde gerçekleşen katılımcılar daha yüksek travmatik stres göstermiştir. Araştırma değişkenleri arasında orta düzeyde anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Araştırmanın ana hipotezini test eden modeller sonucu; duygu düzenleme, bilişsel esneklik, öz-yeterlik ve öz-şefkat bileşenlerinin psikolojik dayanıklılığı yordadığı bulgulanmıştır. Psikolojik dayanıklılık, güçlendirici bileşenleri ile birlikte travmatik stresi yordamaktadır, ancak güçlendirici bileşenlerin travmatik stres üzerinde direkt etkisinin gözlemlendiği modelde psikolojik dayanıklılık anlamlı bir şekilde travmatik stresi yordamamaktadır. Bulgular, psikolojik dayanıklılığın diğer güçlendirici bileşenlerin etkisi ile birlikte bir yordayıcılığı olduğunu, güçlendirici bileşenlerinin etkisi olmadan travmatik stresi yordamadığını göstermiştir.Item The mediating role of self-compassion in the relationship between schema modes and posttraumatic growth in individuals with traumatic experiences(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ünsaldı, Hilal; Akın Sarı, BurçinAlthough trauma and its aftermath are associated with negative consequences, people can also experience positive changes after traumatic experiences. The concept posttraumatic growth represents the positive changes experienced by a person after traumatic experiences. The concept of schema modes, which originates from the Schema Therapy approach, can be considered one of the important factors in determining these positive changes experienced by the person. Schema modes represent certain internal aspects that are momentarily dominant in people's emotions, thoughts, and behaviors. It is thought that these modes, which are divided into two groups as adaptive and maladaptive, may have a role in shaping the posttraumatic growth process. Another concept that is thought to affect this process is self-compassion. The effect of this notion, which represents the compassion one has for oneself, arouses curiosity, especially in posttraumatic processes when adaptive and maladaptive modes are activated. In this context, the research aimed to examine the mediating role of self-compassion in the relationship between schema modes and posttraumatic growth. The research sample consists of 358 participants between the ages of 18 and 65, who speak Turkish, who have experienced any traumatic event or have witnessed any traumatic event that happened to a relative from at least 3 months to a maximum of 15 years ago. Demographic Information Form, Brief Schema Mode Inventory, Self-Compassion Scale, and Posttraumatic Growth Inventory (PTGI-X) were presented to the participants. Correlation, t-test, and ANOVA analyzes were conducted to examine the relationships between demographic variables and the main variables of the study. Then, analyzes were conducted within the scope of the Structural Equation Model to test the hypotheses. According to the findings, it was observed that self-compassion positively mediated the relationship between adaptive schema modes (Healthy Adult and Happy Child) and posttraumatic growth, while the relationship between certain maladaptive schema modes (Vulnerable Child, Undisciplined Child, and Demanding Parent) and posttraumatic growth was observed to be negatively mediated. Additionally, findings showed that self-compassion unexpectedly positively mediated the relationship between Detached Protector mode and posttraumatic growth. Finally, the results of the research are discussed within the framework of the relevant literature, and clinical implications and limitations of the research are presented. Her ne kadar travma ve sonrası süreçler olumsuz doğurgularla eşleştirilse de, travmatik yaşantılardan sonra kişiler olumlu değişiklikler de deneyimleyebilirler. Travma sonrası gelişim kavramı, travmatik deneyimlerden sonra kişinin yaşadığı pozitif değişimleri temsil etmektedir. Şema Terapi yaklaşımından köken alan Şema modu kavramı ise kişinin yaşadığı bu olumlu değişimleri belirlemede önemi olan etmenlerden biri olarak değerlendirilebilir. Şema modları kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarında anlık olarak baskın olan belirli içsel tarafları temsil eder. İşlevsel ve işlevsiz olarak iki gruba ayrılan bu modların travma sonrası gelişim sürecini şekillendirmede rolü olabileceği düşünülmektedir. Bu sürece etki edebileceği düşünülen bir diğer kavram ise öz-şefkattir. Kişinin kendine gösterdiği şefkati temsil eden bu kavramın özellikle travma sonrası süreçlerde işlevli ve işlevsiz modların aktive olduğu durumlardaki etkisi merak uyandırmaktadır. Bu bağlamda, araştırma kapsamında şema modları ve travma sonrası gelişim arasındaki ilişkide öz-şefkatin aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma örneklemi en az 3 aydan en fazla 15 yıl öncesine kadar herhangi bir travmatik olay yaşamış veya bir yakınının başına gelen herhangi bir travmatik olaya tanık olmuş, 18-65 yaş arasında, Türkçe bilen 358 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Kısa Şema Modu Envanteri, Öz-şefkat Ölçeği, Travma Sonrası Gelişim Envanteri (PTGI-X) sunulmuştur. Demografik değişkenler ve araştırmanın temel değişkenleri arasındaki ilişkileri incelemek amacıyla korelasyon, t-test ve ANOVA analizleri yürütülmüştür. Daha sonra hipotezleri test etmek amacıyla Yapısal Eşitlik Modeli kapsamında analizler yürütülmüştür. Elde edilen bulgulara göre işlevsel şema modları (Sağlıklı Yetişkin ve Mutlu Çocuk) ile travma sonrası gelişim arasındaki ilişkide öz-şefkatin pozitif şekilde aracılık ettiği gözlenirken, bazı işlevsiz şema modları (İncinmiş Çocuk, Disiplinsiz Çocuk ve Talepkar Ebeveyn) ile travma sonrası gelişim arasındaki ilişkide öz-şefkatin negatif şekilde aracılık ettiği saptanmıştır. Bunun yanı sıra öz-şefkat aracılığında Kopuk Korungan işlevsiz şema modunun beklenmedik bir şekilde travma sonrası gelişimi olumlu şekilde yordadığı görülmüştür. Son olarak, araştırmanın sonuçları ilgili alanyazın çerçevesinde tartışılıp araştırmaya ilişkin klinik çıkarımlar ve sınırlılıklara yer verilmiştir.Item Exploring the relationship between existential concerns, attachment styles, and usage of dating applications in emerging adults(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Kemer, Bengisu; Yeniçeri Kökdemir, ZuhalBy examining the psychological dynamics, namely attachment styles, existential concerns, and the frequency of using digital dating applications, this study aims to uncover patterns and relationships that could provide deeper insights into the psychological challenges individuals face when engaging with dating applications. This study investigates the relationship between existential concerns, attachment styles, and the use of dating applications among emerging adults aged 18-29. The research sample consisted of 86 participants who completed the Existential Concerns Inventory and the Experiences in Close Relationships-Revised questionnaire. Participants use digital dating applications and experience various psychological dynamics in the process. Women exhibited higher levels of avoidant attachment, anxious attachment, and total scale scores compared to men. This suggests that women experience more psychological difficulties when using digital dating applications. Additionally, general anxiety levels were found to be significantly higher in LGBTQ+ individuals compared to heterosexual individuals. However, existential concerns did not significantly differ by gender. The trajectory of dating apps reflects a major shift in modern dating practices. This trajectory highlights the psychological complexities of digital dating and suggest the need for targeted mental health interventions and supportive policies for these demographic groups. Understanding the effects of digital dating applications on emerging adults more deeply can lead to significant steps to support these individuals' psychological health. The study's results demonstrate that digital dating is not only a social activity but also has significant psychological effects and shapes individuals' overall wellbeing.İncelenen psikolojik dinamikler; yani bağlanma stilleri, varoluşsal endişeler ve dijital flört uygulamaları kullanım sıklığı doğrultusunda bu çalışma, bireylerin flört uygulamalarıyla etkileşime girdiklerinde karşılaştıkları psikolojik zorluklara dair daha derin içgörüler sağlayabilecek örüntüleri ve ilişkileri ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, 18-29 yaş arası genç yetişkinlerde varoluşsal endişeler, bağlanma stilleri ve flört uygulamaları kullanımı arasındaki ilişkiyi araştırmaktadır. Araştırma örneklemi, Varoluşsal Endişeler Envanteri ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar-Yenilenmiş anketini dolduran 86 katılımcıdan oluşmuştur. Katılımcılar dijital flört uygulamalarını kullanmakta ve bu süreçte farklı psikolojik dinamikler yaşamaktadır. Kadınlar, erkeklere kıyasla daha yüksek düzeyde kaçıngan bağlanma, kaygılı bağlanma ve ölçek puanları sergilemiştir. Ayrıca, genel kaygı seviyelerinin LGBTQ+ bireylerde heteroseksüel bireylere göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Ek olarak, varoluşsal endişelerin cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Dijital flört uygulamalarının mevcut gidişatı, modern kişilerarası ilişkiler bağlamında büyük bir değişiklik yansıtıyor. Bu durum, dijital flörtün psikolojik karmaşıklıklarını vurgulamakta ve bu demografik gruplar için hedeflenmiş psikolojik sağlık müdahaleleri ve destekleyici politikaların gerekliliğini önermektedir. Özellikle, dijital flört uygulamalarının genç yetişkinler üzerindeki etkilerinin daha derinlemesine anlaşılması, bu bireylerin psikolojik sağlıklarını desteklemek için önemli adımlar atılmasını sağlayabilir. Araştırmanın sonuçları, dijital flörtün sadece sosyal bir aktivite olmadığını, aynı zamanda önemli psikolojik etkileri olduğunu ve bu etkilerin bireylerin genel iyilik halini nasıl şekillendirdiğini göstermektedir.Item The effect of gendered god image and sexism on god perception(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Boynukısa, Hande; Yeniçeri Kökdemir, ZuhalThe perception of God includes all of a person's attitudes and thoughts about God. There are many factors affecting this. In a world where almost everything is gendered and gender is an integral part of our lives, it is aimed to investigate the effect of a gendered image of God on the perception of God. In addition, the effect of two sub-dimensions of sexism, hostile and benevolent sexism, which is a major problem today, on the perception of God was also investigated. The study was conducted with a total of 395 people over the age of 18. Participants were randomly presented with an image of a god defined by masculine and feminine adjectives formed by considering gender roles. Thus, the participants were divided into two groups and their perceptions of god and sexism were measured. As a result of the analysis, it was found that the manipulation did not work and the gender assigned to the god had no effect on the perception of god. The difference in the perception of God between the genders of the participants was also not affected by the manipulation. For both sub-dimensions of sexism, significant differences were found in god perception in both masculine god group and feminine god group. The results, contributions and limitations of the study are discussed through the literature. Tanrı algısı bir insanın tanrı hakkındaki bütün tutum ve düşüncelerini içerir. Bunu etkileyen birçok faktör vardır. Hemen hemen her şeyin cinsiyetlendirildiği ve toplumsal cinsiyetin hayatlarımızın ayrılmaz bir parçası olduğu bir dünyada cinsiyetlendirilmiş bir tanrı imajının tanrı algısı üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca günümüzde büyük bir problem olan cinsiyetçiliğin düşmanca ve korumacı cinsiyetçilik olmak üzere iki alt boyutunun da tanrı algısı üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırma 18 yaşın üzerindeki toplam 395 kişiyle yürütülmüştür. Katılımcılara toplumsal cinsiyet rolleri ele alınarak oluşturulmuş maskülen ve feminen sıfatlarla tanımlanan birer tanrı imajı seçkisiz olarak sunulmuştur. Böylece katılımcılar iki gruba ayrılarak tanrı algıları ve cinsiyetçilikleri ölçülmüştür. Yapılan analizler sonucunda manipülasyonun çalışmadığı ve tanrıya atanan cinsiyetin tanrı algısı üzerinde bir etkisi olmadığı bulunmuştur. Katılımcıların cinsiyetleri arasındaki tanrı algısı farkı da manipülasyondan etkilenmemiştir. Cinsiyetçiliğin her iki alt boyutu için hem maskülen tanrı grubunda hem de feminen tanrı grubunda tanrı algısı bakımından anlamlı farklar bulunmuştur. Sonuçlar, çalışmanın katkıları ve kısıtlılıkları literatür üzerinden tartışılmıştır.Item Continuum of care during pregnancy, delivery, and postnatal care among ever-married women in Somalia(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Mohamed, Adam Abdulkadir; Akın, AyşeIntroduction: Somalia remains one of the most dangerous places for women to give birth, with a current maternal mortality ratio of 621 deaths per 100,000 live births, ranking among the highest globally. In this study, we aim to investigate the level of completion, factors associated with it, and barriers along the maternity continuum of care in Somalia. Method: This study used secondary data from the Somalia Health and Demographic Survey 2020 and primary qualitative data. In the quantitative analysis, we restricted our analysis to ever-married women who had a live birth in the five years preceding the survey (n = 2432). In the qualitative section, we used focus group discussion with childbearing mothers purposively sampled from urban, rural, internally displaced persons, agro, and nomadic pastoralists and in-depth interviews from healthcare providers, policymakers, recently delivered and childbearing mothers, community leaders, and traditional birth attendants. Completion of the continuum of maternity care was the outcome variable and was constructed into a binary variable, with complete coded as one and incomplete coded as 0. We categorized it into three models: Antenatal Care (ANC4+) as the first model, Antenatal Care plus Skilled Birth Attendant (ANC4+ & SBA) as the second model, and Antenatal Care, Skilled Birth Attendant, and Postnatal Care (ANC4+ & SBA & PNC) as the third model. Results: More than half of the women (53.1%) had their most recent births at ≤ 19 years old. Only 14 (0.6%) mothers received all three maternal healthcare services (ANC4+, SBA, and PNC within 48hrs). Maternal age at birth, residence, mother's education, employment, healthcare decision-making, radio exposure, and wealth quintile were variables significantly associated with Model 2 (ANC4+ and SBA) at p-value <0.05. The maternity continuum of care gaps varies across different community categories, such as urban areas, rural areas, IDPs, agro-pastoralists, and nomadic pastoralists, due to diverse reasons, including service availability, access to care (financial, distance, and transportation), socioeconomic disparities, infrastructure, climate-related, and security issues. Conclusion: The completion of the maternity continuum of care is more skewed towards urban residents; maternal health care utilization decreases as they progress from ANC4+ to PNC utilization. The government and partners should design and implement strategies to improve maternal healthcare utilization specific to rural and nomads who are less educated, not working, low income, and have less power in decision-making. Giriş: Somali, dünyada kadınlar için doğum yapmanın en riskli olduğu ülkelerden biridir. Her 100.000 canlı doğumda 621 olan anne ölüm oranı, küresel olarak en yüksek seviyeler arasındadır. Bu araştırma, Somali'de annelik bakımının tamamlanma düzeyini, bakım sürekliliği ile ilgili faktörleri ve süreklilik boyunca karşılaşılan engelleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırmada, Somali Sağlık ve Demografi Araştırması 2020'den elde edilen ikincil verilerle birlikte, nitel birincil veriler kullanılmıştır. Nicel analiz için veriler, araştırmadan önceki beş yıl içinde canlı doğum yapmış ve evli olan kadınlarla sınırlanmıştır (n = 2432). Nitel analizde ise çocuk doğuran annelerden seçilen örneklerle odak grup görüşmeleri yapılmış, sağlık hizmeti sağlayıcıları, politika yapıcılar, toplum liderleri ve geleneksel doğum görevlileri ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Annelik bakımının tamamlanması, DÖB4+, DSB, ehliyetli kişilerce gibi üç temel hizmetin alınması ile değerlendirilen ikili bir değişken olarak yapılandırılmıştır: Tamamlanmış bakım sürekliliği "1", eksik olan ise "0" olarak kodlanmıştır. Sonuçlar: Katılımcı kadınların %53,1'i ilk doğumlarını 19 yaş ve altında yapmıştır. Araştırmaya katılan kadınların yalnızca %0,6'sı (14 kişi) tüm annelik bakım hizmetlerini (DÖB4+, DSB ve ehliyetli kişilerce) alabilmiştir. Annenin doğumdaki yaşı, ikametgah türü, eğitim durumu, istihdam durumu, sağlık hizmetlerine erişim kararı, radyo maruziyeti ve refah düzeyi Model 2’de (DÖB4+, DSB) istatistiksel olarak anlamlı ilişkili faktörlerdir (p<0,05). Annelik bakım sürekliliğindeki eksiklikler, hizmetlerin mevcudiyeti, finansal, mesafe ve ulaşım engelleri, sosyoekonomik eşitsizlikler, altyapı yetersizlikleri, iklim koşulları ve güvenlik sorunları gibi çeşitli nedenlerle farklı topluluklar arasında farklılık göstermektedir. Sonuç: Annelik bakım hizmetlerinin tamamlanması genellikle kentte yaşayan kadınlar için daha yüksek orandadır. DÖB4+, hizmetinden DSB’ye kadar geçen süreçte bakım sürekliliğinde ciddi bir düşüş gözlemlenmektedir. Bu doğrultuda hükümet ve işbirliği yapılan kuruluşların, kırsal ve göçebe topluluklarda, özellikle de eğitim seviyesi düşük, çalışmayan, düşük gelirli ve sağlık hizmeti kararlarına katılımı sınırlı olan kadınlara yönelik iyileştirici stratejiler geliştirmeleri önem arz etmektedir.