Browsing by Author "Sayın, Cihat Burak"
Now showing 1 - 5 of 5
- Results Per Page
- Sort Options
Item Böbrek nakilli hastalarda kalsinörin inhibitörleri ve sirolimus kullanımının etkileri(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2015) Atay, Gökhan; Sayın, Cihat BurakBöbrek nakli, son dönem böbrek yetmezliği gelişmiş hastalarda giderek artan bir şekilde uygulanan ve kabul edilen en iyi tedavi şeklidir. Nakil sonrasında verilen immunsupresif tedaviler gelişebilecek organ reddini önlemeye yöneliktir. Bu tedavinin başarılı bir şekilde sürdürülmesi, greft böbrek ve hasta sağkalımı üzerine etkisi açısından çok önemlidir. Primer immunsupresif tedavi protokollerinde T hücrelerini hedef alan; kortikosteroid, mikofenolat mofetil/mikofenolik asit ile takrolimus/siklosporin gibi kalsinörin inhibitörleri veya bir m-TOR inhibitörleri olan sirolimus kombinasyon halinde verilebilir. Bu çalışmada kalsinörin inhibitörleri ve sirolimus tedavilerinin; greft fonksiyonu ve hastanın metabolik tablosu üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi‟nde renal transplantasyon yapılan toplam 189 hastanın 2 yıllık izlemlerini karşılaştırıldı ve sirolimus tedavisi alan hastalar grup 1, kalsinörin inhibitörü alan hastalar grup 2 olarak adlandırıldı. Her iki gruptaki hastalar; verilen immunsupresif tedaviye bağlı görülen yan etki ve komplikasyonlar, eşlik eden hastalıklar, laboratuvar parametreleri, klinik semptomlar, greft ve hasta sağkalımındaki değişiklikler açısından değerlendirildi. Ayrıca her iki grup kendi içerisinde nakil tarihinden parametrelerin kaydedilmeye başlandığı zamana göre; üç ayrı gruba (< 6 ay, 6 - 12 ay, > 12 ay) ayrılarak değerlendirildi. Kalsinörin inhibitörü ve sirolimus tedavileri kullanan hasta grupları arasında mortalite, akut rejeksiyon atağı, geçirilen enfeksiyonlar ve hospitalizasyon açısından bir fark görülmedi (p> 0,05). Sirolimus tedavisi alan hastalarda proteinüri ve dislipidemi sıklığı yüksekti (p< 0,05). Nakil sonrası özellikle ilk 9 ayda hiperglisemiye eğilimi izlendi (p: 0,03). Sirolimus tedavisine erken dönemde (< 12 ay) geçilen hastalarda BUN ve kreatinin değerlerinde azalma izlendi (p< 0,05). Renal transplantation is accepted as the best treatment option for the patients who has end stage kidney disease without any life thereatening morbidity. The immunsuppressive medications that are used to prevent rejection after transplantation must be well controlled for the greft and patient recipients survival. Primary immunsupressive therapy protocols usually target T cells and consists of corticosteroids, mycophenolate mofetil/ mycophenolic acid combined with calcineurin inhibitors like tacrolimus/cyclosporine and a m-TOR inhibitor; sirolimus. In this study we searched the effects of calcineurin inhibitors and sirolimus on allograft function and the patient metabolic status. This study included 189 renal transplant recipients who regularly followed in Nephrology Department of Baskent University Ankara Hospital. Patients divided into two groups (group 1: patients under sirolimus treatment, group 2: patient under calcineurin inhibitor treatment) and followed for two years. The adverse events, complications, comorbidities, differanties in laboratory parameters, clinical symptoms, changes through graft and patient survival caused by the treatment regimen from calcineurin inhibitors to sirolimus are compared. Furthermore, the patients in these two groups are divided into subgroups according to the transplantation duration. In conclusion we find out that there was no differences on mortality rate, acute rejection episodes, enfections and hospitalisations between two groups (p> 0,05). Dyslipidemia and proteinuria were seen mostly in patients who was under sirolimus treatment (p< 0,05). In the first nine months of the posttrasplantation period,there was tend to be seen hyperglycemia (p: 0,03). Patients who switched to sirolimus in 12 months after transplantation had better renal function tests (p< 0,05).Item Böbrek nakli hastalarında idrar sodyum atılımı ile metabolik sendrom, hipertansiyon, greft fonksiyonu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2016) İzci, Tuğba; Sayın, Cihat BurakKronik böbrek hastalığı(KBH) GFR’nin seviyesine göre 5 evreye ayrılabilir. Evre 5 böbrek yetmezliği GFR <15 mL/dk/1,73 m² ve renal replasman tedavisinin(RRT) gerekli olduğu evredir. Renal replasman tedavileri hemodiyaliz, periton diyalizi ve transplantasyondur. Metabolik sendrom; aterosklerotik kardiyovasküler hastalık gelişimi için abdominal obezite, hipertansiyon, dislipidemi ve glukoz intoleransı gibi klasik risk faktörlerini içerir. Hipertansiyon; kan basıncının sistolik ≥140 mmHg ve/veya diyastolik ≥ 90 mmHg olarak tanımlanmış, sık görülen bir kardiyovasküler hastalık olup Dünya Sağlık Örgütü(WHO) raporunda dünyada en önde gelen ölüm nedeni olarak belirtilmiştir. Hipertansiyon yalnızca kardiyovasküler komplikasyonlar için major bir risk faktörü değildir; aynı zamanda sistolik kan basıncı ≥140 mmHg olduğunda renal greft kaybını artırmaktadır. Bu çalışmadaki amaç; böbrek nakli hastalarında idrar sodyum atılımı ile metabolik sendrom, hipertansiyon, greft fonksiyonu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmamıza; böbrek nakli yapılmış ve böbrek fonksiyonları stabil olan, 18 yaşından büyük erişkin 152 hasta dahil edildi. Hastaların cinsiyet, yaş, vücut ağırlığı, boy, beden kitle indeksi, transvers bel çevresi, antihiperlipidemik ilaç kullanımı, takrolimus, sirolimus ve siklosporin kullanımı ''var/yok'' olarak değerlendirilip kaydedildi. Beden kitle indeksi, boy ve kiloları ölçülmüş olan hastalardan, ağırlık (kg)/boy² (m²) formülü ile hesaplandı. Hastaların kan basıncı ölçümleri sistolik kan basıncı (mmHg), diyastolik kan basıncı (mmHg) olarak kaydedildi. Hipertansiyon tanı kriteri olarak kan basıncının ≥140/90 mmHg olarak ölçülmesi alınmıştır. Aynı zamanda kardiyak fonksiyonlarının değerlendirilmesi açısından son 1 yıl içerisinde yapılmış transtorasik ekokardiyografi raporları incelenerek sol ventrikül hipertrofisi ''var/yok'' olarak değerlendirilip, ejeksiyon fraksiyonlarının dikkate alınması planlandı. BUN, kreatinin, sodyum, spot idrarda sodyum, spot idrarda protein, eGFR, açlık kan şekeri, insülin, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol , trigliserid, albumin değerleri enzimatik metod ile ölçülmüştür. Düşük sodyum grubundaki (spot idrar sodyum ≤ 57) kadınlarda kreatinin anlamlı derecede düşük (p<0,001) ve eGFR anlamlı derece yüksek saptandı (p=0,03). Spot idrarda bakılan protein ortalaması kadınlarda daha düşük saptandı ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,03). HDL düzeyi kadınlarda anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,04). Ayrıca trigliserid düzeyi kadınlarda erkeklere göre daha düşük saptanmış ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,02). Yüksek sodyum grubunda (spot idrar sodyum ≥58) BUN ve kreatinin düzeyleri cinsiyete göre karşılaştırıldığında erkeklerde sırasıyla anlamlı derecede yüksektir [(p=0,04) , (p=0,02)]. HDL düzeyi kadınlarda anlamlı derecede yüksektir (p=0,003). Ayrıca trigliserid düzeyi erkeklerde kadınlara göre yüksek bulundu ve bu bulgular arasında anlamlı farklılık vardır (p=0,01). Aynı zamanda erkeklerde insülin kadınlara göre daha yüksek bulundu ve bu farklılık anlamlıdır (p=0,009). EF ölçümü erkek hastalarda kadın hastalardan anlamlı derecede düşüktür (p=0,008). Cinsiyetten bağımsız olarak gruplar idrar sodyum düzeylerine göre değerlendirildiğinde ise ölçümler arası anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Metabolik sendromu olan ve olmayan hastaların spot idrar sodyum atılımları karşılaştırılmış ve her iki grupta spot idrar sodyum atılım medyan değerleri 57 olarak saptanmış ve fark bulunmamıştır (p=0,99). Statin kullanan hastaların %63,6’sı, kullanmayanların ise %45,4’ü düşük sodyum grubundadır ve bu farklılık istatistiksel olarak da anlamlıdır (p=0,04). Kan basıncı kontrollü olan ve olmayan hastalarda spot idrar sodyum atılımı karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir fark bulunmuştur (p0). Spot idrar sodyum atılımı genel toplumda olduğu gibi özel bir hasta grubu olan böbrek nakilli hastalarda da sodyum alımını değerlendirmek için kullanılabilecek ucuz ve görece etkili bir tarama yöntemi olarak görülebilir. Özellikle erkek cinsiyet, böbrek fonksiyonunda bozukluk ve kan basıncı yüksek olan böbrek nakli alıcılarında daha değerli bir takip yöntemi olarak değerlendirilebilir. Chronic kidney disease (CKD) can be divided into five stages according to the GFR level. Stage 5 renal failure is GFR <15 mL/min/1.73 m² and the phase that renal replacement therapy (RRT) is needed. Renal replacement therapies are hemodialysis, peritoneal dialysis and transplantation. Metabolic syndrome is a constellation of classic risk factors, including abdominal obesity, hypertension, dyslipidemia, and glucose intolerance for the development of atherosclerotic cardiovascular disease. Hypertension is defined as systolic blood pressure ≥140 mmHg and/or diastolic blood pressure ≥90 mmHg. It is common cardiovascular disease and the World Health Organization (WHO) report is stated to be the leading cause of death in the world. Hypertension is not only a major risk for cardiovascular (cv) complications but also it is associated with a significant graduated increase of graft failure when systolic blood pressure is 140 mmHg or higher. The aim of this study is to evaluate the relationship between spot urine sodium and metabolic syndrome, HT and graft function in kidney transplantation patients. In this study, we included 152 patients with kidney transplantation and kidney function is stable adults aged 18 and older. Patients gender, age, body weight, height, body mass index, transverse waist circumference, antihyperlipidemic medications, tacrolimus, sirolimus ve cyclosporine use evaluated as 'yes/no' and was recorded. Body mass index was calculated by the formula of weight (kg)/height² (m²) with measured height and weight of the patients. During policlinic check-up, patients systolic and diastolic blood pressure (mmHg) were recorded. Blood pressure ≥140/90 mmHg was admitted for diagnostic criteria of hypertension. And also for the evaluation of cardiac functions, reports of transthoracic echocardiography in last 1 year were analyzed and left ventricular hypertrophy was considered as 'yes/ no'. BUN, creatinine, sodium, spot urine sodium, spot urine protein, eGFR, fasting blood glucose, insulin, LDL-cholesterol, HDL-cholesterol, triglycerides, albumin were measured by the enzymatic method. Women in low sodium group (spot urine sodium ≤57), serume creatinine was significantly low (p<0,001) and eGFR was significantly high (p=0.03). Mean protein in spot urine in women was statistically low (p=0.03). Serum HDL level in women was significantly high (p=0.04), and also serume triglycerides level was statistically lower in women than in men (p=0.02). In high sodium group (spot urine sodium ≥58) if we compare BUN and serum creatinine level by gender, in men they were significantly high [(p=0.04), (p=0.02)]. Serum HDL levels were significantly high in women (p=0.003), in contrast serum triglycerides levels were statistically higher in men than women (p=0.01). And also serum insulin levels were significantly higher in men than women (p=0.009). Men’s EF measurements were significantly lower than women (p=0.008). When groups were independent from gender, there was no difference between evaluation of serum sodium levels (p>0.05). Patients with and without MS were compared to their spot urine sodium excretion and in both groups mean value of spot urine sodium was found 57 and there was no difference between in two groups (p=0.99). %63.6 of patients taking statins, and %45.4 of patients who don’t take statins were in low sodium group and this difference was statistically significant (p=0.04). If we compare spot urine sodium excretion in patients with controlled and uncontrolled blood pressure, there was high significant difference between two groups (p0). Spot urine sodium excretion, can be seen as an effective and relatively inexpensive screening method that can be used to evaluate the sodium intake in a special group of patients with renal transplantation as in the general population. Especially, kidney transplant recipients with male gender, renal function impairment and high blood pressure it can be considered more valuable as a follow-up procedure.Item Preemptif olan ve olmayan renal transplant alıcılarının transplantasyon sonrası beş yıllık takiplerinin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2009) Sayın, Cihat Burak; Çolak, TuranSon dönem böbrek yetmezliği (SDBY), ülkemizde ve dünyada insidansı her geçen yıl artmakta olan morbidite ve mortalitesi yüksek bir sağlık sorunudur. Günümüzde, SDBY gelişmiş olan hastalara başlıca 2 renal replasman tedavisi modeli uygulanmaktadır: Bu tedavi modelleri, sırasıyla, diyaliz tedavisi ve renal transplantasyondur. Preemptif renal transplantasyon diyalize bağlı gelişebilecek komorbiditeleri önlemek açısından da önemli bir alternatif tedavidir. Son dönem böbrek yetmezliği gelişen hastaların, diyaliz tedavisi almaksızın, canlı yada kadavradan böbrek nakli yapılarak, gerek hasta gerek greft sağkalımı üzerine olumlu etkileri olması beklenmektedir. Preemptif renal transplantasyon, özellikle son 15 yıldır yapılan çalışmalarda, diyaliz tedavisine başlamış (preemptif olmayan) hastalarda gerçekleştirilen transplantasyona göre, erken dönem sonuçları açısından üstünlük göstermektedir. Preemptif hastalarda enfeksiyon gelişim oranlarının, hipertansiyon gelişiminin ve akut rejeksiyon ataklarının ilk 1 yıllık dönemde daha az görülmesi, bu üstünlüğün başlıca nedenleri olarak görünmektedir. Çalışmamızda, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde renal transplantasyon yapılan 37’si preemptif, 63’ü preemptif olmayan toplam 100 hastanın 5 yıllık izlemlerini karşılaştırarak, preemptif böbrek naklinin, preemptif olmayan nakile göre, yan etkiler, komplikasyonlar, eşlik eden hastalıklar, laboratuvar parametreleri, klinik semptomlar, greft ve hasta sağkalımı açılarından bir farklılıklarını değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmada, preemptif hastalar Grup 1, preemptif olmayanlar Grup 2 olarak adlandırıldı. Yaptığımız istatistiksel analizlerde, Grup 1 hastalarından 3’ünde (% 8,1) greft kaybı, 1 hastada (% 2,7) mortalite gelişti. Grup 2 hastalarda ise 5 hastada (% 7,95) greft kaybı, 1 hastada (% 1,6) mortalite gelişti. Grup 1 ve Grup 2 hastaları arasında, 5 yıllık greft ve hasta sağkalımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya çıkmadı (sırasıyla p=0,36 ve p=1,00). Komplikasyonlar açısından yaptığımız 5 yıllık kıyaslamada; Grup 1 hastalardan 4’ünde (% 10,8) enfeksiyon gelişimine karşılık, Grup 2 hastalardan 20’sinde (% 31,7) enfeksiyon gelişimi, iki grup arasında, preemptif olmayan hastalarda enfeksiyon gelişme oranlarının anlamlı olarak daha fazla olduğunu gösterdi (p=0,02). Her 2 gruptaki hastaların hipertansiyon gelişimi karşılaştırıldığında, preemptif renal transplant alıcılarında hipertansiyon oranı (% 67,6) olarak bulunurken, preemptif olmayan grupta bu oran (% 85,4) olarak saptandı. Bu bulgular, preemptif olmayan hastaların hipertansiyon gelişiminin preemptif gruba göre daha yüksek oranlarda olduğunu göstermekteydi (p=0,03). Bunların dışındaki komplikasyonlar arasında belirgin bir fark saptanmadı. Sonuç itibariyle, preemptif renal transplantasyon, preemptif olmayan hastalara kıyasla, daha düşük komplikasyon oranı ile seyretmektedir. Greft ve hasta sağkalımı üzerine etkilerinin daha net bir biçimde karşılaştırılması için, daha uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç vardır. End-stage chronic renal disease (ESCRD) is a severe health problem with high mortality and morbidity rates and growing incidence both in our country and in the world. Recently, 2 main renal replacement therapy modalities have been used for ESCRD patients: Dialysis and renal transplantation. Preemptive renal transplantation is an important treatment modality for preventing dialysis-related comorbidities. Both graft and patient survival are expected to have better results with transplantation than dialysis. Specially in the studies of the last 15 years, preemptive transplantation has better outcomes than non-preemptive transplantation. Low infection and hypertension and less acute rejection episodes rates in preemptive transplant patients may be the main reasons for these results. In our study, we compared the 5 year outcomes of 37 preemptive and 67 non-preemptive renal transplant patients and aimed to find out the differences of preemptive and nonpreemptive transplantation according to adverse effects, complications, comorbidities, laboratory parameters, clinical symptomes, and both graft and patient survival. In the study, preemptive patients were named as group 1 and non-preemptives as group 2. According to our statistical analysis, 3 (8,1%) of group 1 and 5 of group 2 (7,95%) patients had graft loss, whereas 1 (2,7%) of group1 and 1 (1,6%) of group 2 patients died respectively. No significant statistical differences were found for graft and patient survival between two groups at the end of 5 years (p=0,36 and p=1,00 respectively). In the comparison for the complications, 4 (10,8%) of group 1 patients had serious infection whereas 20 (31,7%) of group 2 patients had infection which was statistically significant (p=0,02). Hypertension rates of two groups were also significantly different with 67,6% in group 1 and 85,4 % in group 2 (p=0,03). There were no differences for other complications between groups. As a result, preemptive renal transplantation, when compared ton on-preemptive renal transplantation, has lower complication rates. Further long-term studies may be more helpful for evaluating graft and patient survival rates.Item Proteinürisi olan 3 farklı hasta grubunda hastaların anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörü ve/veya anjiotensin reseptör blokörü tedavilerinin karşılaştırılması ve iki yıllık takiplerinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2016) Melekoğlu Ellik, Zeynep; Sayın, Cihat BurakKronik böbrek hastalığı giderek yaygınlaşan evrensel bir sağlık problemi olup Türk Nefroloji Derneği tarafından gerçekleştirilen CREDİT (Chronic REnal Disease In Turkey) çalışmasına göre ülkemizdeki prevalansı %15,7 olarak rapor edilmiştir. Kronik böbrek hastalığının ilerleyici özelliğine en fazla katkıda bulunan iki etken proteinüri ve hipertansiyondur. Proteinüri varlığı ve derecesi kronik böbrek hastalığı için tanısal, prognostik ve tedavi göstergesi olan bir parametredir. Kan basıncı kontrolü ile beraber protein atılımının azaltılmasıyla böbrek hastalığının progresyonunda yavaşlama olduğu yapılan çalışmalarda kanıtlanmıştır. Çalışmamıza, 2009-2015 yılları arasında Ankara Başkent Üniversitesi Hastanesi’nde takip edilen 1gr/gün ve üzerinde proteinürisi olan diyabetik nefropati, glomerülonefrit, renal transplantasyon alıcısı olan toplam 162 hasta dahil edildi. Hastaların 2 yıllık verileri elde edildi. Renal transplantasyon alıcısı hastalarda proteinürik etkisinden dolayı sirolimus kullanan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların proteinüri miktarı 24 saatlik idrarda türbidimetrik yöntem ile çalışıldı. Anjiotensin Converting Enzim (ACE) inhibitörü kullanan hastalar (grup 1), Anjiotensin Reseptör Blokörü (ARB) kullanan hastalar (grup 2) ve ACE inhibitörü ve ARB tedavilerini birlikte kullanan hastalar (grup 3) olmak üzere hastalar 3 gruba ayrıldı. Her bir hastanın demografik, klinik ve laboratuvar değerleri retrospektif olarak kaydedildi. Hastaların yaş, cinsiyet, 0-1-3-6-9-12-18-24. aydaki kan üre nitrojen (BUN), kreatinin, sodyum, potasyum, hemoglobin değerleri, 24 saatlik idrarda proteinüri miktarı, kreatinin klirensi, kullandığı ilaçlar, böbrek biyopsi sonucu, 0 ve 24. aydaki ekokardiyografi bulguları, immunsupresif ajan kullanımı, ek hastalıkları, proteinüri etyolojileri kaydedildi. Çalışmamızda bütün gruplarda başlangıç proteinüri değeri ortamaları ile diğer tüm aylardaki kontrol proteinüri değerileri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlenmiştir. Her 3 hasta grubunda da proteinüri kontrolü sağlanmıştır. ACE inhibitörü kullananlarda 0. aydaki kreatinin değeri ile 24. aydaki kreatinin değeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. ACE inhibitörü ve ARB kullanan grupta ise 0. aydaki kreatinin değeri ile 9.,12. ve 18. aydaki kreatinin değeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Hastaların kreatinin klirensi değerlerindeki değişim incelendiğinde ise ACE inhibitörü kullanan grup 1’deki hastaların 9. aydan itibaren kreatinin klirensi değerlerinin anlamlı olarak düştüğü, kombine ilaç tedavisi alan grup 3’teki hastaların ise 12. aydan itibaren kreatinin klirensinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş izlendiği, sadece ARB kullanan grup 2 hastalarında ise kreatinin klirensinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmadığı görüldü. Çalışmamızda, sol ventrikül konsantrik hipertrofisi ve ejeksiyon fraksiyonu açısından ilaç kullanımına göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak primer hastalığına bakmaksızın >1000 mg/gün'ün üzerinde proteinürisi olan hastalarda ACE inhibitörü veya ARB tedavisi başlanmalıdır. Proteinürisi kontrol altına alınamayan hastalarda, ACE inhibitörü ve ARB'nin birlikte kullanımı ancak seçilmiş, yakın takip edilebilecek ve uyumlu hastalar için söz konusu olabilir. Diyabetik nefropatide olduğu gibi, glomerülonefrit nedeniyle takipte olan ya da böbrek nakilli hastaların tedavisi ve tedaviye cevapları birbirine benzerlik göstermektedir. Her 3 hasta grubunda da proteinüri kontrolü öncelikli hedef olarak görünmektedir. Chronic kidney disease (CKD) is a growing problem all over the world. Turkish Nephrology Society demonstrated that prevalance of CKD in Turkey is 15.7% (CREDİT). Proteinuria and hypertension are two factors which are very important for the progression of chronic kidney disease. The degree of proteinuria is both a prognostic and a diagnostic parameter, furthermore it’s important to evaluate the treatment response. It’s shown that, good control of hypertension and reducing proteinuria slows down the progression of the CKD. In this study, we included 168 patients with diabetic nephropathy, glomerulonephritis, renal transplantation who were followed through the years 2009-2015 in Ankara Başkent University Hospital Nephrology Department and who had more than 1 gr of daily urinary protein excretion. Patients using sirolimus were excluded from the study. 24-h urinary protein excretion was determined by turbidimetric method. Patients were divided into three groups according to the medications used for proteinuria as; users of angiotensin converting enzyme inhibitors (group 1), users of angiotensin receptor blockers (group 2), users of both angiotensin converting enzyme inhibitors and angiotensin receptor blockers (group 3). Demographic features (age, gender), clinical parameters (the disease which is responsible for proteinuria, co-morbid diseases, medications, echocardiographic changes) laboratory parameters (blood urea nitrogen, creatinine, sodium, potassium, hemoglobin, 24-h urinary protein excretion, creatinine clearence) were recorded. Echocardiographic changes were recorded for both months 0 and 24. Laboratory tests were recorded for months 0-1-3-6-9-12-18-24. According to our study results; the initial 24 hours proteinuria levels showed statistically significant decrease in the follow up. Proteinuria has been taken under control in all 3 groups. The mean serum creatinine levels at the initiation of the study were significantly higher in patients who were receiving ACE-Is compared to the mean creatinine levels in the 24th month. The patients who were using both ACE-Is and ARBs had significantly higher creatinine levels after the 9th month of the study. When we compared the patient groups according to the changes in the creatinine clearance; group 1 patients (ACEI group) showed a significant decrease after the 9th month of the study while patients in group 3 (ACEI + ARB) showed a significant decrease after the 12nd month of the study and group 2 patients (ARB) showed no significant decrease in creatinine clearance. In our study, no statistically significant change was obtained for left ventricular concentric hypertrophy and ejection fraction in the patient groups between the initiation and the end of the study. In conclusion, the patients who have proteinuria higher than 1000 mg per day should receive ACEI or ARB therapies. Combined therapy of ACEIs and ARBs should only be used in selected patients who could be monitorized closely. The anti-proteinuric therapy is similar in diabetic nephropathy, glomerulonephritis as well as in kidney transplant recipients. Proteinuria seems to be the main target in all patient groups.Item Yoğun bakım ünitesinde akut böbrek yetmezliği gelişen hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Sayın, Cihat Burak; Sezer, SirenAkut böbrek yetmezliği, saatler-günler içinde böbrek fonksiyonlarının bozulmasıyla ve glomerular filtrasyon hızında azalmayla seyreden bir tablodur. ABY, özellikle yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan hastalarda, kritik tabloya %5-20 oranında eşlik etmekte ve sıklıkla "çoklu organ yetmezliği sendromunun" bir parçası olarak yer almakta, mortalite oranı ise % 35-65 arasında değişmektedir. Sağkalan hastalarda, kronik renal replasman tedavisi ihtiyacı yalnızca % 5 oranında görülmektedir. Bu nedenle, bu hastalarda temel amaç, uygun koruyucu tedavi stratejileriyle ve eğer gerekirse uygun ve etkili renal replasman tedavisi ile bu hastalarda gelişebilecek üremik komplikasyonların önlenmesidir. Çalışmaya, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne akut böbrek yetmezliği tablosuyla başvuran veya hastaneye yattıktan sonraki dönemde ABY gelişen, ve yoğun bakım ünitesinde yatan toplam 50 hasta dahil edildi. Hastaların ABY tanı kriteri olarak, bazal kreatinin düzeyinin, en az %50 oranında yada 0,5 mg/dL ve üzerinde üzerinde artış göstermesi öngörüldü. ABY tanısıyla yatırılan hastaların yatırıldığı günden itibaren, herhangi bir nedenle hastaneye yatıp hastanede ABY gelişen hastaların ise ABY tanısı aldığı günden itibaren prospektif takipleri yapıldı. ABY tanısıyla takibe alınan hastaların; hastaneye yattığı gün, ABY tanısı aldığı gün, ABY tanısı aldıktan sonraki 24, 48, 72. saatler ve (gerçekleşirse) taburcu olduğu günlerdeki; vital bulguları, BUN, kreatinin, albumin, prealbumin, total kolesterol, hemoglobin, hematokrit, beyaz küre, trombosit, C-reaktif protein, arteryal kan gazında pH ve HCO3, protrombin zamanı ve INR, fibrinojen, antitrombin III, d-dimer, fibrin yıkım ürünleri kaydedildi. Ayrıca, hastaların, beslenme tipi, taze donmuş plazma tedavisi ihtiyacı, ABY tipi, hemodiyaliz ihtiyacı, tipi, süresi ve sayısı, ABY öncesi ve sonrası kullandığı nefrotoksik ilaçlar, dozu ve süresi, kontrast maruziyeti, yoğun bakım ünitesine yatış sebebi, yatış süresi değerlendirildi. Yapılan çalışmada, 50 akut böbrek yetmezliği olan hasta değerlendirildi. İyileşmesi (recovery) gerçekleşen hastalar 29 kişiyken (% 58), diyalize bağımlı yaşam süren hastalar 5 (% 10), eksitus olan hastalar ise 16 kişi (% 32) bulundu. Yoğun bakım ünitesine yatış nedeni sepsis olanlar ve yoğun bakım ünitesinde yattığı dönemde sepsis gelişen hastalarda mortalite oranı, diğer hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Sırasıyla P=0,02 ve P=0,000). Bu sonuçlar, sepsisin ABY olan hastalarda en önemli ölüm nedenlerinden biri olduğunu destekler nitelikteydi. Oligürik ve diyaliz ihtiyacı olan hastalarda, mortalitenin istatistiksel olarak çok daha yüksek oranda olduğunu saptadık. (Sırasıyla P=0,000 ve P=0,000). Bulgular, oligürik olmayan ve diyaliz ihtiyacı göstermeyen hastalarda ABY seyrinin daha selim olduğunu destekler nitelikteydi. ABY gelişimiyle diyalize başlama tarihi arasındaki süre ve toplam hastanede yatış süresinin mortaliteyle bir korelasyonu saptanmadı. ABY geliştiği günde ise hastaların kan beyaz küre sayısının yüksek olmasının (P=0,01) mortaliteyle istatistiksel ilişkili olduğu bulundu.Bu bulgular ışığında, akut böbrek yetmezliği gelişen hastalarda, mortalite prediktörleri belirlenmeye çalışıldı. Sepsis ve çoklu organ yetmezliğinin eşlik ettiği ABY hastalarındaki yüksek mortalite oranları göz önüne alınarak, bu hastalarda yeni gelişmekte olan tedavi stratejilerinin yararlı olabileceğini düşünmekteyiz. Acute renal failure (ARF) is a syndrome characterized by detoriation of renal function and decrease in glomerular filtration rate (GFR) in hours to days. AFR, specially seen in patients in intensive care unit (ICU) generally as a part of "multi-organ failure syndrome" with a percentage of 5-20%, and mortality rate of 35-60%. For survivors, renal replacement treatment is required for only 5%. For this reason, the main aim in these patients is to prevent uremic complications with suitable preventive therapy strategies and with suitable and effective renal replacement therapy if needed.For this study, a sample of 50 patients, who admitted to Baþkent University Hospital with diagnose of ARF, or who developed ARF in ICU after hospitalization were included. For ARF diagnose, a basal creatinin level higher than a least 50% or an increase higher than 0,5 mg/dL was considered. For patients diagnosed with ARF at the administration a follow-up was carried from the first day, and for patients who developed ARF during hospitalization, a follow-up was carried from the beginning of ARF. All the required data was collected prospectively. For all the 50 patients, vital signs, BUN, Creatinin, albumin, prealbumin, total cholesterol, hemoglobin, hematocrit, white blood cell, platelet, C-reactive protein, arterial PH and HCO3, prothrombin time, INR, antithrombin III, d-dimer, fibrin destroy product levels were recorded at admission, hospitalization day, ARF diagnose day, and 24th, 48th and 72nd hours after ARF diagnose. In addition, type of feeding, TDP need, ARF type, haemodialysis requirement, type, time and duration, drugs used before and after ARF diagnose, the reasons for staying in ICU and hospitalization duration for all these patients were recorded. Statistical analysis was made for all these 50 patients. 29 patients (58%) were grouped under the heading "recovery" for they lead a life without haemodialysis need, 5 patients (10%) were grouped as "patients who require haemodialysis for a life-time" and 16 paitents (32%) were grouped under the heading "exitus". The mortality rate of patients whose reason for admission to ICU was sepsis and patients who were diagnosed with sepsis during their ICU stay, was higher than other groups and these differences were statistically significant (p=0.003 and p=0.000, respectively). These results supported the importance of sepsis as a reason of mortality in ARF patients. The patients who were oliguric and who needed dialysis had a mortality rate higher than patients who were non-oliguric and who did not require dialysis and these results were also statistically significant (p=0.000 and p=0.000, respectively). These results showed that in patients who were non-oliguric and who did not require dialysis, ARF seems to have a benign course. A higher WBC count at the day of ARF development significantly increased the mortality rate (p=0.005). With the lightening of these results, mortality factors for the development of ARF were tried to be identified. As the high mortality rates of ARF patients with sepsis and multi-organ failure visualized, we think that the use of new treatment strategies for these patients would be helpful.