Repository logo
Communities & Collections
All of DSpace
  • English
  • العربية
  • বাংলা
  • Català
  • Čeština
  • Deutsch
  • Ελληνικά
  • Español
  • Suomi
  • Français
  • Gàidhlig
  • हिंदी
  • Magyar
  • Italiano
  • Қазақ
  • Latviešu
  • Nederlands
  • Polski
  • Português
  • Português do Brasil
  • Srpski (lat)
  • Српски
  • Svenska
  • Türkçe
  • Yкраї́нська
  • Tiếng Việt
Log In
New user? Click here to register.Have you forgotten your password?
  1. Home
  2. Browse by Author

Browsing by Author "Doğutepe, Elvin"

Filter results by typing the first few letters
Now showing 1 - 8 of 8
  • Results Per Page
  • Sort Options
  • No Thumbnail Available
    Item
    Affect, impulsivity, and metacognition in borderline personality disorder feature
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021) Karaarslan, Cemre; Doğutepe, Elvin
    The first aim of the present study is to examine the association of Borderline Personality Disorder feature (high-low), and positive affect (low-high) in two different dimensions of impulsivity namely self-report and delay-related. The second aim of the study is to explore effect of the gender on BPD feature. The last aim of the current study is to examine relationships among individuals’ impulsivity scores (self-report and delay-related), and metacognitive abilities (monitoring action activity and dysfunctional metacognitive beliefs). The sample of the research consists of 236 (135 female and 101 male) participants whose ages ranged from 18 to 55. The participants firstly signed the informed consent, then completed the Demographic Information Questionnaire, Borderline Personality Inventory, Barratt Impulsiveness Scale-11, Delay Discounting Task (Monetary Choice Questionnaire), Metacognition Questionnaire-30, and Task-Related Metacognition Questionnaire. Results indicated that individuals who have high BPD feature also have higher self-report impulsivity scores than individuals with low Borderline Personality Disorder feature; individuals with low positive affect were found to have higher self-report impulsivity than individuals who are in a high positive affect state; individuals with high BPD feature and high positive affect made more impulsive choices than individuals with high BPD feature and low positive affect. Results regarding gender effect on Borderline Personality Disorder feature demonstrated that no significant difference in Borderline Personality Disorder feature in terms of gender. Also, it was found that increased delay-related impulsivity is associated with increased self-report impulsivity. Moreover, regarding metacognitive abilities, results showed that individuals who rate their decisions as more profitable during Delay Discounting Task tend to show less delay-related impulsiveness, similarly, they were found less impulsive in self-report measures. However, no association between dysfunctional metacognitive beliefs and monitoring action activity was found. Bu çalışmanın ilk amacı, Sınır Kişilik Bozukluğu özelliği (yüksek-düşük) ile pozitif duygulanım (düşük-pozitif) arasındaki ilişkiyi dürtüselliğin iki farklı boyutu olan öz bildirim dürtüsellik ve gecikmeyle ilişkili dürtüsellikte incelemektir. Çalışmanın ikinci amacı, cinsiyetin Sınır Kişilik Bozukluğu özelliği üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu çalışmanın son amacı ise, bireylerin dürtüsellik puanları (öz bildirim ve gecikmeyle ilişkili) ve üstbilişsel yetenekleri (eylem izleme aktivitesi ve işlevsiz üstbilişsel inançlar) arasındaki ilişkileri incelemektir. Araştırmanın örneklemini yaşları 18 ile 55 arasında değişen 236 (135 kadın ve 101 erkek) katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılar önce bilgilendirilmiş onam imzaladıktan sonra Demografik Bilgi Anketi, Sınır Kişilik Envanteri, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11, Gecikme İndirimi Görevi (Parasal Seçim Ölçeği), Üstbiliş Ölçeği-30 ve Görevle İlgili Üstbiliş Ölçeğini tamamlamışlardır. Sonuçlar, yüksek Sınır Kişilik Bozukluğu özelliğine sahip bireylerin, düşük Sınır Kişilik Bozukluğu özelliğine sahip bireylere göre daha yüksek öz bildirim dürtüsellik puanlarına sahip olduklarını; düşük olumlu duygulanıma sahip bireylerin, yüksek olumlu duygulanım durumunda olan bireylere göre daha yüksek öz bildirim dürtüselliğe sahip oldukları bulunmuştur; BPD özelliği yüksek ve olumlu duygulanımı yüksek olan bireyler, yüksek BPD özelliği ve düşük olumlu duygulanıma sahip bireylere göre daha dürtüsel seçimler yapmışlardır. Sınır Kişilik Bozukluğu özelliğinde cinsiyetin etkisine ilişkin sonuçlar, Sınır Kişilik Bozukluğu özelliğinde cinsiyet açısından anlamlı bir farklılık olmadığını göstermiştir. Ayrıca çalışmanın bulguları, gecikmeyle ilişkili artan dürtüselliğin, artan öz bildirim dürtüselliği ile ilişkili olduğuna işaret etmiştir. Dahası, üstbilişsel yeteneklerle ilgili olarak sonuçlar, Gecikme İndirgeme Görevi sırasında kararlarını daha karlı olarak değerlendiren bireylerin, gecikmeyle ilgili daha az dürtüsellik gösterme eğiliminde olduklarını; benzer şekilde, öz bildirim ölçümlerinde de daha az dürtüsel olduklarını göstermiştir. Ancak, işlevsiz üstbilişsel inançlar ile eylem izleme aktivitesi arasında herhangi bir ilişki bulunamamıştır.
  • No Thumbnail Available
    Item
    Autobiographical memory process in non-clinical anxiety and comorbid depression
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Akbulut, Rabia; Doğutepe, Elvin
    This study aims to assess the autobiographical memory of participants with anxiety and comorbid depression in a non-clinical sample. The sample of the study consisted of young adults between the ages of 18 and 25 on a voluntary basis. A total of 97 people participated in the study. The Beck Anxiety Inventory (BAI), the Beck Depression Inventory (BDI), and the Autobiographical Memory Test (AMT) were used in the study, respectively. According to the results of the analysis, the groups differed both in terms of the total number of memory (specific and overgeneral) and the emotion of the cue word (positive or negative). The high anxiety-high depression (HAHD) group was less specific than the comparison and high anxiety (HA). The HA group did not differ from the comparison group. For positive cue words, HAHD was less specific than both groups, while HA was less specific than comparison group. For the negative, HAHD was only more specific than the comparison group, while HA did not differ. On the other hand, HA was more specific than the comparison. For overgeneralization, the opposite of specificity, HAHD was more overgeneral than the comparison group, while HA did not differ from the comparison group. For positive, HA and HAHD were more overgeneral than comparison group, whereas for negative, HAHD and HA were less overgeneral than comparison group, but HA and HAHD did not differ for both cues. In terms of latency, the response time of HAHD is longer than the comparison and HA. There is no difference between HA and comparison group. For positive cue words, HAHD and HA have longer reaction times than comparison group, while HAHD is longer than HA. For negative, comparison is longer than HAHD and HA, but HA and HAHD did not differ. The strengths, limitations, and contributions of the study are discussed in light of the relevant literature. Bu çalışma, klinik olmayan bir örneklemde anksiyete ve eşlik eden depresyonda otobiyografik belleği değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemini gönüllülük esasına dayalı olarak 18-25 yaş arası genç yetişkinler oluşturmaktadır. Araştırmaya toplam 97 kişi katılmıştır. Çalışmada Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Otobiyografik Bellek Testi (OBT) kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına, gruplar hem total anı sayısı (spesifik ve aşırı genelleme), hem de ipucu kelimesinin duygusu (pozitif veya negatif) bakımından farklılaşmıştır. Yüksek anksiyete-yüksek depresyon (HAHD) grubu, karşılaştırma ve yüksek anksiyete (HA)’den daha az özgül olmuştur. HA grubu ise karşılaştırma grubundan farklılaşmamıştır. Pozitif ipucu kelimeler bakımından HAHD, her iki gruptan daha az özgülken, HA’da, karşılaştırma grubundan daha az özgüldür. Negatif için ise, HAHD sadece karşılaştırma grubundan daha özgülken, HA ile farklılaşmamıştır. HA ise, karşılaştırmadan daha özgül bulunmuştur. Özgüllüğün karşıtı olan aşırı genelleme için, HAHD karşılaştırma grubundan daha fazla aşırı genelleme yaparken, HA, karşılaştırma grubundan farklılaşmamıştır. Pozitif için, HA ve HAHD, karşılaşma grubundan daha fazla aşırı genelleme yaparken, negatif için, HAHD ve HA’nın karşılaştırma grubuna göre daha az aşırı genelleme yaptığı, ancak HA ve HAHD’nin her iki ipucu için de farklılaşmadığı bulunmuştur. Latans bakımından HAHD’nin tepki süresi karşılaştırmadan ve HA’dan daha uzundur. HA ve karşılaştırma grubu arasında bir fark yoktur. Pozitif ipucu kelimeler için HAHD ve HA’nın tepki süresi karşılaştırma grubundan daha uzunken, HAHD de HA’dan uzundur. Negatif için, karşılaştırma, HAHD ve HA’dan uzundur ancak HA ve HAHD farklılaşmamıştır. Araştırmanın güçlü yönleri, sınırlılıkları ve katkıları ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.
  • No Thumbnail Available
    Item
    Differences in Anchoring Effect on Willingness-to-Pay in the context of Decision-Making Styles
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Soysal, Ümmügülsüm; Doğutepe, Elvin
    Decision-making constitutes a significant aspect of human behavior. A variety of biases affect human judgment, with the anchoring effect being a significant one, where individuals tend to lean their judgment towards a value initially presented, known as the anchor. The aim of this study is to explore how anchors influence economic behavior and specifically, on consumer valuations (Willingness-to-Pay) across different types of anchors and levels of product familiarity. Another key aim is to examine how individual differences in decision-making styles are related to WTP. The sample of the study consists of adults between the ages of 18-30. After getting confirmation of participation to attend this study, they proceeded to access the anchor paradigm in an online platform. They were then randomly assigned in equal numbers to one of the four groups manipulated, with both relevance and level of the anchor as the between-subject variables, and familiarity as the within-subject variable. Then, they completed the Decision-Making Styles Scale, and Demographic Information Form, respectively. A combined approach of experimental and correlational methods was utilized to investigate variables related to WTP. The results indicated that higher levels of anchoring significantly increased the WTP for various consumer goods. Furthermore, participants in the higher irrelevancy condition stated significantly higher WTP than those exposed to relevant information. The results also indicated that higher levels of familiarity significantly increased the WTP. Contrary to expectations, analysis of the correlations between decision-making styles and WTP revealed no significant correlation. These findings have been discussed in the context of the relevant literature. Karar verme, insan davranışının önemli bir yönünü oluşturmaktadır. Çeşitli yanlılıklar insan kararlarını etkilemekte olup, bireylerin kararlarını başlangıçta sunulan ve çıpa olarak bilinen bir değere doğru yönlendirme eğiliminde oldukları çıpalama etkisi; bu yanlılıklar arasında önemli olanlardan biridir. Bu çalışmanın amacı, çıpaların ekonomik davranışı nasıl etkilediğini göstermektir. Özellikle, farklı çıpa türleri ve ürün aşinalık düzeylerinin tüketici değerlemeleri (Ödeme İstekliliği) üzerindeki çıpa etkisinin gücünü araştırmaktır. Bir diğer temel amaç ise, bireysel farklılıkların ödeme istekliliği ile ilişkisini ortaya koymaktır. Yaşları 18 ve 30 arasında değişen toplam 308 katılımcının verileri değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya katılmak için katılım onayı alındıktan sonra online bir platformda çıpa paradigmasına erişmişlerdir. Daha sonra, çıpanın alaka düzeyi ve de seviyesinin denekler arası değişken, aşinalığın denek içi değişken olarak dizayn edildiği dört deneysel gruptan birine eşit sayıda rastgele atanmışlardır. Daha sonra sırasıyla Karar Verme Stilleri Ölçeğini ve Demografik Bilgi Formunu doldurmuşlardır. Ödeme istekliliği ile ilgili değişkenleri araştırmak için deneysel ve korelasyonel yöntemlerinin birleştirilmiş bir yaklaşımı kullanılmıştır. Sonuçlar, daha yüksek düzeydeki çıpanın çeşitli tüketim malları için Ödeme İstekliliğini anlamlı bir şekilde artırdığını göstermiştir. Ayrıca, alakasız bilgiye maruz kalan katılımcıların, daha yüksek alaka düzeyine maruz kalan katılımcılara göre anlamlı olarak daha yüksek Ödeme İstekliliği belirttikleri bulundu. Sonuçlar ayrıca, daha yüksek düzeydeki aşinalığın Ödeme İstekliliğini anlamlı bir şekilde artırdığını gösterdi. Beklenenin aksine, karar verme stilleri ile Ödeme İstekliliği arasında anlamlı bir korelasyon ortaya çıkmamıştır. Bulgular ilgili literatür bağlamında tartışılmıştır.
  • No Thumbnail Available
    Item
    Early maladaptive schemas and mental health: the sequential mediator role of neuropsychological personality traits and cognitive emotion regulation
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021) Şen, Vasfiye Derya; Doğutepe, Elvin
    The aim of the study was to examine the role of neuropsychological personality traits and cognitive emotion regulation (also called cognitive coping strategies) in the relationship between early maladaptive schemas (EMSs) and mental health. For this purpose, 497 participants with ages 18 to 65 years in Turkey voluntarily participated in the research. The data was gathered through Young Schema Questionnaire–Short Form 3, Cognitive Emotion Regulation Questionnaire, Behavioral Inhibition System/Behavioral Activation System Scales, Brief Symptom Inventory, and Satisfaction with Life Scale. In order to investigate their mediator role, Hayes’s procedure for serial mediation analysis was conducted. The results revealed that neuropsychological personality traits and cognitive emotion regulation sequentially mediated the relationship between EMSs and mental health. In general, stronger schemas predicted higher levels of activation in the Behavioral Inhibition System (BIS), which in turn predicted the increased use of the Less Adaptive Cognitive Coping Strategies (LACCS) or decreased used of the More Adaptive Cognitive Coping Strategies (MACCS) which in turn predicted more psychopathological symptoms. However, although Acceptance was categorized under MACCS, it was found to have a negative impact on this relationship; meaning that stronger schemas predicted higher levels of activation in BIS, which in turn predicted the increased use of Acceptance, which in turn was associated with more psychopathological symptoms. Regarding the relationship between EMSs and life satisfaction, stronger EMSs predicted increased levels of activation in BIS, which in turn predicted the decreased use of MACCS, which in turn decreased levels of life satisfaction. Furthermore, stronger EMSs in Disconnection/Rejection schema domain (DR) and the Impaired Autonomy/Other Directedness schema domain (IAOD) predicted decreased levels of activation in the Behavioral Activation System (BAS), which in turn predicted the decreased use of MACCS, which in turn decreased levels of life satisfaction. However, stronger schemas in the Impaired Limits/Exaggerated Standards schema domain (ILES) predicted the increased activation in BAS, which in turn the increased use in MACCS, which in turn increased levels of life satisfaction. Moreover, stronger schemas in ILES predicted the increased activation in BAS, which in turn the decreased use in only Self-Blame and Catastrophizing among LACCS, which in turn increased levels of life satisfaction. Furthermore, only Self-Blame and Catastrophizing serially mediated this relationship with BIS for only ILES and IAOD. Finally, implications of these findings were discussed in line with the relevant literature. Limitations and suggestions for future studies were also presented. Bu çalışmanın amacı, erken dönem uyum bozucu şema alanları ile psikolojik sağlık arasındaki ilişkide nöropsikolojik kişilik özelliklerinin ve bilişsel duygu düzenlemenin rolünü incelemektir. Bu amaçla, Türkiye'de 18-65 yaş aralığındaki 497 katılımcı araştırmaya gönüllü olarak katılmıştır. Veriler, Young Şema Anketi-Kısa Form 3, Bilişsel Duygu Düzenleme Anketi, Davranışsal İnhibisyon Sistemi/Davranışsal Aktivasyon Sistemi Ölçekleri, Kısa Semptom Envanteri ve Yaşamdan Memnuniyet Ölçeği aracılığıyla toplanmıştır. Nöropsikolojik kişilik özelliklerinin ve bilişsel duygu düzenlemenin (bilişsel başa çıkma stratejileri olarak da adlandırılır) aracı rolünü araştırmak için Hayes'in seri aracılık analizi prosedürü uygulanmıştır. Sonuçlar, nöropsikolojik kişilik özelliklerinin ve bilişsel duygu düzenlemenin, erken dönem uyum bozucu şema alanları ile psikolojik sağlık arasındaki ilişkiye sırayla aracılık ettiğini göstermektedir. Genel olarak, güçlü şemalar, davranışsal inhibisyon sisteminin yüksek düzeyde aktivasyonu ile ilişkilidir. Bu durum işlevsel olmayan bilişsel başa çıkma stratejilerinin (kendini suçlama, başkalarını suçlama, ruminasyon ve felaketleştirme) kullanımının artması veya işlevsel olan bilişsel başa çıkma stratejilerinin (planlamaya yeniden odaklanma, olumlu yeniden odaklanma, olumlu yeniden değerlendirme ve perspektife yerleştirme) kullanımının azalması ile ilişkilidir. Ayrıca, bu bulgu katılımcıların psikopatolojik semptomlarının fazlalığı ile ilişkilendirilmiştir. Son olarak, kabulün işlevsel olmayan başa çıkma stratejileri gibi davrandığı yani, güçlü şemaların davranışsal inhibisyon sisteminin yüksek aktivasyon seviyeleri ile, bu da kabulün daha fazla kullanımı ile ve bu da katılımcıların psikopatolojik semptomlarının fazlalığı ile ilişkili bulunmuştur. Şema alanları ve yaşam doyumu arasındaki ilişki ile ilgili olarak ise, güçlü şemalar davranışsal inhibisyon sisteminin yüksek düzeyde aktivasyonu ile, bu da işlevsel bilişsel başa çıkma stratejilerinin azalan kullanımı ile, bu da katılımcıların yaşam doyum düzeylerinin azalması ile ilişkili bulunmuştur. Bunun yanı sıra, kopukluk/reddedilme ve zedelenmiş otonomi/diğeri yönelimlilik şema alanlarındaki güçlü şemalar, davranışsal aktivasyon sisteminin düşük düzeyde aktivasyonu ile bu da işlevsel bilişsel başa çıkma stratejilerin daha az kullanımı ile, bu da yaşam doyum düzeyinin azalması ile ilişkili bulunmuştur. Fakat, zedelenmiş sınırlar/yüksek standartlar şema alanındaki güçlü şemalar, davranışsal aktivasyon sisteminin artan aktivasyonu ile, bu da işlevsel başa çıkma stratejilerinin artan kullanımı ile ve bu da artan yaşam doyum seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur. Yine, zedelenmiş sınırlar/yüksek standartlar şema alanındaki güçlü şemalar, davranışsal aktivasyon sisteminin artan aktivasyonu ile, bu da kendini suçlama ya da felaketleştirmenin azalan kullanımı ile, bu da artan yaşam doyum seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, kendini suçlamanın ve felaketleştirmenin, zedelenmiş sınırlar/yüksek standartlar ve zedelenmiş otonomi/diğeri yönelimlilik şema alanındaki şemalar ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide davranışsal inhibisyon sistemi ile sıralı olarak aracılık ettiği bulunmuştur. Son olarak ise, çalışmanın bulguları ilgili literatür bilgisi doğrultusunda tartışılmıştır. Çalışmanın sınırlılıkları ve gelecek çalışmalara yönelik öneriler de sunulmuştur.
  • No Thumbnail Available
    Item
    Examining the predictor role of alexithymia degree on grief experience in bereaved individuals
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Çakmak, Bilge; Doğutepe, Elvin
    This study aimed to examine the relationship between individuals' levels of alexithymia and their experiences and responses during the grieving process following the loss of a loved one. In this context, the predictive role of alexithymia on grief reactions was investigated. The study included a total of 106 participants aged between 18 and 60. These participants had lost a close relative due to death at least 6 months and at most 1 year prior to the study. Those who agreed to participate were first presented with an Informed Consent Form and a Demographic Information Form. Following this, the 20-item Toronto Alexithymia Scale (TAS-20) and the Hogan Grief Reaction Checklist (HGRC) were administered. The collected data were analyzed using simple linear regression and stepwise multiple regression analyses. The HGRC includes six subscales in total that are include five negative grief reactions and one positive grief reaction. The negative grief reactions were grouped under the heading "Misery Scale" and were treated as a single measure in some of the analyses. The analyses revealed that the level of alexithymia significantly and positively predicted negative grief reactions, while it significantly and negatively predicted positive grief reactions which is personal growth. Furthermore, it was found that the "difficulty identifying feelings" dimension of alexithymia was most strongly associated with negative grief reactions, whereas the "externally oriented thinking" dimension was most strongly associated with positive grief reactions. The findings were interpreted in the context of the existing literature, and the strengths, limitations, and implications of the study for future research were discussed. Bu araştırma kapsamında kişilerin bir yakınını kaybettikten sonra deneyimledikleri yas süreci ve tepkileri ile aleksitimi düzeyinin arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu ilişki incelenirken aleksitiminin yas tepkileri üzerindeki yordayıcı rolü dikkate alınmıştır. Araştırmaya katılım sağlayan toplam 106 katılımcının yaşları 18-60 arasındadır. Bu katılımcılar en az 6 ay en fazla 1 yıl önce bir yakınını ölüm sebebiyle kaybetmişlerdir. Çalışmaya katılmayı kabul eden kişilere sırasıyla Bilgilendirilmiş Onam Formu ve Demografik Bilgi Formu verilmiştir. Sonrasında ise 20 maddelik Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) ve Hogan Yas Tepkileri Tarama Listesi (HYTL) uygulanmıştır. Toplanan veriler basit doğrusal regresyon ve aşamalı çoklu regresyon istatistiksel analizlerden geçirilmiştir. HYTL ölçeğinin beş negatif yas tepkisi ve bir pozitif yas tepkisi olacak şekilde toplamda 6 alt ölçeği bulunmaktadır. Negatif yas tepkilerini içeren beş alt ölçek Misery Scale başlığı altında toplanmış ve belli analizlere bu şekilde dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda aleksitimi düzeyinin negatif yas tepkilerini anlamlı bir şekilde pozitif yönde yordadığı, pozitif yas tepkilerini yani kişisel gelişimi ise negatif yönde anlamlı bir şekilde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bunlara ek olarak aleksitiminin “duyguları tanımda güçlük” alt boyutunun negatif yas tepkileri ile, “dışa vuruk düşünme” alt boyutunun ise pozitif yas tepkileri ile en çok ilişkili olduğu sonucu elde edilmiştir. Elde edilen sonuçlar var olan literatür ile birlikte yorumlanmış ve bu çalışmanın güçlü yönleri, kısıtlılıkları ve gelecek çalışmalara olan yönlendirmesi ve katkıları tartışılmıştır.
  • No Thumbnail Available
    Item
    Facial emotion recognition in borderline personality features: Turkish sample
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Deniz, Merve; Doğutepe, Elvin
    Sınırda Kişilik Örgütlenmesi (SKÖ) terimi, kişinin kendi benlik kavramını ve bu kişiler için önemli olan kişilerin kavramlarını bütünleştirememesinin ortak özelliklerini ifade etmektedir. Bu özellikler, bu durumun ortak bir belirtisi olan Sınırda Kişilik Bozukluğu (SKB) dahil olmak üzere tüm ciddi kişilik bozukluklarında mevcuttur. SKB, sosyal etkileşimlerdeki önemli eksikliklerle karakterize edilir ve bu durum duyguları tanıma ve anlama yeteneğindeki zayıflıklarla bağlantılı olabilir. Sosyal etkileşim açısından, yüzdeki duygu tanımanın, sözsüz sosyal etkileşim ve iletişim için çok önemli olduğu düşünülmektedir. Alanyazında SKB ve yüzden duygu tanıma ile ilgili yapılan çalışmalarda tutarsız sonuçlar mevcut olup, bazı çalışmalarda farklılık bulunurken bazılarında ise bulunamamıştır. Bu çalışma çevrimiçi ve yüz yüze olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Bu çalışmanın örneklemi gönüllülük esasına dayalı olup, 18-25 yaş aralığındaki Başkent Üniversitesi öğrencilerinden oluşmaktadır. Çevrimiçi kısmının ardından dışlama kriterleri dikkate alınarak toplam 120 katılımcıdan yüz yüze veri toplanmıştır. Ancak analize yalnızca 105 kişi dahil edilmiştir. Araştırmada sınırda kişilik örgütlenmesinde olanlar ve olmayanlar olmak üzere iki farklı grup elde edilmiştir. Katılımcılara altısı duygusal ve bir tanesi nötr olmak üzere yedi farklı duygu içeren yüz fotoğrafları gösterilmiştir. Katılımcılardan yüzlerde gördükleri duyguyu işaretlemeleri ve cevaplarından ne kadar emin olduklarını belirtmeleri istenmiştir. Araştırmanın bulguları doğrultusunda, her bir duygu için iki grup arasında tepki süresi, güven oranı veya doğruluk açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır. Araştırmanın güçlü yönleri, sınırlılıkları ve katkıları alanyazınla birlikte tartışılmıştır. The term Borderline Personality Organization (BPO) refers to the shared traits of not integrating one's own self-concept with the concepts of important people. These traits are present in all severe personality disorders, including borderline personality disorder (BPD), which is a common sign of this condition. BPD is characterized by substantial deficits in social interactions, which may be linked to weaknesses in the ability to recognize and understand emotions. In terms of social interaction, facial emotion recognition (FER) is considered crucial for nonverbal social interaction and communication. In the literature, there are inconsistent results in studies conducted on BPD and FER, indicating that some studies found a difference while others did not. This study consists of two parts: online and face-to-face. The sample for this study is voluntary and consists of Başkent University students between the ages of 18 and 25. After the online part, face-to-face data was collected from a total of 120 participants by considering exclusion criteria. However, only 105 people were included in the analysis. There are two different groups in the research: those with BPO and those without. Participants were exposed to photographs containing seven different types of faces, including six emotional and neutral ones. Participants were asked to mark the emotion they saw on their faces and answer how confident they were in their answers. In line with the findings of the study, no significant difference was found in reaction time, confidence rate, or accuracy between the two groups for each emotion. The strengths, limitations, and contributions of the research are discussed together with the literature.
  • No Thumbnail Available
    Item
    Relationships between attachment style, cognitive flexibility and emotion regulation
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022) Dilmen, Serenay; Doğutepe, Elvin
    This study aims to examine the effect of differentiation in adult attachment styles on cognitive flexibility and emotion regulation. The sample of the study consists of young adults between the ages of 18-30 voluntarily. A total of 259 people participated in the research. In the study, the Experiences in Close Relationships Inventory (ECR), The Cognitive Flexibility Inventory (CFI), Difficulty of Emotion Regulation Scale (DERS) were used. According to the results of the analysis, the hypothesis was that securely attached young adults had more cognitive flexibility and fearfully attached young adults had less cognitive flexibility was not significant. The hypotheses that securely attached young adults are better at emotion regulation and that fearfully attached young adults are more deficient in emotion regulation have been confirmed. The strengths, limitations, and contributions of the study are discussed in light of the relevant literature. Bu araştırmanın amacı, yetişkin bağlanma tarzlarındaki farklılaşmanın bilişsel esneklik ve duygu düzenleme üzerindeki etkisini incelemektir. Araştırmanın örneklemi gönüllülük esasına dayalı olarak 18-30 yaş arası genç yetişkinlerden oluşmaktadır. Araştırmaya toplam 259 kişi katılmıştır. Çalışmada Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri (YİYE), Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE), Duygu Düzenlemedeki Zorlantılar Anketi kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre güvenli bağlanan genç yetişkinlerin daha fazla bilişsel esnekliğe ve korkuyla bağlanan genç yetişkinlerin daha az bilişsel esnekliğe sahip olduğu hipotezi yanlışlanmıştır. Güvenli bağlanan genç yetişkinlerin duygu düzenlemede daha iyi olduğu ve korkuyla bağlanan genç yetişkinlerin duygu düzenlemede daha yetersiz olduğu hipotezleri desteklenmiştir. Araştırmanın güçlü yönleri, sınırlılıkları ve katkıları ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.
  • No Thumbnail Available
    Item
    Umut ve oz-yeterlik faktörlerinin çevresel endişe ve davranış ilişkisindeki düzenleyici rolü
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021) Sarıoğuz, Eylül; Doğutepe, Elvin
    Mevcut çalışmanın amaçları, kişilerdeki öz bildirime bağlı ölçümler ile öz-yeterlik ve umut faktörlerinin çevresel endişe ve davranış ilişkisindeki düzenleyici rolünü incelemektir. Araştırma pandemi zamanında gerçekleştiğinden, araştırmanın örneklemi korona anksiyetesi çok yüksek olmayan 18-30 yaş aralığındaki 375 bireyden oluşmaktadır. Katılımcılar öncelikle bilgilendirilmiş onam formunu onaylamış ardından sırası ile Demografik Bilgi Formu, Çevresel Endişe Ölçeği, Çevre Davranış Ölçeği, Bütünleyici Umut Ölçeği, Genel Özyeterlilik Ölçeği, Koronavirüs Anksiyete Ölçeğini doldurmuşlardır. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, çevresel davranış ile çevresel endişe, öz-yeterlik ve umut arasında pozitif yönde ve anlamlı ilişkiler olduğu bulunmuştur. Cinsiyete dayalı yapılan analiz sonucunda, araştırmanın değişkenlerinin cinsiyete bağlı farklılaşmadıkları bulunmuştur. Bununla birlikte, umut ve öz-yeterliğin çevresel endişe ve davranış ilişkisindeki düzenleyici etkisine bakıldığında hem çevresel endişe ve umut hem de çevresel endişe ve öz-yeterlik etkileşimlerinin çevresel davranış üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuştur. Bir başka ifade ile, hem öz-yeterlik hem de umut değişkenlerinin çevresel endişe ve davranış ilişkisinde düzenleyici rolü vardır. Ancak, çevresel endişe ve umut etkileşiminin çevresel davranış üzerinde azaltıcı bir etkiye, çevresel endişe ve öz-yeterlik etkileşiminin ise çevresel davranış üzerinde artırıcı bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Ardından bulunan sonuçlar ilgili alanyazın ışığında tartışılmıştır. The aim of the current study is to examine the moderating role of hope and self-efficacy in the relationship of environmental concern and behavior. Since the research took place at the time of the pandemic, the sample of the study consists of 375 individuals aged 18-30 who do not have high corona anxiety. The data of the research were collected with: Consent form, Demographic Information Form, Environmental Concern Scale, Environmental Behavior Scale, Integrative Hope Scale, General Self-Efficacy Scale, Coronavirus Anxiety Scale. As a result of the statistical analyzes, it was found that there are positive and significant relationships between environmental behavior and environmental concern, self-efficacy and hope. As an outcome of the analysis based on gender, it was found that the variables of the study did not differ according to gender. When the moderat ing effect of hope and self- efficacy on the relationship between environmental concern and behavior was examined, it was found that both environmental concern and hope and environmental concern and self- efficacy interactions had a significant effect on environmental behavior. In other words, both self-efficacy and hope variables have a moderator role in the environmental concern- behavior relationship. However, it was found that the interaction of environmental concern and hope had a decreasing effect on environmental behavior, while the interaction of environmental concern and self-efficacy had an increasing effect on environmental behavior. The results were then discussed in the light of the relevant literature.

| Başkent Üniversitesi | Kütüphane | Açık Bilim Politikası | Açık Erişim Politikası | Rehber |

DSpace software copyright © 2002-2026 LYRASIS

  • Privacy policy
  • End User Agreement
  • Send Feedback
Repository logo COAR Notify