605 results
Search Results
Now showing 1 - 10 of 605
Item İnsan kronik myeloblastik lösemi hücre dizisi k562'de imatinibin ve silimarinin BCR-ABL1, GRB2, GAB2, AKT ve ERK gen ifadelenmelerine olan etkisinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2014) Üntekin, Burcu; Yurtcu, ErkanKML’nin moleküler patogenezinde Philadelphia (Ph) kromozomu üzerindeki BCRABL1 füzyon geni rol oynar. Oluşan füzyon protein AKT, ERK ve STAT yolaklarını aktive eden bir tirozin kinaz kodlarken bu proteinin modülatörleri GRB2 (Growth factor receptor-bound protein 2) ve GAB2 (Grb-2-associated binder 2)’dir. KML tedavi protokolünde yer alan STI571 (imatinib mesilat), tirozin kinaz özelliği olan bu enzimin ATP-bağlayıcı bölgesine kompetitif inhibisyonla bağlanır. BCR-ABL1 sinyal iletiminde görevli proteinlerin tirozin fosforilasyonu inhibe olur. Bu çalışmada, insan KML hücre dizisi K562 hücrelerinde STI571 uygulaması ile birlikte bitkisel bir flavonoid olan silimarin uygulamasının hücre içi sinyal yolakları üzerine etkisinin belirlenmesi hedeflenmiştir. K562 hücre dizisi RPMI besiyerinde %5’lik CO2, %95 nem içeren 37 0C’lik inkübatörde çoğaltıldı. STI571 sitotoksik dozu MTT testi ile belirlendikten sonra hücrelere STI571, silimarin, STI571 ve silimarin kombinasyonu birlikte uygulandı. Kontrol grubu olarak kullanılacak hücre grubuna hiçbir uygulama yapılmadı. Belirlenen doz ve uygulama süreleri sonunda tüm hücrelerden mRNA izolasyonu yapıldı ve bunu takiben cDNA elde edildi. BCRABL1, GRB2, GAB2, AKT ve ERK genlerinin ifadelenme düzeyleri real-time PCR yöntemi ile belirlendi. Sonuç olarak imatinib ve silimarin kombinasyonu uygulanan K562 hücrelerinde GAB2 ve ERK gen ifadelenme düzeylerinin azaldığı tespit edildi. Diyete ek olarak alınan silimarin aracılığıyla KML hücrelerinde imatinibin etkinliğinin artırılabileceğinin gösterilmesi ilaç dirençliliğinde rol oynayan sinyal moleküllerinin baskılanabileceğini akla getirmektedir. Bunun ileride yapılacak klinik çalışmalara ışık tutabileceğini düşünüyoruz. BCR-ABL1 fusion gene, located on Philedelphia (Ph) chromosome has a major role in the pathogenesis of CML. Fusion protein, the product of this translocation, encodes a tyrosine kinase that activates AKT, ERK and STAT pathways. The modulators of BCR-ABL1 fusion protein are GRB2 (Growth factor receptor-bound protein 2) and GAB2 (Grb-2-associated binder 2) in the activation of cell signalling pathways. STI571, that is given to patients in CML treatment protocol, binds to the ATP-binding domain of tyrosine kinase enyzme by competative inhibition. The tyrosine phosphorylation of the proteins, responsible of BCR-ABL1 signalling, is inhibited. The aim of this study is to determine the effect of silimarin, a herbal flavonoid, treatment together with STI571 on human CML cell line K562 signalling pathways. K562 cells were maintained in RPMI 1640 medium, at 37°C in a 95% (v/v) humidified atmosphere of 5% (v/v) CO2. After determining the cytotoxic dose of STI571 by MTT test, cells were treated by STI571, silymarin, and combination of both STI571 and silymarin. Control group was not treated with any of the substances. After the treatment of cells with previously designated doses and times, mRNA were isolated and cDNA were synthesed. BCR-ABL1, GRB2, GAB2, AKT and ERK gene expression levels were analyzed with real-time PCR. In conclusion, the decrease of GAB2 and ERK gene exression levels was determined in K562 cells that are treated with imatinib and silimarin combination. Silimarin as dietary supplement may increase the effect of imatinib and supress the defined cell signalling pathways on drug resistance on CML cells.Item Farklı iki seramik sistemde geleneksel yöntem ile pürüzlendirme ve lazer ile pürüzlendirmenin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Bekiroğlu, İpek Gizem; Kaya, BurçakAmaç: Bu çalışmanın amacı, in vitro olarak seramik sistemlere braket yapıştırırken farklı pürüzlendirme yöntemlerinin bağlanma dayanıklılıklarının incelenmesidir. Bu çalışma sonunda pürüzlendirmede zorluk yaşanan ve yeterli bağlanma kuvvetine ulaşılamadığı için ortodontik tedavi sürecinde sorun yaratan seramik yüzeylerin pürüzlendirilmesinde daha iyi tutuculuk sağlanması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 6x5x2 mm boyutlarında üretilen 45 adet feldspatik porselen numune 15'erli olacak şekilde 3 gruba, 45 adet monolitik zirkonya numune ise 15'erli olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Çalışmada kullanılan pürüzlendirme yöntemleri Er,Cr:YSGG lazerle pürüzlendirme (L) , hidroflorik asitle pürüzlendirme (HF) ve hidroflorik asit + Er,Cr:YSGG (HF + L) lazerle pürüzlendirme olacak şekilde belirlenmiştir. Tüm numunelerin glaze tabakası elmas frezle kaldırılmıştır. Lazer uygulaması 20 Hz frekansında, 3 watt gücünde, H modunda, %50 su ve %50 hava oranıyla yapılmıştır. Hidroflorik asit uygulanan gruplarda %9’luk hidroflorik asit 90 sn uygulanmış, ardından 20 sn yıkama ve 20 sn kurutma yapılmıştır. Pürüzlendirme sonrası maksiller lateral metal braketler adeziv sistemle numunelere yapıştırılmış, ardından 20 sn LED ışıkla dondurulmuştur. Tüm numuneler 37°C'de 1 gün distile suda bekletilmiş, devamında sıcaklığı 5°C ile 55°C aralığında değişen 5000 devirlik termosiklusa tabi tutulmuştur. Tüm numunelerin Universal test makinasında 1 mm/dk hızla bağlanma dayanım kuvveti ölçülmüş ve bu değerler MPa olarak çevrilmiştir. ARI skorlaması yapabilmek için tüm yüzeyler stereomikroskopta incelenmiştir. Her grubu temsil edecek 1'er numunenin ve her seramik tipinden 1 adet glaze tabakası kaldırılmış numunenin SEM altında x3000 büyütme ile görüntüleri alınmıştır. İstatistiksel analiz için Mann-Whitney U testi ve Kruskall-Wallis H testi kullanılmıştır. Bulgular: SBS ve ARI skoru değerlerinin feldspatik porselen grubunda (11,11 MPa, ARI:3,1) monolitik zirkonya grubuna (4,23 MPa, ARI: 0,6) göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri ve ARI skorları açısından anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte L tekniğinde ARI skorları daha düşük görülmüştür. Feldspatik porselen materyalinde; pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri ve ARI skorları açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Feldspatik porselen için HF tekniğinde (8,32 MPa) SBS değerlerinin diğer tekniklere göre (L için 11,04 MPa, L + HF için 13,97 MPa) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Yine feldspatik porselen için L tekniğinde ARI skorunun 1,13 değerleriyle diğer tekniklere göre (HF için 4,13, L + HF için 4,07) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Monolitik zirkonya materyalinde; pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Monolitik zirkonya için L + HF tekniğinde SBS değerlerinin (2,42 MPa) diğer tekniklere göre (HF için 5,69 MPa , L için 4,58 MPa) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Monolitik zirkonya materyelinde pürüzlendirme teknikleri arasında ARI skoru değerleri açısından ise anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte HF grubunda ARI skoru değerlerinin daha düşük olduğu görülmektedir. Sonuç: Feldspatik porselende uygulanan pürüzlendirme teknikleri ile optimum bağlanma dayanımı sağlanmıştır ancak monolitik zirkonyada bu durum sağlanamamıştır. Çalışmamızın bulgularına göre 3 W değerindeki Er,Cr;YSGG lazer sistemi feldspatik porselen pürüzlendirmesinde hidroflorik aside alternatif bir yaklaşım olabilmektedir. Ancak monolitik zirkonya materyalinde hiçbir pürüzlendirme tekniğinde yeterli ve güvenilir bağlanma kuvveti sağlanamamıştır. Aim: The aim of this study is to examine the bond strengths of different etching methods when bonding brackets to ceramic systems in vitro. At the end of this study, it is aimed to provide better retention in the roughening of ceramic surfaces, which cause problems in the orthodontic treatment process because of the difficulty in roughening and the insufficient bonding strenght. Material and Method: Produced in 6x5x2 mm dimensions 45 feldspathic porcelain samples were divided into 3 groups of 15 pieces, and 45 monolithic zirconia samples were divided into 3 groups of 15 pieces. The roughening methods used in the study were determined as Er,Cr:YSGG laser roughening (L), hydrofluoric acid roughening (HF) and hydrofluoric acid + Er,Cr:YSGG (HF + L) laser roughening. The glaze layer of all samples was removed with a diamond bur. Laser application was performed at 20 Hz frequency, 3 watt power, H mode, with a ratio of 50% water and 50% air. In the hydrofluoric acid applied groups, 9% hydrofluoric acid was applied for 90 seconds, followed by 20 seconds of washing and 20 seconds of drying. After etching, maxillary lateral metal brackets were bonded to the samples with an adhesive system, and then cured with LED light for 20 seconds. All samples were stored in distilled water at 37°C for 1 day, and then subjected to a 5000-cycle thermocycle with a temperature ranging from 5°C to 55°C. The bond strength of all samples was measured at a speed of 1 mm/min on a Universal testing machine and these values were converted to MPa. All surfaces were examined under a stereomicroscope to perform ARI scoring. Images of one sample representing each group and one sample from each ceramic type with the glaze layer removed were taken under SEM at x3000 magnification. Mann-Whitney U test and Kruskall-Wallis H test were used for statistical analysis. Results: It was observed that SBS and ARI score values were significantly higher in the feldspathic porcelain group (11.11 MPa, ARI:3.1) than in the monolithic zirconia group (4.23 MPa, ARI:0.6) (p<0.05). No significant difference was observed between the roughening techniques in terms of SBS values and ARI scores (p>0.05). Although not statistically significant, ARI scores were lower in the L technique. In feldspathic porcelain material; a significant difference was observed between the roughening techniques in terms of SBS values and ARI scores (p<0.05). It was observed that SBS values were significantly lower in the HF technique (8.32 MPa) for feldspathic porcelain than in the other techniques (11.04 MPa for L, 13.97 MPa for L + HF). For feldspathic porcelain, the ARI score was found to be significantly lower in the L technique with a value of 1.13 compared to the other techniques (4.13 for HF, 4.07 for L + HF). In monolithic zirconia material; a significant difference was found in terms of SBS values between the roughening techniques (p<0.05). For monolithic zirconia, the SBS values (2.42 MPa) were found to be significantly lower in the L + HF technique compared to the other techniques (5.69 MPa for HF, 4.58 MPa for L). In monolithic zirconia material, no significant difference was found in terms of ARI score values between the roughening techniques (p>0.05). Although not statistically significant, it was seen that the ARI score values were lower in the HF group. Conclusion: Optimum bond strength was achieved with the roughening techniques applied to feldspathic porcelain, but this situation could not be achieved in monolithic zirconia. According to the findings of our study, the 3 W Er,Cr;YSGG laser system can be an alternative approach to hydrofluoric acid in feldspathic porcelain roughening. However, sufficient and reliable bond strength could not be achieved in any roughening technique in monolithic zirconia material.Item Üniveriste öğrencilerinde porsiyon algısı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2014) Güngör, Emel Öktem; Ercan, AydanBu çalışma, Beslenme ve Diyetetik bölümü 1-4 sınıf öğrenciler arasında beslenme bilgisi ile yiyeceklerin sunum biçimine göre porsiyon miktarlarının algılanması arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Aralık 2013 Başkent Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünde 1.-4. sınıflarda okuyan, çalışmanın yapılacağı günlerde okulda bulunan 155 kız ve 7 erkek olmak üzere 162 öğrenci üzerinde yürütülmüştür. Çalışma, öğrencilerin demografik özellikleri ve beslenme alışkanlıklarının değerlendirildiği anket formu ve öğrencilerin porsiyon miktarı algılarını değerlendirmek için laboratuar ortamında görsel içerikli hazırlanan iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın görsel olarak yürütülen aşamasında 4 ayrı besin seçilmiştir (patates, kıvırcık marul, portakal, domates). Porsiyon algısını etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi amacıyla seçilmiş besinler farklı biçimlerde öğrencilere sunulmuş ve kendilerine göre 1 porsiyonu belirlemeleri istenmiştir. Çalışmaya katılan öğrencilerin yaş ortalaması 20.7±1.69 yıl ve BKİ ortalamaları 21.2±3.08 kg/m2 olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin % 51.9’u ailelerinin yanında, % 22.3’ü ise öğrenci yurtlarında yaşamaktadırlar. Öğrencilerin öğün atlama durumlarına bakıldığında % 50.6’sının kahvaltı öğününü günün en önemli öğünü olarak belirtmesine rağmen %5.6’sı kahvaltı öğününü atladığını belirtmiştir. Öğrencilerin gece yemek yeme durumlarına bakıldığında ise gece yemek yeme sıklığında göre BKİ ve Beslenme Bilgi Puanı (BBP) ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Ara öğün tüketimleri değerlendirildiğinde, öğrencilerin %83.3’ünün ara öğün tükettikleri, ara öğünde tüketilen yiyecekler ile atıştırmalık olarak tüketilen yiyecekler arasındaki farkın bilincinde oldukları görülmüştür. Öğrencilerin sınıfları ile BBP arasındaki ilişkiye bakıldığında sınıf yükseldikçe BBP’nın da arttığı ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Beslenme eğitimin verildiği 3. ve 4. sınıflar arasında BBP ortalaması arasında istatistiksel bir farkın olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Çalışmamızın 1. uygulamasında yiyeceğin doğrama biçiminin öğrencilerin porsiyon vii seçimi üzerine etkisi olduğu bulunmuştur. Ayrıca beslenme bilgi puanları yüksek olan 3. ve 4. sınıflar bütünlüğü bozulmamış yiyecekleri 1 porsiyon olarak seçmişlerdir. Uygulama 2’de ise tabak büyüklüklerinin porsiyon algısı üzerine etkisine bakıldığında porsiyon algısının servis edilen tabak büyüklüğünden etkilendiği görülmüştür. Çalışmanın 3. ve 4. uygulamalarında hem tabak büyüklüklerinin yiyecek miktarını algılamaya etkisi hem de porsiyon miktarlarının tabak büyüklükleri ile ilişkisi incelendiğinde her ikisinin de olumlu yönde etkilendiği ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). En yüksek oranda 4. sınıflar küçük tabaklardaki servisleri 1 porsiyon olarak seçmişlerdir. Bunun nedeni olarak da almış oldukları eğitimin son senesinde hastayla birebir etkileşimde olmalarından dolayı diyetlerde kullanılan değişim miktarı ile porsiyon miktarındaki algısal karmaşa olduğu düşünülmektedir.Bu çalışma, 27 Kasım 2013 tarihinde Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimi Araştırma Kurulu Komisyonu tarafından KA13/275 sayılı karar ile onay alınmıştır.Item Tip 1 diyabetli adölesan bireylerde uyku kalitesi ve beslenme durumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2019) Aslan, Büşra; Saka, MendaneUyku, endokrin fonksiyonların ve glukoz metabolizmasının düzenlemesinde önemli bir role sahiptir. Çalışmalarda, Tip 1 diyabetli bireylerde beslenmenin yanı sıra uyku süresinin ve kalitesinin de kan glukoz değerlerini etkileyebileceği gösterilmiştir. Bu araştırma, Tip 1 diyabetli adölesanlarda uyku kalitesi ve beslenme durumu arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında Erciyes Üniversitesi Mustafa Eraslan ve Fevzi Mercan Çocuk Hastanesi Pediatri Endokrinoloji polikliniğine başvuran 10-19 yaş arasındaki Tip 1 diyabetli adölesanlar üzerinde yapılmıştır. Bireylerin kişisel özellikleri, beslenme ve uyku alışkanlıkları anket formu ile yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Günlük enerji ve besin ögeleri alımını belirlemek için 3 günlük besin tüketim kaydı alınmış ve fiziksel aktivite durumları belirlenmiştir. Bireylere Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) ve Epworth Uykululuk Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca bireylerin antropometrik ölçümleri alınmış ve biyokimyasal bulguları analiz edilmiştir. Tip 1 diyabetli bireylerin 33’ü kız (%43.4) ve 43’ü erkektir (%56.6). Bireylerin ortalama diyabet süresi 4.92±3.55 yıldır. Adölesanların enerji, karbonhidrat ve yağ alımları Türkiye Beslenme Rehberi 2015 önerilerinin altında, protein tüketimleri ise önerilerin üzerindedir. Bireylerin %59.2’si iyi uyku kalitesi %40.8’i kötü uyku kalitelerine sahiptir. Kötü uyku kalitesine sahip adölesanların iyi uyku kalitesine sahip olanlara göre daha yüksek miktarda yağ tükettiği saptanmıştır (p>0.05). İyi uyku kalitesine sahip olan Tip 1 diyabetli adölesanların kötü uyku kalitesine sahip olanlara göre daha uzun süre uyuduğu ve daha kısa sürede uykuya daldığı belirlenmiştir (p<0.05). İnsülin pompası kullanan bireylerin tamamı, karbonhidrat sayımı yapan bireylerin %81.8’i iyi uyku kalitesine sahiptir (p>0.05). İyi uyku kalitesine sahip adölesanların HbA1c, total kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserid ve kan glukozu düzeyleri kötü uyku kalitesine sahip adölesanlardan daha düşüktür (p>005). Diyabet yaşı ve PUKİ skoru arasında negatif yönlü anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Uyku süresi ve bel çevresi, boyun çevresi, HbA1c düzeyi, bazal metabolizma hızı, fiziksel aktivite faktörü ve günlük enerji harcaması arasında negatif yönlü anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, Tip 1 diyabetli adölesanlarda uyku süresinin HbA1c’yi etkileyerek glisemik kontrolün bozulmasına yol açabileceği belirlenmiştir. Tip 1 diyabetli adölesanlarda beslenme ve insülin tedavisinin yanı sıra uyku süresi ve kalitesine de dikkat edilmelidir. Sleep has an important role in the regulation of endocrine functions and glucose metabolism. Studies have shown that the duration and quality of sleep, as well as nutrition, may affect blood glucose values in individuals with Type 1 diabetes. This study was carried out to investigate the relationship between sleep quality and nutritional status in adolescents with Type 1 diabetes. The study was conducted on 76 adolescents with Type 1 diabetes between 10-19 years old who consulted Erciyes University Mustafa Eraslan and Fevzi Mercan Children's Hospital Pediatrics Endocrinology Polyclinic between November and February in 2019. Personal characteristics, nutrition and sleep habits of individuals were determined using faceto- face interview method. In order to determine daily energy and nutrient intake, 3- day nutrient intake was recorded and physical activity status was determined. Pittsburgh Sleep Quality Scale and Epworth Sleepiness Scale were applied to individuals. In addition, anthropometric measurements were taken and biochemical findings were analyzed. 33 of the patients with type 1 diabetes are girls (43.4%) and 43 are males (56.6%). The mean duration of diabetes was 4.92 ± 3.55 years. Energy, carbohydrate and fat intakes of adolescents are below the recommendations of Turkey Nutrition Guide 2015, while the protein intake of adolescents is above the recommendations. 59.2% of the individuals had good sleep quality and 40.8% had poor sleep quality. It was also found that adolescents with poor sleep quality consumed higher amounts of fat than those with good sleep quality (p>0.05). It was found that adolescents with Type 1 diabetes who had good sleep quality were sleeping longer and fell asleep in less time than those with poor sleep quality (p<0.05). All individuals using insulin pumps, and 81.8% of the individuals who made a carbohydrate count, have good sleep quality. HbA1c, total cholesterol, LDL-cholesterol, triglycerides and blood glucose levels of adolescents with good sleep quality were lower than adolescents with poor sleep quality (p>005). The significant negative correlation was found between diabetes age and PSQI score (p<0.05). The significant negative correlation were found between sleep duration and waist circumference, neck circumference, HbA1c level, basal metabolic rate, physical activity factor and daily energy expenditure (p<0.05). As a result, sleep duration in adolescents with Type 1 diabetes may affect HbA1c and lead to impaired glycemic control. In adolescents with type 1 diabetes, sleep duration and quality should also be considered, as well as nutrition and insulin therapy.Item Su kaynaklarından karbapenem dirençli acinetobacter baumannii izolatlarına etkili bakteriyofaj izolasyonu ve karakterizasyonu(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2022) Ünlü, Sezin; Üsküdar Güçlü, AylinAcinetobacter baumannii, birçok hastane enfeksiyonundan sorumlu Gram-negatif non-fermenter bir bakteriyel patojendir. A. baumannii keşfinden itibaren hem intrinsik mekanizmaları hemde kazanılmış direnç geliştirebilme yetenekleri nedeniyle birçok antibiyotiğe dirençli hale gelmiştir. Karbapenem dirençli A. baumannii (KDAB) suşlarının dünya çapında artan prevelansı, alternatif bir antimikrobiyal tedavi arayışına ve yeni terapötik stratejilerin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bakteriyofajlar (faj) da çoklu ilaç dirençli (ÇİD) bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisi için umut verici adaylardır. Bu çalışmada atık su ve göl gibi çeşitli su kaynaklarından, KDAB izolatlarını enfekte eden faj izole etmek, bu fajların klinik izolatlardaki litik aktivitesini araştırmak ve izole edilen fajları karakterize etmek amaçlanmıştır. A. baumannii, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobioloji Laboratuvarında çeşitli klinik numunelerden izole edilmiştir. İzolatların karbapenem direnci disk difüzyon yöntemi ile saptanmıştır. Çalışmamızda, blaOXA-23, blaOXA-24 ve blaOXA ve kromozomal blaOXA-51 karbapenem direnç genleri polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ile saptanmıştır. Klinik A. baumannii izolatları arasındaki klonal ilişki Pulsed-Field Jel Elektroforezi (PFGE) ile belirlenmiştir. Faj izolasyonu için çeşitli su kaynaklarından periyodik olarak su örneği alınmıştır. İzole edilen fajlar zenginleştirilip saflaştırıldıktan sonra litik aktiviteleri “spot test” ile belirlenmiştir. Fajların, “One-step growth” eğrileri “multiplicity of infection” (MOI) değerleri, ısı ve pH stabiliteleri değerlendirilmiştir. Fajların morfolojilerini ve taksonomik ailelerini belirlemek üzere transmisyon elektron mikroskop (TEM) görüntüleri alınmıştır. Fajların moleküler karakterizasyonu ve proteom analizleri için restriksiyon profilleri karşılaştırılmış ve Sodyum Dodesil Sülfat-Poliakrilamid Jel Elektroforezi (SDS-Page) uygulanmıştır. Klinik KDAB izolatlarının hepsinde kromozomal blaOXA-51 geni saptanırken, 73’ünde (n=73/96, %70) blaOXA-23, 12’sinde (n=12/96, %12.5) blaOXA-24 geni olduğu bulunmuştur. İzolatların hiçbirinde blaOXA-58 genine rastlanmamıştır. PFGE analizine göre izolatlar 1 major olmak üzere 5 pulsotipe ayrılmıştır. Klinik KDAB izolatlarına karşı litik aktivite gösteren dört A. baumannii fajı Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi atık suyu,Kütahya atık suyu, Kızılırmak ve Kırıkkale at harası atık suyundan izole edilmiştir. φAb65’nın latent periyodu 5 dk, φAb31 ve φAb69’nın 10 dk, φAb59’nın ise 15 dk olarak bulunmuştur. φAb31, φAb59, φAb65 ve φAb69’larının patlama boyutları ise sırasıyla, 3500, 1699, 2600 ve 118 PFU/CFU olarak hesaplanmıştır. Bütün fajların termal olarak stabil oldukları ve farklı pH aralıklarına toleranslı oldukları belirlenmiştir. TEM analizi sonucunda, fajlar, Myoviridae ailesine ait olarak teşhis edilmiştir. Restriksiyon analizi, bütün fajların birbirinden farklı restriksiyon profilinin olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada değerlendirilen fajların, daha ileri in vivo çalışmalar ve ÇİD bakterilerin tedavisinde terapötik bir ajan olarak kullanılmaya uygun olduğu ortaya konmuştur.Acinetobacter baumannii is a Gram-negative non-fermentative bacterial pathogen responsible for many hospital infections. Since its discovery, A. baumannii has become resistant to several antibiotics due to its intrinsic and acquired resistance mechanisms. The increasing prevalence of carbapenem-resistant A. baumannii (CRAB) has led to a search for alternative antimicrobial therapy and to the development of new therapeutic strategies. Bacteriophage (phage) therapy is a potential candidate for the treatment of multidrug-resistant (MDR) bacterial infections. In this study, it is aimed to isolate and characterize phages effective against CRAB from various water sources such as wastewater and lake and to investigate the lytic activity of these phages in clinical isolates. A. baumannii isolates were collected from different clinical specimens in Baskent University Ankara Hospital Infectious Diseases and Clinical Microbiology Laboratory. Carbapenem susceptibility was determined by disc diffusion method and Polymerase Chain Reaction (PCR) was used to detect blaOXA-23, blaOXA-24 and blaOXA-58 ve chromosomal blaOXA-51 carbapenem-resistance genes. The genetic relation between clinical A. baumannii isolates was determined by Pulsed-Field gel electrophoresis (PFGE). Water samples were taken periodically from various water sources for phage isolation. After the isolated phages were enriched and purified, their lytic activity was determined by a spot test. One-step growth curve, the multiplicity of infection (MOI), and thermal and pH stability of phages were evaluated. Transmission electron microscopy (TEM) was used to determine the morphologies and taxonomic families of phages. Restriction digestion and Sodium Dodecyl Sulphate-Polyacrylamide Gel Electrophoresis (SDS-Page) were applied for the molecular characterization and proteome analysis of phages. Chromosomal blaOXA-51 gene was detected in all of the clinical CRAB isolates, while blaOXA-23 was found in 73 of the isolates (n=73/96, 70%) and blaOXA-24 gene in 12 (=12/96, 12.5%). The blaOXA-58 gene was not detected in any of the isolates. PFGE revealed that the bacterial isolates were divided into 5 pulsotypes, including one major pulsotype. Four phages having lytic activity against CRAB A. baumannii were isolated from Baskent University Ankara Hospital wastewater, Kütahya wastewater, Kızılırmak and Kırıkkale horse stud wastewater. For φAb65, the latent period was 5 min, while for φAb31 and φAb69, it was 10 min. The latent period of φAb59 was 15 min. The burst size of φAb31, φAb59, φAb65 and φAb69 was 3500, 1699, 2600 and 118 PFU/CFU, respectively. All phages were thermally stable and tolerant to a wide pH range. TEM analysis revealed that phages belonged to Myoviridae family. Restriction analysis demonstrated that isolated phages had distinct digestion profiles. Evaluated phages in this study were found to be promising for further in vivo experiments and for usage as therapeutic agents to treat MDR bacterial infections.Item Lokalize alveoler defektlerin intraoral otojen onley kemik greftleri ile onarımında tünel ve krestal insizyon tekniklerinin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2014) Altıparmak, Nur; Uçkan, Sinau çalışmanın amacı; krestal ve tünel olmak üzere iki farklı insizyon tekniği kullanılarak hazırlanan alıcı bölgelerde meydana gelen komplikasyon oranlarının karşılaştırılmasıdır. u amaçla 2013 şubat -2014 ocak tarihleri arasında aşkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi kliniğine implant yaptırmak için başvuran ve alveoler kret atrofisi olan, 24-65 yaş aralığındaki gönüllü hastalar, cinsiyet ayırımı gözetilmeksizin çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilecek hastalar, ardışık olarak krestal insizyon tekniği ve tünel insizyon tekniği kullanılarak opere edilmiştir. Verici saha olarak mandibuler ramus veya simfiz bölgeleri kullanılmıştır. Kemik greftinin alınacağı bölgenin seçiminde; alıcı bölgenin lokalizasyonu, ihtiyaç olunan kemiğin kalite-kantititesi ve oluşabilecek cerrahi komplikasyonlar göz önünde bulundurulmuştur. Krestal ve Tünel gruplarında gerçekleştirilen ogmentasyon prosedürlerinin tamamında verici saha olarak mandibular ramus veya simfiz tercih edilmiştir. Otojen blok kemik greftleri, piezoelektrik cerrahi cihazı ile elde edilmiş ve alıcı sahaya iki vida (Syntess) ile fikse edilmiştir. lok kemik greftlerinin üzerinde trombositten zengin fibrin (TZF) membran olarak kullanılmıştır. 6 aylık bekleme süreci sonunda implant cerrahileri gerçekleştirilmiştir. Her iki grupta gerçekleştirilen operasyonlarda ve takip seanslarında minor komplikasyonlar (geçici parestezi, ılımlı enfeksiyon, greftte minor açılma), major komplikasyonlar (greftte major açılma, kalıcı parestezi, greft kaybına neden olan enfeksiyon), ameliyat süresi, Visual Analog Scala (VAS) parametreleri değerlendirilmiştir. vi Tünel grubunda; 33 hastada 5‟i bilateral olmak üzere 27 horizontal ve 11 vertikal ogmentasyon yapılmıştır. 38 ogmentasyon prosedürünün 16‟sında ramus, 22‟sinde simfiz verici saha olarak kullanılmıştır. Ogmentasyon yapılan 37 bölgeye, çapları 3.3, 4.1 ve 4.8 mm, uzunlukları 10 ve 12 mm olan toplam 59 implant (Straumann) yerleştirilmiştir Krestal grubunda; 35 hastada 2‟si bilateral olmak üzere 27 horizontal ve 10 vertikal ogmentasyon yapılmıştır. Ogmentasyon yapılan 34 bölgeye çapları 3.3, 4.1 ve 4.8 mm, uzunlukları 8, 10 ve 12 mm olan toplam 61 implant yerleştirilmiştir. Tünel grubunda; ogmente edilen 38 alıcı sahadan 4‟ünde minor açıklık meydana gelmiştir. Alıcı sahalardan 1‟inde meydana gelen major açıklık ve enfeksiyona bağlı olarak greft kaybedilmiştir. Krestal grubunda; ogmente edilen 37 alıcı sahadan 12‟sinde minör, 3‟ünde major açıklık meydana gelmiştir. 6 aylık izlem sonucunda, Tünel grubuna göre Krestal grubunda minör açılma sıklığı istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). 6 aylık izlem sonucunda, Krestal ve Tunel grupları arasında; ılımlı enfeksiyon, major açılma, greft kaybına neden olan enfeksiyon, ciltte ve mukozada parestezi, komşu dişte dişeti çekilmesi görülme sıklıkları istatistiksel olarak benzer bulunmuştur. Sonuç olarak; tünel insizyon tekniği ile hazırlanan alıcı sahalarda, otojen kemik greftleri ile ogmentasyon prosedürlerinin en sık karşılaşılan komplikasyonu olarak bildirilen insizyon hattındaki açıklık oranının anlamlı olarak daha az meydana gelmiş olması, minimal invaziv tünel tekniğinin sık kullanılan krestal insizyon tekniğine alternatif olarak kullanılabileceği görülmüştür.Item Hemodiyaliz uygulanan son dönem böbrek yetmezliği olan hastaların demografik özelliklerine göre beslenme durumlarının değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2017) Ekenci, Kübra Damla; Ercan, AydanBu çalışma kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda sosyodemogafik özelliklere göre beslenme durumunun belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Nisan-Mayıs 2017 tarihleri arasında bir diyaliz merkezinin üç farklı şubesinde en az 6 aylık sürede hemodiyaliz tedavisi alan, yaşları 23-85 yaş arasında değişen, 57‟si erkek (%44.5) 71‟i (%55.5) kadın toplam 128 hemodiyaliz hastası üzerinde yürütülmüştür. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalara yüz yüze görüşme yöntemi ile hastalık ve kişisel bilgilerini, yaşam tarzlarını ve beslenme alışkanlıklarını içeren anket formu uygulanmıştır. Hastaların üç günlük (bir diyaliz günü ve iki diyaliz dışı gün) besin tüketim kayıtları alınmıştır. Hastaların malnütrisyon durumunu değerlendirmek amacıyla „„Subjektif Global Değerlendirme‟‟(SGD), „„Beslenme Risk Taraması‟‟ (NRS-2002) ve „„Malnütrisyon İnflamasyon Skor‟‟ (MİS) testleri uygulanmıştır. Hastaların antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, diyaliz çıkışı vücut ağırlığı, triseps deri kıvrım kalınlığı (TDKK), üst orta kol çevresi (ÜOKÇ), üst orta kol kas çevresi (ÜOKKÇ), baldır çevresi ile el kavrama gücü ölçümleri alınmış ve biyoelektrik empedans analizi ile vücut kompozisyon analizi yapılmıştır. Son üç aya ait biyokimyasal parametreleri hasta dosyalarından alınmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaşlarının ortalaması 59.9±13.06 yıldır. Hastaların BKİ değeri erkeklerde ve kadınlarda sırasıyla 23.7±4.46 kg/m² ve 25.6±5.01 kg/m²„dir. SGD‟ye göre hastaların %8.6‟sı ağır malnütrisyonlu, %15.6‟sı hafif-orta malnütrisyonlu ve %75,8‟inin ise iyi beslenmiş olarak bulunmuştur. NRS-2002 „ye göre kadın hastaların %22.5‟inde beslenme riski mevcutken erkeklerde bu oran %21.1 olarak bulunmuştur (p>0.05). Genel toplamda ise hastaların % 21.9‟unda beslenme riskinin mevcut olduğu görülmüştür. NRS- 2002‟ye göre malnütrisyon riski olan hastaların %64.2‟si ilkokul ve altı eğitim düzeyine sahiptir. SGD‟ye göre ise hafif-orta derece malnütrisyonlu olan hastaların %50‟sinin ilkokul ve altı eğitim düzeyine sahip olduğu, ağır derece malnütrisyonlu olan hastaların %45.5‟inin okur yazar olmadığı, %36.4‟ünün ilkokul mezunu olduğu saptanmıştır. Hastaların eğitim düzeyleri ile NRS-2002 ve SGD sonuçları arasında istatistiksel fark bulunmuştur (p<0.05). Malnütrisyon inflamasyon skoruna göre (MİS), kadın hastaların ve erkek hastaların MİS ortanca değeri sırasıyla 6 puan ve 5 puan olarak bulunmuştur (p>0.05). Kadın ve erkek hastalarda MİS ile BKİ, vücut yağ oranı, yağsız vücut kütlesi, toplam vücut su miktarı, TDKK, ÜOKÇ, ÜOKKÇ, baldır çevresi, el kavrama gücü ve albümin değerleri arasında negatif yönde bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Hastaların MİS puanları ile SGD ve NRS-2002 arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu belirlenirken (p<0.05); eğitim ve gelir düzeyleri arasında ilişki saptanmamıştır (p>0.05). SGD‟ye göre ve NRS-2002‟ye göre malnütrisyonlu olduğu belirlenen bireylerde, antropometrik ölçümlerden BKİ, ÜOKÇ, ÜOKKÇ, baldır çevresi, el kavrama gücü değerleri ile biyokimyasal parametrelerden serum albümin değeri daha düşük, MİS değeri ise daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Diyaliz hastalarının beslenme durumlarının değerlendirilmesinde, malnütrisyon risklerinin ve derecesinin belirlenmesinde SGD, MİS, NRS-2002, antropometrik ölçümler, biyokimyasal parametreler dahil olmak üzere birden fazla yöntemin birlikte kullanılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Hemodiyaliz hastalarında değişik yaş grupları ve cinsiyet grupları için beslenme durumu saptanmasına yönelik çalışmalar arttırılmalıdır. This study was carried out to evaluate the relation between sociodemographic characteristics and nutritional status in the patients who were receiving hemodialysis treatment because of chronic kidney failure. The study was conducted on total 128 patients (between the ages 23 and 85) including 57 male and 71 female patients receiving dialysis treatment at least six months at three different private dialysis center between April 2017 and May 2017. The patients who accepted to be involved in the study filled out a questionnaire form including disease and personal information during the face to face interview. Food consumptions of the patients for three days (one dialysis day and two normal days) were recorded. Anthropometric measurements (height, dry body weight, triceps skinfold thickness, mid-upper arm circumference, mid-upper arm muscle circumference, calf circumference, handgrip strength) and body composition analysis by BIA were record. Blood values were taken from patient‟s file. „‟Subjective Global Assesment‟‟ (SGA),‟‟ Nutrition Risk Screening „‟(NRS-2002) and „‟Malnutrition Inflammation Score‟‟ (MIS) tests were performed to evaluate malnutrition status of the patients. The average age of the patients involved in the study was 59.9±13.06 years. Body mass indexes of the male and female patients were 23.7±4.46 kg/m² and 25.6±5.01 kg/m² respectively. According to SGA, it was found out that 8.6 % of the patients excessively malnourished, 15.6 % of the patients who experienced moderate malnourishment and 75.8 % of the patients well-nourished. According to NRS-2002, it was found out that 21.9 % of patients have the risk of developing undernutrition. MIS values of male and female patients were determined 5 and 6 points, respectively (p>0.05). According to NRS-2002, 64.2% of patients that were at risk of malnutrition had primary and lower level education. According to SGA, 50% of the patients with mild to moderate malnutrition had primary and lower level education, 45.5% of the patients with excessively malnourished were literate, and 36.4% were primary school graduates. There was a significant difference between the education levels of the patients and the results of NRS-2002 and SGA(p<0.05). There was a negative correlation between MIS score and BKI, fat percentage, lean body mass, total body water, triceps skinfold thickness, mid-upper arm circumference, mid-upper arm muscle circumference, calf circumference, handgrip strength, and serum albümin level in male and female patients (p<0.05). There was positive correlations between MIS with SGA and NRS 2002 in all patients (p<0.05). However, there is no correlation between MIS with educational attainment and level of income (p>0.05). According to SGA and NRS-2002, anthropometric measurements included BKI, mid-upper arm circumference, mid upper arm muscle circumference, calf circumference, handgrip strength; serum albümin level from biochemical parameters are lower in malnourished patients however MIS was higher in patients with malnutrition (p<0.05). As a result of the study, including SGA, MIS, NRS-2002, anthropometric measurements and biochemical parameters with more than one method should be used assesment of nutritional status in hemodialysis patients. However, further studies are required to determine nutritional status in hemodialysis patients for different age and gender groups.Item İşitme kaybı olan ve işitme cihazı kullanan okul çağı çocuklarında ebeveynlerin çocukların işitsel/sözel performansını Değerlendirme (EÇİPED) ölçeği ile günlük yaşam işitsel davranış (GYİD) ölçeği arasındaki ilişkinin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2022) Uslu, Şehriban Suzan; Erbek, Hatice SeyraBu çalışmanın amacı, okul çağındaki işitme kayıplı çocuklarda Ebeveynlerin Çocukların İşitsel/Sözel Performansını Değerlendirme (EÇİPED) ve Günlük Yaşam İşitsel Davranış (GYİD) ölçeklerinin skorlarının incelenmesi ve ölçek skorları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmada 7-12 yaşları arasındaki unilateral veya bilateral işitme cihazı kullanan okul çağı çocuklarının ebeveynlerini aracılığıyla günlük yaşamdaki işitsel performanslarını EÇİPED ve GYİD anketlerini kullanarak inceledik. EÇİPED ölçeği alt boyutları (sessiz ve gürültülü) ve GYİD ölçeği alt boyutları (işitsel sözel, işitsel farkındalık, sosyal/konuşma becerileri) ve genel puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p>0,05). Sonuç olarak GYİD ve EÇİPED ölçeklerinden birinin işitme kayıplı çocuğun günlük yaşamdaki performansını ölçmek için yeterli olabileceğini düşünmekteyiz. The aim of this study is to examine the scores of The Parents Evaluation of Aural/Oral Performance of Children (PEACH) and The Audıtory Behavıor In Everyday Lıfe (ABEL) scales in school-aged children with hearing loss and to examine the relationship between scale scores. In the study, we examined the daily life auditory performance of school-age children aged 7-12, using unilateral or bilateral hearing aids, using the PEACH and ABEL questionnaires. A statistically significant difference was found between the subdimensions of the PEACH scale (quiete and noise) and the subdimensions of the ABEL scale (auditory-verbal, auditory awareness, social/conversation skills) and overall scores (p>0.05). As a result, we think that one of the PEACH and ABEL scales may be sufficient to measure the performance of a child with hearing loss in daily life.Item Üniversite öğrencilerinde kuru göz sendromu ve etkileyen faktörlerin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) İnce, Esin Sultan; Uğurlu, ZiyafetKuru göz sendromu, dünya çapında en yaygın görülen oküler yüzey hastalığıdır. Yaşam kalitesini düşüren bir sendromdur. Bu araştırma, üniversite öğrencilerinde kuru göz sendromu ve etkileyen faktörlerin incelenmesine yönelik tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Araştırma Mayıs 2019-Kasım 2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi’ne bağlı farklı fakültelerde öğrenim gören öğrenciler ile yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 12.961 öğrenci oluşturmuş olup, tabakalı örnekleme yöntemi ile araştırmaya 400 öğrenci alınmıştır. Verilerinin toplanmasında kişisel bilgi formu, göz kuruluğunu ve etkileyen faktörlerin belirlenmesine yönelik Mcmonnies Kuru Göz Anketi, Oküler Yüzey Hastalık İndeksi ve öğrencilerin internet bağımlılığını değerlendirmek için Young İnternet Bağımlılığı Testi Kısa Formu kullanılmıştır. SPSS veri tabanına girilerek, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, Tukey ve Tamhane’s T2 testleri yapılmıştır. Araştırmanın bulguları doğrultusunda; öğrencilerin çoğunluğunun (%89,8) 25 yaş altında olduğu, yarıdan fazlasının (%62,0) kadın olduğu, çoğunluğunun (%95,2) kronik bir hastalığı olmadığı, yaklaşık yarısının (%51,0) göz hastalığı tanısının olduğu, yarısına yakının gözlük veya lens kullandığı (%47) ve tamamına yakının (%99,5) internet kullandığı saptanmıştır. Young İnternet Bağımlılığı Testi Kısa Formu sonucuna göre, öğrencilerin ortalama puanı 28,27±8,29 olarak belirlenmiş ve bu bulgu öğrencilerin internet bağımlılığının orta düzey ve üzerinde olduğunu göstermektedir. Öğrencilerin Oküler Yüzey Hastalık İndeksi sonucuna göre %19,7’si hafif, %15,6’sı orta ve %40’ı şiddetli kuru göz sendromu olduğu saptanmıştır. Oküler Yüzey Hastalık İndeksi puanı kadınlarda, 4.sınıflarda, gözlük veya lens kullananlarda, göz hastalığı tanısı alanlarda ve eğitim amaçlı internet kullananlarda daha yüksek çıkmıştır. Mcmonnies Kuru Göz Anketi sonucuna göre ise öğrencilerin %18,8’inde kuru göz sendromu olduğu belirlenmiştir. Mcmonnies Kuru Göz Anketi puanı 4.sınıflarda, gözlük/lens kullananlarda, göz hastalığı tanısı alanlarda, göz ameliyatı olanlarda ve eğitim amaçlı internet kullananlarda daha yüksek çıkmıştır. Mcmonnies Kuru Göz Anketi puanları ile Oküler Yüzey Hastalık İndeksi puanları arasında (r= 0,546, p=0,000) pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı korelasyon saptanmıştır. Oküler Yüzey Hastalık İndeksi puanı ile Young İnternet Bağımlılığı Testi Kısa Formu puanı arasında pozitif yönlü zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r= 0,227; p=0,000). Çoklu doğrusal regresyon analizine göre, öğrencilerin OYHİ puanındaki değişkenliğin %15,0’i modeldeki cinsiyet (β= 0,183, p˂0.001) ve göz hastalığı tanısı alma (β= 0,319, p˂0.001) bağımsız değişkenler tarafından açıklanmaktadır (R = 0,387, R2 = 0,150, Düzeltilmiş R2 = 0,143, F = 2,448, p <0,05). Sonuç olarak; Oküler Yüzey Hastalık İndeksine göre, öğrencilerde kuru göz prevalansının yüksek olduğu belirlenmiştir. Mcmonnies Kuru Göz Anketi ile OYHİ puanları arasında korelasyon olduğu, ancak Mcmonnies Kuru Göz Anketinin üniversite öğrencileri gibi genç popülasyonlarda kuru göz sendromunu belirlemeye yönelik duyarlılığın sınırlı olduğu bulunmuştur. OYHİ ile yapılan analizde cinsiyet (kadın olma) ve göz hastalığına sahip olmanın kuru göz sendromunu artıran faktörler olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda; üniversite öğrencilerinde kuru göz sendromu farkındalığının sağlanması ve kuru göz sendromunun erken tanı ve tedavisi için göz taramalarının yapılması önerilir. Dry eye syndrome, also known as dry eye, is the most common ocular suface disorder that erodes the quality of life. In this descriptive study, we investigated the incidence of dry eye syndrome and the factors associated with it among university students. The study was conducted between May-November 2019 among students from different faculties studying at Baskent University. From 12961 students in total,400 students were included in the study after stratified sampling was applied. Data was collected by using personal information form, Mcmonnies Dry Eye Questionnaire to investigate dry eye syndrome and associated factors, Ocular Surface Disease İndex and Young Internet Addiction Test Short Form for the evaluation of internet addiction among the participants. By entering the SPSS database, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis H, Tukey and Tamhane’s T2 tests were conducted. Most participants (89,8%) were aged less than 25 years, more than half of them (62,0%) were female, (95,2%) of the participants have no medical histroy of chronic disease, (51%) of them have eye diseases, 47% use glasses or contact lenses, while the majority (99,5%) use the internet. The mean value of Young Internet Addiction Test Short Form was 28,27±8,29 which could be interpreted as mild level addiction. According to the results of the students' Ocular Surface Disease Index, 19.7% of them had mild, 15.6% of them had moderate and 40% had severe dry eye syndrome. Ocular Surface Disease İndex scores were high in 4th year students, students who use eyeglasses or contact lenses, students with ocular disease history and students who use internet for educational purposes. 18,8% of the participants have dry eye syndrome based on Mcmonnies Dry Eye Questionnaire results. Ocular Surface Disease İndex scores were high in 4th year students, students who use eyeglasses/ contact lenses, students with ocular disease or ocular surgery history and students who use internet for educational purposes. There was a moderate positive correlation between Mcmonnies Dry Eye Questionnaire scores and Ocular Surface Disease İndex scores (r= 0,546, p=0,000). While there was a weak positive correlation between Ocular Surface Disease Index scores and Young Internet Addiction Test Short Form scores (r= 0,227; p=0,000). According to multiple linear regression analysis, 15,0% of the variability in students' OSDI score is explained by the independent variables gender (β = 0,183, p˂0,001) and have eye diseases (β = 0,319, p˂0,001) in the model (R = 0,387,R2 = 0,150, Adjusted R2 = 0,143, F = 2,448, p <0,05). As a result; according to the Ocular Surface Disease Index, it was determined that the prevalence of dry eye was high in students. It was found that there was a correlation between Mcmonnies Dry Eye Questionnaire and OSDI scores, but the sensitivity of Mcmonnies Dry Eye Questionnaire to detect dry eye syndrome in young populations such as university students was limited. In the analysis with OSDI, it was determined that gender (being a woman) and having eye disease are factors that increase dry eye syndrome. In line with these results; It is recommended to make eye screening for the awareness of dry eye syndrome in university students and for the early diagnosis and treatment of dry eye syndrome.Item Hemodiyaliz tedavisi gören kronik böbrek yetmezliği hastalarının tedavilerinin toplumsal cinsiyet yaklaşımı ile değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2016) A. Özdemir, Aydan; Akın, AyşeKronik hastalık grubu içinde toplumda önemli bir yer tutan kronik böbrek yetmezliği, böbrek fonksiyonunun kronik ve geri dönüşsüz kaybıdır. Tedavi sürecinde kendileri dışında birtakım gereç ve kişilere bağlı olma durumu bu hastaları fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik yönlerden olumsuz olarak etkilemektedir. Bu çalışmada; hemodiyaliz tedavisi uygulanan hastaların yaşam kalitelerinin “toplumsal cinsiyet bakışı ile” değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Başkent Üniversitesi Adana, Ankara ve İstanbul Eğitim ve Araştırma Merkezlerinde yürütülen bu çalışma, tanımlayıcı tipte bir araştırma olarak planlanmıştır. Araştırma evrenini bu eğitim araştırma hemodiyaliz merkezlerinde tedavi görmekte olan 18 yaş üzerindeki hastalar oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçilmemiş, çalışmaya katılma kriterlerini karşılayan ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan 378 hasta alınmıştır. Araştırmada veri toplamada araç olarak: katılımcılara yüz yüze uygulanacak anket formu ile sonrasında kendi kendilerine dolduracakları SF-36 formu kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 54±16,5 (19-85). Hastaların eğitim düzeylerine bakıldığında; kadınların erkelere göre daha düşük eğitim düzeyine sahip olduğu, Ankara’nın üniversite ve lisansüstü eğitim düzeyi açısından en yüksek değere (%32) sahip il olduğu görülmüştür. Yaşam kalitelerinin ölçülmesi için SF-36 bileşenleri (Fonksiyonel, Esenlik, Genel sağlık anlayışı, Global) değerlendirildiğinde, il bazında ve iller arasında erkek ile kadın arasında anlamlı fark olduğu, erkeklerin yaşam kalitelerinin (44,7±19,2) kadınlara (36,1±7) göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Azalan eğitim düzeyi ile birlikte ilk evlilik yaşının da azaldığı (ilkokul:17±2,9; ortaokul:18,1±3,6; lise: 23,8±4,9; üniversite: 25,7±3) görülmüş; gebelik sayısı ve canlı doğum sayısı ile tüm yaşam kalitesi parametreleri arasında istatistiksel anlamlı negatif ilişki saptanmıştır (r= -0,12). Öğrenim durumunun artmasına paralel olarak genel sağlık anlayışı, fonksiyonel durum, esenlik ve global yaşam kalitesi puanlarının yükseldiği ve bu farkların istatistiksel anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,000). Toplumsal cinsiyet önermeleri açısından illeri değerlendirdiğimizde; Adana ilinden katılan hasta gurubunun önermelere verdikleri cevaplar açısından diğer illerden daha ayrımcı olduğu bulunmuştur (Bekaret önemlidir: %97; Kadın kocasından dayak yiyorsa hak etmiştir: %64,8; Erkek yeterli para kazanıyorsa kadın çalışmamalıdır: % 81,2; Kadının temel görevi anneliktir: %90,3). Toplam puan değerlerine göre Adana’nın en ayrımcı (5,3±4,1) Ankara’nın (13,2±6,0) en eşitlikçi görüşe sahip il olduğu görülmüştür. Chronic Kidney Disease defined as the presence or absence of kidney damage and level of kidney function, has the greatest impact among chronic diseases when it comes to the public health problem. During treatment, Chronic Kidney Disease patients have to face negative impacts of being dependent to some devices and people in both physical, psychological, social, economic dimensions and family, social and business life dimensions. In this research; the aim was to evaluate the chronic disease patients’ quality of life through “Gender Role Perspective” who are under the treatment of hemodialysis treatment. This descriptive research was conducted at Başkent University Adana, Ankara and Istanbul Practice and Research Centers’ Hemodialysis Centers. During this research all patient population over 18 years has been included in the research with freewill of acceptance. 378 patients meeting all requirements were attended to the research voluntarily. During data collection two questionnaire forms were used. The first one was applied face to face and the second one since it was a SF-36 questionnaire form was asked to fill by themselves. The mean age of the participants is 54±16,5 (19-85). When we compare the educational levels of the cities Ankara has the highest percentage of the high education (University &Masters: 32%) where as Adana has the lowest (University &Masters: %3). The analyze of the interaction of components of SF-36 questionnaire form (Physical Functioning, Psychological Functioning, General Health, Global) and gender showed that male patients’ quality of life (44,7±19,2) is higher than women’s (36,1±7). The first marriage age is also decreasing with the low levels of education (primary: 17±2,9; middle: 18,1±3,6; high: 23,8±4,9;University: 25,7±3). There is a negative correlation between the number of pregnancy, live birth and all the components of quality of life (r= -0,12). The components of quality of life is also rising with the educational level and this relation has been found statistically significant (p=0,000). When all cities analyzed through the answers they have given to the suggestions based on gender discrimination, Adana has the most discriminative answers (Virginity is important: %97; If a woman is beaten by her husband then she deserves it: %64,8; If a man is making money enough to live with then his wife shouldn’t work: % 81,2; The main duty of a woman is motherhood: %90,3). When it comes to the total score of the suggestions, the results has shown that the most discriminative city is Adana (5,3±4,1) and the most equitable city is Ankara (13,2±6,0).