Enstitüler / Institutes

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 1042
  • Item
    Marangozlarda işitmenin elektrofizyolojik testlerle değerlendirilmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Budak, Buse; Erbek, Selim Sermed
    Marangozlar mesleki yaşamlarında devamlı olarak 82 – 100 dB ses şiddetindeki gürültüye maruz kalmaktadırlar. Marangozhanelerdeki maruz kaldıkları ses şiddeti, marangozhanede bulunduğu yer ve kullandığı alete göre iç kulağa zarar verici seviyelere çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı; Marangozlarda işitmenin odyometri, transient uyarılmış otoakustik emisyon (TEOAE) testi ile detaylı olarak incelemektir. Çalışmaya 31 marangoz, sürekli ve/veya ani gürültüye maruz kalmamış 31 kişi kontrol grubu olmak üzere toplam 62 kişi alınmıştır. İşitme eşikleri ölçümünden sonra her iki grubun uyarılmış otoakustik emisyon testiyle ölçümü yapılmıştır. Marangozların yaş ortalaması 44.58 ± 10.33, kontrol grubunun yaş ortalaması 41.84 ± 8.65 olup istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p=0.262). Marangoz ve kontrol grubunun sağ ve sol kulak saf ses işitme eşiklerini karşılaştırdığımızda, tüm frekanslarda marangozlarda anlamlı düşüş olduğu saptanmıştır (p<0.05). Marangozlarda sağ kulak emisyon değerleri kontrol grubuna göre 2000 ve 2800 Hz‟de istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Her iki grubun sol kulak emisyon değerleri karşılaştırıldığında, marangozlarda emisyon değerleri 1000, 2000 ve 2800 Hz frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük elde edilmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular sonucunda hem saf ses odyometri hem de emisyon değerlerinde gözlemlenen düşüş marangozlarda gürültüye bağlı işitme kaybının geliştiğini desteklemektedir. Carpenters are constantly exposed to a noise level of 82 - 100 dB in their professional lives. The sound intensity of the carpenters increases to the level of damage to the inner ear according to the location of the carpenter and the tool they use. The aim of our study; The audiometry of hearing in carpenters, transient evoked otoacoustic emission (TEOAE). A total of 62 people, 31 of whom were carpenters, 31 of whom were not exposed to continuous and / or sudden noise, were included in the study. After the hearing thresholds measurement, both groups were measured by stimulated otoacoustic emission test. The average age of the carpenters is 44.58 ± 10.33, the average age of the control group is 41.84 ± 8.65 and there is no statistically significant difference (p = 0.262). When we compared the right and left ear pure sound hearing thresholds of the carpenter and control group, there was a significant decrease in carpenters at all frequencies (p <0.05). The right ear emission values in carpenters were found statistically significantly lower at 2000 and 2800 Hz compared to the control group. When the left ear emission values of both groups were compared, the emission values of carpenters were statistically significantly lower at 1000, 2000 and 2800 Hz frequencies. As a result of the findings obtained in our study, the decrease observed in both pure sound audiometry and emission values support the development of noise-related hearing loss in carpenters.
  • Item
    Elektrik ark boşalımı yöntemi ile cam, kuvars gibi inert ve sağlam malzemeler üzerinde mikro yapıların oluşturulması
    (Başkent Üniversitesi Fen Bilimler Enstitüsü, 2020) Karayalçın, Nilüfer Günay; Koçum, İ. Cengiz
    Plazma maddenin dördüncü halidir ve bunun en güzel örneği yıldızlardır. Plazmanın endüstride birçok kullanım alanı bulunmakla beraber en sık kullanıldığı yerler plazma televizyonlar ve kaynak makinalarıdır. Endüstride bu sayılan kullanım alanlarının yanında nanoteknolojinin gelişmesiyle birlikte plazma kendisine bu alanda da kullanım yeri bulmuştur. Plazmanın nanoteknolojide kullanım alanlarının başında ince film kaplama, nanomalzeme ve karbon nanotüp üretimi gelmektedir. Mikro işleme teknolojileri, mikro sensörlerin gelişmesine paralel olarak ilerlemiştir. Birçok mikro işleme tekniği olmakla beraber en sık kullanılanları fotolitografi, iyon demeti litografi, lazer, elektrokimyasal ve mekanik tekniklerdir. Bu çalışmada plazma kullanılarak fiziksel ve kimyasal olarak dayanıklı fakat işlenmesi çok zor olan cam, payreks ve kuvars gibi malzemeler üzerinde mikro yapılar oluşturulması hedeflenmiştir. İlk adım olarak yüksek gerilimli plazma ark makinesi kullanılarak cam üzerinde mikro yapılar üretilmiştir. Sistem parametrelerinin bilgisayar üzerinden kontrolünün sağlanabileceği dijital kontrol sistemi ve akım algılama algoritması geliştirilmiştir. Cam, payreks ve kuvars malzemeler üzerinde mükemmele yakın mikro delikler oluşturulmuştur. Daha sonra delik profilini ve delik açma süresini etkileyen faktörler üzerine çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar akım algılama algoritması, problar arası mesafe, frekans-doluluk oranı ve problar arası açıdır. Delik açma konusunda ulaşılan başarıdan sonra düzenek tek eksende hareketli bir sisteme entegre edilmiştir. Yeni gelişen mikro adım teknolojisinin yardımıyla yaklaşık 340 mikro metre aralıklarla 150 mikro metre çapa sahip mikro delikler oluşturulmuştur. Çalışmanın sonunda, sistem optimize edilerek payreks malzeme üzerinde mikro kanal çalışması gerçekleştirilmiştir.Plasma is the fourth state of matter and stars are the best examples to this state. Plasma has many application areas in industry such as plasma televisions and welding machines. In addition to these fields of use in the industry, with the development of nanotechnology, plasma has taken its place in this field as well. Thin film coating, nanomaterials and carbon nanotube production are the main application fields of plasma in nanotechnology. Micro-processing technologies have progressed in parallel with the development of micro-sensors. Although there are many micro processing techniques, the most commonly used ones can be counted as photolithography, ion beam lithography, laser, electrochemical and mechanical techniques. In this study, by using plasma it is aimed to form micro structures on materials such as glass, pyrex and quartz which are physically and chemically resistant but very difficult to process. As the first step, microstructures were produced on glass by using high voltage plasma arc machine. A digital control system and current detection algorithm were developed to control the system parameters via computer. Almost perfectly shaped micro holes were formed on glass, pyrex and quartz materials. Afterwards, studies were carried out on the factors affecting the hole profile and drilling time. These studies include the current detection algorithm, the distance between probes, frequency-duty ratio and the angle between probes. Once the drilling is achieved, the setup was integrated into a single-axis motion system. Thanks to the emerging micro stepping technologies, micro holes with a diameter of 150 micrometers were formed at approximately 340 micrometer intervals. At the end of the study, by optimizing the system, micro channel study was performed on the pyrex material.
  • Item
    Marangozlarda işitmenin elektrofizyolojik testlerle değerlendirilmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Budak, Buse; Erbek, Selim Sermed
    Marangozlar mesleki yaşamlarında devamlı olarak 82 – 100 dB ses şiddetindeki gürültüye maruz kalmaktadırlar. Marangozhanelerdeki maruz kaldıkları ses şiddeti, marangozhanede bulunduğu yer ve kullandığı alete göre iç kulağa zarar verici seviyelere çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı; Marangozlarda işitmenin odyometri, transient uyarılmış otoakustik emisyon (TEOAE) testi ile detaylı olarak incelemektir. Çalışmaya 31 marangoz, sürekli ve/veya ani gürültüye maruz kalmamış 31 kişi kontrol grubu olmak üzere toplam 62 kişi alınmıştır. İşitme eşikleri ölçümünden sonra her iki grubun uyarılmış otoakustik emisyon testiyle ölçümü yapılmıştır. Marangozların yaş ortalaması 44.58 ± 10.33, kontrol grubunun yaş ortalaması 41.84 ± 8.65 olup istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p=0.262). Marangoz ve kontrol grubunun sağ ve sol kulak saf ses işitme eşiklerini karşılaştırdığımızda, tüm frekanslarda marangozlarda anlamlı düşüş olduğu saptanmıştır (p<0.05). Marangozlarda sağ kulak emisyon değerleri kontrol grubuna göre 2000 ve 2800 Hz‟de istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Her iki grubun sol kulak emisyon değerleri karşılaştırıldığında, marangozlarda emisyon değerleri 1000, 2000 ve 2800 Hz frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük elde edilmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular sonucunda hem saf ses odyometri hem de emisyon değerlerinde gözlemlenen düşüş marangozlarda gürültüye bağlı işitme kaybının geliştiğini desteklemektedir. Carpenters are constantly exposed to a noise level of 82 - 100 dB in their professional lives. The sound intensity of the carpenters increases to the level of damage to the inner ear according to the location of the carpenter and the tool they use. The aim of our study; The audiometry of hearing in carpenters, transient evoked otoacoustic emission (TEOAE). A total of 62 people, 31 of whom were carpenters, 31 of whom were not exposed to continuous and / or sudden noise, were included in the study. After the hearing thresholds measurement, both groups were measured by stimulated otoacoustic emission test. The average age of the carpenters is 44.58 ± 10.33, the average age of the control group is 41.84 ± 8.65 and there is no statistically significant difference (p = 0.262). When we compared the right and left ear pure sound hearing thresholds of the carpenter and control group, there was a significant decrease in carpenters at all frequencies (p <0.05). The right ear emission values in carpenters were found statistically significantly lower at 2000 and 2800 Hz compared to the control group. When the left ear emission values of both groups were compared, the emission values of carpenters were statistically significantly lower at 1000, 2000 and 2800 Hz frequencies. As a result of the findings obtained in our study, the decrease observed in both pure sound audiometry and emission values support the development of noise-related hearing loss in carpenters.
  • Item
    Piyade ve topçuların konvansiyonel ve yüksek frekans işitme eşiklerinin belirlenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Karaçaylı, Ceren; Hızal, Evren
    Yüksek şiddette sese maruz kalmanın işitme üzerine olumsuz etkilerinin olduğu bilinmektedir. Yüksek sese maruziyet ile ortaya çıkan bu etkilerin derecesi, sesin şiddeti, maruziyetin süresi ve sesin frekans aralığı ile ilişkilidir. Aynı zamanda, gürültüye duyarlılık, yaş, daha önceki işitme kaybı öyküsü gibi bireye bağlı özellikler de etkilidir. Yüksek sese maruziyet sonucu ortaya çıkan olumsuz etkiler temelde işitme kaybı ve tinnitus olarak sıralanabilir. Tekrarlayan akustik travmalar ve tinnitus askeri personelde sık görülen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, silahlı kuvvetler personelinde muharip sınıflardan olan topçu ve piyade sınıfında saf ses işitme eşiklerinin belirlenmesi, olası işitme kaybı derecesinin belirlenmesi, ayrıca orduda geçirilen sürenin sonuçlar üzerine etkisi olup olmadığının incelenmesidir. Bu çalışmaya 35 piyade, 30 topçu ve 43 kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara otolojik muayene, konvansiyonel ve yüksek frekans saf ses odyometrisi yapılarak 125, 250, 500, 1000, 2000, 4000, 6000, 8000, 10000, 12500, 14000, 16000 Hz frekanslarındaki işitme eşikleri ölçülmüştür. Piyadelerde 125 Hz, 250 Hz, 14000 Hz frekanslarında sol kulak eşikleri sağ kulak eşiklerinden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Topçularda 125 Hz, 250 Hz, 16000 Hz frekanslarında sağ kulak eşikleri sol kulak eşiklerinden anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). 4000 Hz ve 12500 Hz arası frekanslarda tüm gruplarda frekanslar arasında anlamlı fark görülmüş, en yüksek eşikler topçu sınıfında, en düşük eşikler ise kontrol grubunda görülmüştür (p<0.05). 14000 Hz ve 16000 Hz frekanslarında topçu ve piyade sınıfları arasında anlamlı fark bulunamamıştır ancak her iki grupta da eşikler kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Sonuç olarak, impulsif gürültü hem piyade hem de topçu sınıfı askerlerde belirli frekanslarda daha yüksek saf ses eşikleri ile ilişkilendirilebilir. Piyade grubunda daha çok sol kulağın, topçu grubunda ise daha çok sağ kulağın etkilendiği belirlenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinde işitme koruma programının uygulanması ve kişisel koruyucu ekipman kullanımının teşvik edilmesi, impulsif gürültünün olumsuz etkilerini azaltabilir. It is known that exposure to high volume sound has negative effects on hearing. The degree of these effects that occur with exposure to loud sound is related to the severity of the sound, the duration of the exposure and the frequency range of the sound. Individual characteristics, such as noise sensitivity, age, and previous hearing loss history, are also effective. The negative effects resulting from exposure to loud sounds can be listed as hearing loss and tinnitus. Recurrent acoustic traumas and tinnitus are common in military personnel. The aim of this study is to determine the pure tone auditory thresholds in the artillery and infantry class, which are among the combat classes in the armed forces personnel and to determine the degree of possible hearing loss, as well as to examine whether the time spent in the military has an impact on the results. This study included 35 infantry, 30 artillery and 43 controls. Hearing thresholds at 125, 250, 500, 1000, 2000, 4000, 6000, 8000, 10000, 12500, 14000, 16000 Hz frequencies were measured by conventional and high frequency pure tone audiometry. The left ear thresholds at 125 Hz, 250 Hz, 14000 Hz frequencies in the infantry group were significantly higher than the right ear thresholds (p <0.05). In the artillery group, right ear thresholds at 125 Hz, 250 Hz, 16000 Hz frequencies were significantly higher than left ear thresholds (p <0.05). At frequencies between 4000 Hz and 12500 Hz, there was a significant difference between all groups, with the highest thresholds in the artillery group and the lowest thresholds in the control group (p <0.05). No significant difference was found between the artillery and infantry classes at 14000 Hz and 16000 Hz frequencies, but both groups were significantly higher than the control group (p <0.05).In conclusion, impulsive noise can be interrelated with higher pure tone thresholds at some frequencies in both infantry and artillery classes. It was detected that left ear was affected more in infantry group and the right ear was affected more in artillery group. Implementation of a hearing protection program and promotion of personal protective equipment use in the Turkish Armed Forces might reduce negative effects of impulsive noise.
  • Item
    Obezite cerrahisi olan, zayıflama ilacı kulanan ve sadece diyet yapan obez bireylerin beslenme bilgi düzeylerinin karşılaştırılması
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Öztürk Gök, Saadet; Akçil Ok, Mehtap
    Obezite, birçok metabolik ve psikolojik rahatsızlığı beraberinde getiren önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Obezite tedavisinde diyet, farmakolojik ilaçlar ve cerrahi uygulanmaktadır. Tedavide esas olan yaşam tarzı değişikliği ve bunun ömür boyu sürdürülmesidir. Bu çalışma; obezite ameliyatı olan, zayıflama ilacı kullanan ve sadece diyet yapan bireylerin yeme davranışları, beslenme bilgi düzeyleri ve depresyon durumlarının karşılaştırılması amacıyla planlanmıştır. Çalışma, Ocak 2020 - Mart 2020 tarihleri arasında araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden Ankara Özel Medisis Hastanesi’ne başvuran 18-64 yaş arası obez hastalar üzerinde yürütülmüştür. Ameliyat, ilaç ve diyet grubunda 42 kişi olmak üzere toplam 126 kişi çalışmaya katılmıştır. Çalışmaya katılan bireylere; çoktan seçmeli ve açık uçlu soruların bulunduğu anket formu; Yetişkinler için Beslenme Bilgi Düzeyi Ölçeği, Hollanda Yeme Davranış Anketi, Kilonun Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisi Ölçeği ve Beck Depresyon Tarama Ölçeği uygulanmıştır. Beslenme Bilgi Düzeyi Ölçeği’nde temel beslenme puanı değerlendirildiğindee, ameliyat olan, ilaç kullanan ve diyet yapan bireylerin ortalama puanları sırasıyla 44.59 ± 10.54, 52.90 ± 7.86, 60.16 ± 8.18’dir. Besin tercihi puanı değerlendirildiğinde, ameliyat olan, ilaç kullanan ve diyet yapan bireylerin ortalama besin tercihi puanları sırasıyla 28.21 ± 9.39, 33.21 ± 4.89, 41.26 ± 5.97’dir. Diyet ve ameliyat grupları arasında istatistiksel olarak önemli fark olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Hollanda yeme davranış ölçeği değerlendirildiğinde; kısıtlayıcı, duygusal ve dışsal yeme davranış ortalama puanları ameliyat, zayıflama ilacı ve diyet grupları arasında istatistiksel olarak önemli fark olduğu belirlenmiştir (Sırasıyla; p<0.001, p=0.002, p=0.001). Beck Depresyon Envanteri toplam puanı; ameliyat olan bireylerde 21.76 ± 10.75, zayıflama ilacı kullanan bireylerde 16.61±9.99, sadece diyet uygulayan bireylerde 11.73 ± 9.66 olarak bulunmuştur. Gruplar arasında depresyon envanteri toplam puanları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak önemli fark olduğu görülmektedir (p<0.001). Gruplara göre kilonun yaşam kalitesi üzerine etkisi ölçeği incelendiğinde ameliyat olan, ilaç kullanan ve diyet yapan grupların ortalama yaşam kalitesi puanı arasında istatistiksel olarak önemli fark olmadığı görülmektedir (p>0.05). Sonuç olarak obezite tedavisinde üç farklı yöntemi uygulayan bireylerin süreçleri ve çeşitli özellikleri karşılaştırılmış ve beslenme bilgi düzeyi, depresyon, yeme davranışları ve yaşam kaliteleri ortaya konulmuştur. Obezitenin tedavisinde kalıcı sonuçlar alabilmek için yaşam tarzı değişikliği şarttır. Yaşam tarzı değişikliğinin bireylere adapte edilebilmesi için tedavi planının, kişinin depresyon ve yeme davranışları durumlarının iyi belirlenmesi gerekmektedir ve tedavide multidisipliner yaklaşım büyük önem arz etmektedir. Zayıflama yöntemlerinde eksik kalan konular iyi belirlenmeli ve gelecekte yapılacak çalışmalar bu konularda spesifikleştirilmelidir
  • Item
    CRISPR/Cas9 Sistemi ile BCR/ABL gen füzyonunun in vitro kalitatif analizi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Kanat, Fehime Deniz; Terzi, Yunus Kasım
    Lösemi, kemik iliği tarafından üretilen beyaz kan hücrelerinin kanseridir. Lösemi akut ve kronik olmak üzere iki gruba ayrılır. Kronik miyeloid lösemi (KML) tüm yetişkin lösemilerin %15’ini oluşturur. Yirmikinci kromozom ile 9. kromozom arasındaki karşılıklı parça değiş tokuşu sonucunda yeni oluşan 22. kromozom Philadelphia kromozomu (Ph) olarak adlandırılır. İlk olarak 1960 yılında KML'li bir hastada tanımlanmıştır. BCR-ABL1 füzyon geni KML patogenezinde önemli rol oynayan tirozin kinaz aktivitesine sahip bir proteindir. Bu onkoproteinin ifadelenmesi, hücre sağ kalımını ve çoğalmasını arttıran sinyal yolağının daha alt basamaklarında yer alan sinyal proteinlerini aktive ederek hematopoetik progenitör hücreleri dönüştürür. Bu çalışmanın amacı BCR-ABL1 füzyon geni varlığını CRISPR/Cas9 sistemini kullanarak saptamaktır. Bu kapsamda BCR-ABL1 füzyon genine sahip iki KML hastasının komplementer DNA (cDNA)’sı, polimeraz zincir tepkimesi (PZR) yöntemi ile çoğaltıldı. Füzyon bölgesini saptamak amacıyla Sanger dizileme yapıldı ve BCR-ABL1 füzyon bölgesinin dizisi çıkarıldı. Bu çalışmada, hastalardan birinden elde edilen BCR-ABL1 füzyon genini hedefleyen kılavuz RNA dizayn edildi. Cas9 endonükleaz ve kılavuz RNA birlikte kullanılarak laboratuvar ortamında BCR-ABL1 füzyon bölgesinin belirlenip, kesim yapılması sağlandı. Yapılan tez çalışması sonucunda elde edilen verilere göre, füzyon dizisi tanıma hassasiyeti %2 olarak tespit edildi. Bu yöntem CRISPR/Cas9 yönteminin sadece genom düzenleme için değil aynı zamanda translokasyon tipi mutasyonlarının da tespit edilmesi amacıyla kullanılabileceğini göstermektedir. İleride yapılacak çalışmalarda testin hassasiyeti ve aynı anda tanıyabileceği füzyon noktalarının sayısının arttırabileceği öngörülmektedir. Leukemia is a cancer of white blood cells produced by the bone marrow. Leukemia is divided into two main groups: acute and chronic. Chronic myeloid leukemia (CML) accounts for 15% of adult leukemia. The Philadelphia chromosome (Ph), was first described in a patient with CML in 1960, had a reciprocal translocation between the proto-oncogene tyrosine-protein kinase (ABL1) gene on chromosome 9 to the breakpoint cluster region (BCR) gene on chromosome 22. The product of the BCR-ABL1 fusion gene is a protein with tyrosine kinase activity that plays an important role in the pathogenesis of CML. The characteristic expression of this oncoprotein transforms hematopoietic progenitor cells by activating downstream signaling cascades that increase cell survival and proliferation. This study aims to detect patients who have a BCR-ABL1 fusion gene with the CRISPR / Cas9 system. For this reason, two patients’ cDNAs who have the BCR-ABL1 fusion gene is amplified by polymerase chain reaction (PCR). Sanger sequencing was performed to detect the fusion region and its’ sequence. In this study, A guide RNA was designed for targeting the BCR-ABL1 fusion region of a patient’s cDNA. The fusion region detection sensitivity is calculated as 2%. The CRISPR / Cas9 method can be used not only for genome editing but also to detect translocation type gene rearrangement. In future studies, it is predicted that the sensitivity of the test and the number of fusion regions that can be detected at the same time might be increased.
  • Item
    Dövüş sporcularının mükemmeliyetçilik ve spora bağlılık düzeylerinin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Kangotan, Sinan; Güven, Bengü
    Bu çalışmada lisanslı olarak dövüş sporlarıyla uğraşan sporcuların, mükemmeliyetçilik düzeyleri ile spora bağlılık düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya Boks, Kickboks ve Muay Thai vb. dövüş sporları ile uğraşan 31’ i kadın 84’ü erkek olmak üzere toplam 115 lisanslı dövüş sporcusu katılmıştır. Araştırmada veri toplama araçları olarak “Kişisel Bilgi Formu”, “Spora Bağlılık Ölçeği (SBÖ)” ve “Spora Özgü Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği” kullanılmıştır. SBÖ; 16 maddelik 5’li likert yapıda olup ölçeğin her biri 4 maddeden oluşan, 4 alt faktörden (adanmışlık, güven, çoşku, dinçlik) oluşmaktadır. Spora Özgü Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği; 19 maddeden oluşan 5’li likert yapıdadır. Ölçek 3 alt faktörden (aşırı ilgilenme, kişisel standartlar, algılanan aile baskısı) oluşmaktadır. Araştırma sonucunda elde edilen verilere göre dövüş sporcularının spora bağlılıkları ile spora özgü mükemmeliyetçiliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Cinsiyet değişkeni açısından spora bağlılığın ve mükemmeliyetçiliğin farklılaşmadığı bulunmuştur. Katılımcıların branşlarına göre bakıldığında mükemmeliyetçilik alt faktörlerden algılanan aile baskısının Kickboks yapan sporcularda Boks yapan sporculara göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür p<0.05). Katılımcı sporcuların medeni duruma göre ise spora bağlılıklarının farklılaşmadığı fakat mükemmeliyetçiliğin farklılaştığı ortaya çıkmıştır (p<0.05). Sonuç olarak yapılan analizler neticesinde bakıldığında dövüş sporlarının sadece fiziksel açıdan değil mental (zihinsel) açıdan da önemli olduğu, bu sporlarla uğraşan sporcuların bağlılıkları arttıkça daha mükemmeliyetçi oldukları söylenebilir. The purpose of this study is to determine the levels of perfectionism and sport engagement of martial arts athletes. A total of number of 115 licensed martial arts athletes, 31 of which are women and 84 are men participated in this study. In this research, “Personal Information Form”, “Sport Engagement Scale” and “Sport-Specific Multidimensional Perfectionism Scale” were used as data collection tools. “Sport Engagement Scale” is a 5-point Likert structure with 16 items and 4 sub-dimensions (devotion, trust, enthusiasm, vigor). Sport-Specific Multidimensional Perfectionism Scale is a 5-point Likert structure consisting of 19 items. The scale consists of 3 sub-dimensions (personal standards, concern over mistakes, perceived parental pressure. According to the data obtained as a result of the research, a statistically significant and positive relationship was found between the sport engagement and the sport specific perfectionism of the martial arts athletes (p<0.05). It was found that sport engagement and sport specific perfectionism did not differ in terms of gender variable. Considering the martial art of the participants, the perceived parental pressure of the sub-factors of perfectionism was found to be significantly higher in kickboxers than boxers (p<0.05). According to the marital status of the participating athletes, it was revealed that their sport engagement did not differ, but sport specific perfectionism was different (p<0.05). As a result of the analysis, it can be said that martial sports are important not only physically but also mentally, and athletes in these sports are more perfectionist as their engagement increases.
  • Item
    Serebral palsili çocuklarda bantlamanın salya kontrolü ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Geboloğlu, Nilşah; Aytar, Aydan
    Bu çalışmada; serebral palsili çocuklarda bantlamanın salya kontrolü ve yaşam kalitesi üzerine etkisini araştırmak amaçlandı. Serebral palsi tanısı almış salya kontrol bozukluğu olan toplam 41 çocuk çalışmaya dahil edildi. Sosyodemografik bilgileri kaydedilerek, çocuklar randomizasyonla 3 gruba ayrıldı: Kinezyo bantlama grubu (n=16), plasebo kinezyo bantlama grubu (n=9) ve kontrol grubu (n=16). Kinezyo bantlama grubuna yapılan uygulama orbikularis oris kasını ve suprahyoid bölgeyi içermekteydi. Mekanik koreksiyon tekniğiyle uygulama yapıldı. Plasebo grubuna yapılan uygulama ise temporamandibular bölgeye I bant uygulaması şeklindeydi. Herhangi bir teknik uygulanmadan gerimsiz yapıştırıldı. Salya değerlendirmesi için Salya Şiddet ve Sıklık Skalası ve 5 dakikalık Salya Sorgulaması, yaşam kalitesi için ise Aile Etki Ölçeği (AEÖ) kullanıldı. Tüm değerlendirmeler uygulamalardan önce, 45 dk sonra ve 2 gün sonra tekrar edildi. Salya şiddetinde, sıklığında, miktarında ve yaşam kalitesinde Kinezyo Bantlama grubunda anlamlı iyileşme tespit edildi (p<0,05). Plasebo Kinezyo Bantlama ve kontrol gruplarında ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı (p>0,05). Elde edilen veriler doğrultusunda kinezyo bantlama uygulamasının salya kontrol bozukluğu olan serebral palsili çocuklarda olumlu etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak salya problemi bulunan serebral palsili çocuklarda kinezyo bantlama uygulamasının tedavi programına eklenmesinin çocuk, aile, fizyoterapist etkileşiminin her bir elemanında büyük fayda sağlayacağı görüşündeyiz. The aim of this study was to investigate the effect of taping on saliva control and quality of life in children with cerebral palsy. A total of 41 children diagnosed with cerebral palsy were included in the study. Sociodemographic information was recorded. Children were divided into 3 groups by randomization: kinesio taping group (n = 16), placebo kinesio taping group (n = 9) and control group (n = 16). The application to the kinesio banding group included the orbicularis oris muscle and the suprahyoid region. Application was made with mechanical correction technique. The application to the placebo group was in the form of I tape application to the temporamandibular region. It was glued stress-free without any technique. Drooling Severity and Frequency Scale and 5 minute Drooling Qoutient were used to evaluate saliva, Family Impact Scale was used for quality of life evaluation. All evaluations were made before, 45 minutes and 2 days after application. A significant improvement was detected in the kinesio taping group for saliva severity, frequency, amount and quality of life (p <0,05). There was no significant change found in placebo kinesio taping and control groups (p> 0,05). According to the data obtained, we could say that kinesio taping has a positive effect on children with cerebral palsy with drooling. As a result, we believe that the addition of kinesio taping to the treatment program in children with drooling with cerebral palsy will provide great benefit in each element of the child, family, physiotherapist interaction.
  • Item
    Spirilunanın ratlarda sisplatin ototoksisitesi üzerine etkisi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Tahir, Emel; Büyüklü, Adnan Fuat
    Amaç: Antioksidan etkinliği bilinen spirulinanın sisplatin ototoksitesine karşı koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif kontrollü bu hayvan çalışmasında 2 8 adet Sprague Dawley rat dört gruba ayrıldı. İlaç uygulamalarından önce ve 10 günlük ilaç uygulaması sonrasında her bir gruptaki ratların her iki kulağına distorsiyon ürünü otoakustik emisyon testi (DPOAE) ve işitsel beyin sapı yanıtı (ABR) testleri yapıldı. 1. Gruptaki ratlara (n = 7), tek doz 1 ml intraperitoneal serum fizyolojik (%0.9) verilirken, 2. gruptaki ratlara (n = 7 ), 15 mg/kg/gün tek doz sisplatin intraperitoneal olarak verildi. 3 . gruptaki ratlara (n = 7), 1000 mg/kg/gün spiriluna 10 gün süreyle gavaj ile verildi. 4. gruptaki ratlara (n = 7) 15 mg/kg/gün şekildeki tek doz sisplatin uygulaması ile aynı gün başlanan 1000 mg/kg/gün spirulina 10 gün süreyle gavaj ile verildi. Bulgular: Çalışma öncesi yapılan ölçümlerde gruplar arasında herhangi bir anlamlı fark bulunmadı. DPOAE sonuçları açısından 1. grupta ve 3 . grupta ilaç uygulaması öncesi ve sonrasında herhangi bir frekansta anlamlı bir fark gözlenemedi. 2. Grupta ise 2222 Hz, 2500 Hz, 3200 Hz, 4444 Hz, 5000 Hz, 8000 Hz, 8889 Hz, 10000 Hz ve 11429 Hz frekanslarında ilaç uygulaması sonrası SNR değerleri uygulama öncesine göre daha düşük bulundu. 4. Grupta 4444 Hz, 5 000 Hz, 8000 Hz, 8 8 89 Hz, 10000 Hz ve 11429 Hz frekanslarında ilaç uygulaması sonrası SNR değerleri uygulama öncesine göre daha düşük bulundu. Sadece sisplatin alan ratlar diğer gruplar ile karşılaştırıldığında daha düşük SNR değerleri elde edildi. Son ölçümlerde 1.grup 3 ve 4. Grup ile ikili olarak karşılaştırıldığında aralarında anlamlı fark gözlenmedi. İlaç uygulaması öncesinde grupların ABR eşikleri arasında anlamlı fark bulunmaz iken ilaç uygulaması sonrası 4.grubun ABR eşiklerinin 2. gruba göre daha iyi görüldü. Sadece sisplatin alan ratlarda ise diğer gruplara göre ABR yanıtı daha yüksek eşik değerlerinde elde edilebildi. Objective: The purpose of this study was to asses the protective effect of an antiox,dant and antimflammatory agent “spirulina” against cisplatin-induced ototoxicity in rats. Material and Methods: This prospective, controlled animal study was conducted with 28 adult Speague Dawley rats divided into four groups. Before the drug administration, distortion product otoacoustic emission (DPOAE) and Auditory Brainstem Response (ABR) tests were performed. Group 1 (n = 7), received 1 mg intraperitoenal (i.p.) saline. Group 2 (n = 7) received single dose of intraperitoenal (i.p.) cisplatin at 15 mg/kg/day. Group 3 (n = 7) received oral spirulina at 1000 mg/kg/day for 10 consecutive days. Group 4 (n = 7) single dose of intraperitoenal (i.p.) cisplatin at 15 mg/kg/day follwed by oral spirulina at 1000 mg/kg/day for 10 consecutive days. Final DPOAE and ABR measures were performed 10 days after the first drug administration. Results: Before the durg administration there was no significant differences between groups in terms of DPOAE and ABR measurements. Group 1 and 3 showed no significant difference before the drug administration and DPOAE measurements before. Group 2 demonstared lower SNR values at 2222 Hz, 2500 Hz, 3200 Hz, 4444 Hz, 5000 Hz, 8000 Hz, 8889 Hz, 10000 Hz ve 11429 Hz frequencies in final DPOAE measurement. In group 4 final DPOAE SNR values were lower in 4444 Hz, 5000 Hz, 8000 Hz, 8889 Hz, 10000 Hz ve 11429 Hz frequencies.In pairwise comparisons; group 1, 3 and 4 had no significat difference in final DPOAE measurement however rats received only cisplatin had lower SNR values than in other groups. There was no significant difference in terms of ABR threshold before the durg administration. After the drug administration, increase in ABR treshols was greater in group 2 than in group 4. Rats received only cisplatin yielded higher ABR tresholds than rats in other groups Conclusion: Spirulina does not have negative effect on cochlear functions and has a partial protective role against cisplatin-induced ototoxicity.
  • Item
    İnfertilite tedavisi alan kadınların diyet inflamatuvar indeksi ile beslenme durumu ve embriyo kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Bişkin, Beyza Nur; Saka, Mendane
    Bu çalışma, infertilite tedavisi alan kadınların besin tüketimi ile belirlenen diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ) ile bireylerin antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, fiziksel aktivite düzeyleri ve beslenme alışkanlıklarının embriyo kalitesi ve gebelik sonucuyla ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Mayıs-Haziran 2019 tarihleri arasında Ankara’da bir üniversite hastanesine infertilite tedavisi için başvuran 25-35 yaş aralığında, kesin infertilite tanısı almış ve kronik hastalığı olmayan 69 kadın dahil edilmiştir. Bireylerden üç günlük besin tüketim kaydı alınarak günlük besin tüketim ortalamalarına göre diyet inflamatuvar indeksi hesaplanmıştır. Bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorları üç gruba (tertillere) ayrılarak değerlendirilip Dİİ skorları; Dİİ 0.632 1. tertil, Dİİ 0.633-2.293 aralığı 2. tertil ve Dİİ 2.294 3. tertil olarak oluşturulmuştur. Tertillerin sayısal değeri arttıkça diyetin inflamasyon yükü artmakta olup 1. tertil anti-inflamatuvar diyeti, 3. tertil ise pro-inflamatuvar diyeti temsil etmektedir. Çalışmaya katılan bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorlarının sınır aralığı -1.91 ile 5.04 arasındır. Diyet inflamatuvar indeksi ortalama 1.58±1.60 bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelerden C-reaktif protein (CRP) düzeyi ile diyet inflamatuvar indeksi tertilleri arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05), tertiller arasında folik asit düzeyinde önemli bir fark saptanmıştır (p<0.05). Antropometrik ölçüm değerleri ile Dİİ tertilleri arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Diyet inflamatuvar indeksi skorları düşük olan gruptaki bireylerin diyetle alınan karbonhidrat, protein, doymuş yağ omega-3, omega-6 ve posa alımlarının daha pro-inflamatuvar diyete sahip olan bireylere göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Diyet inflamatuvar indeksi skorları düşük olan bireylerin yüksek olan bireylere göre A, C, E vitaminleri, riboflavin, B6, folik asit ile potasyum, demir alım ortalamaları daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin günlük aldıkları karbonhidrat, yağ, protein alım düzeyleri ile toplanan yumurta sayısı ve oluşan embriyo sayısı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Doymuş yağ asidi yüzdesi ile oluşan embriyo sayısı arasında negatif yönlü bir ilişki saptanmış ve istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Çinko alım düzeyinin embriyo transferi gerçekleşenlerde gerçekleşmeyenlere kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Kafein tüketiminin bireylerden toplanan yumurta sayısı ile oluşan embriyo sayısı ve gebelik sonucu arasında negatif bir ilişki belirlenmiş ancak istatiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Diyetin pro-inflamatuvar özelliği arttıkça (Dİİ skorları arttıkça) bireylerden toplanan yumurta sayısının azaldığı bulunmuş ancak istatiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Bireylerin Dİİ tertilleri ile gebelik sonucu ve transfer durumu arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, diyet inflamatuvar indeksinin infertil kadınlarda diyetin inflamatuvar yükünün belirlenmesinde kullanılabilir olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle, diyetin inflamatuvar yükünü azaltacak şekilde sağlıklı beslenmenin kadınlarda üreme fonksiyonlarını iyileştirebileceği ve gebelik şansını arttırabileceği düşünülmektedir. In this study, it was aimed to determine the relationship between dietary inflammatory index (DII) determined from the nutritional status of women treated for infertility, and the relationship between individuals' anthropometric, biochemical markers and physical activity levels and dietary habits with embryo quality and pregnancy outcome. The study included 69 female individuals aged 25-35 years, who were diagnosed with infertility, who applied to at a university hospital in Ankara for infertility treatment, between May and June 2019 and who did not have chronic disease. The consumption averages of the daily nutrient intake were calculated from the three-day food consumption records taken get from the individuals. Dietary inflammatory index were calculated based on the daily nutrient intake averages from the individuals’ three-day food consumption records. Dietary inflammatory index scores of individuals were divided into three groups (tertiles); DII scores 0.632 1. tertile, DII 0.633-2.293 2. tertile ve DII 2.294 3. tertile. As the numerical value of the tertiles increases, the inflammatory burden of the diet increases and the first tertile predicate a anti-inflammatory diet, and the third tertile predicate a pro-inflammatory diet. The average of DII was 1.58±1.60 in women. In addition, individuals' dietary inflammatory index limit range between -1.91 and 5.04. In this study, participants were categorized in three groups based on DII scores. Among the biochemical parameters, there was no significant difference between the dietary inflammatory index groups of the C-reactive protein (CRP) level (p>0.05), but there was a significant difference the folic acid values between DII groups (p<0.05). Antropometric measurements were not significantly different among dietary inflammatory index groups (p>0.05). Dietary carbohyrate, protein, saturated fat, omega-3, omega-6 and fiber intake of individuals with low DII scores were found to be significantly higher than more inflammatory diet groups (p<0.05). In addition, participants with low DII scores had high intake of average daily vitamins of A, C, E, B6, riboflavin, folic asid and minerals of iron, potassium than others DII groups (p<0.05). There was no significant correlation between macro-nutrient intake of individuals’ and number of oocytes retrieved and number of embryos that developed. A negative correlation was found between the percentage of saturated fatty acid and the number of embryos formed, and it was found statistically significant (p<0.05). There was found that intake of zinc was higher in women with a succesful transfer than whose transfer is unsuccessful (p<0.05). Caffeine consumption was found to adverse effect on the number of oocyte retrieved and number of embryos from individuals and pregnancy outcome (p>0.05). There was found that the number of oocyte from individuals decreased as the pro-inflammatory properties of diet increased (DII scores increased) (p>0.05). There was no significant difference between DII groups and individuals’ transfer status and pregnancy outcome (p>0.05). In conclusion, it was detected that DII was a feasible index used in determining inflammatory potential of diet in infertile women. For this reason, it is belived that infertile women consuming healthy diet to decrease in inflammatory potential of diet, and it can improve reproductive functions and increase the chance of pregnancy in women.