Browsing by Author "Yücel, A. Eftal"
Now showing 1 - 4 of 4
- Results Per Page
- Sort Options
Item Ankilozan spondilitli hastalarda infliksimab tedavisinin metabolik sendrom parametreleri, kardiyovasküler risk parametreleri ve framingham kardiyovasküler risk skoru üzerine etkileri(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2011) Ersözlü Bozkırlı, Emine Duygu; Yücel, A. EftalEnflamatuvar romatizmal hastalıklarda hızlanmıĢ ateroskleroz ve buna bağlı kardiyovasküler mortalitede artıĢ olduğu bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların ve insülin rezistansının geliĢiminde rolü olduğu düĢünülen tümor nekroz faktör alfanın ankilozan spondilitli hastalarda daha fazla eksprese edildiği gözlenmiĢtir. Ankilozan spondilitin; insülin rezistansı, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıkların artmıĢ riski ile iliĢkili bir hastalık olduğu bilinmektedir. Bir tümor nekroz faktör alfa antagonisti olan infliksimab‘ın bu parametreler üzerine pozitif etkinliklerinin gösterilmesi beklenmektedir. Literatürde infliksimab tedavisinin ankilozan spondilitli hastalarda insülin rezistansı, lipid parametreleri ve kardiyovasküler risk faktörleri üzerine etkilerini gösteren sınırlı sayıda çalıĢma mevcuttur. Framingham risk skorlama sistemi kardiyovaskülar hastalıkların 10 yıllık risk hesaplamasında kullanılan güvenilir bir yöntemdir. Ankilozan spondilitli hastalarda bilgimiz dahilinde infliksimab‘ın tedavi öncesi ve sonrasında Framingham risk skoruna olan etkisini inceleyen bir çalıĢma bulunmamaktadır. Bu çalıĢmada 1984 Modifiye New York Kriterleri‘ne göre Ankilozan spondilit tanısı almıĢ ve Ġnfliksimab tedavisine baĢlanması planlanan 30 hasta değerlendirildi. BaĢlangıçta ve ve 0., 2., 6. haftada 5 mg/kg dozda ilaç uygulandıktan 6 hafta sonra (12. hafta) açlık kan Ģekeri, insülin düzeyi, lipid profili, bel çevresi, bel/kalça oranı, vücut kitle indeksi, HOMA-IR, BASDAI, BASFI, ASQL ve Framingham risk skoru değerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrasında bel çevresi, bel/kalça oranı, vücut kitle indeksi, lipid parametreleri, insülin, HOMA-IR düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Açlık kan Ģekerinde anlamlı bir artma (p=0,001), trigliserid/HDL oranı (p=0,043) ve total kolesterol/HDL (p=0,041) oranında ise hafif anlamlı artma saptandı. Hem sistolik (p=0,000) hem de diyastolik kan basınçlarında (p=0,003) anlamlı azalma saptandı. Framingham risk skorunda ise hafif anlamlı (p=0,028) bir azalma saptandı. Bu azalmanın, sistolik kan basıncında oluĢan azalma ile anlamlı olarak korele olduğu saptandı. Kan basınçlarında oluĢan azalma hastalık aktivasyonunun azalmasına bağlı olarak hastaların daha az steroid olamayan antienflamatuvar ilaç kullanımı ile iliĢki olabileceği gibi, ilacın direkt etkisi ile de iliĢkili olabilir. Bir çok klinik ve toplum kökenli çalıĢma, sistolik kan basıncının kardiyovasküler hastalık geliĢiminde diyastolik kan basıncına göre daha önemli olduğunu göstermiĢtir. Bu nedenle çalıĢmamızda saptanmıĢ bulunan sistolik kan basıncındaki anlamlı düzeydeki azalma önemli bir bulgu olabilir. Sonuç olarak; iii infliksimab tedavisi baĢlanan hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerler karĢılaĢtırıldığı zaman sistolik, diyastolik kan basıncında anlamlı ve 10 yıllık Framingham risk oranlarında ise hafif anlamlı azalma saptanmıĢtır. Bu risk azalması kardiyovaskülar hastalıklar bu hastalıkta en önemli ölüm nedeni olduğu için önemli bir bulgu olabilir. Ancak antitümör nekroz faktör alfa tedavilerinin kardiyovasküler morbite ve mortalite üzerine etkilerinin tam olarak anlaĢılabilmesi için daha geniĢ hasta gruplarında, daha uzun takip süreleriyle yapılacak araĢtırmalara ihtiyaç vardır.Item İrritabl bağırsak sendromlu hastalarda fibromiyalji sendromu prevalansı(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2012) Sünger, Osman; Yücel, A. Eftalİrritabl bağırsak sendromu (İBS), kronik ve tekrarlayıcı karın ağrısı, diyare, kabızlık ve/veya karında şişkinlik ile seyreden fonksiyonel bir gastrointestinal bozukluktur. Fibromyalji sendromu (FMS), sık görülen, genellikle orta yaş kadınları etkileyen kronik bir yaygın ağrı sendromudur. İBS ile FMS, kronik yorgunluk sendromu, kronik pelvik ağrı, intersitisyel sistit, temporomandibüler eklem bozukluğu gibi hastalıklar arasında sıklıkla çakışma durumu görülmektedir. İBS ve FMS %32-65 gibi yüksek oranlarda birlikte görülmektedir. Bu sık birlikteliğin nedeni bilinmemektedir. Ancak benzer patofizyolojiden kaynaklandıkları ileri sürülmüştür. İBS ve FMS‟nin yaşam kalitesi üzerine ciddi olumsuz etkileri vardır. Çalışmadaki amacımız kendi hasta popülasyonumuzda İBS tanısı alan hastalarda FMS prevalansını araştırmaktır. Çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalına başvuran ve İBS tanısı konulan 38 kadın ve 12 erkek toplam 50 hastada yapıldı. Kontrol grubuna 50 sağlıklı kişi alındı. Hastalara, İBS tanısı Roma III kriterleri, FMS tanısı “American College of Rheumatology (ACR)” (Amerikan Romatoloji Cemiyeti)‟nin 1990 ve 2010 kriterleri kullanılarak konuldu. ACR 1990 kriterlerine göre 50 hastanın 13‟ü (%26) FMS tanısı aldı, ACR 2010 kriterlerine göre ise 15 (%30) hasta FMS tanısı aldı. Kontrol grubunnun hiçbirinde FMS saptanmadı. FMS tanısı alan ve almayan İBS grupları kontrol grubuyla duyarlı nokta sayısı ve şiddeti yönünden karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktaydı. Sonuç olarak, İBS‟de FMS görülme oranı yüksektir. Hastalar bu çakışma durumları açısından da değerlendirilmelidir.Item Karaciğer ve böbrek yetmezlikli hastaların invaziv enfeksiyonlarında crp yanıtının değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2009) Özdemir, Eylem; Yücel, A. EftalToplum ya da hastane kaynaklı enfeksiyonlar, hem gelismis hem de gelismekte olan ülkelerde mortalite ve morbitide nedeni olarak önemini hala korumaktadır. Enfeksiyonların tanı, teshisi ve takibi bazı özel durumlarda klinisyen için zor olabilmektedir. Kronik böbrek yetmezliği ve karaciğer sirozunda gerek hücresel, gerekse hümoral immünitenin baskılanmıs olması enfeksiyonlara yatkınlığı artırır. Bu hastalardaki artmıs intelökin (ĐL)-6 ve TNF (tümör nekroze edici faktör)-α sürekli enflamasyona neden olmakta araya giren enfeksiyon durumunda enfeksiyon tanısını zorlastırabilmektedir. Creaktif protein (CRP) enflamasyon ve enfeksiyon durumunda kan düzeyi artan pozitif akut faz reaktanıdır. CRP’nin %90’ı hepatosit endoplasmik retikulumunda sentezlenir. Karaciğer sirozunda CRP sentezinde azalma ve enflamasyon, kronik böbrek yetmezliğindeki bazal enflamasyon CRP takibinde klinisyenin bu grup hastalarda enfeksiyon tanı ve takibini zorlastırmaktadır. Çalısmamıza Baskent Üniversitesi Ankara Hastanesinde Ocak 1996 ile Haziran 2009 tarihleri arasında yatmıs ve invaziv enfeksiyon nedeniyle takip edilmis 48 karaciğer sirozu, 91 son dönem böbrek yetmezliği ve 93 kontrol (karaciğer ve böbrek yetmezliği olmayan) hastası olmak üzere toplam 232 hasta alındı. Enfeksiyon tanısı alan bu hastaların geriye dönük olarak antibiyotik baslanmadan önceki ilk CRP değeri CRP1, enfeksiyon dönemi takipteki en yüksek CRP değeri CRPmaks ve tedavi bitimindeki CRP değeri ise CRP2 olarak kaydedildi. CRP ile birlikte hastaların yası, cinsiyeti, takip edildiği tarih, eslik eden hastalıkları, enfeksiyon dönemi maksimum vücut sıcaklığı, kan beyaz küresi ve parçalı yüzdesi, albümin düzeyi, aldığı antibiyotikler, alınan kültürler ve üretilen mikroorganizmalar, böbrek ve karaciğer yetmezliğinde etyolojik nedenler kaydedildi. Böbrek yetmezlikli hastaların diyaliz tipi ve hemodiyalize girenlerin diyaliz yolu ile karaciğer sirozu olan hastaların Child-Pugh sınıflamasına göre skoru not edildi. Çalısma grupları arasında CRP1, CRPmaks ve CRP2 arasında anlamlı fark saptandı. Sırasıyla, p=0,001, p=0,001 ve p=0,042 idi. Kontrol, böbrek yetmezliği ve karaciğer sirozu için CRP1 sırasıyla ortalama; 111,4 (±104,0), 129,5 (±98,1), 61,8 (±65,6) CRPmaks; 188,3 (±112,7), 226,8 (±106,5), 91,6 (±69,2) ve CRP2; 53,4 (±52,2), 70,0 (±75,7), 39,2 (±43,5) olarak bulundu. Hasta gruplarında CRP yanıtını değerlendirmede bir diğer yol da CRP1 ile CRPmaks ve CRPmaks ile CRP2 arasındaki yüzde değisimleri saptamak idi. Hasta gruplarında CRP1 ile CRPmaks arasındaki yüzde değisimde anlamlı fark saptanmadı (p=0,764). Yani aynı oranda yanıt alınmaktaydı. Kontrol, böbrek yetmezliği ve karaciğer sirozunda değerler CRP1-CRPmaks sırasıyla 460,8 (±1144,1), 285,3 (±743,7), 296,3 (±638,1) idi. CRPmaks ile CRP2’nin yüzde değisimleri arasında hasta grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,003). Her üç hasta grubunda da invaziv enfeksiyonların tanı ve takibinde CRP önemli bir belirteçtir. Özellikle karaciğer sirozundaki enfeksiyonlarda ihmal edilen bu belirtecin hastanın kliniği ve diğer laboratuvar bulguları değerlendirilerek daha sık takip edilmesini öneriyoruz. Community or hospital originated infections, both developed and developing countries as a cause of mortality and morbidity still maintains its importance. Diagnosis of infection, diagnosis and follow-up may be difficult for some special cases clinician. Chronic renal failure and liver cirrhosis to the cellular, as well as humoral immunity is suppressed susceptibility to infections increases. These patients have increased IL-6 and TNF-α continuous inflammation leads to infection between the cases entering the infection can make diagnosis difficult. C-reactive protein (CRP) inflammation and infection in the blood situation increasing the level of positive acute phase protein. CRP 90% of hepatocytes endoplasmic reticulm is synthesized. Decrease in the synthesis of CRP and inflammation in liver cirrhosis, chronic kidney failure clinicians in monitoring this group basal CRP in patients with inflammatory infection makes it difficult for the diagnosis and follow-up. Our study Baskent University Ankara Hospital January 1996 and June 2009 between lying and invasive infections due to liver cirrhosis, 48 were follow-up, 91 endstage renal disease and 93 controls (liver and kidney failure are not) patients have received a total of 232 patients. Infection of these patients retrospectively diagnosed as a head without antibiotics before the first CRP CRP1 value, following the infection period, the highest CRP value CRP value at the end of CRPmaks and treatment were recorded as the CRP2. CRP of patients with age, gender, follow the date of the accompanying diseases, infection period, the maximum body temperature, blood WBC and percentage of fragmented, albumin level, has received antibiotics, taken cultures and microorganisms are produced, kidney and liver failure etiologic factors were recorded. Renal failure and hemodialysis patients entering dialysis type via the dialysis of patients with liver cirrhosis according to Child-Pugh classification score was noted. Study groups between CRP1, CRP2, and no significant difference between CRPmaks detected. Respectively, p = 0.001, p = 0.001 and p = 0.042, respectively. Control, renal failure and liver cirrhosis respectively, the average for CRP1; 111.4 (± 104.0), 129.5 (± 98.1), 61.8 (± 65.6) CRPmax; 188.3 (± 112, 7), 226.8 (± 106.5), 91.6 (± 69.2) and CRP2; 53.4 (± 52.2), 70.0 (± 75.7), 39.2 (± 43.5) as found. An evaluation of the vii patient group, CRP response in other ways between CRP1 and CRP2 with CRPmax and percentage changes CRPmax was to determine. The patient group, the percentage difference between the max and CRP CRP1 significant difference was found (p = 0.764). That same percentage of responses were received. Control, renal failure and liver cirrhosis, respectively, in the values CRP1-CRP max 460.8 (± 1144.1), 285.3 (± 743.7), 296.3 (± 638.1), respectively. Among patients with CRPmax percentage change CRP2 among groups was statistically significant difference (p = 0.003). All three patient groups and follow-up also in the diagnosis of invasive infection, CRP is an important marker. Especially in liver cirrhosis, infections neglected this and other laboratory markers of the patient's clinical findings are assessed and recommend more frequent follow.Item Son dönem böbrek yetersizliği olan ve renal replasman tedavisi alan hastalarda spondiloartropati sıklığı(2011) Özdemir, Uğur; Yücel, A. EftalDünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de son dönem böbrek yetersizliği (SDBY) prevalansı, renal replasman tedavisi alan ve hemodiyaliz tedavisi alan hasta sayısı artmıştır. Hemodiyaliz tedavisi altında SDBY süreci uzadıkça hastalarda diyaliz ile ilişkili amiloidoz ve renal osteodistrofiye bağlı komplikasyonlarda artış görülmektedir. Diyaliz ile ilişkili amiloidoz’da beta-2 mikroglobülin’in eklemlerde birikimine bağlı enflamasyon sürecininin başladığı, beta-2 mikroglobülin’in osteoklastik aktiviteyi artırması, sekonder hiperparatiroidi ve diğer metabolik etkenler nedeniyle subkondral kemik destüriksiyonunun geliştiği bilinmektedir. Bu faktörlere bağlı olarak hastalarda destrüktif spondiloartropati (SpA) gelişebilmektedir. Bu çalışmada SDBY tanısı ile izlenen ve düzenli hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda SpA sıklığı araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot Bu çalışmaya; Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesinde SDBY tanısı ile izlenen ve rutin hemodiyaliz programında olan tüm hastaların alınması planlandı. Çalışmaya toplam 139 hemodiyaliz alan hasta dahil edildi. Hastaların hepsinden tam kan sayımı, CRP, sedimentasyon, PTH, ALT, ferritin, albümin tetkikleri çalışıldı. Tüm hastalarda SpA ile ilişkili enflematuvar eklem ağrısı araştırılmış ve enflematuvar ağrısı olan hastalara karşılaştırmalı sakroiliyak grafi, her iki ayak lateral grafileri çekildi. Direkt grafide şüpheli sakroiliyiti olan hastalar sakroiliyak MR veya BT tetkiki ile sakroiliyit açısından araştırıldı. Lateral ayak grafilerinde radyolojik olarak entezopati varlığı araştırıldı. Entez bölgelerindeki kabarıklık derecesine göre entezopati varlığı 4 evreye ayrılarak belirlendi. Hastalarda ESSG ve Amor Kriter Setlerine uygun olarak SpA sıklığı, SpA tanısı ile hastaların demografik özellikleri, laboratuvar bulguları, radyolojik bulguları, klinik özellikleri arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Bulgular Çalışmamızda 139 hemodiyaliz hastasının 39’unda SpA ile ilişkili enflamatuvar tipte eklem ağrısı vardı ve enflamatuvar tipte ağrının eklemlerdeki iii dağılımı bel %72, sırt %62, boyun %56, kalça %56, omuz %68 bulundu. Grafi çekilen 44 hastanın 25’inde (%17,9) evre 1 ve üzeri sakroiliyit, 16’sında (%11,5) evre 2 ve üzeri sakroiliyit, 6’sında (%4,3) evre 3 sakroiliyit, 24’ünde (%54,5) evre 1 ve üzeri entezopati, 12’sinde (%27,2) evre 2 ve üzeri entezopati, sadece 1 (%2,2) hastada evre 3 entezopati tespit edilmiştir ve evre 4 entezopati tespit edilmemiştir. Amor Kriter Setine göre 139 hastanın 23’ünde (%16,5), ESSG Kriter Setine göre 139 hastanın 24’ünde (%17,3), Amor ya da ESSG birlikte düşünüldüğünde 139 hastanın 29’unda (%20,8) SpA tespit edilmiştir. Serum PTH yüksekliği ile SpA tanısı arasında (Amor Kriter Seti için P=0,027, ESSG Kriter Seti için anlamlı ilişki bulunmamıştır) ve primer etyolojik nedenler içerisinde nefrolitiyaz ile SpA tanısı arasında (Amor Kriter Seti için p=0,015, ESSG Kriter Seti için p=0,017) istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Hemodiyaliz süresinin uzunluğu ile SpA tanısı arasında isitatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (Amor Kriter seti için p<0,001, ESSG kriter seti için p=0,035). Evre 1 ve üzeri sakroiliyit varlığı ile tanı varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,029). Sonuç Bu çalışmada son SDBY olan hastalar arasında SpA sıklığı normal popülasyona göre oldukça fazla bulunmuştur. Diyaliz hastalarındaki SpA özellikle aksiyel tutulum göstermektedir. Diyaliz süresinin uzaması ve sekonder hiperparatiroidizm SDBY’de olan SpA için olası risk faktörleridir. SDBY olan hastalardaki SpA’da renal transplantasyon olası en etkili tedavi gibi görülmektedir, ancak bununla ilgili klinik çalışmalar yapılması gerekmektedir.