Tıp Fakültesi / Faculty of Medicine

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1403

Browse

Search Results

Now showing 1 - 3 of 3
  • Thumbnail Image
    Item
    65 yaş üstü sepsis ve septik şok hastalarında acil serviste ilk bakılan platelet lenfosit oranı ve laktat düzeyinin mortalite üzerine etkisi
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2017) Bıyıklı, Ebru; Kayıpmaz, Afşin Emre
    Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Acil Servis’ine 1 Ağustos 2014 ile 1 Ağustos 2016 tarihleri arasındaki 2 yıllık süreçte başvuran 65 yaş üzerindeki sepsis ve septik şok tanısı almış hastaların demografik özelliklerini, komorbit hastalıklarını, başvuru anındaki hemodinamik parametrelerini, acil servisteki ilk tedavi ihtiyaçlarını (sıvı, vazopressör, kan transfüzyonu, steroid ve antibiyotik gibi), mekanik ventilasyon, kardiyopulmoner resüsitasyon uygulamalarını hasta bilgi yönetim sistemi ve hasta dosyaları arşivinden elde ettik. 30 günlük mortaliteyle ilgili bilgileri ise Merkezi Nüfus İdare Sistemi (MERNİS) aracılığıyla edindik. Mortalite olan ve olmayan gruplar arasında normal dağılan verileri bağımsız iki örnek t-testi ile değerlendirdik. Normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında ise Mann-Whitney U testini kullandık. Hastaların mortalite durumlarına göre qSOFA skorlarını Chi-square testiyle değerlendirdik. Mortalite üzerine bağımsız faktörleri değerlendirmek için lojistik regresyon analizi yaptık. p<0,05 değerini istatistiksel olarak anlamlı kabul ettik. Otuz gün içerisinde mortalite gözlenen ve gözlenmeyen gruplar arasında sistolik ve diastolik kan basıncı (sırasıyla p=0,045 ve p=0,002), Glaskow Koma Skalası puanı (p<0,001) ve kan üre azotu (p<0,001) yönünden anlamlı fark saptadık. Solunum sayısı (p=0,503), ateş (p=0,588), pulse oksijen saturasyonu (p=0,172), kreatinin (p=0,082), hemoglobin (p=0,541), ortalama platelet hacmi (p=0,593), lenfosit (p=0,478), PLR (p=0,821) ve laktat düzeyi (p=0,120) yönünden ise anlamlı fark saptamadık. Çalışmamızda iki grup arasında quick-Sepsis related Organ Failure Assessment (qSOFA) skorları yönünden anlamlı farklılık mevcuttu (p<0,001). Mortalite ve qSOFA arasında ise pozitif yönde korelasyon saptadık (Pearson korelasyon katsayısı 0,321). Bununla birlikte lojistik regresyon analizinde qSOFA’nın, mortalitenin bağımsız bir belirteci olmadığını tespit ettik. Sonuç olarak PLR’nin mortaliteyi öngörme yönünden klinisyene katkısını göstermeye ilişkin başka çalışmalara da ihtiyaç olduğu görüşündeyiz. Çalışmamızda mortalite gözlenen gruptaki ilk bakılan laktat düzeyleri gözlenmeyen gruba göre yüksekti ancak istatistiksel olarak anlamlı farklı değildi. Konuyla ilgili önceki çalışmalar da göz önünde bulundurulduğunda hastaların seri laktat ölçümlerinin başlangıçta bakılan tek laktat düzeyine göre klinisyene mortaliteyi öngördürme yönünde daha fazla yarar sağlayacağı inancındayız. Sepsis is a disease that can be mortal and costly to treat. The disease is especially common among elderly patients. In this study, we investigated the role of platelet-lymphocyte ratio and lactate levels measured in the emergency department for predicting the mortality from sepsis in patients older than 65 years. We enrolled 131 patients who were older than 65 and diagnosed with sepsis and septic shock in the emergency department of Baskent University Ankara Hospital between 1 August 2014 and 1 August 2016. We used the patient information management system and patient files archive information to obtain information about these patients’ demographic information, comorbid diseases, admission hemodynamic parameters, emergency department interventions (e.g., fluid replacement, vasopressor administration, blood transfusion, steroid use, and antibiotherapy), mechanical ventilation status, and cardiopulmoner resuscitation needs. We also obtained information about their 30 days’ mortality from the Central Demographics Management System. We detected a statistically significant difference between systolic and diastolic blood pressures (p = 0.045 and p = 0.002, respectively), Glasgow Coma Scale (p < 0.001), and blood urea nitrogen (p < 0.001) of the groups with and without mortality by 30 days. Respiration rate (p = 0.503), fever (p = 0.588), pulse oxygen saturation (p = 0.172), creatinine (p = 0.082), hemoglobin (p = 0.541), mean platelet volume (p = 0.593), lymphocyte (p = 0.478), platelet-lymphocyte ratio (PLR) (p = 0.821), and lactate levels (p = 0.120) were not statistically significant. We also revealed a statistically significant difference (p = 0.001) between the two groups with respect to the quick Sepsis Related Organ Failure Assessment (qSOFA) scores. We detected a positive correlation between the mortality and qSOFA (r=0.321, p<0.05). However, qSOFA was not an independent predictor of mortality in logistic regression analysis. In conclusion, we suggest that further studies of PLR are required to predict mortality in this patient population. Although lactate levels were higher in the mortality group, the difference was not significantly different. Under the light of data from previous studies, we suggest that continuous monitoring of lactate levels, as compared to an initial single measurement of lactate level, would provide clinicians with more relevant information about short term mortality.
  • Thumbnail Image
    Item
    Yenidoğan döneminde serum prohepsidin düzeylerinin tam kan sayımı, demir parametreleri ve sepsis ile ilişkisi
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Çelik, G.Banu; Gürakan, Berkan
    Hepsidin demir metabolizmasında anahtar rol oynayan, hepatositlerde üretilen, 25 aminoasitten oluşan, antibakteriyel bir peptiddir. Hepsidin demirin intestinal absorbsiyonunu, makrofajlardan salınımını ve transplasental geçişini inhibe eder. Prohepsidin hepsidinin 84 aminoasitten oluşan prekürsörüdür. Yenidoğan döneminde serum prohepsidin düzeyleri bilinmemektedir. Bu çalışma ile yenidoğan bebeklerde serum prohepsidin düzeylerinin belirlenmesi ve sepsisli yenidoğan bebeklerdeki düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 16 sağlıklı term, 26 sağlıklı prematüre, 6 sepsisli term ve 15 sepsisli prematüre olmak üzere 63 yenidoğan bebek alındı. Bebeklerden bir defa alınan kan örneğinde serum prohepsidin düzeyi, tam kan sayımı, demir parametreleri ve C-reaktif protein bakıldı. Serum prohepsidin düzeyleri sağlıklı term bebeklerde 482±371,9 ng/mL (ortalama: 464,4), sağlıklı prematüre bebeklerde 496,7±443,5 ng/mL (ortalama: 231,3) bulundu. Bu iki grup arasında istatistiksel olarak fark yoktu. Term bebeklerde ve prematüre sağlıklı grupta prohepsidin düzeyleri ile örnek alınma günü ve doğum ağırlığının ilişkili olmadığı görüldü. Prematüre sağlıklı grupta prohepsidin düzeyleri ile gestasyon haftası arasında ilişki bulunmadı. Term sepsis grubunda prohepsidin düzeylerinin sağlıklı gruba göre önemli oranda yüksek olduğu tespit edildi. Tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde, prohepsidin düzeyleri ile tam kan sayımı ve demir parametreleri arasında ilişki bulunmadı. Bu sonuçlar ile sağlıklı term ve prematüre yenidoğan bebeklerde prohepsidin düzeylerinin dağılım aralığının geniş olduğu, sağlıklı erişkin ve süt çocuğu düzeylerine göre daha yüksek iv 4 olduğu görülmektedir. Bu durumun postnatal erken dönemde demir ihtiyacının azalmasına bağlı olabileceği düşünüldü. Bu dönemde görülen prohepsidin yüksekliği, glomerüler filtrasyon hızının fizyolojik düşüklüğüne bağlı da olabilir. Term sağlıklı grubuna göre term sepsis grubundaki anlamlı prohepsidin yüksekliği de hepsidinin bir akut faz reaktanı olmasına ve antibakteriyel etkisine bağlanabilir
  • Thumbnail Image
    Item
    Yoğun bakım ünitesinde akut böbrek yetmezliği gelişen hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler
    (Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Sayın, Cihat Burak; Sezer, Siren
    Akut böbrek yetmezliği, saatler-günler içinde böbrek fonksiyonlarının bozulmasıyla ve glomerular filtrasyon hızında azalmayla seyreden bir tablodur. ABY, özellikle yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan hastalarda, kritik tabloya %5-20 oranında eşlik etmekte ve sıklıkla "çoklu organ yetmezliği sendromunun" bir parçası olarak yer almakta, mortalite oranı ise % 35-65 arasında değişmektedir. Sağkalan hastalarda, kronik renal replasman tedavisi ihtiyacı yalnızca % 5 oranında görülmektedir. Bu nedenle, bu hastalarda temel amaç, uygun koruyucu tedavi stratejileriyle ve eğer gerekirse uygun ve etkili renal replasman tedavisi ile bu hastalarda gelişebilecek üremik komplikasyonların önlenmesidir. Çalışmaya, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne akut böbrek yetmezliği tablosuyla başvuran veya hastaneye yattıktan sonraki dönemde ABY gelişen, ve yoğun bakım ünitesinde yatan toplam 50 hasta dahil edildi. Hastaların ABY tanı kriteri olarak, bazal kreatinin düzeyinin, en az %50 oranında yada 0,5 mg/dL ve üzerinde üzerinde artış göstermesi öngörüldü. ABY tanısıyla yatırılan hastaların yatırıldığı günden itibaren, herhangi bir nedenle hastaneye yatıp hastanede ABY gelişen hastaların ise ABY tanısı aldığı günden itibaren prospektif takipleri yapıldı. ABY tanısıyla takibe alınan hastaların; hastaneye yattığı gün, ABY tanısı aldığı gün, ABY tanısı aldıktan sonraki 24, 48, 72. saatler ve (gerçekleşirse) taburcu olduğu günlerdeki; vital bulguları, BUN, kreatinin, albumin, prealbumin, total kolesterol, hemoglobin, hematokrit, beyaz küre, trombosit, C-reaktif protein, arteryal kan gazında pH ve HCO3, protrombin zamanı ve INR, fibrinojen, antitrombin III, d-dimer, fibrin yıkım ürünleri kaydedildi. Ayrıca, hastaların, beslenme tipi, taze donmuş plazma tedavisi ihtiyacı, ABY tipi, hemodiyaliz ihtiyacı, tipi, süresi ve sayısı, ABY öncesi ve sonrası kullandığı nefrotoksik ilaçlar, dozu ve süresi, kontrast maruziyeti, yoğun bakım ünitesine yatış sebebi, yatış süresi değerlendirildi. Yapılan çalışmada, 50 akut böbrek yetmezliği olan hasta değerlendirildi. İyileşmesi (recovery) gerçekleşen hastalar 29 kişiyken (% 58), diyalize bağımlı yaşam süren hastalar 5 (% 10), eksitus olan hastalar ise 16 kişi (% 32) bulundu. Yoğun bakım ünitesine yatış nedeni sepsis olanlar ve yoğun bakım ünitesinde yattığı dönemde sepsis gelişen hastalarda mortalite oranı, diğer hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Sırasıyla P=0,02 ve P=0,000). Bu sonuçlar, sepsisin ABY olan hastalarda en önemli ölüm nedenlerinden biri olduğunu destekler nitelikteydi. Oligürik ve diyaliz ihtiyacı olan hastalarda, mortalitenin istatistiksel olarak çok daha yüksek oranda olduğunu saptadık. (Sırasıyla P=0,000 ve P=0,000). Bulgular, oligürik olmayan ve diyaliz ihtiyacı göstermeyen hastalarda ABY seyrinin daha selim olduğunu destekler nitelikteydi. ABY gelişimiyle diyalize başlama tarihi arasındaki süre ve toplam hastanede yatış süresinin mortaliteyle bir korelasyonu saptanmadı. ABY geliştiği günde ise hastaların kan beyaz küre sayısının yüksek olmasının (P=0,01) mortaliteyle istatistiksel ilişkili olduğu bulundu.Bu bulgular ışığında, akut böbrek yetmezliği gelişen hastalarda, mortalite prediktörleri belirlenmeye çalışıldı. Sepsis ve çoklu organ yetmezliğinin eşlik ettiği ABY hastalarındaki yüksek mortalite oranları göz önüne alınarak, bu hastalarda yeni gelişmekte olan tedavi stratejilerinin yararlı olabileceğini düşünmekteyiz. Acute renal failure (ARF) is a syndrome characterized by detoriation of renal function and decrease in glomerular filtration rate (GFR) in hours to days. AFR, specially seen in patients in intensive care unit (ICU) generally as a part of "multi-organ failure syndrome" with a percentage of 5-20%, and mortality rate of 35-60%. For survivors, renal replacement treatment is required for only 5%. For this reason, the main aim in these patients is to prevent uremic complications with suitable preventive therapy strategies and with suitable and effective renal replacement therapy if needed.For this study, a sample of 50 patients, who admitted to Baþkent University Hospital with diagnose of ARF, or who developed ARF in ICU after hospitalization were included. For ARF diagnose, a basal creatinin level higher than a least 50% or an increase higher than 0,5 mg/dL was considered. For patients diagnosed with ARF at the administration a follow-up was carried from the first day, and for patients who developed ARF during hospitalization, a follow-up was carried from the beginning of ARF. All the required data was collected prospectively. For all the 50 patients, vital signs, BUN, Creatinin, albumin, prealbumin, total cholesterol, hemoglobin, hematocrit, white blood cell, platelet, C-reactive protein, arterial PH and HCO3, prothrombin time, INR, antithrombin III, d-dimer, fibrin destroy product levels were recorded at admission, hospitalization day, ARF diagnose day, and 24th, 48th and 72nd hours after ARF diagnose. In addition, type of feeding, TDP need, ARF type, haemodialysis requirement, type, time and duration, drugs used before and after ARF diagnose, the reasons for staying in ICU and hospitalization duration for all these patients were recorded. Statistical analysis was made for all these 50 patients. 29 patients (58%) were grouped under the heading "recovery" for they lead a life without haemodialysis need, 5 patients (10%) were grouped as "patients who require haemodialysis for a life-time" and 16 paitents (32%) were grouped under the heading "exitus". The mortality rate of patients whose reason for admission to ICU was sepsis and patients who were diagnosed with sepsis during their ICU stay, was higher than other groups and these differences were statistically significant (p=0.003 and p=0.000, respectively). These results supported the importance of sepsis as a reason of mortality in ARF patients. The patients who were oliguric and who needed dialysis had a mortality rate higher than patients who were non-oliguric and who did not require dialysis and these results were also statistically significant (p=0.000 and p=0.000, respectively). These results showed that in patients who were non-oliguric and who did not require dialysis, ARF seems to have a benign course. A higher WBC count at the day of ARF development significantly increased the mortality rate (p=0.005). With the lightening of these results, mortality factors for the development of ARF were tried to be identified. As the high mortality rates of ARF patients with sepsis and multi-organ failure visualized, we think that the use of new treatment strategies for these patients would be helpful.