Enstitüler / Institutes

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 28
  • Thumbnail Image
    Item
    Ortodontik braketlerin yapıştırılmasında kullanılan farzlı adeziv sistemlerin mine dokusu üzerindeki etkilerinin in vitro olarak incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009) Güzey, Aslı; Özçırpıcı, Ayça Arman
    Bu çalışma 2 ana bölümden oluşmuştur. İlk bölüm, 90 adet çekilmiş insan küçük azının kantitatif kalsiyum kaybı değerlendirmesini içermektedir. Bu dişler yapıştıralacak braketin çevresindeki mine yüzeyinin adeziv sistemlerden korunması ve korunmamasına göre rastgele 2 gruba ayrılmış ve bu iki grup da 4’er alt gruba (n=10) ayrılmıştır: Bu gruplarda uygulanan adeziv sistemler sırasıyla; (1) Clearfil Protect Bond (Kuraray Dental, Osaka, Japan) + Transbond XT Light-Cure Adeziv (3M/Unitek, Monrovia, Calif), (2) GC ORTHO Conditioner + Fuji Ortho LC Kapsül (GC Corporation, Tokyo, Japan), (3) Transbond Plus Self-Etching Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adeziv, (4) %37 fosforik asit (3M/ESPE, St Paul, Minn) + Transbond XT Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adeziv (3M/Unitek) dir. Bunların dışında mine yüzeyine herhangi bir işlemin uygulanmadığı dişlerden kontrol grubu (n=10) oluşturulmuştur. İkinci bölümde ise, 40 adet çekilmiş insan küçük azı yüzey hazırlığına göre rastgele 2 gruba ve sonra yukarıda belirtilen adeziv sistemlerin kullanıldığı 4 alt guruba (n=5) ayrılmıştır. Kontrol grubu hariç tüm örneklere termal siklusun ardından pH-siklusu uygulanmıştır. Tüm dişlerden iki kesit alınmıştır. Elementel analiz, örneklerden rastgele seçilen bir kesitte x-ışını dağılım spektroskopisi (EDS) ile yapılmıştır. Mikrosızıntı değerlendirmesi için boya penetrasyonu yöntemi kullanılmış, ışık mikroskobu altında her kesitten fotoğraf alınmıştır. Mikrosızıntı bilgisayara aktarılan bu görüntülerde imaj analiz programı kullanılarak kantitatif olarak değerlendirilmiştir. Yüzey hazırlama şekilleri arasındaki fark Student’s t ve Mann Whitney U testi ile, adeziv sistemler arasındaki fark Tek Yönlü Varyans Analizi (One-Way ANOVA) ve Kruskal Wallis testi sonrası post hoc Tukey veya parametrik olmayan çoklu karşılaştırma testleri ile, grup içi karşılaştırmalar ise Friedman testi sonrası Wilcoxon İşaret testi ile istatistiksel olarak incelenmiştir. Kontrol ve diğer gruplar arasında kalsiyum miktarı açısından fark bulunmamıştır. Adeziv sistemler arasındaki fark sadece Grup B (yüzeyi korunmayan)’de braket altındaki mine yüzeyinde gözlenmiştir. Bu bölgede selfetch adeziv sistemin kullanıldığı gruplarda (Clearfil Protect Bond ve Transbond Plus Self-Etching Primer), diğer gruplara göre daha fazla kalsiyum miktarı bulunmuştur. İncelenen tüm mine bölgeleri arasında en fazla kalsiyum kaybı braketin altındaki minede meydana gelmiştir. En az mikrosızıntı miktarı braketin altında, en fazla ise servikal bölgedeki mine yüzeyinde gözlenmiştir. Yapılan bu in vitro çalışmada, braketlerin altındaki mine yüzeyinde demineralizasyon meydana gelmiş ve demineralizasyonun önlenmesinde mine yüzeyinin korunmasının yararı olmamıştır. Clearfil Protect Bond yüzey korunmadan uygulandığında kalsiyum kaybının azaltılmasında avantaj sağlamıştır. Sabit ortodontik tedavi ile mine yüzeyinde oluşabilecek kalsiyum kaybını ve braket altında meydana gelebilecek mikrosızıntıyı en aza indirmek için bu çalışmada uygulanan adeziv sistemler klinisyen tarafından tercih edilebilir. This study has 2 main parts. First part consists of quantitative assessment of calcium loss conducted on ninety exracted human premolars. The teeth were randomly divided into 2 groups according to the surface preperation method and then were randomly allocated to 4 sub-groups. The adhesive systems applied in these groups are as follows: (1) Clearfil Protect Bond (Kuraray Dental, Osaka, Japan) + Transbond XT Light-Cure Adhesive (3M/Unitek, Monrovia, Calif), (2) GC ORTHO Conditioner + Fuji ORTHO LC Capsule (both, GC Corporation, Tokyo, Japan), (3) Transbond Plus Self-Etching Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adhesive, (4) 37% phosphoric acid (3M/ESPE, St Paul, Minn) + Transbond XT Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adhesive (3M/Unitek). Besides, a control group of teeth with enamel untreated enamel surface was formed. In the second part, 40 exracted human premolars were used for microleakage evaluation. The teeth were randomly divided into 2 groups according to the surface preperation and then these two groups were divided into 4 groups in which the adhesive systems mentioned above were used. Thermal and pH-cycles were applied to all specimens except for the control group. Two sections were taken from all teeth. A randomly selected cross-section from each tooth was analyzed with energy dispersive xray spectroscopy (EDS) for elemental evalution. Each section was photographed under a stereomicroscope and dye penetration method was used for assessment of microleakage. Images were transferred to a computer and microleakage was evaluated quantitatively via image analysis program. The difference between surface preperation methods was statistically evaluated by Mann Whitney U test. The difference between adhesive systems was evaluated by One-Way ANOVA or Kruskal Wallis and then post hoc Tukey or non-parametric multiple comparison tests. The comparisons within groups was done with Friedman and then Wilcoxon Sign Rank tests . None of the adhesive groups demonstrated any significant difference when compared with the control group regarding the amount of calcium on the enamel surface under the bracket. Difference in amount of calcium between the adhesive systems was observed only in Group B (unprotected surface), on the enamel surface under the bracket. The self-etch adhesive system (Clearfil Protect Bond and Transbond Plus Self-Etching Primer) showed higher amounts of calcium under the bracket . Among all the evaluated enamel regions, the highest calcium loss occurred on the enamel surface under the brackets. The least amount of microleakage was found beneath the bracket while the cervical region showed highest amounts of microleakege. Deminerilazation occured on the enamel surface beneath the brackets and surface protection did not have any benefit in prevention of calcium loss. Clearfil Protect Bond when applied without any surface protection reduced the loss of calcium. Adhesive systems evaluated in this study, may be preferred by clinicians to minimize calcium loss of the enamel surface and microleakege beneath the bracket that is formed with fixed orthodontic treatment.
  • Thumbnail Image
    Item
    İskeletsel ankraj ile yüz maskesi uygulamasının dentofasiyal yapılar üzerine etkilerinin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009) Şar, Çağla; Özçırpıcı, Ayça Arman
    Bu amaçla, iskeletsel olarak prepubertal ya da pubertal büyüme-gelisim döneminde bulunan, maksiller retruzyonun eslik ettiği iskeletsel Sınıf III anomaliye sahip, vertikal yönde normal veya azalmıs büyüme paterni gösteren, anterior çapraz kapanıs ve Angle Sınıf III molar iliskisi olan, pozitif overbite değeri gösteren ve klinik olarak retrüziv nazomaksiller bölgeye sahip 45 birey çalısmaya dahil edilmis ve 15’er bireyden olusan 3 alt gruba ayrılmıstır. Uygulama gruplarındaki 30 bireye yüz maskesi tedavisinden önce hızlı maksiller ekspansiyon apareyi simante edilmis (RME), bir haftalık hızlı maksiller ekspansiyondan sonra median palatal suturdaki açılma izlenerek maksiller protraksiyona baslanmıstır. Birinci gruptaki bireylere (Miniplak+Yüz Maskesi: MP+YM) (10,91 ortalama yasa sahip, 5 kız, 10 erkek), ankraj amacıyla, apertura piriformisin laterallerine cerrahi olarak yerlestirilen titanyum miniplaklardan, ikinci gruptaki bireylere (Yüz Maskesi:YM) (10,31 ortalama yasa sahip, 7 kız, 8 erkek) ise ağız içindeki apareyin kancalarından yüz maskesi uygulanmıs, üçüncü gruptaki bireyler (10,05 ortalama yasa sahip, 8 kız, 7 erkek) ise tedavi görmeyen kontrol grubunu olusturmus ve 7,5 ay boyunca izlenmislerdir. Gruplardaki bireylerden maksiller protraksiyon/gözlem bası ve sonunda lateral sefalometrik filmler alınmıs, Björk’ün yapısal çakıstırma metodu kullanılarak ölçümler yapılmıs ve istatistiksel olarak Wilcoxon ve Kruskall- Wallis testleri ile değerlendirilmistir. Maksiller protraksiyon sonucu iskeletsel ankraj kullanılan grupta (MP+YM) maksillanın ileri hareketi 2,53 mm, ağız içi ankraj kullanılan grupta (YM) 1, 83 mm bulunmus ve iki grup arasındaki fark p<0,001 düzeyinde anlam göstermistir. YM grubunda, yüz maskesi uygulaması ile maksilla anlamlı derecede anterior rotasyon göstermis, miniplak ankrajı kullanılan grupta maksiller rotasyon önemli bulunmamıstır. Mandibulanın posterior rotasyonu ve yüz yüksekliklerindeki artıs, MP+YM grubunda YM grubuna göre daha az bulunmustur. Kontrol grubunda ise hem maksilla hem mandibula öne doğru büyümüstür. Maksiller protraksiyon sonucu YM grubunda üst dislerde görülen protruzyon ve mezyalizasyon, MP+YM grubunda engellenmistir. Her iki uygulama grubunda da maksillomandibular iliskiler ve yumusak doku profili önemli derecede iyilestirilmistir. Miniplak ankrajı ile yüz maskesi uygulaması sonucu konvansiyonel yüz maskesi uygulamalarının istenmeyen etkileri azaltılmıs veya elimine edilmis, daha kısa sürede daha etkili maksiller protraksiyon sağlanmıstır. The aim of this prospective study was to evaluate the skeletal, dentoalveolar and soft tissue effects of maxillary protraction via miniplate comparatively with conventional facemask therapy and an untreated Class III control group. 45 subjects which were in prepubertal or pubertal skeletal growth periods were included in the study and divided into three groups each consisting of 15 patients. All subjects had skeletal and dental Class III malocclusions with maxillary deficiency, vertically normal growth pattern, anterior cross-bite and Angle Class III molar relationship, normal or increased overbite and retrusive nasomaxillary complex. Prior to maxillary protraction, rapid maxillary expansion (RME) with a bonded appliance was performed in both of the treatment groups. In the first group (MP+FM) consisting of 5 girls, 10 boys (mean age 10,91) facemasks were applied from two titanium miniplates surgically placed to lateral to the apertura priformis regions of the maxilla. The second group (FM) of 7 girls and 8 boys (mean age 10,31) received maxillary protraction therapy with conventional facemask applied from the hooks of the RME appliance. The third group including 8 girls and 7 boys (mean age 10,05) was set as an untreated control group. Lateral cephalometric films were obtained at the beginning and end of treatment/observation periods in all groups and analysed according to the structural superimposition method of Björk (96). Measurements were evaulated statistically via Wilcoxon and Kruskal- Wallis tests. The maxilla moved forward 2,53 mm in the MP+FM group and 1,83 mm in the FM group with maxillary protraction. This difference was significant between the two groups (p<0,001). Maxilla showed anterior rotation after facemask therapy in the FM group, while there was no significant rotation in the miniplate anchored (MP+FM) group. Posterior rotation of the mandible and increase in facial heights were more evident in the FM group compared to the MP+FM group. Both maxilla and mandible moved forward significantly in the control group. Protrusion and mesialization of maxillary teeth seen in the FM group were eliminated in the MP+YM group. Maxillomandibular relationships and the soft tissue profile were improved remarkably in both of the treatment groups. The undesired effects of conventional facemask therapy were reduced or eliminated with the miniplate anchorage and efficient maxillary protraction was achieved in a shorter treatment period.
  • Thumbnail Image
    Item
    Serabral paaralizli çocuklarda bobath nörogelişimsel tedavi yaklaşımının yürüme parametreleri üzerine olan etkileri
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009) Türker, Duygu; Tüzün, Emine Handan
    Çalışmamız, serebral paralizili (CP) çocuklarda Bobath nörogelişimsel tedavi (NDT) yönteminin yürüme parametreleri üzerine olan etkilerini incelemek amacı ile yapıldı. Çalışmamıza, yaşları 4–17 yıl arasında değişen unilateral spastik CP tanısı alan 15 olgu katıldı. Sosyodemografik ve tanımlayıcı verilerin yanı sıra olgular tedavi öncesi ve sonrasında kaba motor fonksiyonlar, kas tonusu, eklem hareket açıklığı, alt ekstremite uzunluğu, fonksiyonel durum, denge, yaşam kalitesi, yürümenin kinetik, kinematik ve zaman-mesafe karakteristikleri ile enerji tüketimi açısından değerlendirildi. Olgular NDT yöntemi ile 12 hafta boyunca haftada üç seans olacak şekilde toplam 36 seans tedaviye alındı. Uygulanan tedavi sonrası olguların kaba motor fonksiyon puanları, motor ve toplam WeeFIM puanları, dinamik ve statik denge indeks puanları ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesinin arttığı ve yürüme sırasında tüketilen enerji miktarlarının azaldığı saptandı (p<0.05). Buna karşın kas tonuslarında, etkilenen taraf dizin aktif fleksiyon ve ekstansiyonu ve kalça eksternal rotasyonu (p<0.05) dışındaki eklem hareket açıklıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilemedi (p>0.05). Yürümenin incelenen etkilenen taraf salınım fazındaki maksimum ayak bileği dorsifleksiyon açısı dışındaki kinematik değişkenler ve zamanmesafe özellikleri ile kinetik değişkenler açısından tedavi sonrasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim bulunmadı (p>0.05). NDT yönteminin unilateral spastik CP’li çocukların yürüme parametrelerinden salınım fazındaki maksimum ayak bileği dorsifleksiyon açısı ile enerji tüketim düzeyi üzerine olumlu etkisinin olduğu saptanmıştır. Bu etkinin çocukların dengelerindeki düzelmeye bağlı olduğu düşünülmektedir. Bobath NDT yönteminin etkinliğini belirlemeyi amaçlayan daha sonra yapılacak çalışmaların erken yaşlarda, geniş serili örneklemlerle, randomize kontrollü bir çalışma düzeni içerisinde ve izlem periyotlarını içerecek şekilde planlanması önerilir. This study was conducted to investigate the effects of Bobath neurodevelopmental therapy (NDT) upon the gait parameters of the children with cerebral palsy (CP). Fifteen children with unilateral spastic CP aged 4 to17 years were included in the study. All subjects were assessed with respect to their gross motor function, muscle tone, range of motion deficits, the length of the lower extremity, functional status, balance, energy expenditure, health related quality of life (HRQoL), and kinetic, kinematic and spatiotemporal parameters of gait at baseline and after treatment. Socio-demographic descriptive characteristics of the subjects were also collected. All subjects were treated by NDT approaches 3 times per week for 12 weeks. The scores of the gross motor function measures and WeeFIM, index scores on the dynamic and static balance, and HRQoL scores increased, the energy expenditure decreased significantly at the end of treatment (p<0.05). There were no statistically significant differences for all ROM measurements (p>0.05), except knee active flexion and extension ROM and hip external rotation ROM of the affected side (p<0.05). Except the affected side maximal ankle dorsiflexion angle in swing phase, there were no statistically significant differences in the kinetic, kinematic and spatiotemporal parameters of gait at the end of treatment (p>0.05). It was found that NDT has effective on the improvements of the maximal ankle dorsiflexion angle in swing phase and energy expenditure. It was thought that this effect might be due to the improvements of balance. It is suggested that future studies which will aim to explore the effectiveness of the NDT in children with CP should be randomized and sufficiently powered with respect to the sample size. It is also suggested that researchers of the future studies should investigate the effectiveness of the Bobath NDT in the small age groups.
  • Thumbnail Image
    Item
    Koah üzerine klinik yol çalışması: Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde bir uygulama
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009) Alşan, Yasemin; Malhan, Simten
    Günümüzde saglık kurumları yöneticileri kurumdaki hizmet yönetimini hem klinik hem de maliyet etkin bir sekilde yürütmek zorundadırlar. Saglık kurumları hizmet organizasyonlarıdır, hastaların saglık hizmetlerinden beklentilerinin artması, yeni tedavi metodları ve ilaçlar nedeniyle bu kurumlar açık ve çevresine uyum saglayan bir sistemin içinde olmalıdırlar. Klinik yollar saglık kurumları gibi karmasık bir yapıya sahip organizasyonlarda personelin koordinasyonunu saglaması ve bilgi alısverisini arttırması, hasta verilerini daha düzenli hale getirmesi, güncel rehberleri uygulamalara dahil etmesi yönünden uygun bir yönetim aracıdır. Bu çalısmada, 2007 yılı 2. yarısında Baskent Üniversitesi Ankara Hastanesi Gögüs Hastalıkları Bölümü’ne basvurmus KOAH hastalarının retrospektif olarak tıbbi kayıtları incelenmistir. Baskent Üniversitesi Hastanesi’nde KOAH üzerine klinik yol olusturulmustur. Sonuçlar uluslar arası klinik rehberlerle karsılastırılmıstır. Today, health care executives should carry out service management both clinically and cost effective in the institution. Health care institutions are service organizations, due to patient’s expectations from health care services increased, innovative treatment methods and medications, this institutions should accomodate the environment and be in an open system. Clinic pathways are suitable management tool for complex structured organizations like health care institutions due to providing staff coordination and increasing information interchange, making patient data more systematic, including current guidelines to the practices. In this research study, within 2. half of the year 2007, medical records of COPD patients applied to Baskent University Ankara Hospital Chest Diseases Department, examined retrospectively. Clinic pathway is made for COPD in Baskent University Hospital. Conclusions are compared with international clinic guidelines.
  • Thumbnail Image
    Item
    Çok uluslu örgütler ve şube kültürleri etkileşimi: uygulamalı bir araştırma
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009) Öz, Tayfun; Varoğlu, M. Abdülkadir
    Bilindiği üzere, örgüt kültürü içinde bulunduğu toplumsal kültürden etkilenmektedir. Yerel örgütler için geçerli olduğu kabul edilen bu durum çok uluslu örgütlerde benzer etkiye sahip olmayabilir. Çünkü çok uluslu örgütler Ģubelerinin örgütsel kültürünü sosyal ağlar, yabancı yöneticiler ve kültürel kontrol gibi çeĢitli mekanizmalar ile etkilemektedir. Bu çalıĢmada çok uluslu örgütlerin birimleri arasında toplumsal kültürel farklılıklara rağmen örgüt kültürü açısından farklılık olup olmadığıı bulunmaya çalıĢılmıĢtır. Bunun için, dünyanın en büyük 300 örgütünden biri olan Ġngiltere merkezli örgütün 10 farklı ülkedeki Ģubesi ve merkezi üzerinde 1.187 kiĢinin katılımı ile GLOBE ölçeği kullanılarak araĢtırma yapılmıĢtır. AraĢtırma sonuçlarına göre toplumlar arasındaki kültürel farklılıklara rağmen çok uluslu örgüt kültürleri açısından birimler arasında anlamlı farklılık bulunamamıştır As we know, national culture effects organizational cultures. For multinational organizations same effect may not be occured as local organizations. In multinational organizations, main organization may effect its subsidiaries’ organizational cultures by social networks, expatriate managers and cultural control mechanisms. This research tried to solve out whether there is organizational culture difference among organizations of a multinational organization in spide of social cultural differences. For this reason, there was a research in an organization’s 10 subsidiaries which are located in different countries and its headquarter, located in United Kingdom, by using GLOBE scales. 1.187 persons from the organization, one of the 300 biggest companies in the world, were participated to this research. According to this research in spide of social cultural differences, there is not any significant difference in organizations’ culture which are located in different cultural clusters.
  • Thumbnail Image
    Item
    Finansal açıklama üzerinde kültürün etkisi: UFRS öncesi ve sonrası
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009) Akman, Nazlı; Sayarı, Mehmet
    Uluslararası muhasebe uygulamalarında uyumlaştırma ve yakınsama çalışmaları, 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarının (UFRS) Avrupa Birliği üyeleri ve diğer bazı ülkeler tarafından kullanılacak olması ile önemli bir aşama kaydetmiştir. Muhasebede yakınsamanın temel amacı, dünya üzerinde karşılaştırılabilir finansal tablo düzenlenmesini sağlamaktır. Ulusal muhasebe uygulamalarının ise sosyal, politik, ekonomik ve kültürel değerlerden etkilendiği geçmiş araştırmalarda ortaya konulmuştur. Bu tez çalışmasında UFRS kullanılarak hazırlanan finansal tablolarda yer alan finansal açıklamalar üzerinde kültürel değerlerin etkilerinin 2005 tarihinden sonra ortadan kalkıp kalkmadığı incelenmiştir. Bu amaçla, yedi ülkeden seçilmiş şirketlerin 2004, 2005 ve 2006 finansal tabloları incelenerek finansal açıklama endeksi oluşturulmuştur. Finansal açıklama endeksi ve kültür değerleri üzerinde yapılan regresyon analizleri sonuçlarına göre, kültür değerleri 2004 yılında ve UFRS uygulanılmaya başlanan 2005 ve 2006 yıllarında da finansal açıklama üzerinde önemli etkiye sahiptir. Analizler, örneklemde yer alan şirketlerin hukuk sistemleri ayrıştırılarak yinelendiğinde, İçtihat Hukuku sisteminde yer alan şirketlerde kültür değerlerinin finansal açıklama üzerindeki etkisinin UFRS kullanılarak finansal tablo hazırlanmasından sonra ortadan kalktığı belirlenmiştir. Roma Hukuku sisteminde yer alan şirketlerde ise kültür değerlerinin etkileri devam etmektedir. Ancak, 2004, 2005 ve 2006 yılı finansal tablolarında yer alan açıklamalara bakıldığında UFRS uygulaması ile birlikte, açıklama düzeyinin tüm ülkelerde arttığı da gözlenmiştir. Dolayısıyla UFRS uygulamasının muhasebede yakınsamada tümüyle başarısız olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak, ülkeler arasında yer alan kültürel farkların finansal açıklamaya olan etkisi tek bir muhasebe standart seti kullanılarak tamamen ortadan kaldırılamamıştır. An important step has been achieved in international accounting harmonization and convergence, with the use of International Financial Reporting Standards (IFRS) by the European Union members and some other countries. Principal objective of accounting convergence is to produce globally comparable financial statements. Previous research has shown that accounting practices are influenced by national social, political, economic and cultural factors. This dissertation investigates whether the differences among financial statements due to cultural values has diminished after the use of IFRS, effective from 2005. For this purpose, disclosure index was constructed for 2004, 2005 and 2006 financial statements of companies selected from seven countries. According to the results of regression analyses performed on financial disclosure and cultural values, cultural values affected the disclosure both in 2004 (before the use of IFRS) and in 2005 and 2006 (after the use of IFRS). The analyses were repeated separately on the data of Common and Code Law countries. The findings suggest that cultural values significantly affected financial disclosure of Common Law countries before 2005, but lost their significance after the use of IFRS. The effect of culture on disclosure continued in Code Law countries after the use of IFRS. However, it is also observed from the disclosure data, that after the use of IFRS, level of financial disclosure increased in all countries examined. Accordingly, it is not wise to state convergence activities are completely unsuccessful. However, the impact of cultural values on financial disclosure could not be completely eliminated by the use of single set of accounting standards.
  • Thumbnail Image
    Item
    Bilişim suçlarının sosyo-kültürel seviyelere göre algı analizi
    (Başkent Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2009) İlbaş, Çığır; Akçil, Mehtap
    Bu çalışmada, bilişim suçları algısının demografik faktörlere göre değişimi incelenmiştir. Farklı ülkelerin hukuk sistemlerine göre bilişim suçu sayılan fiilleri bireylerin ahlaki ve hukuksal düzlemde nasıl değerlendirdiklerini ölçmek çalışmanın temel amacıdır. Başkent Üniversitesi’nde eğitim veren altı fakültenin birer bölümündeki öğretim elemanı ve öğrencilere uygulanan anket araştırması, çalışmanın araştırma yöntemi olarak belirlenmiştir. Anketteki sorular; demografik bilgiler, teknoloji ilgisinin ölçülmesi, bir grup bilişim suçunun suç şiddeti açısından değerlendirilmesi ve bir grup fiilin ahlaki ve hukuksal açıdan değerlendirilmesi bölümlerinden oluşmaktadır. Anket sonuçları, demografik faktörler, eğitim alanı ve akademik konuma göre gruplanarak çapraz tablo analizleri uygulanmıştır. Çalışmanın bulguları, bilişim suçları konusundaki genel algı seviyesinin ve farklı nitelikteki gruplar arasındaki anlamlı farklılıkların belirlenmesini sağlamıştır. In this study, it was analyzed the changes in the perception of computer crimes with respect to the demographic factors. It aims at measuring how the individuals evaluate the actions, which are accepted as informatics crimes in different countries and legal systems, on moral and legal grounds. In this study we employed survey method as our research methodology. The questionnaires were applied on the academic staff and students of the six different departments of Başkent University. The questionnaire involved four different parts, including demographics, technology involvement, the evaluation of computer crimes according to the intensiveness of the crime, and the evaluation of activities with respect to moral and legal frameworks. The results were grouped according to the demographic variables, the field of education, and the academic positions. They were evaluated by the implementation of cross-table analysis. The findings enabled us to analyze and evaluate the general perception level with regard to computer crimes as well as the meaningful differences between varying groups.
  • Thumbnail Image
    Item
    Gen ifade verileri ile işlemsel kanser sınıflandırılması
    (Başkent Üniversitesi Fen Bilimleri Entitüsü, 2009) İdil, Namık Barış; Gasılov, Nizami
    Son yıllardaki bilgisayar teknolojilerinde elde edilen gelismeler, özellikle islemci gücünün artması, önceleri gerçeklestirilebilen sade, dogrusal modeller yerine fiziksel ve gerçek olayları daha iyi yansıtan; ama daha fazla bellek ve zaman gerektiren dogrusal olmayan modellerin kullanılmasına imkan yaratmıstır. Bu çalısma, A. Statnikov’un, mikrodizi gen ifade verileri kullanarak çok kategorili kanser sınıflandırması ile ilgili çalısması ve bu çalısmadan elde edilmis sonuçlar üzerine önerilmis olan optimizasyon çalısmalarını kapsamaktadır [1]. Mikrodizi analizi ile elde edilmis gen ifade verilerinin üzerinde, destek vektör makinesi ile analiz edilmeden önce, dogrusal ve dogrusal olmayan indirgeme yöntemleri kullanılarak, verilerin egitilme ve test sürecinin hızlandırılması amaçlanmıstır. Uygulanması amaçlanan indirgeme yöntemleri, bir dizi algoritmanın yanı sıra, bu algoritmaların probleme yönelik yeni yorumlamalarıyla yapılmıs, daha sonra bu yöntemler karmasıklık, kaynak kullanımı ve indirgeme performansı göz önünde bulundurularak test edilmistir. Böylece, egitim ve test islemlerinin performans ve basarı oranlarını kabul edilebilir düzeyin üstünde tutmak kosuluyla, veri kümelerindeki nitelik sayısını küçülterek, islem hızının arttırılması amaçlanmıstır. Yapılan testlerin sonucunda, gen ifade verilerinin bulundugu veri kümesi üzerinden yapılan Bagımsız Bilesen Analizi (BBA), Çekirdek Temel Bilesen Analizi (ÇTBA), z Düsümü Takip Analizi ( DTA) indirgeme algoritmaları üzerine olusturulmus programların, veri kümesindeki nitelik sayısının asırı yüksek olmasından dolayı kilitlendigi ya da hafıza yetersizliginden dolayı olagandısı sonlandırıldıgı tespit edilmistir. Diger algoritmalar olan Temel Bilesen Analizi (TBA), Dogrusal Olmayan Temel Bilesen Analizi (DOTBA), Kendi Düzenlenen Haritalar (KOH), Dogrusal Diskriminant Analizi (DDA) ve Korelasyon Analizi (KA) ile yapılan nitelik indirgemeleri sonucu, karar destek vektör makinesinin egitim sürelerinin degisken olarak azaldıgı görülmüstür. Buna dayanarak, çalısmada kullanılan veri kümesinin içerdigi niteliklerin büyük bir kısmının, veri kümesinin destek vektör makinesindeki egitim ve test performansına çok az etkisi oldugu, ayırt edici özellikler tasımadıgı veya bazı niteliklerin bir araya gelerek, tüm kümeyi temsil edebilen bir alt grup olusturabildigini, bu yüzden etkisiz niteliklerin ya da nitelik alt gruplarının indirgeme algoritmaları kullanılarak orijinal veri kümesinden çıkarılmasının, maliyet ve süre açısından yararlı olacagı anlasılmıstır. Recent improvements in computer technologies, especially significant increase in processing power of central processing units, leads to usage of non – linear models which represents physical and abstract problems better but require more memory and time, instead of simple, linear models. This study focuses on A. Statnikov’s article about multicategory cancer classification using of microarray gene expression data and optimization suggestions [1]. Before the training of support vector machines with the gene expression data which is gathered by microarray analysis, it is intented to accelerate the training and test speed process with both linear and non – linear reduction methods. Reduction methods which are intented to be used are both implemented by using some algorithms and new interpretation of these algorithms. After that, these methods are tested according to their complexity, resource allocation and reduction performance. Therefore, by keeping the performance and success ratios of training and testing process above an acceptable treshold, it is intented to reduce the feature size in data sets as it will also increase the overall speed of the process. The results of the test show that, Independent Component Analysis (ICA), Kernel Principle Component Analysis (KPCA), Projection Pursuit Analysis (PPA) reduction algorithms used on data set failed to give any results due to excessive amount of features in data set by either locking down or terminating itself. With the usage of other algorithms which are Principle Component Analysis (PCA), Non – Linear Principle Component Analysis (NLPCA), Self Organizing Maps (SOM), Linear Discriminant Analysis (LDA) and Correlation Analysis (CA), it is observed that the training and testing process times of the support vector machine is reduced variably. Taking this into consideration, most of the the features of the data set which is used in this study do not have any differentiative property and therefore have low - level of effect on the training and testing of the support vector machine. On the other hand, some features may become high – level effective when combined together and form a sub group feature sets. So, by eliminating low – level effective features and revealing high – effective sub group features by feature selection and feature reduction, a significant improvement in both cost and time consume can be established.
  • Thumbnail Image
    Item
    Yetişkin bireylerde beslenme ile ilişkili kardiyovasküler risk faktörlerinin belirlenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009) Paycı, Berçin; Aksoydan, Emine
    Bu çalışma, Ocak - Şubat 2009 tarihleri arasında Özel Ankara Güven Hastanesi’nde çalışan 30 yaş ve üzeri 103 sağlık personelinin (41 erkek, 62 kadın) beslenme ile ilgili kardiyovasküler hastalık risk faktörlerinin saptanması, sağlıklı beslenme ve yaşam biçimi alışkanlıklarına ilişkin girişimlerin başlatılması ve kardiyovasküler hastalık riski bulunan bireylerin gereken tedavi için yönlendirilmeleri amacı ile yapılmıştır. Araştırmaya katılan tüm bireylere, sosyo-demografik özelliklerini, beslenme durumlarını ve beslenme ile ilgili kardiyovasküler risk faktörlerini saptamak amacıyla üç bölümden oluşan bir anket formu ve 24 saatlik besin tüketim formu uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri alınmış, vücut bileşim analizleri yapılmış, kan basıncı ve biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. Çalışma grubunun yaş ortalaması 39.4±8.19 yıl olarak bulunmuştur. BKİ gruplamasına göre erkeklerin %58.5’inin, kadınların %32.3’ünün kilolu (BKİ=25.0-29.9 kg/m2), erkeklerin %17.1’inin, kadınların %8.1’inin ise şişman (BKİ ≥30.0 kg/m2) olduğu belirlenmiştir. Erkeklerin %31.7’sinde, kadınların %40.3’ünde abdominal obezite saptanmıştır. Enerjinin yağdan karşılanan yüzdesinin her iki cinsiyette de yüksek olduğu, günlük toplam enerjinin %36.2’sinin yağdan geldiği belirlenmiştir. Doymuş yağ tüketimlerinin önerilen miktardan yüksek olduğu saptanmıştır. Diyetle günlük vitamin ve mineral tüketim ortalamaları Türkiye için önerilen düzeylerle karşılaştırıldığında her iki cinsiyette de A vitamini ve folat tüketiminin yetersiz, sodyum tüketiminin ise yüksek olduğu, kadınların vitamin E, B6, tiamin, niasin, demir ve çinko tüketimlerinin yetersiz olduğu belirlenmiştir. E vitamini, tiamin, riboflavin, nisain, B6 vitamini, folat, sodyum, potasyum, magnezyum ve fosfor tüketimi açısından erkeklerle kadınlar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bireylerin beslenme ile ilgili kardiyovasküler risk faktörleri biyokimyasal parametreler açısından değerlendirildiğinde, saptanan risklerin sıklığı; total kolesterol %26.2, LDLkolesterol %16.5, trigliserit %22.3, total kolesterol/HDL-kolesterol düzeyi %3.9’dir. HDL-kolesterol düzeyleri önerilenin altında olanların sıklığı %39.8 olarak bulunmuştur. Bireylerin %12.6’nda da yüksek C-Reaktif Protein yüzeyleri saptanmıştır. Erkeklerde yaş, yüksek kan basıncı, obezite, total kolesterol, LDLkolesterol, trigliserit, total kolesterol/HDL-kolesterol oranı ve C-Reaktif Proteine ilişkin risklerin kadınlardan daha yüksek olduğu, kadınlarda ise sigara ve HDLkolesterol düşüklüğüne ilişkin risklerin yüksek olduğu; toplamda kadınların erkeklerden daha fazla sayıda riske sahip olduğu belirlenmiştir. Kardiyovasküler hastalıklar için beslenme ile ilgili risk faktörlerinin ortalama sayısının 3.3±2.08 olduğu ve kadınların beslenme ile ilgili risklerinin erkeklere göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Erkeklerin %65.9’u ve kadınların %24.2’sinin metabolik sendromlu olduğu ve metabolik sendrom sıklığının erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Çalışma sonucunda saptanan metabolik sendrom sıklığı %40.8’dir. Bireylerin beden kütle indeksi, bel çevresi ve bel kalça oranı ile açlık kan glikozu, trigliserit, fibrinojen, C-Reaktif Protein, sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri arasında anlamlı pozitif ilişki, HDLkolesterol değerleri arasında anlamlı negatif ilişki olduğu; sigara tüketimi ile HDL-kolesterol değerleri arasında negatif ilişki, fiziksel aktivite süresi ile trigliserid ve fibrinojen değerleri arasında pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Kardiyovasküler hastalıklardan korunma stratejilerinin temeli, hastalığa yol açan yaşam tarzını ve çevresel faktörleri değiştirmek ve yüksek riskli bireyleri belirleyip bu bireylerde özel önlemler almaktır. Bu nedenle, hastalık riski yüksek, fakat hastalığın hiçbir belirtisinin olmadığı bireylerde yaşam tarzını ve risk faktörlerini değiştirerek hastalığın oluşmasını önlemenin gerekli olduğu düşünülmektedir. This study has been conducted on 103 health personnel (41 males and 62 females) over 30 years old working in Private Ankara Güven Hospital between January - February 2009 in order to determined their risk factors for cardiovascular disease related to nutrition, to start interventions associated with habits of healthy nutrition and living style and to direct individuals with cardiovascular disease risk for therapy. A questionnaire form consisting of three parts and 24-hours food consumption form have been applied on all individuals included in the study in order to determine their socio-demographic characteristics, nutritional status and cardiovascular risk factors related to nutrition. Anthropometric measurements of individuals have been obtained, body content analyses have been made, and blood pressure and biochemical parameters have been evaluated. Average age of study group has been found as 39.4±8.19 years. It has been determined according to BKİ grouping that 58.5% of males and 32.3% of females are overweight (BKİ=25.0-29.9 kg/m2), 17.1% of males and 8.1% of females are obese (BKİ ≥30.0 kg/m2). Abdominal obesity has been determined in 31.7% of males and 40.3% of females. It has been determined that percent of energy obtained from fat was high in both gender, and 36.2% of total daily energy comes from fat. It has been determined that consumption of saturated fats is higher than recommended amount. When average consumption of daily vitamins and minerals in the diet is compared with recommended levels for Turkey, it has been determined that consumption of vitamin A and folic acid are inadequate, sodium consumption is high in both gender, and that women are deficient for consumption of vitamin E, B6, tiamin, niacin, iron and zinc. Difference of vitamin E, tiamin, riboflavin, niacin, vitamin B6, folate, sodium, potassium, magnesium and phosphorus between men and women has been found statistically significant. When cardiovascular risk factors related to nutrition of individuals are compared for biochemical parameters, frequency of risks are; total cholesterol 26.2%, LDL-cholesterol 16.5%, triglyceride 22.3%, total cholesterol/HDL-cholesterol level 3.9%. Frequency of persons having HDL-cholesterol levels below the recommended levels has been found as 39.8%. High C-reactive protein levels have been determined in 12.6% of individuals. It has been determined that risks associated with age, higher blood pressure, obesity, total cholesterol, LDL-cholesterol, triglyceride, total cholesterol/HDL-cholesterol ratio and C-Reactive Protein was higher in men than women; and that women have more number of risks than men in total. It has been found that mean number of risk factors associated with nutrition was 3.3±2.08 for cardiovascular diseases, and that risks of women related to nutrition was higher than men. It has been determined that 65.9% of men and 24.2% of women had metabolic syndrome, and that frequency of metabolic syndrome was higher in men than women (p<0.001). Frequency of metabolic syndrome assessed as a result of the study is 40.8%. It has been found that there is a positive correlation between body mass index of individuals, waist circumference and waist-hip ratio and fasting blood glucose, triglyceride, fibrinogen, C-Reactive Protein, systolic and diastolic blood pressure values, there is a significantly negative correlation between HDL-cholesterol values; there is a negative correlation between cigarette consumption and HDLcholesterol values, and there is a positive and statistically significant correlation between activity durations and triglyceride and fibrinogen values. Basis of the strategy for protecting from cardiovascular diseases is to change living style and environmental factors causing the disease, and to determine high risk individuals and taking special precautions for these persons. Therefore, it is thought that it is necessary to prevent occurrence of the disease by changing living style and risk factors in persons who have high risk for the diseases and don’t have any symptom of the disease.
  • Thumbnail Image
    Item
    Cerrahi operasyonlar sonrası hasta vücüdunda unutulan cerrahi malzemelerin tespitine yönelik cihaz tasarımı ve imalatı
    (Başkent Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2009) Yarıkkaş, Batuhan; Koçum, İsmail Cengiz
    Ameliyatlar sonrasında hasta vücudunda unutulan cerrahi malzemeler tüm dünyada insan sağlığı açısından tehlikeli durumlar oluşturmaktadır, hata bazı durumlarda ölümlere dahi sebep olabilmektedir. Bu problemin önüne geçmek için günümüzde çeşitli yöntemler ve ticari ürünler geliştirilmiş olmasına rağmen yeterli başarıya ulaşılamamaktadır. Sunulan bu tezin ana hedefi ameliyatlarda hasta vücudunda unutulan cerrahi malzemelerin tespitine yarayacak, radyo frekans (RF) iletişime dayanan bir cihaz tasarlamak, imal etmek ve performans denemelerini gerçekleştirmektir. Tez çalışması kapsamında, piyasada kolaylıkla bulunabilen 433,92 ve 868 MHz frekanslarında RF sinyalleri ile çalışan alıcı-verici modüle sahip mikroişlemci kontrollü bir sistem oluşturulmuştur. Etiket adını verdiğimiz vericiler, insan karnını temsil etmek üzere içlerinde iletkenlikleri ve hacimleri birbirinden farklı su bulunan kapların ve marketten alınmış bir tavuğun içerisine yerleştirilerek ameliyathane ortamına benzer bir ortamda denemeler yapılmıştır. Bu denemelerde, ayrıca, alıcı kısımda elde edilen güç değerlerinin vericinin uzaklığına bağlı olarak nasıl değiştiği de araştırılmıştır. 433,92 MHz frekansında su içerisinde yapılan denemelerde hava ortamına göre 5–10 dBm, doku denemelerinde kullanılan tavuk içerisinde ise 15–20 dBm seviyelerinde sinyal gücünde azalmalar tespit edilmiştir. Yapılan çalışmalar, 433,92 MHz’de çalışan etiketlerin daha iyi bir performans sergilediğini ortaya koymuştur ve tasarlanan sistemin cerrahi malzemelerin tespiti için kullanılmasının uygun olduğunu göstermiştir. The retained materials during surgical procedures lead to serious complications for the patients all over the world, and can even cause death. Nowadays, even though various methods and commercial products have been developed in order to prevent surgical teams from unintentionally leaving materials inside patients, a satisfactory success could not be achieved. The main aim of this thesis is to design, realize, and test a system based on radio-frequency communication that can detect surgical materials retained in the patients under surgery. In this thesis, two different microprocessor controlled systems that use commercially available receiver/transmitter modules operating at 433.92 and 868 MHz radio-frequency signals were developed. The transmitters, which we referred to as tags, were placed in a chicken bought from a grocery and also in the tanks that represented human abdomen. The tanks were filled with water having different volumes and conductivities. The tests were performed in an environment similar to the operating rooms. In addition, in these tests the power levels obtained at the receiver with respect to the distance to the transmitter were investigated. For 433.92 MHz tags, the power levels at the receiver decreased 5-10 dBm and 15-20 dBm when they were placed in the water and in the chicken, respectively, compared to the measurements taken in the open air. The results showed that 433.92 MHz tags performed better than 868 MHz tags. Finally, these tests demonstrated the proof of concept of this system in detecting surgical materials retained in the patients under surgery.