Tıp Fakültesi / Faculty of Medicine

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1403

Browse

Search Results

Now showing 1 - 4 of 4
  • Thumbnail Image
    Item
    Kronik bel ağrılı hastalarda ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisi
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2018) Mammadov, Tarıyel; Ayaş, Şehri
    Kronik bel ağrısı bireyin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen tedavisi ve yönetilmesi zor bir hastalık tablosudur. Çalışmalarda kronik bel ağrısının kas iskelet sistemi rahatsızlıkları arasında en yüksek oranda görüldüğü belirtilmiştir. Hastalarda bel ağrısı ile birlikte nedene bağlı olarak çeşitli semptomlar ortaya çıkabilmektedir. Duruş bozukluğu, kaslarda güçsüzlük, bacaklarda yanma, karıncalanma bu semptomlardan bazılarıdır. Hastalarda ağrı ile ilişkili olarak hayat kalitesinde düşme, özürlülük tablosu, depresyon, anksiyete, uyku sorunları gibi psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkabilmektedir. Bizim çalışmamıza Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümüne başvuran 6 aydan uzun süredir kronik bel ağrısı olan 73 hasta ile, 73 kontrol dahil edildi. Katılımcıların yaş aralığı 18-65 yaş olarak belirlendi. Kronik bel ağrılı hasta grubuna Kısa Form McGill Ağrı Ölçeği, Roland Morris Özürlülük Ölçeği, Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Çalışmamızda hem gruplar arasında, hem de kronik bel ağrılı grup içerisinde ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisinin saptanması amaçlamıştır. Yaş ve cinsiyet faktörü göz önünde bulundurulduğunda kronik bel ağrılı grup ve kontrol grup arasında istatiksel olarak fark yoktu ( sırasıyla p=0.904, p=1.000). Kronik bel ağrılı grupta kontrol grubuna göre Kısa Form-36‟nın altı alt grupunda-fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol, sosyal işlevsellik, ağrı, genel sağlık algısı puanlarında istatiksel olarak fark bulduk. (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001, p=0.021, p=0.006, p<0.001). Enerji/Canlılık ve ruhsal sağlık puanlarında gruplar arasında istatiksel olarak fark yoktu (sırasıyla; p=0.218, p=0.444). Kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında depresyon puanları ve depresyon düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Yine her iki grup arasında anksiyete puanları ve anksiyete düzeyleri arasında istatiksel olarak fark yoktu (p>0.05).Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi ile kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında uyku puanı ve düzeyi açısından istatiksel olarak fark bulamadık (p>0.05). Sonuç olarak, kronik bel ağrısının hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini saptadık. Bu bakımdan kronik bel ağrısının etkin tedavi edilmesi için hastaya çok yönlü yaklaşılmasının daha doğru olacağı düşüncesindeyiz. Chronic low back pain is a disease that affects people‟s quality of life and may be difficult to treat and manage. In the literature it has been reported that chronic low back pain is the mostly seen among musculoskeletal disorders (MSD). Different symptoms may be observed in patients with low back pain, depending on the cause. Posture disorders, muscle weakness, feet burning, and tingling are some of the examples of these symptoms. Psychological disorders such as a decline in the quality of life, disability, depression, anxiety, and sleep disorders may be associated with pain in these patients. The purpose of our study was to determine the relationship between quality of life, depression, anxiety and sleep patterns between patients with chronic low back pain and healty individuals. We included 73 patients who were admitted to the outpatient clinic of Department Physical Medicine and Rehabilitation at Baskent University Faculty of Medicine with chronic low back pain for more than 6 months. The control group included 73 healthy individuals. The age range of the participants were between 18-65 years. Short form McGill Pain Scale, Roland Morris Disability, Short Form-36, Beck Depression Inventory, Beck Anxiety Inventory, Pittsburgh Sleep Quality Index Questionnaires were applied to the patients with chronic low back pain. On the other hand only Short Form-36, Beck Depression Inventory, Beck Anxiety Inventory, and Pittsburgh Sleep Quality Index Questionnaires were applied the control group. There was no statistically significant difference between the two groups in terms of age and gender (p = 0.904, p = 1,000 respectively). We found a statistically significant difference in the physical function, physical role, emotional role, social functioning, pain and general health perception scores of the six sub-groups of Short Form-36 in the patient group compared to the control group pain based on the (p <0.001, p <0.001, p <0.001, p = 0.021, p = 0.006, p <0.001, respectively). There was no statistically significant difference between the scores of the two groups in terms of energy/vitality and mental health (p = 0.218, p = 0.444, respectively). There was no statistically significant difference in terms of depression scores and depression levels between the two groups (p> 0.05). Also there was no statistically significant difference in anxiety scores and anxiety levels between the two groups (p> 0.05). According to the Pittsburgh Sleep Quality Index; we couldn‟t find a stastically significant difference in terms of sleep scores and sleep levels between patients with chronic low back pain and the control group (p> 0.05). As a result, we found that chronic low back pain effects quality of life of patients in a negative way. In this respect, we conclude that a comprehensive approach should be implemented to efficiently treat a patient with chronic low back pain.
  • Thumbnail Image
    Item
    Hemodiyaliz hastalarında huzursuz bacak sendromunun biyokimyasal ve klinik parametrelerle ilişkisi
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2009) Koç, Serkan Kubilay; Özdemir, Fatma Nurhan
    Huzursuz bacak sendromu (HBS) parestezi ve yanma hissi ile kendini gösteren, istirahat sırasında ve geceleri hastaların etkilenen ekstremitelerini hareket ettirme isteği ile karakterize bir rahatsızlıktır. Çalışmamızda hemodiyaliz hastalarında HBS ile demografik, klinik, biyokimyasal parametreler, depresyon, malnütrisyon ve komorbiditeler arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmada depresyon tanısı ve şiddeti için Beck Depresyon Envanteri (BDE),malnütrisyon değerlendirilmesi için Malnütrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) ve komorbiditelerin değerlendirilmesi için Charlson Komorbidite İndeksi (CKİ) kullanıldı. Çalışmaya 187 (E/K: 110/77, yaş ortalaması 55.1±14.9 yıl ve ortalama diyaliz süresi 11.1.2±68.5 ay) hasta alındı. HBS 18 (%9.6) hastada saptandı. Uluslararası Huzursuz Bacak Sendromu Çalışma Grubu şiddet skalasına göre ortalama HBS şiddeti 16.7±5.9 olarak bulundu. HBS şiddeti skalaya göre derecelendirildiğinde 3 (%16.7) kişide hafif, 10 (%55.5) kişide orta ve 5 (%27.8) kişide şiddetli HBS vardı. Hastaların %72.2’sinde HBS şiddeti hafif ve orta düzeyde idi. Çok şiddetli HBS’si olan hasta yoktu. Hastaların ortalama BDE skorları 14.4±8.8, MİS puanları 5.2±3.5 ve CKİ değerleri ise 4.7±2.3 olarak saptandı. HBS’si olan grupta olmayan gruba göre kalsiyum değerlerinde yükseklik (9.5±0.6 mg/dL vs 9.0±0.7 mg/dL , p=0.013) dışında gruplar arasında demografik, klinik ve biyokimyasal veriler açısından farklılık saptanmadı. HBS olan ve olmayan gruplar arasında MİS, CKİ ve BDE puanları arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmadı . HBS’li hastalarda HBS şiddeti ile BDE arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0.023, r=0.289). Diyaliz hastalarımızda batılı kaynaklarda belirtilenden (%20-60) daha az (%9.6) oranda HBS saptandı. HBS’li hastalarda kalsiyum düzeyleri yüksek bulundu ve HBS şiddeti ile BDE skorları arasında pozitif korelasyon saptandı. Diğer biyokimyasal ve klinik parametreler ile HBS’nin ilişkisi saptanamadı. Kalsiyum ve depresyon ile HBS ilişkisi açısından elde edilen sonuçların ayrıntılı çalışmalarla değerlendirilmesi ile diyaliz hastalarındaki HBS sorununun boyutu, patofizyolojisi ve tedavisinin yönlendirilmesi hakkında değerli bilgiler elde edilebilir. Restless legs syndrome (RLS) is a disorder with paresthesia and burning sensation, with a feeling of urge to move the extremities especially in resting and night time. In our study we tried to investigate the relationship between demographic, clinical, biochemical parameters, depression, malnutrition and comorbidities with RLS in hemodialysis patients. Beck Depression Index (BDI) is used for the identification of depression, Malnutrition Inflammation Score (MIS) is used for malnutrition evaluation and Charlson Comorbidity Index (CCI) is used for the identification of comorbidities in hemodialysis patients. We enrolled 187 (M/F: 110/77, mean age 55.1±14.9 year and duration of hemodialysis 111.2±68.5 months) patients. RLS was diagnosed in 18 (9.6%) patients. According to International Restless Legs Syndrome Study Group (IRLSSG) Rating Scale severity of RLS was 16.7±5.9. When the severity of RLS was grouped according to rating scale 3 (16.7%) patient had mild, 10 (55.5%) patients had moderate and 5 (27.8%) patients had severe RLS. RLS severity was mild and moderate in 72.2% of patients. No patient had very severe RLS. The BDI scores of patients was 14.4±8.8, MIS scores was 5.2±3.5 and CCI scores was 4.7±2.3. Except the higher value of calcium in RLS positive group (9.5±0.6 mg/dL vs 9.0±0.7 mg/dL , p=0.013) demographic, clinical and biochemical values were also not different between groups. MIS, CCI and BDI scores were not diferent between groups. In RLS positive patients RLS severity positively correlated with BDI scores (p=0.023, r=0.289). In our dialysis patients we identified lesser prevalance of RLS (9.6%) contrary to European and American literature (20-60%). Serum calcium levels were found to be higher in RLS positive patients and BDI positively correlated with RLS severity. The investigation of relationship of calcium and depression with RLS by further studies can lead to better identification of pathophysiology and modification of treatment in dialysis patients with RLS.
  • Thumbnail Image
    Item
    Majör depresksif bozuklukta SLC6A4 geni 5-HTTLPR polimorfizmi ile çocukluk çağı örselenmeleri ve ebeveynlik algısı ilişkisi
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2015) Yurdakul, Hasan Talha; Özçürümez Bilgili, Gamze
    Bu çalısmanın amacı Majör Depresif Bozukluk (MDB) tanısı konan bireylerin ve sağlıklı kontrollerin 5-HTTLPR polimorfizmlerini belirlemek; çocukluk çağı örseleyici yasantıları ve algılanan ebeveynlik niteliği ile 5-HTTLPR polimorfizmleri arasında nasıl bir iliski bulunduğunu irdelemek; MDB’nin ortaya çıkmasında, siddetinde ve yineleyiciliğinde gençevre etkilesiminin rolüne dair yeni bulgulara ulasmaktır. Çalısma kapsamında hastalar Baskent Üniversitesi Ankara Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine basvuranlar arasından seçildi. Çalısmaya alınan tüm bireylere Uluslararası Bilesik Tanı Görüsmesi (CIDI) uygulandı ve MDB tanısı konan 99 hasta çalısmaya dahil edildi. Kontrol grubuna yas, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından eslestirilmis, CIDI ile ruhsal bozukluğu olmadığı belirlenen 108 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcılara, bu tez çalısması için hazırlanmıs Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu ile Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Çocukluk Örselenme Yasantıları Ölçeği (ÇÖYÖ), Young Ebeveynlik Ölçeği (YEBÖ) uygulandı. Çalısma kapsamında bütün katılımcılar 5- HTTLPR gen polimorfizmi açısından analiz edildi. MDB grubu ve kontrol grubu arasında genotip açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta ve kontrol gruplarının genotiplere göre BDÖ ve BAÖ puanları karsılastırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. ÇÖYÖ puanları ve YEBÖ puanları hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Yapılan regresyon analizinde ÇÖYÖ ve YEBÖ alt boyutlarının BDÖ ve BAÖ puanlarını yordadığı saptandı. Korelasyon analizlerinde 5-HTTLPR polimorfizminin bir veya iki S alleline sahip bireylerde ÇÖYÖ toplam ve alt ölçek puanları ile YEBÖ alt ölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. L/L genotipine sahip hastalarda da bazı YEBÖ alt ölçek ve ÇÖYÖ puanlarında kontrol grubuna göre anlamlı farklılık olmakla birlikte bu S allel tasıyıcılarına göre belirgin düzeyde daha düsüktü. Gen-çevre etkilesiminin erken dönem örselenme yasantılarının yoğunluğu ve algılanan ebeveynliğin niteliği aracılığıyla arastırıldığı bu çalısmada, MDB gelisiminde çevresel faktörlerin daha etkili olduğu, ancak S alleli tasıyan bireylerin L/L genotipindeki bireylere göre çevresel etkenlere daha duyarlı olduğu; dolayısıyla MDB gelistirme risklerinin daha fazla olduğu saptanmıstır. Sadece riskli genotipe sahip olmak, MDB’nin gelismesini ve siddetini tek basına belirlememektedir. The aim of this research is to detect 5-HTTLPR polymorphism in Major Depressive Disorder (MDD) patients and healthy volunteers; to investigate the interaction between early childhood maltreatment, parenting perceptions and 5-HTTLPR polymorphism and to explore new findings about the role of gene-enviroment interaction on the onset of MDD, its severity and reccurency. Participants consisted of patients and healthy volunteers at the Outpatient Psychiatry Clinic of Baskent University Ankara Hospital. Diagnosis of MDD was ascertained using the Composite International Diagnostic Interview (CIDI) to all patients and healthy volunteers, 99 patients with MDD diagnosis were included to the study. One hundred and eight healthy volunteers who had no psychiatric illness according to CIDI were included. The Sociodemographic and Clinical Data Form, Beck Depression Inventory (BDI), Beck Anxiety Inventory (BAI), Young Parenting Inventory (YPI) and Childhood Trauma Questionnaire (CTQ) have been applied to all participants. The 5-HTTLPR polymorphism at SLC6A4 has been genotyped in all participants. There was no genotype distribution difference between patient and control groups, and also there was no significant difference between the two groups’ BDI and BAI scores if only genotype was considered. However the CTQ and YPI scores were significantly higher in the MDD group with respect to the control group. Analysis in a regression model revealed that high CTQ and YPI scores yield to high BDI and BAI scores within all participants. Correlation analysis revealed that carriers with one or two copies of the S allel have higher CTQ and YPI scores than healthy volunteers. Although patients with L/L genotype also had significantly higher CTQ and YPI scores in some subscales than healthy volunteers, this difference was not as distinct as in S allel carriers. In this study, we have used early childhood traumatic experiences and perceived parenting qualities to explore the gene-environment interaction on the onset of MDD. Although our findings indicate that early environmental factors are very effective in MDD development, the carriers of the S allel seem to be more susceptible to early stressful events compared to individuals who have L/L genotype. Only having the risky genotype determines neither the onset nor the severity of MDD.
  • Thumbnail Image
    Item
    Diz osteoartritli hastalarda ağrı, özürlülük ve depresyon arasındaki ilişki
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Öztop, Pınar; Bayramoğlu, Meral
    Diz osteoartriti; yürüme, merdiven inip-çıkma gibi alt ekstremitelerin temel günlük yaşam aktivitelerini olumsuz yönde etkileyerek özürlülüğe hatta engelliliğe ve sonuçta da sosyo-ekonomik problemlere neden olabilen, periferik eklemlerin en sık görülen dejeneratif hastalığıdır. Diz osteoartritinde eklem hasarı ile ağrı ve özürlülük arasında her zaman güçlü bir ilişki olmaması, psiko-sosyal faktörler tarafından düzenlenen ağrı davranışı kavramını ortaya çıkarmıştır. Depresyon da ağrı davranışını değiştirebilen psiko-sosyal faktörlerden birisidir. Bu çalışmayla diz osteoartriti olan hastalarda ağrı, özürlülük ve depresyon arasındaki ilişkiyi araştırmak, ayrıca depresyonu olan diz osteoartritli hastalarda depresyon tedavisinin ağrı ve özürlülüğe etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Klinik olarak Amerikan Romatoloji Birliği (ACR) tanı kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı konulan 56 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ağrısı vizüel analog skala (VAS) ile; fonksiyonel durumları Lequesne diz ağrı indeksi ve 5 m kalkma-yürüme zamanı ile değerlendirildi. Depresyon tanısı ve şiddetini saptamak için her hastaya Uluslararası Bileşik Tanı Görüşmesi (CIDI) 2.1 versiyonu Depresif ve Distimik Bozukluklar alt ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Bu skala ve ölçeklerle değerlendirilen hastalar 10 seanslık standart bir fizik tedavi programına alındı. Fizik tedavi programını tamamlayan ve CIDI 2.1 versiyonu depresif ve distimik bozukluklar alt ölçeğine göre depresyon tanısı konulan hastalar depresyon takip ve tedavisi için Psikiyatri bölümüne yönlendirildi. Tüm hastalar fizik tedavi programının ardından 6 ay sonra kontrole çağrıldı. Kontrole gelen 49 hastanın ağrısı, fonksiyonel durumu ve depresyon şiddeti aynı ölçek ve skalalarla yeniden değerlendirildi. Çalışma grubumuzdaki diz osteoartritli hastaların; CIDI 2.1 versiyonunun depresif ve distimik bozukluklar alt ölçeğine göre 2 tanesine (% 3,6) major depresif bozukluk tanısı kondu. Beck depresyon ölçeğine göre ise çalışma grubumuzdaki hastalarda depresyon görülme oranı % 32 olarak bulundu. Beck depresyon ölçeğine göre depresyonu olanların özürlülük düzeyleri depresyonu olmayanlara göre daha yüksek bulundu; yine depresyonu olanların ağrı şiddeti de depresyonu olmayanlara göre daha yüksek bulundu ancak bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. 6 ay sonraki kontrollerde tüm hastaların ağrı ve özürlülük düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı; depresyon düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa bile belirgin düzelme saptandı. Sonuç olarak; klinik perspektiften bakıldığında, şu an için osteoartriti iyileştirebilecek veya artritle ilişkili ağrı ve özürlülüğü tamamen giderebilecek medikal bir tedavi yoktur. Bu yüzden artrit tedavisi; ağrıyı azaltmaya, fonksiyonları geliştirmeye ve yaşam kalitesini artırmaya yönelik olmalıdır. Depresyon da osteoartritte ağrı ve özürlülüğü artıran dolayısıyla yaşam kalitesini bozan bir faktör olduğu için depresyon tedavisi osteoartritle birlikte depresyonu olan hastalarda osteoartrit tedavisinin bir parçası olmalıdır.