Browsing by Author "Kızıltan, Gül"
Now showing 1 - 20 of 53
- Results Per Page
- Sort Options
Item 20-49 Yaş arası gebe kadınların vitamin d destekleri kullanım durumları ile beslenme ve depresyon durumlarının karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Çukurovalı Soykurt, Seniha; Kızıltan, GülGebelik döneminde yeterli vitamin D alımı maternal ve fetal sağlığın devamlılığı ile olumsuz sonuçların önlenmesi açısından önemlidir. Vitamin D, gebelik ve plasenta ile ilişkili klasik olmayan işlevlerinin önemi üzerinde durmaktadır. Bu çalışma, 20-49 yaş arası gebelerin beslenme durumları, beslenme alışkanlıkları ve vitamin D destek kullanım durumu ile depresyon durumu arasındaki ilişkinin saptanması amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma, Aralık 2018 ile Ocak 2019 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği’ne başvuran 20-49 yaş arası 150 gebe üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin kişisel bilgileri, depresyon durumu, fiziksel ve besin tüketimindeki değişikliklere ilişkin bilgileri saptamaya yönelik anket formu uygulanmıştır. Gebelerin, besin tüketimleri ve beslenme durumları değerlendirilmiş, biyokimyasal parametreleri analiz edilmiştir. Çalışmada yer alan bireylerin yaş ortalaması 28.58 ± 5.94 yıl olarak saptanmıştır. Çalışmada yer alan bireylerin 75’i vitamin D kullanmakta, kalan 75’i kullanmamaktadır. Çalışmada yer alan bireylerden vitamin D kullananların ilk üç ayda kazanılan ağırlık ortancası 3.00 (IQR=4), kullanmayanların 4 (IQR=2) olarak saptanmıştır. Vitamin D kullanımı ile ilk üç ayda kazanılan vücut ağırlığı değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.005). Bireylerin serum D vitamini değerleri gebelik öncesi ve gebelik döneminde istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.001). Çalışmada yer alan bireylerden vitamin D kullananların Beck Depresyon Ölçek puan ortancası 9.00 (IQR=6), kullanmayanların 33.00 (IQR=13) olarak saptanmıştır. Vitamin D kullanımı ile ilgili puanlarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p<0.001). Sonuç olarak, vitamin D eksikliği ya da yetersizliğinin depresyonla ilişkili olduğunu gösteren, özellikle epidemiyolojik çalışmalardan elde edilen kanıtlar olmasına karşın, bu kanıtlar klinik çalışmalardan elde edilen sonuçlarla henüz yeterince desteklenmemektedir. Bu durumun detaylı incelenmesi için daha büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. The sufficient intake off vitamin D during a women pregnancy is very important to prevent potential health problems and insure the health of both mother and baby troughout the pregnancy. The most recent research focused on the importance of functions which do not have a known connection with pregnancy, the placenta and vitamin D. This work of research, was planned and implemented with the purpose of determining the probable correlation between the development of depression and the condition of women who take vitamin D supplements. Their food intake, their eating habits and their attitude towards food were taken into account. Research was conducted on 150 pregnant women aged between 20-49 admitted to Ankara Ataturk Training and Research Hospital the Obstetrics and Gynecology Department between December 2018 and January 2019. A questionnaire consisted of personal information and data gathered from each of the participants to determine the affect on their food intake, depressive mood and physical dietary changes. Serum vitamin D levels were analyzed in Ankara Atatürk Training and Research Hospital Biochemistry Laboratory. In the clinic, general characteristics, food consumption and nutritional status of pregnant women who underwent physical examination were evaluated and biochemical analyzes were performed. The average age of participants in the study was found to be 28.58 ± 5.94 years. 75 of the individuals in the study used vitamin D and the remaining 75 did not used. The median weight gain in the first three months was found to be 3.00 (IQR= 4) and 4 (IQR = 2), respectively. On the basis of the use of vitamin D, the weight values obtained in the first three months showed a statistically significant difference. Serum vitamin D values of the individuals demonstrated statistically significant differences before and during pregnancy. The mean Beck Depression score was found to be 9.00 (IQR= 6) and 33.00 (IQR = 13), respectively. Relative scores were found to be statistically significant (p <0.001). As a result of the research, although evidence from vitamin D deficiency or insufficiency is associated with depression, especially from epidemiological studies, this evidence is not yet sufficiently supported by the results from clinical trials. Further studies are needed to investigate this situation in detail.Item Adölesan voleybol oyuncularının beslenme bilgi düzeyleri, beslenme durumları ile sıvı tüketimlerine beslenme eğitiminin etkisi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2017) Onbaşı, Zeki Çağın; Kızıltan, GülBu çalışma, adölesan voleybol oyuncularının beslenme bilgi düzeyleri, beslenme durumları ile sıvı tüketimlerine beslenme eğitiminin etkisinin saptanması amacıyla planlanmıştır. Araştırma, Türkiye Voleybol Federasyonu bünyesindeki TVF Proje takımında oynayan yaşları 15-17 arası olan 13 erkek profesyonel voleybol oyuncusu ile yapılmıştır. Araştırma kapsamında çalışmaya katılan adölesan sporculara 4 hafta boyunca haftada bir saat, sağlıklı beslenme ve sporcu beslenmesi konularında eğitim verilmiştir. Eğitimlerden önce çalışmaya katılan adölesan sporculardan genel bilgi alınmıştır. Sporculara eğitim öncesinde ve sonrasında besin tüketim sıklığı ve beslenme bilgi düzeyi formu ile 2 günlük fiziksel aktivite kayıt formu uygulanmıştır. Aynı şekilde eğitim öncesi ve sonrası olmak üzere voleybolcuların vücut ağırlığı ve boy uzunlukları ölçülmüştür. Ayrıca voleybolcuların vücut yağ yüzdeleri, vücut yağ kütleleri, yağsız doku kütleleri ve vücut sıvı kütleleri biyoelektirik impedans cihazı ile ölçülmüştür. Çalışmaya katılan voleybolcuların yaş ortalamaları 16.4±0.77 yıldır. Sporcuların profesyonel olarak voleybol oynama süreleri ortalama 5±3.54 yıldır. Voleybolcuların eğitim öncesi ortalama (Beden Kütle İndeksi) BKİ’leri 21.8±1.70 kg/m2 iken, eğitim sonrası 22.8±1.85 kg/m2 olarak değişmiştir (p<0.05).Voleybolcuların eğitim öncesi ortalama vücut yağ yüzdeleri %11.8±4.52 iken, eğitim sonrası %11.7±4.41 olarak değişmiştir (p>0.05). Sporcuların eğitim öncesi ortalama yağsız doku kütleleri 70.4±5.19 kg iken, eğitim sonrası 71.2±5.63 kg olarak değişmiştir (p>0.05). Voleybolcuların ortalama günlük total enerji gereksinimleri Harris-Benedict denklemine göre 3108.2±240.7 kkal, Schofield denklemine göre 3188.4±257.10 kkal olarak bulunmuştur. Voleybolcuların eğitim öncesi karbonhidratlardan gelen enerji yüzdeleri ortalama %47±6.59 iken eğitim sonrası %42.2±5.04 olarak bulunmuştur (p<0.05). Sporcuların eğitim öncesi ortalama protein alımları 108.1±41.08 g iken eğitim sonrası 136.1±29.73 g olarak saptanmıştır (p<0.05). Voleybolcuların enerjinin proteinden gelen oranlarının ortalaması eğitim öncesi %15.3±3.64 iken, eğitim sonrası %18.8±2.37 olarak belirlenmiştir (p<0.05). Sporcuların eğitim öncesi ortalama sükroz alımları 76.0±50.86 g iken eğitim sonrası 52.6±33.32 g’a azalmıştır (p<0.05). Eğitim öncesi fruktoz alımları da 21.2±13.89 g iken eğitim sonrası 12.9±6.29 g olarak belirlenmiştir (p<0.05). Eğitim sonrası ortalama B2, niasin ve B12 vitamini alımları artmıştır (p<0.05). Voleybolcuların süt ve süt ürünleri grubundan tükettikleri besinlerin ortalama miktarları eğitim öncesi 522.6±409.18 g iken eğitim sonrası 861.0±356.25 g olarak belirlenmiştir (p<0.05). Sporcuların et, balık, tavuk ve kurubaklagil grubundan tükettikleri besinlerin ortalama miktarları eğitim öncesi 155.0±75.06 g iken eğitim sonrası 202.3±53.11 g olarak artmıştır (p<0.05). Sporcuların ortalama su tüketimleri eğitim öncesi 1769.0±897.23 ml iken eğitim sonrası 2369.2±534.58 ml olarak artmıştır (p<0.05). Voleybolcuların beslenme bilgi düzeyi sorularına verdikleri doğru cevap sayısı eğitim öncesi 8.2±2.16 iken, eğitim sonrası 12.6±2.17’dir (p<0.05). Sonuç olarak 4 hafta boyunca haftada bir saat verilen beslenme eğitimi, adölesan voleybol oyuncularının beslenme bilgi düzeylerini anlamlı şekilde artırmış, besin tüketimlerinin olumlu yönde değişmesini sağlamıştır. This study was planned to determine the effect of nutrition education program on nutrition knowledge, nutrition status and fluid intake of adolescent volleyball players. Research was conducted with 13 male professional volleyball players aged between 15 and 17, who were participant of TVF Project team in Turkish Volleyball Federation. Within the scope of the research, nutrition education including healthy diet and sport nutrition subjects, is provided to adolescent volleyball players for 1 hour per week along 4 weeks as an intervention. Before the intervention, general information related to the participants was collected. Before and after the intervention, food consumption frequency questionnaire, nutrition knowledge assessment and two-day physical activity form were applied by the researcher. Volleyball players’ body weight and height ware measured. In the same way, body fat percentage, body fat mass, fat free mass and body water mass of the adolescent volleyball players were measured with bioelectrical impedance device. Mean age of the volleyball players was 16.46±0.776 years. As professionals, the players had been playing volleyball for 5±3.54 years in average. While the players’ mean BMI was 21.8±1.70 kg/m2, after the intervention, it changed to 22.8±1.85 kg/m2 (p<0.05). Before the intervention, mean body fat percentage of the players was %11.8±4.52 and it changed to %11.7±4.41 after the intervention (p>0.05). While mean fat free mass of the players was 70.4±5.19 kg, it changed to 71.2±5.63 kg after the intervention. According to Harris-Benedict equation, mean energy requirement of the players was 3108.2±240.7 kcal and according to Schofield equation, it was 3188.4±257.10 kcal. It was found that the players’ mean percentage of energy arising from carbohydrates was %47±6.59 before the intervention and that it was %42.2±5.04 after the intervention (p<0.05).It was detected that the mean protein intake of the players was 108.1±41.08 g before the intervention and that it was 136.1±29.73 g (p<0.05) after the intervention. While the players’ mean percentage of energy arising from protein was %15.3±3.64, it was determined that it was %18.8±2.37 after intervention (p<0.05). It was designated that the players mean sucrose intake was 76.0±50.86 g before the intervention, and that it decreased to 52.6±33.32 g after the intervention (p<0.05). It was determined that the players’ fructose intake was 21.2±13.89 g before the intervention, and it was 12.9±6.29 g after the intervention (p<0.05). While average niacin, B12, and B2 intake of the volleyball players increased when compared to before intervention (p<0.05). Average amount of dairy products that the volleyball players consumed was 522.6±409.18 g before the intervention and it increased to 861.0±356.25 g (p<0.05). It was designated that average amount of consumed nutrition from meat, fish, chicken and legume groups was 155.0±75.06 g before the intervention and it was 202.3±53.11 g after the intervention (p<0.05). While the average water intake of the players was 1769.0±897.23 ml before the intervention, it increased to 12.6±2.17 (p<0.05). As a result, providing 4-week nutrition education for one hour per week significantly increased nutrition knowledge of the adolescent volleyball players and it led dietary intake of the players to change in a positive way.Item Akdeniz diyetine uyum ile kanser riski arasındaki ilişkinin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2021) Uçak, Selin; Kızıltan, GülÇalışma, yeni tanı almış kanser hastaları ile kanser tanısı almamış bireylerin Akdeniz diyetine uyumları ile kanser riski arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Çalışma Aralık 2019-Mart 2020 tarihleri arasında Özel Antalya Medical Park Hastanesi Medikal Onkoloji Polikliniğine başvurmuş uygun kriterdeki 128 kanser hastası (vaka grubu) ve 128 kontrol grubu olmak üzere, toplam 256 birey ile gerçekleştirilmiştir. Bireylerin kişisel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, hastalık durumuna ilişkin bilgiler ve antropometrik ölçümleri anket formuna kaydedilmiştir. Bireylerin beslenme durumlarının belirlenmesinde Besin Tüketim Sıklık formu kullanılmıştır. Bireylerin Akdeniz diyetine uyumu Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması vaka grubu için 54.1± 8.56 yıl, kontrol grubu için 49.9 ± 10.24 yıldır. Vaka grubunun %59.4’ünün, kontrol grubunun %33.6’sının ailesinde kanser geçmişi olduğu saptanmıştır. Vaka grubundaki bireylerde en sık görülen kanser türleri meme, akciğer ve kolon ve rektum kanserleri (sırasıyla %44.5, %14.8, %14.8) olarak belirlenmiştir. Vaka grubunun %64.1’inde, kontrol grubunun %44.5’inde komorbid hastalık görülmüştür. Bireylerin antropometrik ölçümleri Beden Kütle İndeksi (BKİ) ile değerlendirilmiştir. BKİ ortalaması vaka grubundaki erkeklerde 27.1±4.80 kg/m² ve kadınlarda 27.9±5.19 kg/m² olarak, kontrol grubundaki erkeklerde 27±2.99 kg/m² ve kadınlarda 26.6±3.83 kg/m² olarak belirlenmiştir. Vaka grubunda meyve tüketim sıklığının kontrol grubundan yüksek olduğu, sebze tüketim sıklığının ise daha düşük olduğu görülmüştür. Vaka grubunun şekerli besin tüketme sıklığının kontrol grubundan yüksek olduğu belirlenmiştir. Bireylerin Akdeniz diyetine uyumu, vaka grubu için; %61.2’si uyumsuz, %28.9’u kabul edilebilir derecede uyumlu ve %3.9’u sıkı uyumlu, kontrol grubu için; %68’i uyumsuz, %27.3’ü kabul edilebilir derecede uyumlu ve %4.7’si sıkı uyumlu bulunmuştur. Her iki gruptaki erkeklerin ve kadınların kendi aralarında Akdeniz diyetine uyum ortalamaları arasında anlamlı fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Bireylerin Akdeniz diyetine uyumlarına göre antropometrik ölçümleri arasında istatistiksel açıdan önemli bir farkın olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Vaka grubunda Akdeniz diyetine uyum göstermeyenlerin sükroz, fruktoz, toplam yağ, tekli doymamış yağ asidi, doymuş yağ asidi ve çinko alımı kontrol grubundan düşük bulunurken (p<0.05), toplam posa, çözünür posa ve B6 vitamini alımı kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0.05). Vaka grubunda Akdeniz diyetine sıkı uyum gösterenlerin toplam enerji ve fruktoz alımı kontrol grubundan yüksek bulunurken (p<0.05), toplam posa, çözünür posa, çözünmez posa, B1 vitamini, potasyum ve magnezyum alımı kontrol grubundan daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak bu çalışma, kanser hastası bireylerin, toplumun kalanına göre beslenme alışkanlıklarındaki farkı ortaya koymuş. Ayrıca kanser ve Akdeniz diyeti arasındaki ilişki hakkında bilgi sunmuştur. The study was conducted with the aim of determining the relationship between the compliance with the Mediterranean diet and cancer risk of newly diagnosed cancer patients and participants who have not been diagnosed with cancer. The study was conducted with 265 individuals, including 128 cancer patients (case group) in suitable criteria, who applied to Private Antalya Medical Park Hospital Medical Oncology Outpatient Clinic and 128 in control group between December 2019-March 2020. Personal characteristics, nutritional habits, situations of physical activity, information about acquired diseases and anthropometric measurements of individuals were recorded in the questionnaire. Food Frequency Questionnaire was used to determine the nutritional status of individuals. Mediterranean Diet Adherence Scale was used to determine the adherence to the Mediterranean diet. The mean age of individuals were 54.1±8.56 years and 49.9±10.24 years for case group and control group, respectively. It was determined that 59.4% of the case group and 33.6% of the control group had a family history of cancer. The most common types of cancer in the case group were determined as breast, lung, colon and rectal cancers (44.5%, 14.8%, 14.8%, respectively). Comorbid diseases were observed in 64.1% of the case group and 44.5% of the control group. Body Mass Index (BMI) was used to evaluate the anthropometric measurements of individuals. The mean BMI was determined as 27.1±4.80 kg/m² and 27.9±5.19 kg/m² for men and women in the case group, respectively. The mean BMI was determined as 27±2.99 kg/m² and 26.6±3.83 kg/m² for men and women in the control group, respectively. It was observed that the frequency of fruit consumption in the case group was higher than the control group, while the frequency of vegetable consumption was lower. It was determined that the frequency of sugary food consumption of the case group was higher than the control group. Adherence of individuals with the Mediterranean diet, for the case group and control groups, 61.2% are incompatible, 28.9% are acceptable, 3.9% are strictly compatible and 68% are incompatible, 27.3% are acceptable, 4.7% for case group and control group, respectively. It was determined that there was no significant difference between the average compliance of men and women to Mediterranean diet in the case and control groups (p>0.05). It was determined that there was no statistically significant difference between the anthropometric measurements of individuals according to their adaptation to the Mediterranean diet (p>0.05). The daily intake of sucrose, fructose, total fat, monounsaturated fatty acid, saturated fatty acid and zincwere observed lower in case group, who incompatible with the Mediterranean compared control group (p<0.05). The daily intake of total fiber, soluble fiber and vitamin B₆ were observed higher in case group, who incompatible with the Mediterranean compared control group (p <0.05).The daily intake of total energy and fructose were observed higher in case group, who strictly complied with the Mediterranean diet comparedcontrol group (p <0.05). The daily intake of total fiber, soluble fiber, insoluble fiber, vitamin B₁, potassium and magnesium were lower incase group, who strictly complied with the Mediterranean diet comparedcontrol group (p <0.05). As a result, this study revealed the difference in the nutritional habits of cancer patients and rest of the society. Also provided information on the relationship between cancer and the Mediterranean diet.Item Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan Türk göçmenlerin beslenme alışkanlıklarının kültürel değişiminin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2019) Aysin, Elif Adil; Kızıltan, GülAmerika’da günümüze kadar farklı göçmen grupların beslenme alışkanlıklarının kültürel değişimi incelenmiştir. Türk göçmenlere ait bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışma, göçmen Türk toplumunda beslenme alışkanlıklarının kültürel değişimleri değerlendirmek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Bu çalışmaya Türkiye’de doğmuş, Amerika’ya göç etmiş, ABD'nin İndiana Eyaleti-lndianapolis ve çevresinde yaşayan, 19 yaş ve üstü yetişkin bireyler alınmıştır. Çalışmaya Aralık 2017-Nisan 2019 tarihleri arasında kronik, metabolik ve psikiyatrik herhangi bir hastalığı ve madde bağımlılığı olmayan ve besin alimim etkileyecek herhangi bir ilaç kullanmayan, gebe ve emzikli olmayan bireyler dahil edilmiştir. Çalışma 61 ’i kadın 26’sı erkek olmak üzere toplam 87 birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin kişisel bilgileri, antropometrik ölçümleri anket formuna kaydedilmiş, diyetin kültürleşme durumunu belirlemeye yönelik Batı Diyeti Ölçeği (Westem Dietary Acculturation) kullanılmış, ayrıca beslenme durumunu saptamaya yönelik 24 saatlik besin tüketim kayıdı ile beslenme alışkanlıklarını belirlemeye yönelik besin tüketim sıklık formu uygulanmıştır. Bu çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması erkeklerde 39.9±10.27 yıl, kadınlarda 39.4±7.71 yıldır. Bireylerin %28.7’si 6-10 yıl, %27.6’sı 15 yıl üzeri, %25.3’ü ise 2-5 yıldır Amerika’da yaşamaktadır. Göç ettikten sonra bireylerin %52’si yeme alışkanlıkların değiştiğini, %17’si kesinlikle değiştiğini, %23’ü ise değişiklik olmadığını belirtmiştir. Bireylerden yeme alışkanlıkları değişmedi diyenlerin Batı diyeti ölçeği skorları daha düşük olup, değişti ve kesinlikle değişti diyenlerin batı diyeti ölçeği skorları daha yüksektir (p<0.05). Hem erkek hem kadınların göç öncesinde daha az sıklıkla öğün atlarken göç sonrası daha sık öğün atladıkları saptanmıştır. Göçten önce erkeklerde en çok öğle yemeği, kadınlarda sabah kahvaltısı atlanırken, göçten sonra hem erkeklerde hemde kadınlarda öğle yemeği en çok atlanan öğün olmuştur. Yalnız yaşayan bireyler ile Türk eş ve ailesi ile yaşayan bireylerin Batı ölçeği skoru ortalaması sırasıyla 7.5±2.37 ve 5.36±1.92’dir (p<0.05). Kadınlarda vücut ağırlık ortalaması 65.0±9.89 kg, erkeklerin vücut ağırlık ortalaması 83.1±11.43 kg’dır. Göçten sonra vücut ağırlık değişimleri değerlendirildiğinde; kadınlarda ortalama 5.6±6.15 kg erkeklerde ise ortalama 8.1±7.48 kg ağırlık kazanımı saptanmıştır. Amerika’ya göçten sonra ağırlık değişimi ile Batı ölçeği skoru arasındaki ilişki önemli bulunmuştur (p<0.05). Kadınlarda BKİ ortalaması 24.8±4.54 kg/m2 erkeklerde ise 27.2±3.11 kg/m2 dir. Bireylerin Amerika’da yaşam sürelerine göre BKİ’leri kıyaslandığında 11-15 yıl yaşayanlar ile, 16 yıl üzeri Amerika’da yaşayanların BKİ’leri arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Fiziksel aktivite, tüketilen CHO, glikoz miktarı, früktoz miktarı, bel/kalça oranı ile Batı diyet ölçeği arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin beslenme durumları ve besin tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde diyetle enerji alım ortalamaları erkeklerde 1594.3±573.34 kkal (891.9-3593 kkal), kadınlarda 1306.4±386.49kkal (336.1-2280.8 kkal) olarak bulunmuştur. Genel olarak göçten sonra bireylerin yoğurt, ayran tüketimlerinde azalma olduğu saptanmıştır. Beyaz peynir, kaşar peynir tüketimleri azalırken krem peynir tüketimlerinde artış olmuştur. Bireylerin kırmızı et, tavuk, yumurta tüketimleri artmıştır. Kurubaklagil, tam tahıl/kepekli ekmek, kahvaltılık tahıl tüketimleri artarken, bulgur ve beyaz ekmek tüketimleri azalmıştır. Ayrıca börek-çörek tüketiminde de azalma olmuştur. Yeşil yapraklı ve diğer sebzelerin tüketimde, meyve tüketimde azalma olmuştur. En fazla tüketim artışı kahve tüketimde olmuştur. Göç sonrası toplumların beslenme alışkanlıklarında, besin tüketimlerinde ve antropometrik ölçümlerinde farklılıklar oluşmaktadır. Göç sonrası oluşabilecek beslenme ve diyet ile ilişkili önlenebilir hastalıklar için farkındalığın oluşturulup, göçmenlerin sağlığının korunması ve iyileştirilmesi için diyetin kültürel değişiminin iyi anlaşılması, değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Nutritional habits of different immigrant groups in the US have been studied to date. So far, There is no study on Turkish immigrants. This study was planned and conducted to evaluate the cultural changes of Nutritional Habits in immigrant Turkish society. In this study, 19 years of age and older adult individuals were bom in Turkey, who emigrated to the United States and they live in Indianapolis-Indiana and surrounding areas were taken. The study was conducted between December 2017 and April 2019. individuals who do not have any chronic-metabolic or psychiatric diseases, are not addictive and do not use any drugs that affect food intake, non-pregnant and non-lactating were included. The study was conducted on a total of 87 individuals, of which 61 were female and 26 were male. Personal information and anthropometric measurements of the individuals were recorded in the questionnaire, Westem Dietary Acculturation was used to determine of dietary acculturation, and 24-hour food consumption record was used to determine the nutritional status and the food consumption frequency form was used to determine the eating habits. The mean age of the participants was 39.9 ± 10.27 years in males and 39.4 ± 7.71 years in females. 28.7% of individuals have been living in the USA for 5-10 years, 27.6% över 15 years and 25.3% for 2-5 years. After migration, 52% of the individuals stated that their eating habits changed, 17% defınitely changed, 23% stated that there was no change. The Westem diet scale scores of the individuals who stated that their eating habits did not change were lower, changed and those who said that they certainly changed the westem diet scale scores were higher (p <0.05). It was found that both men and women skipped meals less frequently before migration and more frequently after migration. The most skipped meals before migration was lunch for male while breakfast was skipped in women, both men and women were the most skipped meals is lunch after migration. The mean Westem scale score of the individuals living alone and those living with the Turkish spouse and family was 7.5 ± 2.37, 5.36 ± 1.92, respectively (p <0.05). The mean body weight of women was 65.0 ± 9.89 kg and the mean body weight of men was 83.1 ± 11.43 kg. When body weight changes are evaluated after migration; mean weight gain was 5.6 ± 6.15 kg for females and 8.1 ± 7.48 kg for males. The relationship between weight change after migration to America and Westem scale score was found to be signifıcant (p<0.05). The mean BMI in women was 24.8 ± 4.54 kg/m2 and in men it was 27.2 ±3.11 kg/m2. When the BMI of the individuals were compared according to the duration of their stay in the USA, the difference between the BMI of those who lived 11-15 years and those who lived in the USA över 16 years was found to be statistically signifıcant (p<0.05). The relationship between the Westem diet scale and physical activity, amount of CHO consumed, amount of glucose, amount of fructose and Waist / Hip ratio were found to be statistically signifıcant (p<0.05). When the nutritional status and food consumption habits of the individuals were evaluated, the average energy intake was found to be 1594.3 ± 573.34kcal (891.9-3593kcal) in males and 1306.4 ± 386.49kcal (336.1-2280.8 kcal) in women. In general, after the migration, it was determined that the consumption of yoghurt and ayran was decreased. White cheese, cheddar cheese consumption decreased while cream cheese consumption increased. Red meat, chicken, egg consumption of individuals increased. While the consumption of legumes, whole grain / whole wheat bread and breakfast cereals increased, the consumption of bulgur and white bread decreased. There was also a decrease in the consumption of pastries. There was a decrease in consumption of green leafy and other vegetables, consumption of fruit. The highest consumption increase was in coffee consumption. There are differences in nutritional habits, food consumption and anthropometric measurements of post-migration societies. It is important to understand and evaluate the cultural change of the diet in order to protect and improve the health of migrants by creating awareness for nutrition and diet- related preventable diseases that may occur after migration.Item Annelerin bebek beslenmesine yönelik bilgi, tutum davranışları ile postpartum depresyon durumlarının değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2019) Doğan, Gülşah; Kızıltan, GülBu çalışma, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde pediatri kliniğinde yatan ve pediatri polikliniğe başvuran yaşları 0-36 ay olan bebeklerin annelerinin bebek beslenmesine yönelik bilgi, tutum ve davranışları ile postpartum depresyon durumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Aralık 2018 – Mart 2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi pediatri kliniğinde yatan ve pediatri polikliniğe başvuran yaşları 0-36 ay olan bebeklerin anneleri üzerinde yürütülmüştür. Annelerin demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri, genel özellikleri , bebek beslenmesine ilişkin bilgi düzeylerini sorgulayan sorular anket formu ile sorgulanmıştır. Annelere Bebek Beslenmesi Tutum Ölçeği (IOWA) uygulanmıştır. Annelere postpartum depresyon durumlarını değerlendirmek amacıyla yaşam kalitesi soruları yine anket formu ile sorgulanmıştır. Annelerin yaş ortalaması 30.5±5.89 yıl olup yaşları 18-45 yaş arasındadır. Beden kütle indeksi (BKİ) gruplamasına göre annelerin %1.9’u zayıf (<18.5 kg/m2), %53.3’ü normal (18.5-24.9 kg/m2), %26.6’sı hafif şişman (25-29.9 kg/m2) ve %17.1’i şişman (≥30 kg/m2) olduğu saptanmıştır. Annelerin %25.7’si bebeklerini sadece anne sütü ile , %42.9’u anne sütü ve tamamlayıcı besinlerle ve %31.4’ü sadece tamamlayıcı besilerle besledikleri tespit edilmiştir. Annelerin %91.4'ü bebeklerine ilk 6 ay sadece anne sütü verilmesi gerektiğini düşünmektedir. Sadece anne sütü alan bebeklere ekstra su verilmesine gerek olmadığı düşünen %74.3 anne saptanmıştır. Annelerin IOWA puan ortalamaları, 57.8±8.43 olarak belirlenmiştir. Eğitim durumu yükseldikçe annelerin IOWA toplam puanı artmaktadır (ilköğretim 55.0±6.32, lise 56.1±8.74 ve üniversite 60.4±8.48) ve ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Evli olan annelerin IOWA toplam puanı dul/boşanmışlara göre daha yüksektir ( evli 58.4±8.62, dul/boşanmış 53.2±4.76) aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır ( p<0.05). Çalışan annelerin IOWA toplam puanı çalışmayanlara annelere göre daha yüksektir ( çalışan 59.3±8.67 çalışmayan 55.7±7.63) ( p<0.05). Bebeklerin şu an ki ağırlıkları ile IOWA toplam puanı arasında negatif yönde anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Annelerin beslenme bilgi sorularını doğru yanıtlama yüzde ortalaması 53.2±13.19 olduğu tespit edilmiştir. Evli olan annelerin beslenme bilgi sorularını doğru yanıtlama yüzde ortalaması evli olmayan annelere göre daha yüksek bulunmuştur (evli 53.9±13.12, bekar 47.5±12.88) aralarındaki fark istatistiksel açıdan önemli bulunmamıştır (p>0.05). Annelerin daha önce geçirilmiş PPD (Postpartum depresyon) öyküsü bulunma sıklığı %21.9 olarak tespit edilmiştir. Eğitim durumlarına göre PPD öykülerine bakıldığında lise mezunu annelerde PPD öyküsü diğer gruplara göre daha fazla görülmüştür (ilköğretim %26.1, lise %26.5 ve üniversite %16.7) ve aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Vajinal doğum yapan annelerde PPD öyküsü sezaryen doğum yapan annelerden daha fazladır (vajinal doğum yapan %22.5, sezaryen doğum yapan %21.9) ve aralarındaki fark istatistiksel açıdan önemli bulunmamıştır (p>0.05). PPD öyküsü olan annelerin yaş ortalaması 31.1 ±5.94 yıl ve PPD öyküsü olmayan annelerin yaş ortalaması ise 30.3±5.90 yıl olarak saptanmıştır. Son gebeliği sırasında huzursuzluk yaşayan annelerin yaşamayanlara göre BKİ (Beden kütle indeksi)’leri daha yüksek bulunmuştur (huzursuzluk yaşayanlar 25.3±4.25, huzursuzluk yaşamayanlar 24.9±4.07) ve aralarındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). İstemli gebelik geçirmiş annelerin sadece anne sütü verme sıklığı en yüksektir (sadece anne sütü %88.9, anne sütü +tamamlayıcı beslenme %64.4 ve sadece tamamlayıcı besleyen annelerin sıklığının ise %66.7)ve aralarındaki bu fark istatistiksel açıdan önemli değildir (p>0.05). Anne sütünün önemine dair bilinç ve farkındalığın artması , emzirme için gerekli profesyonel ve toplumsal desteğin sağlanması, postpartum depresyon ile ilgili anne ve yakınlarının bilgilendirilmesi gerekmektedir. The aim of this study was to evaluate the knowledge, attitudes and behaviors of mothers of infants aged 0-36 months, admitted to the pediatrics outpatient clinic of Başkent University Ankara Hospital for infant nutrition and postpartum depression. The study was conducted on mothers of infants aged 0-36 months who were admitted to the pediatric outpatient clinic of the pediatric clinic of Başkent University Ankara Hospital between December 2018 and March 2019. The questions about the demographic characteristics, anthropometric measurements, general characteristics, and knowledge levels of infant nutrition were questioned with a questionnaire. Infant Nutrition Attitude Scale (IOWA) was administered to mothers. In order to evaluate mothers' postpartum depression status, the questions about quality of life were also questioned with a questionnaire form. The mean age of the mothers was 30.5 ± 5.89 years and the age range was 18-45 years. According to the body mass index (BMI) grouping, 1.9% of the mothers were weak, (<18.5 kg / m2), 53.3% were normal (18.5-24.9 kg / m2), 26.6% were over weight (25.0-29.9 kg / m2) and 17.1% were obese (≥30 kg / m2). It was found that 25.7% of the mothers fed their babies only with breast milk, 42.9% with breast milk and complementary foods and 31.4% with only complementary foods. 91.4% of the mothers think that babies should only be breastfed for the first 6 months. Only 74.3% of the mothers were found who did not need to be given extra water. IOWA total score of mothers increased as education level increased.(Primary education 55.0±6.32, high school 56.1±8.74 and university 60.4±8.48) and the relationship was statistically significant. ( p<0.05). Married mothers have higher IOWA total score (married 58.4±8.62, widow/divorced 53.2±4.76) the relationship was statistically significant. (p<0.05). IOWA total score of working mothers is higher than non-working mothers (working mothers5 9.3±8.67 non-working mothers 55.7±7.63) ( p<0.05). A significant negative correlation was found between the current weight of the babies and the IOWA total score (p <0.05). The average percentage of mothers answering nutritional information questions was 53.2 ± 13.19. The percentage of married mothers answering nutritional information questions correctly was higher than unmarried mothers (Married 53.9±13.12, unmarried 47.5±12.88). There was no statistically significant relationship between them (p> 0.05). Prevalence of mothers with previous history of PPD was found to be 21.9%. When the PPD stories were examined according to their educational background, PPD history was higher in high school graduate mothers than other groups (Primary education 26.1%, high school 26.5% and university 16.7%) and the relationship between them was not statistically significant (p> 0.05). PPD history was higher in the mothers who delivered vaginally (22.5% who delivered vaginally, 21.9% who delivered abdominally) and the relationship between them was not statistically significant (p> 0.05). The mean age of the mothers with PPD history was 31.1 ± 5.94 and the mean age of the mothers without PPD history was 30.3 ± 5.90. Mothers who had restlessness during their last pregnancy were found to have higher BMIs than those who did not (living in unrest 25.3 ± 4.25, do not experience unrest 24.9 ± 4.07) and the relationship was not significant (p> 0.05). Mothers who had voluntary pregnancy had the highest frequency of breastfeeding alone (88.9% only, breast milk + complementary feeding 64.4%, and the frequency of mothers who only complementary feeding 66.7%), and this relationship was not significant (p> 0.05). It is necessary to increase awareness of the importance of breast milk, to provide the necessary professional and social support for breastfeeding, and to inform parents and their relatives about postpartum depressionItem Bariatrik ve metabolik cerrahi geçirmiş hastaların antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametrelerinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2021) Özçifçi, Nilsu; Kızıltan, GülBu çalışma, bariatrik ve metabolik cerrahi geçirmiş bireylerin cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrasındaki antropometrik ölçümlerinin ve biyokimyasal parametrelerinin değişimini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma; Kasım 2017 – Ağustos 2020 tarihleri arasında Aksaray Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bariatrik cerrahi geçiren 102, metabolik cerrahi geçiren 13 hasta olmak üzere toplam 115 hasta ile yapılmıştır. Bireylerin demografik özellikleri, genel sağlık durumları, antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri Aksaray Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hastane Bilgi Yönetim Sistemi ve Postoperatif Hasta Değerlendirme Formu incelenerek araştırmacı tarafından kaydedilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin %20.6’sı erkek, %79.4’ü kadındır. Bariatrik cerrahi geçiren erkek hastaların yaş ortalaması 33.3±8.78 yıl, kadın hastaların ise 35±10.77 yıl olarak saptanmıştır. Metabolik cerrahi geçiren erkek hastaların yaş ortalaması 64±1.41 yıl kadın hastaların yaş ortalaması 52.2±7.77 yıl olarak belirlenmiştir. Bariatrik cerrahi geçiren erkek hastaların cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 3. aydaki ağırlık kaybı oranları ortalama %24.2±6.11 kg olarak; cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 6. ayda ağırlık kaybı oranları ortalama %32.4.±6.77 kg olarak hesaplanmıştır. Bariatrik cerrahi geçiren kadın hastaların cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 3. aydaki ağırlık kaybı oranları ortalama %21.9±5.09 kg olarak; cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 6. ayda ağırlık kaybı oranları ortalama %30.6±5.24 kg olarak hesaplanmıştır. Bariatrik cerrahi geçiren erkek ve kadın hastalar için cerrahi öncesine göre cerrahi sonrası 3. ve 6. ay ile cerrahi sonrası 3. aya göre cerrahi sonrası 6. ay vücut ağırlıklarının istatistiksel açıdan önemli olarak azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). Metabolik cerrahi geçiren erkek hastaların cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 6. aydaki ağırlık kaybı oranları ortalama %24.8±7.38 kg olarak hesaplanmıştır. Metabolik cerrahi geçiren kadın hastaların cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 3. aydaki ağırlık kaybı oranları ortalama %6.8±3.89 kg; cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 6. aydaki ağırlık kaybı oranların ortalama %27.7±7 kg olarak hesaplanmıştır.Metabolik cerrahi geçiren kadın hastaların cerrahi öncesine göre cerrahi sonrası 3. ve 6. ay ile cerrahi sonrası 3. aya göre cerrahi sonrası 6. ay vücut ağırlıklarının istatistiksel açıdan önemli olarak azaldığı tespit edilmiştir (p<0.05). Bariatrik cerrahi geçiren erkek hastalarda cerrahi öncesine göre cerrahi sonrasında açlık plazma glukozu düzeylerinin değişmediği (p>0.05) fakat hem bariatrik hem de metabolik cerrahi geçiren kadın hastalar için cerrahi öncesine göre, cerrahi sonrası 3. ve 6. aydaki açlık plazma glukozunun azaldığı saptanmıştır (p<0.05). Bu çalışmada, bariatrik cerrahi geçiren hem erkek hem de kadın hastaların ve metabolik cerrahi geçiren kadın hastaların cerrahi öncesine göre cerrahi sonrası 3. ve 6. aydaki serum insülin düzeylerinin azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, bu çalışma bariatrik ve metabolik cerrahi geçiren hastaların antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametrelerinin değişimini belirleyip, cerrahiden sonra oluşabilecek komplikasyonları değerlendirerek obezite tedavisinde cerrahi yöntemin uygulanmasının olası sonuçlarını ortaya koymuştur. The study was carried out to determine the change of anthropometric measurements and biochemical parameters after surgery compared to pre-surgery of individuals who had bariatric and metabolic surgery. The study was conducted with a toplam of 115 patients, 102 of whom underwent bariatric surgery and 13 patients who underwent metabolic surgery, at Aksaray University Training and Research Hospital between November 2017 and August 2020. The demographic characteristics, general health status, anthropometric measurements, and biochemical parameters of the individuals were recorded by the researcher by examining the Aksaray University Training and Research Hospital Information Management System and Post-surgery Patient Evaluation Form. 20.6% of the individuals participating in the study were male and 79.4% were female. The mean age of male patients who underwent bariatric surgery was 33.3±8.78 years, and 35±10.77 years in female patients. The mean age of male patients undergoing metabolic surgery was 64±1.41 years, and the mean age of female patients was 52.2±7.77 years. The average weight loss rate of male patients undergoing bariatric surgery was 24.2%±6.11 kg at the 3rd month after surgery compared to the pre-surgery period. The 6-month post-surgery weight loss rate was calculated as 32.4% ±6.77 kg on average compared to pre-surgery. The average weight loss rate of female patients undergoing bariatric surgery was 21.9%±5.09 kg at the 3rd month after surgery compared to pre-surgery and 6-month post-surgery weight loss rates were calculated as 30.6%±5.24 kg on average. For male and female patients who underwent bariatric surgery, it was determined that body weights decreased at 3 and 6 months after surgery compared to before surgery and also decreased at 6 months compared to 3 months after surgery (p<0.05). The average weight loss rate of male patients who underwent metabolic surgery was calculated as 24.8%±7.38 kg at the 6th month after surgery compared to pre-surgery. The average weight loss rate of female patients who underwent metabolic surgery was 6.8%±3.89 kg at the 3rd month after surgery compared to pre-surgery and the mean weight loss rates at the 6th month after surgery were calculated as 27.7%±7 kg. It was determined that the body weights of the female patients who underwent metabolic surgery decreased at the 3rd and 6th months after surgery compared to the pre-surgery period, and at the 6th month compared to the 3rd month after surgery (p<0.05). In male patients who underwent bariatric surgery, fasting plasma glucose levels did not change after surgery compared to pre-surgery (p>0.05), but for female patients who underwent both bariatric and metabolic surgery, fasting plasma glucose levels decreased at the 3rd and 6th months after surgery compared to pre-surgery (p>0.05). In this study, it was determined that the serum insulin levels of both male and female patients undergoing bariatric surgery and female patients undergoing metabolic surgery decreased at the 3rd and 6th months after surgery compared to pre-surgery (p<0.05). In conclusion, this study determined the anthropometric measurements and changes in biochemical parameters of patients undergoing bariatric and metabolic surgery and evaluated the complications that may occur after surgery, revealing the possible results of the surgical method in the treatment of obesity.Item Beslenme eğitiminin diyet kalitesi ile sürdürülebilir ve sağlıklı yeme davranışları üzerine etkisi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Yolcuoğlu, İrem Zeynep; Kızıltan, GülBu çalışma, beslenme eğitiminin diyet kalitesi, sürdürülebilir ve sağlıklı yeme davranışları üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi 3 ve 4. sınıf öğrencileri ile gerçekleştirilmiş olup toplamda 204 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Bireylerin %47.5’i beslenme ve diyetetik, %29.9’u fizyoterapi ve rehabilitasyon, %16.2’si hemşirelik ve %6.4’ü sağlık yönetimi bölümlerinde eğitim gören öğrencilerdir. Bireylerin özelliklerini, beslenme alışkanlıkları ile sürdürülebilir ve sağlıklı beslenme davranışlarını saptamak amacıyla; kişisel bilgiler, antropometrik ölçümler, sağlık durumu ve beslenme alışkanlıklarını içeren anket formu, diyet kalitesini ölçmeye yönelik 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı ile sürdürülebilir ve sağlıklı beslenme davranışlarını ölçmeye yönelik ise ‘Sürdürülebilir ve Sağlıklı Yeme Davranışları Ölçeği’ uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalaması erkeklerde 24.0±2.79 kg/m2, kızlarda 20.9±2.96 kg/m2’dir. Çalışmada beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören bireylerin çoğunluğu (%57.7) yeterli ve dengeli beslendiğini düşünmekte iken diğer bölümlerde eğitim gören bireylerin çoğunluğu (%63.6) yeterli ve dengeli beslendiğini düşünmemektedir. Bireyler sırasıyla en çok sabah öğününü, öğle ve akşam öğününü atlamaktadır. Beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören bireylerin çoğunluğu (%38.2) ev dışında sıklıkla yemek için alakart/tabldot sunan mekanları, diğer bölümlerde eğitim gören bireylerin çoğunluğu (%65.1) fastfood restoranlarını tercih etmektedirler. Beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören kız bireylerin riboflavin ve B12 vitamini alım ortalamaları ile potasyum, kalsiyum, fosfor, demir, çinko ve manganez alım ortalamaları diğer bölümlerde eğitim gören kız bireylere göre daha düşük saptanmıştır (p<0.05). Beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören erkek bireylerin B12 vitamini günlük alım ortalaması diğer bölümlerde eğitim gören erkek bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören erkek bireyler ile diğer bölümlerde eğitim gören erkek bireyler arasında diğer vitamin ve minerallerin günlük alım ortalaması bakımından istatistiksel açıdan önemli bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Diyet kalitesini değerlendirmek amacıyla kullanılan Ortalama Yeterlilik Oranı (MAR) düzeyleri değerlendirmesine göre beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören bireylerle diğer bölümlerde eğitim gören bireyler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören bireyler için ‘Sağlıklı ve Dengeli Beslenme’ faktörü ortalama puanı daha yüksek belirlenmiştir. ‘Mevsime Özgü Gıda’ ve ‘Düşük Yağ’ faktörü ortalama puanları ise beslenme ve diyetetik bölümünde eğitim gören kız bireylerde, diğer bölümlerde eğitim gören kız bireylerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, beslenme eğitimi, hem bireylerin sağlıklı ve dengeli beslenmesi, hem de çevre için sürdürülebilir beslenme kaynaklarına yönelik kattıklarıyla önemlidir. Bu çalışmanın sonucunda beslenme eğitiminin sağlıklı ve dengeli beslenme ile sürdürülebilir beslenme konularında etkilerinin olduğu belirlenmiş olup beslenme eğitimine daha fazla önem verilmesi ve alınan eğitimi bireylerin yaşamlarına adapte edebilmesi gerekliliği göz önünde bulundurularak yaklaşımlar gerçekleştirilmelidir. This study was carried out to determine the effect of nutrition education on diet quality, sustainable and healthy eating behaviors. The study was conducted with Başkent University Faculty of Health Sciences 3rd and 4th year students and 204 individuals in total were included in the study. 47.5% of the individuals are educated in nutrition and dietetics, 29.9% of them are in physiotherapy and rehabilitation, 16.2% are in nursing and 6.4% are in health management. In order to determine the characteristics, nutritional habits and sustainable and healthy eating behaviors of the individuals; A questionnaire form including personal information, anthropometric measurements, health status and nutritional habits, a 24-hour retrospective food consumption record for measuring diet quality, and a "Sustainable and Healthy Eating Behaviors Scale" were applied to measure sustainable and healthy eating behaviors. The Body Mass Index (BMI) average of the individuals participating in the study is 24±2.79 kg/m2 in men and 20.9±2.96 kg/m2 in women. In the study, the majority of the individuals who were educated in nutrition and dietetics (57.7%) thought that they were fed adequate and balanced, while the majority of the individuals (63.6%) who were educated in other departments did not think that they were fed adequate and balanced. Individuals skipped the most morning meals, lunch and evening meals, respectively. The majority of individuals (38.2%) who are trained in nutrition and dietetics prefer places that offer à la carte / table d'hote for meals outside the home, and the majority of individuals (%65.1) who are trained in other departments prefer fastfood restaurants (p <0.05). The average intake of riboflavin and vitamin B12 and the averages of potassium, calcium, phosphorus, iron, zinc and manganese intake of girls who were educated in the nutrition and dietetics department were found to be lower than those of girls who were educated in other departments. The daily intake average of B12 was found to be significantly higher than the male individuals studying in other departments (p< 0.05). No statistically significant difference was found between male individuals who were educated in nutrition and dietetics and male individuals who were educated in other departments in terms of daily intake average of other vitamins and minerals (p> 0.05). According to the evaluation of the Average Adequacy Rate (MAR) levels used to evaluate dietary quality, no statistically significant difference was found between individuals who were educated in nutrition and dietetics and individuals who were educated in other departments (p> 0.05). The average score of 'Healthy and Balanced Nutrition' factor has been determined higher for individuals who are trained in nutrition and dietetics. Mean scores of "Seasonal Food Specific" and "Low Fat" factor were found to be significantly higher in women educated in nutrition and dietetics compared to women educated in other departments (p <0.05). As a result, nutrition education is important both for healthy and balanced nutrition of individuals and for its contributions to sustainable nutrition resources for the environment. As a result of this study, it has been determined that nutrition education has effects on healthy and balanced nutrition and sustainable nutrition.Item Çocuk menülerinin enerji ve besin ögesi içerikleri ile münlere karşı aile tutumlarının değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2022) Sarı, Zeynep; Kızıltan, GülBu çalışma, yiyecek işletmeleri tarafından sunulan çocuk menülerinin enerji ve besin ögesi içeriklerinin değerlendirilmesi ve bu menülere karşı aile tutumlarının belirlenmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Çalışma verileri, Ankara Çankaya ilçesinde özel bir beslenme danışmanlık merkezine Şubat-Mayıs 2021 tarihleri arasında yüz yüze ya da çevrimiçi olarak başvuran 3-12 yaş arası en az 1 çocuğa sahip 90 aileden ve 3-12 yaşındaki toplam 131 çocuktan elde edilmiştir. Çalışmaya katılan ebeveynlere yüz yüze veya çevrimiçi anket formu uygulanmıştır. Ebeveynlerin ve çocukların antropometrik ölçümleri yüz yüze görüşmede çalışmacı tarafından, çevrimiçi görüşmelerde katılımcı tarafından alınmıştır. Çalışmada çocukların beslenme davranışlarını ve besin seçimlerini değerlendirmek için çocuklara Çocuk Beslenme Öz-yeterlik Ölçeği ve Beslenme Davranış Ölçeği uygulanmıştır. Ebeveynlerin yiyecek işletmeleri tarafından sunulan çocuk menülerine karşı tutumlarını belirlemek için araştırmacı tarafından bir başka çalışmadan yazarın izni ile alınan ve çalışmaya uyarlanan anket formu kullanılmıştır. Katılımcıların tercih ettiği restoranlardaki çocuk menülerinin enerji ve besin ögeleri BEBİS programı kullanılarak hesaplanmış ve bu veriler çocukların yaş grubuna göre günlük besin tüketim önerileri ile karşılaştırılmıştır. Çalışmaya katılan ebeveynlerin yaş dağılımının en fazla 30-45 yaş arasında olduğu, çocukların ise yaş ortalamasının 8.19+ 2.96 yıl olduğu bulunmuştur. Çocukların öz-yeterlik puanlarının ortalaması 0.7± 6.45 olarak saptanmış ve babaların eğitim seviyesi düştükçe çocukların öz-yeterlik puanlarının düştüğü görülmüştür (p<0.05) Düşük gelirli ailelerin çocuklarının öz-yeterlik puanlarının düşük olduğu tespit edilmiş, ancak istatiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Ebeveynlerin yaş gruplarına, mesleklerine ve BKİ gruplarına göre çocukların beslenme davranış puan ortalamalarının istatistiksel açıdan farklılık göstermediği (p>0.05), yalnızca annelerin eğitim düzeylerine göre çocukların beslenme davranış puanlarının istatistiksel açıdan önemli farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<0.05). Lisans ve lisansüstü eğitimi olan annelerin çocuklarının beslenme davranış puanları diğer eğitim düzeyine sahip annelerin çocuklarının beslenme davranış puanlarından daha yüksek bulunmuş, anne eğitim düzeyine göre çocukların beslenme davranış puanlarının istatistisel açıdan farklı olduğu belirlenmiştir. (p<0.05). Ev dışı beslenmede ebeveynlerin %63.3’ünün çocuklarına daha sağlıklı yiyecek içecek seçmesi için müdahale ettikleri saptanmıştır. Çalışmada, ebeveynlerin ev dışı yeme kriterleri içerisinde ilkini %30.6 ile sağlık ve hijyen, ikincisini %17.8 ile az yağlı besinler, üçüncüsünü ise %12 ile zararlı içeceklerin olmadığı menüler oluşturmuştur. Ev dışı, yiyecek-içecek işletmeler tarafından sunulan çocuk menülerinin enerji ve besin ögesi içeriklerinin analizi sonucunda menülerin genel olarak çocukların günlük enerji gereksinmesinin minimum %50 ve üzerini, karbonhidrat ve yağ ihtiyacının da yarısından fazlasını karşıladığı belirlenmiştir. Menüler çocukların günlük demir ve B12 vitamini ihtiyacından fazlasını karşılarken, bu menülerin C vitamini ve kalsiyum yönünden yetersiz olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma ile çocukların beslenme davranışı ve beslenme öz-yeterlikleri üzerinde ebeveynlerin etkili olduğu, ebeveynlerin ev dışı tüketime ve menülere karşı tutumlarında ilk olarak çocuklarının sağlığını ve vücut ağırlık kontrolünü düşündükleri ortaya konulmuştur. Bu nedenle, ebeveynlerin sağlıklı beslenme konusunda daha fazla bilinçlenmesi, çocuklarına doğru rol model olmaları ve ev dışı beslenme tercihlerinde daha sağlıklı seçimler yapabilmesi için beslenme konusunda eğitim verilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca, yiyecek-içecek işletmelerinin de sağlığın korunmasına yönelik özellikle çocuk menülerinde uyarlama yapmaları ve çeşitliliği artırmaları gerektiği düşünülmektedir. This study was planned and contucted to evaluate the energy and nutrient contents of the children's menus offered by the food businesses and to determine the family attitudes towards these menus. The study data were obtained from 90 families with at least 1 child aged 3-12 years and 131 children aged 3-12 years who applied to a special nutrition counseling center in Ankara Çankaya between February and May 2021. A face-to-face or online questionnaire was applied to the parents participating in the study. Anthropometric measurements of parents and children were taken by the researcher in face-to-face interviews and by the participant in online interviews. In the study, the Nutrition Self-efficacy Scale and the Nutrition Behavior Scale were applied to the children to evaluate their nutritional behaviors and food choices. The questionnaire, which was taken from another study by the researcher with the permission of the author and adapted to the study, was used to determine the attitudes of the parents towards the children's menus offered by the food businesses. The energy and nutritional elements of the children's menus in the restaurants preferred by the participants were calculated using BEBIS program. These data were compared with the daily consumption recommendations according to the age group of the children. It was found that the average age of the parents participating in the study was between 30-45 years old the most. The mean age of the children participating in the study was found to be 8.19 ± 2.96 years. The mean nutritional self-efficacy scores of the children were found to be 0.7± 6.45, and it was determined that the children's self-efficacy scores decreased as the education level of the fathers decreased (p<0.05). It was determined that the nutritional self-efficacy scores of the children of low-income families were low, but no statistically significant difference was found (p>0.05). It was determined that the children's nutritional behavior mean scores did not statistically different according to the age groups, occupations and BMI groups of the parents (p>0.05). It was determined that only the nutritional behavior scores of the children differed according to the education level of the mothers (p<0.05). The nutritional behavior scores of the children of mothers with undergraduate and graduate education were found to be higher than the nutritional behavior scores of the children of mothers with other education levels, and it was determined that the nutritional behavior scores of the children were statistically different according to the mother's education level. (p<0.05). It has been determined that 63.3% of parents interfere with their children to choose healthier food and drink in eating out. In the study, the parents' first preference among the eating out criteria was health and hygiene with 30.6%, their second preference was low-fat foods with 17.8%, and their third preference was menus without unhealthy drinks with 12%. As a result of the analysis of the energy and nutrient content of the children's menus offered by the food and beverage businesses, it was determined that the menus generally meet the minimum 50% and more of the daily energy needs of the children and more than the half of the carbohydrate and fat needs. While the menus meet the daily needs of children for iron and vitamin B12, these menus are insufficient in terms of vitamin C and calcium. In conclusion, this study revealed that parents have an impact on children's nutritional behavior and nutritional self-efficacy, and that parents first consider their children's health and body weight control in their attitudes towards eating out and menus. For this reason, there is a need for education on nutrition in order for parents to be more conscious about healthy nutrition, to be the right role model for their children, and to make healthier choices in nutrition choices outside the home.In addition, it is thought that food and beverage businesses should make adaptations and increase diversity especially in children's menus for the protection of health.Item Çocuk ve adölesanlarda obezite ve beslenme durumu ile böbrek ve karaciğer fonksiyonları arasındaki ilişkinin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimler Enstitüsü, 2015) Özçelik Ersü, Dilek; Kızıltan, GülObezite; alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ dokusunun artması ile karakterize olan kronik bir hastalıktır. Yaşam standartlarının artmasına paralel olarak hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan ve yetişkinlerde olduğu kadar çocukları da etkileyen önemli bir sağlık problemidir. Çalışma, 01 Şubat 2014-01 Ağustos 2014 tarihleri arasında Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesine diyet polikliniğine obezite tanısıyla yönlendirilen 8-18 yaş aralığındaki gönüllü 142 çocuk ve adölesan (92 Kız, 50 Erkek) ile yapılmıştır. Yaşa göre BKİ z-skor ortalaması 8 yaş grubu erkeklerde 4±1.2, kızlarda 2.5±0.7, 9-13 yaş grubu erkeklerde 2.8±0.6, kızlarda 2.6±0.6, 14-18 yaş gurubundaki erkeklerde 2.4±0.2, kızlarda 2.5±0.8 olarak görülmüştür. Erkeklerin %16’sında, kızların %25’inde en az bir kronik hastalık tanısı mevcuttur. Erkeklerin %26’sının, kızların %15.2’sinin her gün dışarıda yemek yeme alışkanlığı olduğu belirlenmiştir. Dışarıda en çok tercih edilen yiyecek grubu erkeklerde tost/sandviç, kızlarda ise hamburger/pizza gibi hamur işi besinler olduğu görülmüştür. Günlük alınan ortalama enerji miktarı fazla kilolu bireylerde 1811.1±739.3 kkal (820.1-3605.6 kkal), şişman bireylerde ise 2363.9±1156.7 kkal (737.8-8743.7 kkal) olarak hesaplanmıştır (p<0.05). Bireylerin günlük diyetle aldıkları protein yüzdesi ile serum Kan üre azotu (BUN) değeri arasında zayıf negatif bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Karbonhidrat yüzdesi ile karaciğer fonksiyon göstergelerinden serum alanin aminotransferaz (ALT) değeri arasında zayıf pozitif bir ilişki, karbonhidrat yüzdesi ile serum Düşük dansiteli liporotein (LDL) kolesterol ve BUN değeri arasında ise zayıf negatif bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Omega-3 yağ asidi tüketimi ile BUN değeri arasında zayıf negatif bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). A, E, B1, B2 vitaminleri ve folat tüketimleri ile BUN değeri arasında zayıf pozitif bir ilişki, B12, B6 vitaminleri ve niasin alımları arasında ise düşük pozitif ilişki bulunmuştur (p<0.05). Magnezyum, fosfor, demir, çinko alımları ile BUN düzeyleri arasında zayıf pozitif bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Çocukluk çağı obezitesi birçok sistem üzerinde etkisi olan önemli ve önlenebilir bir durumdur. Obesity is often defined simply as a condition of abnormal or excessive fat accumulation in adipose tissue, to the extent that health may be impaired. Overweight and obesity represent a rapidly growing threat to the health of populations in an increasing number of countries. Childhood obesity, as well as their related diseases, are largely preventable. Prevention of childhood obesity therefore needs high priority. This study was conducted to determine the relationship between obesity and daily dietary nutrient intakes with hepatic and renal functions. The study was carried out on 50 male and 92 female patients whose ages between 8-18 years at Istanbul Zeynep Kamil women and children diseases training and research Hospital diet clinic between May 2014 and July 2014. Mean BMI for age z-skor value in boys (8 years) was found 4±1.2, in girls (8 years) was found 2.5±0.7, in boys (9-13 years) was found 2.8±0.6, in girls (9-13 years) was found 2.6±0.6 and in boys (14-18 years) was found 2.4±0.2, in girls (14-18 years) was found 2.5±0.8. 16% of boys and 15.2% of girls had at least one chronic disease diagnosis. Most preferred food group in the outside for boys (26%) was toast/sandwich and for girls (15.2%) was hamburger, pizza, pita and so. The mean daily energy intake in overweight individuals was 1811.1±739.3 kcal (820.1-3605.6 kcal) and 2363.9±1156.6 kcal (737.8-8743.7 kcal) in obese individuals (p <0.05). A weak negative correlation was found between the mean protein intake percentage and BUN (blood urea nitrogen) values of individuals (p <0.05). A weak positive correlation was found between the value of the ALT (alanin aminotransferase) values and the carbohydrate percentage, a weak negative correlation was found between the carbohydrate percentage and LDL (low density lipoprtein) cholesterol and BUN value (p <0.05). A weak negative correlation was found between omega-3 fatty acid consumption and BUN values (p <0.05). A weak positive correlation was found between vitamin A, E, B1, B2, Folic acid, B12, B6, niasin and BUN values. A weak positive correlation was found between magnesium, phosphorus, iron, zinc and BUN values (p <0.05). Childhood obesity is an important subject and must be identified and treated by skilled health perofessionals.Item Deneysel kolit modelinde probiyotik ve omega-3 yağ asitlerinin inflamatuar yanıta etkileri(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2016) Yoldaş, Havvanur; Kızıltan, Gülİnflamatuar bağırsak hastalıkları (İBH), etiyolojisi belli olmayan, genetik ve çevresel faktörler ile intestinal immün faktörler arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıktığına inanılan sistemik hastalık grubudur. Son yıllarda İBH’da belirgin bir artış dikkati çekmektedir ve deneysel anlamda bir çok çalışma yapılmasına rağmen, klinik pratikte tam bir tedavi sağlayabilen ajan bulunamamıştır. İBH’nin tedavisi büyük oranda medikal tedavidir ve kanıt düzeyinde protokol oluşturulan bir tıbbi beslenme tedavisi henüz yoktur. Bu çalışmada farelerde oluşturulan deneysel kolit modelinde probiyotikler ve omega-3 yağ asitlerinin, inflamatuar yanıta olan etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada 50 adet, BALB/c fare türü kullanılmıştır. Fareler rastgele sağlıklı kontrol (Grup 1), DNBS (dinitrobenzen sülfonik asit) kontrol (Grup 2), DNBS+probiyotik (Grup 3), DNBS+omega-3 (Grup 4) ve DNBS+probiyotik+omega-3 (Grup 5) olmak üzere 5 gruba ayrılmıştır. Deneysel kolit oluşturmak amacıyla sağlıklı kontrol grubu hariç, 2-6 mg (200 mg/kg) dinitrobenzen sülfonik asit (DNBS) + %30’ luk etanol karışımı, anestezi altındaki farelere rektal yolla verilmiştir. Kronik kolit oluşturabilmek için, DNBS karışımı yarı doza indirilip (100 mg/kg) tüm aşamalar 21. günde tekrarlanmıştır. Fareler 24. günün sonunda sakrifiye edilip, kolon dokuları çıkarılmıştır. Doku düzeyinde interlökin (IL)-6, IL-10, IL-17A, interferon gamma (IFN-γ), tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α) düzeyleri ile toplam oksidan (TOS) ve toplam antioksidan (TAS) seviyeleri ölçülmüştür. Kolon mukozası histolojik olarak değerlendirilmiştir. Gruplararası ağırlık değişimleri karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan önemli farklılık saptanmamıştır (p>0.05). En yüksek IFN- γ düzeyi DNBS kontrol grubunda belirlenmiştir. DNBS kontrol grubunun, DNBS+probiyotik ve DNBS+probiyotik+omega-3 gruplarına kıyasla IFN-γ değeri ortalaması istatistiksel açıdan önemli derecede yüksek saptanmıştır (p<0.05). IL-6 ve IL-10 düzeyleri bakımından gruplar arasında önemli farklılık bulunmamıştır (p>0.05). IL-17A ve TNF-α düzeyi en yüksek DNBS kontrol grubunda saptanmıştır (p<0.05). TAS ve TOS değerleri bakımından DNBS+probiyotik grubunun en düşük düzeye sahip olduğu görülmüştür. Gruplar arası fark istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Mikroskopik skorlama açısından gruplar karşılaştırıldığında; istatistiksel açıdan önemli olarak en yüksek skorun DNBS kontrol grubuna ait olduğu görülmüştür (p<0.05). Sağlıklı kontrol grubuna en yakın mikroskobik görüntünün, kombine besin desteği alan DNBS+probiyotik+omega-3 grubu olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, probiyotik ve omega-3 yağ asitlerinin hem tek başına, hem de birlikte kullanımın kolon hasarı ve inflamasyondan koruyucu etkileri olduğu gözlenmiştir. Ancak rutin uygulanacak bir protokol oluşturulabilmesi için daha fazla çalışmaya gereksinim duyulmaktadır. Inflammatory bowel disease (IBD) is a systemic disease, with unknown etiology, believed to result from the interaction between genetic and environmental factors and intestinal immune factors. Recently there is a significant increase in prevalence of IBD but although many experimental studies have been performed, no agent could be found providing a complete cure in clinical practice. Treatment of IBD is mostly medical; there isn’t any evidence based protocol for medical nutrition therapy. In this study we aimed to determine the effects of probiotics and omega 3 fatty acids on inflammatory response, total oxidant, total antioxidant parameters and intestinal epithelium in chronic colitis induced rats. 50 BALB/c mice were used for this study. Mice were randomly separated in to 5 groups as: Healthy control (Group I), DNBS control (Group II), DNBS+probiotic (Group III), DNBS+omega-3 group (Group IV), DNBS+probiotic+omega-3 (Group V). A mixture of 2-6 mg (200 mg/kg) dinitrobenzenesulfonic acid (DNBS) + %30 ethanol were given rectally to mice under anesthesia to induce experimental colitis except for healthy control group. To induce chronic colitis, dose of the DNBS mixture was reduced to half (100 mg/kg) and all phases were repeated on 21st day. At the end of 24th day mice were sacrificed and colonic tissue was removed. Tissue IL-6, IL-10, IL-17A, IFN-γ, TNF-α, total oxidant and total antioxidant levels were measured. Histological evaluation of colonic mucosa was performed. There wasn’t any statistically significant difference between groups in terms of weight changes (p>0.05). Highest IFN- γ level was measured in DNBS control group. Mean IFN-γ value of DNBS control group was significantly higher than mean IFN- γ values of DNBS+probiotic and DNBS+probiotic+omega-3 groups (p<0.05). There was no statistically significant difference between groups in terms of IL-6 and IL-10 levels (p>0.05) . IL-17 and TNF- α levels were significantly highest in DNBS control group (p<0.05). It was seen that DNBS+probiotic group had the lowest levels of both TAS and TOS values but there was no statistically significant difference between groups (p>0.05). When we compared groups in terms of microscopic scoring, we found that DNBS control group had the highest score and this difference was statistically significant (p<0.05). Closest microscopic image to the healthy control group was in DNBS+probiotic+omega-3 group which was taking combined nutritional support. As a result, we observed that using probiotics and omega-3 fatty acids either alone or in combination has protective effects on colon injury and inflammation. However, more studies are needed to create a routinely used protocol.Item Diyalize giren kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda diyete uyum ile biyokimyasal parametreler ve atropometrik ölçümler arasındaki ilişkinin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlıklı Bilimleri Entitüsü, 2015) Günaydın, Çağla; Kızıltan, GülBu çalışma, kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyalize giren hastalarda diyete uyum durumlarını ve diyete uyum durumları ile bazı antropometrik ve biyokimyasal bulgular arasındaki ilişkiyi belirleyebilmek için planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma, Ağustos 2014-Eylül 2014 tarihleri arasında RTS Adana Diyaliz Merkezinde, haftada 3 gün diyalize giren ve araştırmaya katılmayı kabul eden yaşları 20 ve üzeri olan 34’ü kadın (%34), 66’sı (%66) erkek olmak üzere toplam 100 hasta üzerinde yapılmıştır. Hastalara genel bilgiler, beslenme alışkanlıkları ve biyokimyasal parametreler ve kan basıncı olmak üzere 3 bölümden oluşan anket formu uygulanmıştır. Aynı zamanda hastaların üç günlük 24 saatlik besin tüketim kayıtları, antropometrik ölçümleri [boy uzunluğu, kuru vücut ağırlığı, üst orta kol çevresi (ÜOKÇ)]alınmış, kan basınçları ölçülmüş ve biyokimyasal bulguları alınmıştır. Bu çalışmada hastaların yaş ortalaması 58.38 ±16.12 yıl ve diyalize girme süre ortalaması 7.6 ± 5.68 yıl olarak belirlenmiştir. Hastaların Ulusal Böbrek Vakfı (NKF) önerilerine göre günlük diyetle aldıkları enerji ve protein miktarlarına bakıldığında önerilerin altında olduğu saptanmıştır. Kadın ve erkek hastaların tamamının günlük enerji alımının 35 kkal/kg/gün’ün altında olduğu belirlenirken, kadın hastaların %88.2’sinin, erkek hastaların da %72.7’sinin 1 g/kg/gün’den az protein aldığı saptanmıştır. Hastaların serum albumin düzeyleri kadınlarda ortalama 3.7±0.27 mg/dl iken erkeklerde 4.0±0.72 mg/dl olarak bulunmuştur. Kadın ve erkek hastaların LDL-kolesterol, HDL-kolesterol ve total kolesterol düzeylerinin referans aralığında olduğu belirlenmiştir. Kadın hastalarda BKİ ortalaması 25.6± 3.54 kg/m2 iken erkek hastalarda BKİ ortalaması 23.8±2.83 kg/m2 olduğu saptanmıştır. Hastalarda BKİ değerleri ile diyalize girme süresi arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). 5 yıl ve daha az süredir diyalize giren hastaların % 4.3’ünün zayıf, % 65.2’sinin normal, % 13’ünün hafif şişman ve % 17.4’ünün şişman olduğu görülürken, 5 yıldan fazla süredir diyalize giren hastaların % 55.6’sının normal ve % 4.4’ünün hafif şişman olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak hemodiyalize giren hastaların çoğunun yetersiz ve önerilen miktarların altında beslendikleri, önerilen diyete uyum sağlayamadıkları belirlenmiştir. This study was planned and carried to determine the diet compliance situations of the patients with chronic renal failure undergoing hemodialysis and the relationship between some anthropometric and biochemical findings. The research was performed on 100 patients ; who accept to participate in research and are at the age of 20 and above, the 34 (34%) of whom are women and 66 (66%) men, in RTS Adana Dialysis Center between August 2014 and September. A general questionnaire was administered on patients consisting of three sections; dietary habits and biochemical parameters, blood pressure. At the same time the three-day 24-hour dietary recall records of patients, anthropometric measurements [height, weight, mid-upper arm circumference] blood pressure, blood samples were collected and recorded in the questionnaire. The average age of patients in this study was 58.38 ± 16.12 and duration of dialysis was determined as 7.6 ± 5.68 years. According to the Patients National Kidney Foundation (NKF) ,considering the amount of energy and protein they receive, the patients have been found to be under the proposal. While it was observed the daily energy intake of all of the men and women are under 35 kcal/kg/day, 88.2 % of the women and 72.7 % of male patients were observed to get protein less than 1 g/kg/day. Serum albumin levels in male patients has been found to be 4.0 ± 0.72 in avarage, while it is 3.7 ± 0.27 for women. LDL-cholesterol, HDL-cholesterol and total cholesterol of female and male patients was found to be in the reference range level. While the average BMI for female patients was 25.6 ± 3.54 kg/m2, in male patients it was determined to be 23.8 ± 2.83 kg/m2 in avarage. It was observed that there is a significant relationship between the duration of dialysis and BMI values (p< 0.05). It was observed that 4.3 % of the patients who have been on dialysis for 5 years and less time are underweight, 65.2% were normal, 13% were overweight and 17.4% were obese while 55.6% of those who have been on dialysis for more than 5 years were normal and 4.4% were mild obese. Consequently, most of the patients undergoing hemodialysis are observed to feed insufficiently, below the recommended amounts and can not adapt to the recommended diet.Item Diyete bağlı risk faktörlerinin gestasyonel diyabet üzerine etkisi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2019) Avci Dursun, Elif Melek; Kızıltan, GülBu çalışma ile gebelerin beslenme durumu değerlendirilerek, diyetsel risk faktörlerinin Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM) gelişimine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Ocak 2018 – Mart 2018 tarihlerinde, Özel Koru Sincan Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniği’ne başvuran yaşları 19-45 yıl arasında, 24.-28. haftalarında hekim tarafından gestasyonel diyabet tanısı konmuş 33 gebe ile 43 sağlıklı gebe katılmıştır. Gebelik öncesi bilinen diyabeti olan (Tip 1 ve Tip 2 DM), çoğul gebeliği olan, diyabet komplikasyonları bulunan gebeler çalışmaya dahil edilmemiştir. Gebelerin kişisel bilgileri, hastalık durumu, genel beslenme alışkanlıkları ile antropometrik ölçümlerinin sorgulandığı anket formu araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Beslenme alışkanlıkları ile enerji ve besin öğeleri alımlarını belirlemek için miktarlı besin tüketim sıklık formu alınmış; beslenme durumları ise sağlıklı yeme indeksine göre (SYİ - 2010) değerlendirilmiştir. Gebelerin 24 saatlik fiziksel aktivite kayıtları ile günlük enerji harcamaları hesaplanmıştır. Gebelerin yaş ortalaması 29.6±3.97 yıldır. Gebelerin %26.3’ünün tanı almış bir hastalığı olduğu ve %14.5’inin daha önce gebelik öyküsüne sahip olduğu belirlenmiştir. Önceki doğumlarına ilişkin, bebek doğum ağırlık ortalaması 3.5±0.41kg olarak saptanmıştır. Gebelik öncesi ağırlık ortalaması 63.1±11.2kg, mevcut ağırlık ortalaması 71.8±11.96 kg, gebelik öncesi BKİ ortalaması 23.9±3.91 kg/m2, mevcut BKİ ortalaması 27.2±4.28 kg/m2 olarak belirlenmiştir. Gebelerin %40.8’i öğün atlamakta, atlanan öğünlerin %6.6’sının kahvaltı öğünü, %30.3’ünün öğle öğünü, %1.3’ünün akşam öğünü olduğu belirlenmiştir. GDM tanısı alan ve almayan gebelerin %21.1’i gece yeme alışkanlığına sahiptir. Gebelerin bazal metabolizma hız (BMH) ortalaması 1496.6±156.67 kkal, fiziksel aktivite düzey ortalaması 1.3±0.08, toplam enerji gereksinim (TEG) ortalaması 2481.5±2179.55 kkal olarak belirlenmiştir. GDM tanısı alan ve almayan gebelerin günlük diyetle enerji alım ortalamaları benzer bulunmuştur (p>0.05). GDM’si olan ve olmayan gebelerin diyetle günlük karbonhidrat alım ortalaması ve enerjinin karbonhidrattan gelen oranı; günlük protein alım ortalaması ve enerjinin proteinden gelen oranı ile günlük yağ alım ortalaması ve enerjinin yağdan gelen oranı benzer bulunmuştur (p>0.05). GDM’si olan ve olmayan gebelerin enerjinin doymuş yağlardan karşılanma yüzdesi ortalama %15.5±3.1, tekli doymamış yağlardan karşılanma yüzdesi ortalama %17.5±3.9, çoklu doymamış yağlardan karşılanma yüzdesi ortalama %9.03±2.9 olarak belirlenmiştir (p>0.05). Gebelerin günlük posa alım ortalaması 31.4±11.68 g olduğu saptanmıştır (p>0.05). Mikro besin öğesi (A, B1, B2, B12, C, E, niasin, folik asit, potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, demir ve çinko) alım ortalamaları her iki grupta benzer bulunmuş ancak; gruplar arasında B6 vitamini alımı açısından önemli bir fark bulunmuştur (p<0.05). Ailede diyabet öyküsü, önceden doğum yapma durumu ve gebelik öncesi BKİ’nin GDM gelişimi üzerinde istatistiksel olarak önemli bir etkisinin bulunmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Günlük enerji alımı, posa tüketimi, şeker tüketimi, doymamış yağ asidi alımı, doymuş yağ asidi alımı, hayvansal protein alımı ve kırmızı et tüketiminin GDM gelişimi üzerinden istatistiksel açıdan önemli bir etkisinin olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Gruplar arasında Sağlıklı Yeme İndeksi – 2010 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). GDM tanısı alan ve almayan gebelerin SYİ – 2010 diyet kalite değerlendirmesinden almış olduğu, rafine tahılların tüketim puan ortalamasında önemli bir fark bulunmuştur (p<0.05). Gebeler için sağlıklı beslenme örüntüleri oluşturularak, GDM için diyetsel risk faktörlerin en aza indirilmesiyle, GDM gelişimi önlenebilir. The aim of this study was to evaluate the nutritional status of pregnant women and to evaluate the effect of dietary risk factors on Gestational Diabetes Mellitus (GDM). The study was conducted between January 2018 and March 2018 at the Koru Sincan Hospital Nutrition and Diet Polyclinic. Thirty-three pregnant women diagnosed with gestational diabetes and 43 healthy pregnant women participated in this study. Pregnant women with known diabetes (Type 1 and Type 2 DM), multiple pregnancies, and diabetes complications were excluded from the study. The questionnaire was used by the researcher to investigate the personal information of the pregnant women, disease status, general feeding habits and anthropometric measurements. In order to determine nutritional habits and intake of energy and nutrients, quantity of nutrient consumption frequency form was taken; Nutritional status was evaluated according to healthy eating index (SYI - 2010). 24-hour physical activity records and daily energy expenditure of pregnant women were calculated. The mean age of the pregnant women was 29.6 ± 3.97 years. It was determined that 26.3% of the pregnant women had a diagnosed disease and 14.5% had a history of pregnancy before. The mean birth weight of the baby was 3.5 ± 0.41 kg. The mean pre-pregnancy weight was 63.1 ± 11.2 kg, the mean weight was 71.8 ± 11.96 kg, the mean pre-pregnancy BMI was 23.9 ± 3.91 kg / m2, and the available BMI was 27.2 ± 4.28 kg / m2. It was determined that 40.8% of pregnant women skipped meals, 6.6% of skipped meals were breakfast meals, 30.3% were lunch meals and 1.3% were evening meals. 21.1% of pregnant women with and without GDM have the habit of eating at night. The mean basal metabolic rate (BMR) of the pregnant women was 1496.6 ± 156.67 kcal, the mean physical activity level was 1.3 ± 0.08, and the total energy requirement (TEG) was 2481.5 ± 2179.55 kcal.Mean dietary intake and energy intake of pregnant women with and without GDM were similar (p> 0.05). The average daily carbohydrate intake of the pregnant women with and without GDM and the ratio of energy from carbohydrate; the average daily protein intake and energy from protein and the ratio of daily fat intake and energy from fat were similar (p> 0.05). Pregnant women with and without GDM had an average of 15.5 ± 3.1%, 17.5 ± 3.9% from saturated unsaturated fats, and 9.03 ± 2.9% from polyunsaturated fats (p> 0.05). The average daily pulp intake of pregnant women was found to be 31.4 ± 11.68 g (p> 0.05). Micro nutrients (A, B1, B2, B12, C, E, niacin, folic acid, potassium, calcium, magnesium, phosphorus, iron and zinc) were found to be similar in both groups; There was a significant difference between the groups in terms of vitamin B6 intake (p <0.05). It was found that there was no statistically significant effect of family history of diabetes, pre-delivery status and pre-pregnancy BMI on the development of GDM (p> 0.05). Daily energy intake, pulp consumption, sugar consumption, unsaturated fatty acid intake, saturated fatty acid intake, animal protein intake and red meat consumption did not have a statistically significant effect on GDM development (p> 0.05). There was no statistically significant difference between the groups in terms of Healthy Eating Index - 2010 values (p> 0.05). A significant difference was found in the consumption point average of refined grains obtained from SYI - 2010 diet quality assessment of pregnant women with and without GDM diagnosis (p <0.05). By creating healthy nutrition patterns for pregnant women, GDM development can be prevented by minimizing dietary risk factors for GDM.Item Doğu Anadolu Bölgesinde yaşayan adolesan ve yetişkin bireylerin beslenme alışkanlıkları ile yeme tutum ve davranışlarının belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2014) Sarıdağ Devran, Betül; Kızıltan, GülBu araştırma; Bingöl Üniversitesi’nde birinci sınıfta okuyan öğrencilerden Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayanların beslenme alışkanlıklarıın yeme davranışı skoru (Eating Attitudes Test (EAT)-26) hesaplanarak değerlendirilip yeme davranışı bozukluğu olup olmadığının saptanması amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırma evrenini; Bingöl Üniversitesi’ne bağlı fakülteler, yüksekokul ve meslek yüksekokulları oluşturmuştur. Tüm bu birimlerden gönüllü olarak 506 öğrenci gelişigüzel örneklem yöntemi ile seçilmiştir. Anket formları öğrencilere görüşme esnasında dağıtılmış, aynı anda doldurmaları istenmiş ve sonrasında boy, vücut ağırlıkları, bel ve boyun çevresi ile BKİ değerleri hesaplanmıştır. Çalışmaya katılan 506 öğrencinin %36.4’ü erkek ve %63.6’sı ise kızdır. Yaş ortalaması (± standart sapma) 20.3±2.77 yıldır. Erkek öğrencilerin %73.9’u ve kızların %72.7’si normal BKİ aralığındadır ve tüm öğrencilerin %7.9’u zayıf ve %2.2’si ise obezdir. Öğrencilerin ortalama enerji alım düzeyleri düşük, yağ tüketimi ise yüksek bulunmuştur. Günlük besin ögeleri alım düzeyleri değerlendirildiğinde pek çok besin ögesinin (E vitamini, B1 vitamini, folik asit, kalsiyum, magnezyum, kız öğrencilerde demirin) yetersiz tüketildiği görülmüştür. Erkek öğrencilerin %51.1’i üç ana öğün ve %47.3’ü bir ara öğün tüketmekte ve kızların %54.7’si iki ana öğün ve %41.3’ü bir ara öğün tüketmektedir. Öğrencilerin %11.7’si her gün ve %28.7’si haftada en az 2-3 kez dışarıda yemek yemektedir. Erkek öğrencilerin %55.4’ü kebapçıları ve kızların %49.1’i fast-food lokantaları tercih etmektedir. Öğrenciler birinci sırada radyo/televizyonu, ikinci sırada arkadaş ve yakın çevrelerindeki insanları ve üçüncü sırada erkekler yazılı basını, kızlar ise sağlık personelini beslenme bilgi kaynağı olarak göstermiştir. Besin tercihlerine etki eden etmenler erkeklerde lezzetli, doyurucu, ekonomik olması ve tat, koku, kıvam gibi sübjektif kriterler ve kızlarda bunlara ek olarak az yağlı olması ve kolay vi hazırlanabilir olmasıdır. Uyku saatine göre BKİ grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Tüm yaş grubundaki bireylerde, enerji ve besin ögelerini karşılayacak besinlerin günlük tüketim miktarı yetersizdir. Normal ağırlıklı erkek öğrencilerin %50.4’ü kendisini zayıf veya çok zayıf olarak görürken, hafif şişman erkeklerin %60’ı kendisini normal ağırlıkta görmektedir. Kızlarda ise normal ağırlıkta olanların %59.8’i kendisini zayıf veya çok zayıf görmektedir. Normal ağırlıktaki kızların %35.5’inin ve hafif şişman kızların %46.9’unun kendisini olduğu BKİ aralığında algılamaktadır. Erkeklerde bu oranlar sırasıyla %42.2 ve %37.1’dir. Erkeklerin %14.1’inde ve kızların %24.5’inde yeme davranışı bozukluğu bulunmuştur. Genel olarak öğrencilerin %20.8’inde yeme davranışı bozukluğu bulunmaktadır. Araştırmamızda öğrencilerin, bazı besin öğelerini yetersiz aldıkları, yanlış beslenme alışkanlıkları olduğu saptanmıştır. Bu nedenle öğrencilerin beslenme konusunda bilinçlendirilmesine ihtiyaç olduğundan eğitim programları düzenleyerek yeterli ve dengeli beslenme konusunda bilgilendirilmeleri sağlanmalıdır. Buna yönelik plan ve politikalar düzenlenerek öğrencilere sağlıklı beslenme konusunda doğru bilgi sağlanmalı ve farkındalık oluşturulmaya çalışılmalıdır.Item Düzenli fiziksel aktivite yapan bireylerde öğün sıklığının ve aşırı besin isteğinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2019) Yücel, Elmas Burçin; Kızıltan, GülBu çalışmanın amacı, egzersiz yapan bireylerde beslenme alışkanlıklarının ve aşırı besin isteği ölçeği (ABİS) ile fiziksel aktivitenin iştah üzerindeki etkilerini belirlemek olup ayrıca bu ilişkinin egzersiz yapan ve egzersize yeni başlayan bireyler arasında benzerlik ve farklarını ortaya koymaktır. Çalışmaya Sports International Altınoran Spor Merkezine Mayıs 2018 - Kasım 2018 tarihleri arasında gelen, 18–64 yaş arasında olan yeni başlayan 60 birey ve düzenli egzersiz yapan 60 birey olmak üzere toplamda 120 yetişkin birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin demografik özellikleri, fiziksel aktivite ve beslenme alışkanlıklarına dair bilgiler yüz yüze uygulanan anket formuna kaydedilmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri ile vücut analizleri yapılmış, ABİS uygulanmış ve 3 günlük besin tüketim kayıtları ile öğün sıklığı değerlendirilmiştir. Egzersize yeni başlayan bireylerin %50’sinin 2 ana öğün, %50’sinin 3 ana tükettiği bulunmuş, egzersiz yapan bireylerin ise çoğunluğunun (%86.7) 3 ana öğün tükettiği gözlenmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin ara öğün tüketim durumları değerlendirildiğinde; egzersiz yapanların %1.7’si ara öğün tüketmezken, egzersize yeni başlayan bireylerin %63.3’ünün hiç ara öğün tüketmediği bulunmuştur. Egzersize yeni başlayan bireylerin genellikle (%67.4) 1 ara öğün tükettikleri, egzersiz yapan bireylerin ise genellikle (%52.5) 2 ara öğün tükettikleri bulunmuştur. Bireylerin beslenme durumlarını tanımlamaları istendiğinde egzersize yeni başlayan bireyler çoğunlukla orta (%50) ve kötü (%45) olarak cevaplarken, egzersiz yapan bireyler çoğunlukla iyi (%65) olarak cevap vermiştir. Egzersiz yapan bireylerde egzersize başlamadan önce ve sonraki durumlarına göre iştah, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumu değerlendirildiğinde, egzersiz yapmaya başladıktan sonra egzersiz öncesine göre kadın ve erkek bireyler için her iki grup açısından da iştah durumu puanları önemli miktarda azalma gösterirken, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumları puanları anlamlı olarak artmıştır (p<0.05). Bireylerin cinsiyete ve egzersiz yapma durumuna göre iştah, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumu değerlendirilmiştir. Egzersiz yapan kadınlarla erkeklerin egzersize yeni başlayan kadınlar ve erkeklere göre iştahları anlamlı olarak daha az, duygu durumu, beden memnuniyeti ve sağlık durumları değerlendirmelerinin ise anlamlı olarak daha fazla olarak bulunmuştur(p<0.05). Egzersize yeni başlayan bireylerin düzenli egzersiz yapan bireylere göre daha fazla aşırı besin isteğine sahip oldukları saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, düzenli egzersizin iştah ve besin isteği üzerinde olumlu etkisinin olduğu ve egzersiz yapan bireylerin daha iyi beslenme alışkanlıklarına sahip olduğu gözlemlenmiştir. The purpose of this study was to determine the effects of nutritional habits, Extreme Nutrition Requirement Scale (ENRS) and physical activity on appetite in individuals exercising and to reveal similarities and differences between individuals who do exercise regularly and individuals who have just started to do exercise. A total of 120 adult individuals between ages 18-64, including 60 individuals do exercise regularly and 60 individuals who have just started to do exercise, were included in the study at Sports International Altınoran Sports Center between May 2018 - November 2018. Demographic characteristics, physical activity and eating habits of the participants were recorded in the face to face questionnaire. Anthropometric measurements of the individuals were made by body analysis, ENRS scale was applied and 3-day food consumption records were evaluated. Meal frequency of the participants was evaluated. It was found that 50% of the individuals who have just started to do exercise consumed 2 main meals and 50% of them consumed 3 main meals, and the majority (86.7%) of the individuals do exercise regularly consumed 3 main meals. When the consumption of snacks of the individuals participating in the study was evaluated; while 1.7% of individuals do exercise regularly did not consume snacks, it was found that 63.3% of individuals who have just started to do exercise did not consume any snacks. It was found that the number of snacks consumed was generally 1 snacks (%67.4) consumed by the individuals who have just started to do exercise, while the individuals exercise regularly were generally consuming 2 snacks (52.5%). When individuals were asked to define their nutritional status, the individuals who started the exercise mostly answered as moderate (%50) and bad (%45), while the individuals exercising responded mostly as good (%65). When the appetite, emotional status and body satisfaction scores of the people who do exercise regularly are evaluated according to their scores before and after doing exercise, it is seen that for both men and women individuals, their appetite status scores Show a significant decrease after staring the exercise whereas their emotional status, body satisfaction and health status scores increased meaningfully compared to before starting the exercise (p<0.05). The appetite, emotional status, body satisfaction and health status of inviduals were evaulated according to their gender and frequency of doing exercise. Women and men who do regularly were found to have significantly lower appetite and significantly higher emotional status, body satisfaction and health status assessments than women and men who have just started to do exercise (p<0.05). It was found that who have just started to do exercise compared to who do exercise regularly have a greater amount of extreme nutrition requirement. As a result, it is observed that regular exercise has a positive effect on appetite and food desire and individuals who do exercise regularly have better eating habits.Item Farelerde resveratrol ile beslenmenin myogenin ve mtor düzeyleri üzerine etkisi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimler Enstitüsü, 2016) Andaç Öztürk, Serap; Kızıltan, GülResveratrol polifenolik bir bileşiktir. Anti-karsinojenik, anti-inflamatuvar, nöroprotektif, anti-aterojenik, anti-trombojenik özelliklerinin yanı sıra, egzersizin etkilerini taklit ettiği, mitokondri sayısı ve fonksiyonlarını arttırdığı, adipositeyi azalttığı, egzersiz tolerasyonunu iyileştirdiği belirtilmektedir. Bu çalışmada farelerde resveratrol uygulamasının, myogenin ve mTOR düzeyleri üzerine olan etkisi ve mevcut doz uygulamasının kas kütlesine olası etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışma, Başkent Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Merkezinde yürütülmüş olup; çalışmada 14 adet, swiss albino genç erişkin fare kullanılmıştır. Fareler rastgele, çalışma grubu (n:7) ve kontrol grubu (n:7) olmak üzere iki gruba ayrılmışlardır. Çalışma grubuna ardışık 7 gün boyunca 20 mg/kg transresveratrol intraperitoneal yol ile verilmiştir. Yedinci gün uygulamasından sonra genel anestezi altında farelerin gastroknemius kasları çıkartılmış, ağırlıkları kaydedilmiş ve mTOR, myogenin analizleri için -80° C’ de saklanmıştır. Myogenin ve mTOR düzeylerinin saptanmasında Eliza yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda, çalışma grubunun 7. gün ağırlık ortalaması (22.11±3.22 g), kontrol grubundan (28.63±3.80 g) istatistiksel olarak önemli düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.05). Sağ gastroknemius kas ağırlığı açısından değerlendirildiğinde, çalışma grubunun ortalama kas ağırlığı 0.09±0.03 g , kontrol grubunda ise 0.12±0.02 g olarak saptanmış ve aralarındaki fark istatistiksel olarak önemli düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.05). Gruplar arasında mTOR ve myogenin düzeylerinin ortalamaları açısından istatistiksel olarak bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Bu doğrultuda, çalışmada obezite modeli olmaksızın resveratrolün zayıflatıcı etkisinin saptanmış olması önemli olmakla birlikte, resveratrol uygulamasının kas atrofisine karşı herhangi bir koruyucu etkisi saptanmamıştır. Ayrıca atrofi sürecinde azalması beklenen mTOR düzeylerinde de değişiklik saptanmamıştır. Resveratrolün kas dokusu üzerine etkileri nispeten az çalışılmış bir konu olup, bu etkilerin saptanabilmesi için doz, süre ve kas kütlesindeki metabolik yolaklara olan etkisini araştıran daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Resveratrol is a polyphenolic compound. Besides having anti-carcinogenic, anti-inflammatory, neuroprotective, anti-atherogenic, anti-thrombogenic effects it also stated to mimick the effects of exercise, increase the mitochondrial number and function, decrease the adiposity and restore the exercise tolerance. In this study, it is aimed to research the effects of resveratrol intervention on the myogenin and mTOR levels and the effect of the present dose usage on the muscle mass of mice. The study has been carried out at the Başkent University Experimental Animal Research Center; 14 young adult Swiss Albino mouse were randomly divided into two groups. Experimental group (n:7) and control group (n:7). The experimental group received 20 mg/kg/day resveratrol for 7 consecutive days through intraperitoneal way. At the end of the 7th day, the gastrocnemius muscles were removed under general anesthesia, their weights were recorded and they are stored at -80ºC for mTOR and myogenin analysis. To determin the myogenin and mTOR levels Elisa method was used. The average weight of the experimental group was (22.11±3.22 g) statistically lower than the average weight of the control group (28.63±3.80 g) (p<0.05). If evaluated in terms of the right gastrocnemius muscle weight, the experimental groups' average weight was found 0.09±0.03 g, whereas the control groups' weight was found 0.12±0.02 g and the difference was statistically significantly low (p<0.05). No statistical difference was found between the groups, in terms of mTOR and myogenin average levels (p>0.05). According to the results of this study it is find out that resveratrol has weight reducing effects without having an obesity model, resveratrol intervention has no protective effect against muscle atrophy. Furthermore, there were no changes in the mTOR levels which were expected to decrease during atrophy. Resveratrol effects on muscle tissue is a relatively little-studied subject, to detect these effects more studies are needed to investigate the effective dose, time and metabolic pahtways on muscle mass.Item Farklı liglerdeki futbolcuların vücut kompozisyonu, beslenme ve hidrasyon durumlarının sezon içi dönemde değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2017) Köse, Beril; Kızıltan, GülBu çalışma, farklı lig kategorilerinde oynayan futbol oyuncularının besin tüketim durumları, vücut kompozisyonları ve hidrasyon durumlarının sezon içi dönemde değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma, Gençlerbirliği Spor Kulübü (Süper Toto Süper Lig), Hacettepe Spor Kulubü (2. Lig) ve Etimesgut Spor Kulubünde (3. Lig) profesyonel olarak futbol oynayan 48 sporcu üzerinde yapılmıştır. Katılımcıların beslenme durumlarının değerlendirilmesi için futbolcuların 1 günü antrenmanlı, 1 günü maç günü ve 1 günü antrenmansız günlere denk gelecek şekilde 3 günlük besin tüketim ve fiziksel aktivite kayıtları alınmıştır. Aynı günlerdeki hidrasyon düzeylerinin belirlenmesi amacı ile spot idrar ile idrar yoğunluğu ölçülmüştür. Aynı hafta içerisinde Dual-Enerji X-Ray Absorbsiyometri (DXA) ile vücut yağ kütlesi, vücut kas kütlesi, vücut yağ yüzdeleri ölçülmüştür. Çalışmaya katılan futbolcuların yaş ortalaması 24.5± 3.56 yıldır. Futbolcuların boy uzunluğu ortalaması 181.5±5.97 cm, vücut ağırlığı ortalaması 77.9±7.41 kg, vücut yağ yüzdesi ise %16.3±2.87 olarak belirlenmiştir. Futbolcuların vücut yağ yüzdeleri süper lig oyuncuları, 2. lig oyuncuları ve 3. lig oyuncularında sırasıyla %15.5±2.95, %16.5±3.26 ve %16.9±2.38 olarak saptanmıştır (p>0.05). Çalışmaya katılan tüm oyuncuların diyetle enerji alım ortalaması 2727.6±380.78 kkal, enerji harcaması ortalaması ise 3216.5±192.34 kkal olarak bulunmuştur. Toplam enerjinin %43.9±4.84’ünün karbonhidrattan, %16.4±2.84’ünün proteinden ve %39.5±3.87’sinin yağdan geldiği belirlenmiştir. Futbolcuların karbonhidrat alımları vücut ağırlığına göre 3.7±0.75 g/kg, protein alımı ise 1.4±0.28 g/kg olarak bulunmuştur. Futbolcuların A vitamini alım ortalaması 951.7±320.29 μg/RE, E vitamini alım ortalaması 20.1±6.17 mg, tiamin, riboflavin, niasin, B6 ve B12 vitamini alım ortalamaları ise sırasıyla 1.0±0.16 mg, 1.6±0.24 mg, 20.8±5.06 mg, 6.4±2.24 mg ve 2.8±2.06 mg olarak saptanmıştır. Futbolcuların folat alım ortalaması 306.9±68.80 mcg, C vitamini alım ortalaması ise 115.6±54.91 mg olarak belirlenmiştir. Araştırmaya katılan futbolcuların günlük diyetle kalsiyum alım ortalamasının 867.6±160.19 mg, potasyum alım ortalamasının 3176.8±450.37 mg, fosfor alım ortalamasının 1457.2±216.36 mg, demir alım ortalamasının 14.5±2.34 mg, çinko alım ortalaması ise 17.1±4.01 mg olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılan süperlig, 2. lig ve 3. lig oyuncularının ortalama günlük sıvı alımları sırasıyla 3334.1±309.23 mL; 3305.6±291.81mL; 3373.1±574.76 mL olarak saptanmıştır (p>0.05). Süperlig oyuncularının ortalama idrar dansitesi 1021.1±2.15, 2. lig oyuncularının idrar dansitesi 1024.4±3.57 ve 3. lig oyuncularının idrar dansitesi 1024.6±5.21 olarak bulunmuştur (p<0.05). Futbolcuların günlük ortalama 237.1±103.50 g’ı süt ve ürünlerinden, 293.5±89.18 g’ı et ve ürünleri, yumurta ve kurubaklagiller ile sert kabuklu yemişler / yağlı tohumlar grubundan, 564.1±191.68 g’ı taze sebze ve meyveler grubundan, 329.3±74.65 g’ı ekmek ve tahıl grubundan, 35.2±10.47 g’ı yağlardan, 67.8±35.63 g’ı şeker ve şekerli besinlerden ve 2363.1±408.53 g’ı alkolsüz içeceklerden gelmektedir. Sonuç olarak; çalışmaya katılan hem tüm hem de farklı liglerde oynayan futbolcuların yetersiz besin ve sıvı alımı içerisinde olduğu ve aynı zamanda literatüre göre yüksek vücut yağ yüzdesine sahip oldukları belirlenmiştir.Item Gestasyonel diyabetli bireylerin diyete uyumu ve bazı biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi.(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2015) Cengiz, Ş.Ecem; Kızıltan, GülBu çalışma ile gebelerin yaş, aile öyküsü, tıbbi özgeçmiş, geçmiş gebelik öyküsü gibi faktörlerin GDM gelişimine katkısı ile tıbbi beslenme tedavisine uyumu ve gereksinimlerinin karşılanma düzeyinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, şubat 2014 ve Ekim 2014 tarihleri arasında Acıbadem Sağlık Grubu Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniği‘ne başvuran, hekim tarafından tanısı konulmuş yaşları 25-43 arasında olan, gebelik öncesi bilinen diyabeti (Tip 1 ve Tip 2 DM) olmayan, çoğul gebelik ve diyabet komplikasyonları bulunmayan, 81 gestasyonel diyabetli ve 27 sağlıklı gebe ile yürütülmüştür. Gebelerin kişisel ve tıbbi bilgileri anket formu, beslenme durumları anket formu ve 3 günlük besin tüketim kaydı ile belirlenmiştir. Antropometrik ölçümleri ve gebelik bilgileri de alınmış ve bazı biyokimyasal parametreler değerlendirilmiştir. İlk görüşmede gebelerin tıbbi beslenme tedavileri planlanmış ve beslenme eğitimi verilmiştir. İkinci görüşmede ise diyete uyumları ve 3 günlük besin tüketim kayıtları sorgulanmıştır. Gebelik bitiminde de gebelerin gebeliği tamamladıkları ağırlıkları, bebeklerin boyu, cinsiyeti, doğum ağırlıkları ve doğum şekli sorgulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 32.63±4.00 yıldır (GDM‘li bireylerde 32.95±3.98 yıl, GDM tanısı olmayan bireylerde 31.67±3,96 yıl). GDM‘li bireylerin %76,5‘inin ilk gebeliği, %17.3‘ünün daha önce bir gebeliği, %6.2‘sinin daha önce iki gebeliği; GDM tanısı almayan bireylerin %77.8‘inin ilk gebeliği, %22.2‘sinin daha önce bir gebeliği vardır. GDM‘li bireylerden % 21.1‘inin geçmiş gebeliklerinin en az birinde; GDM tanısı olmayan bireylerden % 16.7‘sinin geçmiĢ gebeliğinde GDM tanısı mevcuttur. Geçmiş gebeliklerinde GDM‘li bireylerin ilk gebelikte ortalama 15.40±8.44 kg, ikinci gebelikte ortalama 10.87±6.17 kg; GDM tanısı olmayan bireylerde ortalama 15.90±6.88 kg ağırlık kazanımı vardır. Geçmiş gebeliklerinde GDM‘li bireylerde birinci bebek doğum ağırlığı ortalama 3586.25±673.68 g, ikinci bebek doğum ağırlığı 3276.25±429.25 g; GDM tanısı olmayan bireylerde bebek doğum ağırlığı ortalama 3586.5±673.68 g‘dır. GDM‘li bireylerin %74.1‘inde ailede kronik hastalık öyküsü olup; bunların % 59.3‘ü Tip 2 diyabet, % 24.7‘si hipertansiyon, % 14.8‘i kronik kalp hastalıkları ve % 3.7‘si kanserdir. GDM tanısı olmayan bireylerin %51.9‘unda ailede kronik hastalık öyküsü olup; bunların % 29.6‘sı Tip 2 diyabet, % 22.2‘si hipertansiyon, % 22.2‘si kronik kalp hastalıklarıdır. Gebelik süresince toplam ağırlık kazanımları ortalaması GDM‘li bireylerde daha düĢüktür (p=0.003; p<0.05). GDM‘li bireylerin %37.0‘si, kontrol grubundaki bireylerin %40.7‘si diyete uyum sağlamada zorluk yaĢadıklarını belirtmiştir (p>0.05). Bireylerin günlük diyetle enerji alımı ortalamaları benzerdir (p>0.05). Diyetle toplam karbonhidrat alımı her iki grupta da benzerdir (p>0.05). Toplam enerjinin karbonhidrattan gelen oranı GDM‘li bireylerde daha düşüktür (p=0.051; p>0.05). Bireylerin posa, protein, toplam yağ alımı ve DYA dıĢındaki yağ asitlerinin toplam enerjiye katkıları benzerdir (p<0.05). GDM‘li bireylerin DYA tüketimi kontrol grubundan fazladır (p<0.01). Mikro besin öğesi (A, B1, B2,, B6, B12, C, E, niasin, folik asit, potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, demir ve çinko) tüketimi her iki grupta benzerdir (p>0.05). Hematolojik bulguları ve idrar analizleri ortalama eritrosit hacmi (MCV), eritrosit dağılım genişliği (RDW) ve ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) dışında her iki grupta benzerdir. MCV ve RDW GDM‘li bireylerde daha yüksek (p=0.023, p=0.016; p<0.05), MCHC ise kontrol grubunda daha yüksektir (p=0.018; p<0.05). Açlık kan glukozu ortalamaları diyet başlangıcında ve sonunda her iki grupta benzerdir. Bebek doğum ağırlıkları ortalamaları açısından gruplar arasında fark yoktur (p>0.05). Doğum şekli de her iki grupta % 81.5 sezeryan ile benzerdir. Sonuç olarak, gebelik sonuçları açısından değerlendirildiğinde GDM‘li bireylerde uygun ağırlık kazanımı ve normogliseminin sağlandığı, ketonürinin ve makrozominin görülmediği belirlenmiştir. Ancak ileri dönemde Tip 2 DM ve KVH açısında risk taşıyan bu grupta karbonhidrat alımının önerilerin altında, yağ alımının önerilerin çok üzerinde bulunması özellikle doymuş yağ alımının anlamlı düzeyde yüksek olması bu riski daha da arttırmaktadır. Bu nedenle bireyler gebelik sonrasında da beslenme konusunda bilinçlendirilmelidir. This study conducted to determine the gravids‘ dietary adherence to medical nutrition therapy and whether they meet their nutritional requirements during gestational period. To determine the contribution of factors such as age, family history, medical and gestational history to the development of gestational diabetes mellitus. The study conducted on 108 patients (81 with gestational diabetes mellitus and 27 healthy pregnant) without known history of diabetes and complications of diabetes and multiple pregnancies aged between 25-43 at Department of Nutrition and Diet Therapy of Acıbadem Health Group Kadıköy Hospital between February 2014 and October 2014. Gestational diabetes mellitus was diagnosed by their physician. Personal and medical information were obtained with a questionnaire and the nutritional status of pregnant women was determined by questionnaire and 3 days food record. Anthropometric measurements and some biochemical parameters were also obtained. In the first visit medical nutrition therapy of pregnant women was planned and they were given nutrition education. In the second visit their adherence to medical nutrition therapy and 3 days food records were evaluated. At the end of the pregnancy, information about weight in which the pregnancy was completed, birth weight, height, sex of baby and type of delivery was obtained. The mean age of individuals was 32.63±4.00 years (women with GDM 32.95±3.8 years, women without GDM 31.67±3.96). Of the women with GDM % 76.5 was first pregnancy, 17.3 % second pregnancy, 6.2 % third pregnancy; of the women without GDM 77.8 % was first pregnancy, 22.2 % second pregnancy. Of the women with GDM 21.1 % had diagnosed with GDM in their previous pregnancies; Of the women without GDM 16.7 % had diagnosed with GDM in their previous pregnancy. Mean weight gain in their previous pregnancy 15.40±8.44 kg in the first, 10.87±6.17 kg in the second pregnancy of women with GDM; 15.90±6.88 kg in women without GDM. In women with GDM mean birth weight was 3586.25±673.68 g in the first pregnancy, 3276.25±429.25 g in the second pregnancy; in women without GDM it was 3586.25±673.68 g. 74.1 % of women with GDM had history of chronic disease in their first degree relatives, 59.3 % of them had Type 2 DM, 24.7 % hypertension, 14.8 % cardiovascular disease and 3.7 % cancer. 51.9 % of women without GDM had history of chronic disease in their first degree relatives, 29.6 % of them had Type 2 DM, 22.2 % hypertension, 22.2 % cardiovascular diseases. Total weight gain was lower in GDM group (p=0.003; p<0.05). 37.0 % of women in GDM group and 40.7 % of control group reported having some problems about compliance to medical nutrition therapy (MNT) (p>0.05). Dietary energy intake was similar between two groups (p>0.05). Total dietary carbohydrate intake was similar between groups (p>0.05). Percentage of calories come from carbohydrate was lower in GDM group (p=0.051; p>0.05). Dietary fiber, protein, total fat intake and percentage of calories come from fatty acids except SFA were similar between groups (p>0.05). SFA intake in GDM group was significantly more than control group (p<0.01). Micronutrient intakes (vitamin A, B1, B2, B6, B12, C, E, niacin, folic acid, potassium, calcium, magnesium, phosphorus, iron and zinc) were also similar between two groups (p>0.05). Hematologic parameters and urine analysis results were similar between two groups except MCV, RDW and MCHC (p>0.05). MCV and RDW levels were higher (p=0.023, p=0.016; p<0.05), MCHC was lower in GDM group (p=0.018; p<0.05). At the beginning of the MNT and at the end of the pregnancy fasting blood glucose levels were similar between two groups (p>0.05). In terms of mean birth weight the results were also similar between groups (p>0.05). Type of delivery was also similar between two groups; 81.5 % of them cesarean section. As a conclusion, in terms of pregnancy outcomes such as weight gain, glycemic control, birth weight without macrosomic baby or ketonuria, results were similar between two groups. However, it may be important to educate women with GDM about the risks of low carbohydrate and excessive fat intake –especially SFA intake- during pregnancy and postpartum period in order to prevent later onset of Type 2 DM and CVD.Item Hemodiyaliz hastalarında d vitamini düzeyi, beslenme durumu ve depresyon ilişkisinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2020) Akbal, Ayça; Kızıltan, GülBu çalışma, Başkent Üniversite Hastanesi Yenikent Diyaliz ve Ümitköy Diyaliz Merkezinde hemodiyalize giren 19-64 yaş arası 55’i kadın 95’i erkek olmak üzere 150 Kronik Böbrek Yetmezliği (KBY) olan hasta üzerinde yürütülmüştür. Çalışmada bireylere demografik özelliklerini belirlemeye yönelik anket formu uygulanmıştır. Bireylerin beslenme durumunu saptamak ve enerji-besin ögesi tüketimlerini belirlemek için üç günlük besin tüketim kaydı ve antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından alınmıştır. Araştırmaya katılan hastaların serum 25(OH)D vitamin düzeyi Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Biyokimya Laboratuvarında analiz edilmiş ve kaydedilmiştir. Hastaların fiziksel aktivite düzeylerini belirlemek amacıyla Fiziksel Aktivite Saptama Formu, duygu durumunu ve depresyona eğilimini saptamak için Beck Depresyon Envanteri kullanılmıştır. Hastaların malnütrisyon durumu ise, Malnütrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) ile tespit edilmiştir. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 49.9±12.20 yıldır. Hastaların günde ortalama 0.84±0.81 saat güneş ışığına maruz kaldığı beyanla belirlenmiştir. KBY hastalarının diyalize girme süresi 9.8±8.00 yıl olarak saptanmış, KBY diyeti uygulama süresi 9.2±8.00 yıl olarak belirlenmiştir. Hastaların %13.3’ünün giyim şeklinin kapalı olduğu, %24.7’sinin düzenli egzersiz yaptığı tespit edilmiştir. Bazal Metabolizma Hız (BMH) ortalaması erkek hastalarda 1631.32±208.39 kkal, kadınlarda 1366.19±173.85 kkal olarak saptanmıştır. Hastaların fiziksel aktivite düzeyi ortalaması 1.35±0.05 olarak bulunmuştur. Günlük enerji harcama ortalaması erkek hastalarda 2207.26±272.62 kkal, kadın hastalarda 1835.96±242.42 kkal olarak saptanmıştır. Erkek hastaların serum D vitamini düzey ortalaması 18.8±12.37 ng/mL, kadınların ise 19.2±20.14 ng/mL ve toplam hastaların serum D vitamini düzey ortalaması 18.98±15.61 ng/mL olarak saptanmıştır. D vitamini takviyesi alan 71 hastanın serum D vitamini ortalaması 20.2±13.68 ng/mL, takviye almayan 79 hastanın serum D vitamini ortalaması 17.9±17.16 ng/mL olarak bulunmuştur. D vitamini takviyesi alan hastaların %57.7’sinin serum D vitamini düzeyi eksik, %16.9’unun yetersiz, %25.4’ünün normal olarak saptanmıştır. D vitamini takviyesi almayan hastaların ise %70.9’unun serum D vitamini düzeyi eksik, %16.5’inin yetersiz, %12.7’sinin normal olarak bulunmuştur. Toplam hastaların %64.7’sinde, kadınların %63.6’sında, erkeklerin %65.3’ünde D vitamininin eksik olduğu belirlenmiştir. Hastaların MİS puanı ortalaması 8.5±2.50 olarak belirlenmiştir. Serum D vitamini eksiklik düzeyinde olan hastaların MİS puanı ortalaması 8.8±2.50 iken, yetersizlik düzeyindekilerin 8.3±2.20, normal düzeyde olan hastaların ise 8.0±2.50 olarak belirlenmiştir. Serum D vitamini eksiklik düzeyinde olan hastaların Beck depresyon ölçek puanı ortalaması 10.5±6.40 iken, yetersizlik düzeyindekilerin 8.0±5.50, normal düzeyde olan hastaların ise 8.5±5.00 olarak saptanmıştır. Beck depresyon ölçeği ile serum D vitamini düzeyi arasında negatif yönde ilişki istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışmanın sonucuna göre, serum D vitamini düzeyi azaldıkça Beck depresyon puanı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu nedenle, böbrek yetmezliği olan hastalarda serum D vitamini düzeylerinin takip edilerek yetersizlik durumunda takviye edilmesi hastaların duygu durumlarının iyileşmesine katkı sağlayabilir. This study was carried out on 150 patients with chronic renal failure (CRF), 55 female and 95 male, aged 19-64 years in hemodialysis at Başkent University Hospital Yenikent Dialysis and Ümitköy Dialysis Center. In this study, a questionnaire was used to determine the demographic characteristics of individuals. In order to determine the nutritional status of individuals and energy -nutrient consumption, the three-day food consumption record, and anthropometric measurements were taken by the researcher. Serum 25 (OH)D vitamin level of the patients participating in the study was analyzed and recorded in Başkent University Ankara Hospital Biochemistry Laboratory. Physical Activity Assessment Form was used to determine the physical activity levels of the patients, and the Beck Depression Inventory was used to determine mood and tendency to depression. Malnutrition status was also determined by Malnutrition Inflammation Score (MİS). The average age of the patients participating in the research is 49.9±12.20 years. It has been determined that patients are exposed to an average of 0.84 ± 0.81 hours of sunlight per day. The duration of CRF patients to be dialysis was determined as 9.8±8.00 years, and the duration of the CRF diet was determined to be 9.2±8.00 years. It was found that 13.3% of the patients had closed clothing and 24.7% had regular exercise. The mean of The Basal Metabolism Rate was 1631.32±208.39 kcal in male patients and 1366.19±173.85 kcal in women. The mean factor of physical activity was 1.35±0.05. The average daily energy expenditure was 2207.26±272.62 kcal in male patients and 1835.96±242.42 kcal in female patients. Serum vitamin D level average of male patients was 18.8±12.37 ng/mL, women were 19.2±20.14 ng / mL, and serum vitamin D level average of total patients was 18.98±15.61 ng/mL. The mean serum vitamin D of 71 patients who took vitamin D supplements was found to be 20.2±13.68 ng/mL, and the serum vitamin D mean of 79 patients who did not take supplements was 17.9±17.16 ng/mL. Serum vitamin D levels were missing in 57.7% of patients receiving vitamin D supplementation, 16.9% were insufficient, and 25.4% were normal. Patients who did not take vitamin D supplementation 70.9% were found to be deficient in serum vitamin D levels, 16.5% were insufficient and 12.7% were normal. Vitamin D deficiency was determined in 64.7% of total patients, 63.6% of women and 65.3% of men. The mean Malnutrition Inflammation Score of the patients was 8.5±2.50. The mean MIS score of the patients with serum vitamin D deficiency level was 8.8±2.50, 8.3±2.20 for insufficiency levels and 8.0±2.50 for normal patients. The mean Beck depression scale score of the patients with serum vitamin D deficiency level was 10.5±6.40, and 8.0±5.50 for insufficiency level and 8.5±5.00 for normal level patients. The negative correlation between the Beck depression scale and serum vitamin D level was found to be statistically significant (p <0.05). According to the results of this study, the Beck depression score was found to be significantly higher as the serum vitamin D level decreased. For this reason, monitoring the serum vitamin D levels in patients with renal insufficiency and supplementing them in case of insufficiency may contribute to improving the mood of the patients.Item Hemodiyaliz hastalarında kırılganlık ile beslenme durumu inflamasyon ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2022) Bilgiç, Bengü Dilşad; Kızıltan, GülBu çalışma, hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda kırılganlığı, inflamasyonu, yaşam kalitesini ve beslenme durumunu saptamak ve kırılganlığın diğer faktörler ile arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma, Nisan 2021-Haziran 2021 tarihleri arasında T.C. Sağlık Bakanlığı Çorum İl Sağlık Müdürlüğü‘ne bağlı hemodiyaliz merkezlerinde 20 yaş üzeri, daha önce böbrek transplantasyonu geçirmemiş, çalışmaya katılmaya gönüllü olan 61‘i kadın, 78‘i erkek toplam 139 hemodiyaliz hastası üzerinde yürütülmüştür. Hastaların demografik bilgilerini, genel alışkanlıklarını, beslenme alışkanlıklarını, komorbid hastalıklarını, aile ve bakım durumlarını, hemodiyaliz tedavisi ile ilgili bilgilerini içeren sorulardan oluşan anket formu, araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Hastaların antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından ölçülerek kaydedilmiş ve biyokimyasal bulgular hasta dosyalarından alınmıştır. Hastaların kırılganlık durumları Edmonton Kırılganlık Ölçeği, beslenme durumları Yedi Puanlı Subjektif Global Değerlendirme (SGD-7P), malnütrisyon-inflamasyon durumları Malnütrisyon inflamasyon Skoru (MIS) ve C-Reaktif Protein, yaşam kalitesi düzeyi de Short Form-12 (SF-12) ile değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 61.6 ± 12.92 yıldır. Edmonton Kırılganlık Ölçeği sınıflamasına göre hastaların %32.4‘ü kırılgan değil, %19.4‘ü görünürde savunmasız ve %48.2‘si kırılgan olarak belirlenmiştir. Kadınların Edmonton Ölçek skoru ortalaması erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p<0.05). SGD-7P ölçeği sınıflamasına göre hastaların %48.2‘si hafif-orta malnütrisyonlu, %6.5‘i Ģiddetli malnütrisyonlu olarak bulunmuştur. Ortalama MIS skoru 9.2 ± 4.22, ortalama C-Reaktif protein (CRP) değeri 8.5 ± 13.36 mg/L bulunmuştur. Kırılganlık dağılımına göre, yaş, boy uzunluğu, serum kreatinin, serum albümin, total demir bağlama kapasitesi açısından istatistiksel olarak önemli farklar bulunmuştur (p<0.05). şiddetli kırılgan hastaların %57.1‘i hafif-orta malnütrisyonlu, %42.9‘u ağır malnütrisyonlu olarak değerlendirilmiştir. Hastalarda, kırılganlık düzeyi arttıkça yetersiz beslenen hastaların sıklığının da istatistiksel olarak arttığı görülmüştür (p<0.05) ve pozitif yönlü orta derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki (r:0.428, p<0.05) saptanmıştır. Hastaların kırılganlık durum dağılımları ile yaşam kalitesi arasında negatif yönlü orta derecede istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunmuştur (r:-0.469, p<0.05). Sonuç olarak,hemodiyaliz hastaları kırılganlık, malnütrisyon, inflamasyon ve düşük yaşam kalitesi açısından risk altındadır. Tüm bu faktörlerin bu hastalarda rutin olarak taranması ve bu risk faktörlerine yönelik tedavilerin planlanması büyük önem taşımaktadır. This study was conducted to determine frailty, inflammation, quality of life and nutritional status in patients receiving hemodialysis treatment and to examine the relationship between frailty and other factors. This study was conducted between April-June 2021 in the hemodialysis centers affiliated to the Çorum Provincial Health Directorate of the Ministry of Health with 139 hemodialysis patients (61 women, 78 men) aged over 20 years who had not previously undergone kidney transplantation and volunteered to participate in the study. The questionnaire, consisting of questions including demographic information, general habits, nutritional habits, comorbid diseases, family and care status, and information about hemodialysis treatment, was administered to all patients by face-to-face interview method. The anthropometric measurements of the patients were measured and recorded by the researcher, and the biochemical findings were taken from the patient files. Frailty status were evaluated with the Edmonton Frailty Scale, nutritional status were evaluated with the Seven-Score Subjective Global Assessment (SGD-7P), malnutrition-inflammation status were evaluated with the Malnutrition Inflammation Score (MIS) and C-Reactive Protein (CRP), quality of life was evaluated with the Short Form-12 (SF-12). The mean age of the patients was 61.6 ± 12.92 years. According to Edmonton Frailty Scale classification 32.4% were non-frail, 19.4% were apparent vulnerable, 48.2% were severe frail. Women were found to be statistically significantly higher score than that of men (p<0.05). According to the SGD-7P scale classification, 48.2% of the patients were found to have mild to moderate malnutrition and 6.5% to have severe malnutrition. Mean MIS score was 9.2 ± 4.22, mean C-Reactive Protein (CRP) value was 8.5 ± 13.36 mg/L. Age, height, serum creatinine, serum albumin and total iron binding capacity were found to be statistically significant according to fraility groups (p<0.05). The 57.1% of severe frailty patients were determined as mild-moderate malnutrition and 42.9% of them were severely malnourished. It was observed that the frequency of malnourished patients increased statistically as frailty level increased (p<0.05) and a moderately statistically positive significant relationship (r:0.428, p<0.05) was found. A moderately statistically significant negative correlation was found between frailty distribution of patients and their quality of life (r:-0.469, p<0.05). In conclusion, hemodialysis patients are at risk for frailty, malnutrition, inflammation and poor quality of life. It is of great importance to routinely screen all these factors in these patients and to plan treatments for these risk factors.Item Hipertiroidili ve hipotiroidili kadınlarda metabolik sendrom belirteçleri üzerine tıbbi beslenme tedavisinin etkilerinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2015) Bardak Dirikli, Nazal; Kızıltan, GülEn sık görülen klinik tiroid fonksiyon bozukluğu hipotiroidizmdir ve tiroid bezinde tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3) yapımı ve sekresyonunda azalmaya yol açan bozukluklar nedeniyle oluşmakta ve varlığında serum tiroid stimule edici hormon (TSH) sekresyonu artmaktadır. Hipertiroidizm ise T4 ve T3 seviyesinin normal olmasına karşın düşük tiroitropin seviyesi ile karakterizedir. Hipotiroidizm erkeklere göre kadınlarda, gençlere göre yaşlılarda daha sık karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma hipotiroidili ve hipertiroidili hastalarda tıbbi beslenme tedavisinin metabolik sendrom belirteçleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi amacı ile yürütülmüştür. Çalışma, Nazal Beslenme ve Diyet Merkezine Ağustos 2014 ile Ekim 2014 tarihleri arasında yeni hipotiroid ve/veya hipertiroid teşhisini almış 20 ile 64 yaş arası 120 kadın üzerinden yürütülmüştür. Bu hastalara çalışmanın başlangıcında kişisel bilgilerini ve hastalıklarına ilişkin bilgileri saptamaya yönelik anket formu uygulanmıştır. Hastalara, 3 ay süreyle bireye özgü tıbbi beslenme tedavisi uygulanmıştır. Hastaların beslenme durumları; besin tüketim sıklığı formu, 3 günlük besin tüketim kaydı ve besin tüketim alışkanlıkları formu ile belirlenmiştir. Hastaların 3 günlük besin tüketim kayıtları çalışmanın başında, birinci ay sonunda, ikinci ay sonunda ve üçüncü ay sonunda alınmıştır. Hastaların antropometrik ölçümleri alınmış, bazı biyokimyasal parametreleri analiz edilmiş ve fiziksel aktivite durumları değerlendirilmiştir. Bu çalışmada hastaların yaş ortalaması 43.36±11.36 yıl olarak saptanmıştır. Hastaların hipotiroidi ve hipertiroidi oranları sırasıyla %84.6, %15.4’dir. Tedavi alan 78 hastanın 52’si (%66.7) ilaç tedavisi alırken, 14’ü (%17.9) diyet tedavisi, 10’u (%12.8) ilaç ve diyet tedavisi, 1’i (%0.8) psikolojik tedavi, 1’i de (%0.8) insülin tedavisi görmektedir. Hastaların 69’u (%57.5) iyotlu tuz, 24’ü (%20) iyotsuz tuz, 25’i (%20.8) diyet tuz, 2’si (%1.7) kaya tuzu kullanmaktadır. Üç aylık tıbbi beslenme tedavisinin ardından hastaların kan biyokimyasal parametleri (total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein, trigliserit) ve antropometrik ölçümlerinde (vücut ağırlığı, vücut yağ oranı yüzdesi, vücut kas kütlesi, bel çevresi kalınlığı) değişiklikler saptanmıştır. Çalışmanın başında hipotiroidili grubun beden kütle indeksi (BKİ) ortalaması 30.44±5.67 kg/m² iken; 3. ayın sonunda 28.19±5.34 kg/m² olarak saptanmıştır. Hipertiroidili grupta ise BKİ, başlangıçta 24.06±2.73 kg/m² iken 3. ayın sonunda sonunda 22.69±2.54 kg/m² olarak belirlenmiştir. ATP III kriterlerine göre hipotiroidili hastalarda metabolik sendrom görülme sıklığı %75.2 iken, hipertiroidili hastalarda bu sıklık %15.8 olarak belirlenmiştir. Hastaların hem başlangıç serum TSH düzeyleri ile başlangıç BKİ değerleri arasında (r =0.292, p<0.001), hem de son serum TSH düzeyleri ile son BKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon belirlenmiştir (r = 0.223, p<0.05). Hastaların son insülin direnci (HOMA-IR) değeri ile son BKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r =0.639, p<0. 001). Çalışmanın sonunda tiroid hormon fonksiyon bozukluğu olan bireylerde bireye özgü tıbbi beslenme tedavisi uygulamasının metabolik sendrom belirteçlerinin düzeltilebileceği sonucuna varılmıştır. Frequently clinically occured thyroid disorder is hypothyroidism. This disease occurs when the production and secretion of thyroxine (T4) and triiodothyronine (T3) hormones decreases and cause blood TSH level to increase. In hyperthyroidism the blood levels of T3 and T4 is normal but the thyrothyropine level decreases. Hypothyroidism occurs more frequently in women compared to men and older people compared to adolesents. This study was conducted to determine the medical nutrition thraphy effect on the parameters of metabolic syndrome in hypohyroidic and hyperthyroidic women patients. The study was carried on 120 female ages between 20-64 years old at Nazal Nutrition Center between August 2014 and October 2014. To these selected patients to determine the personal and disease information a questionnarie form is applied. In 3 month period a personal nutrition theraphy was applied. To analyse the nutrition habits of the patients food consumption frequency test, three day food consumption and nutrition habit questionnarie form were applied. The three day food consumption was requested at the beginning, end of the first month, end of the second month and at the end of the study. The anthropometric values were taken, some of the biochemical parametres were analysed and physical activity status were evaluated. The mean age of the patients was 43,36±11,36 years. The ratio of hypothyroidic patients is 84,6% and the ratio of the hyperthyroidic patients is 15.4%. The patients that are taken the theraphy are 78 patient of whom 52 (66.7%) is taken a medicine theraphy, 14 (17.9%) is taken a diet theraphy, 10 (12.8%) is taken both medicine and diet theraphy, 1 (0.8%) is taken physchological theraphy and 1 (0.8%) is taken insülin needle theraphy. Total of patients 69 (57.5%) are using iodised salt, 24 (20%) non-iodised salt, 25 (20.8%) diet salt, 2 (1.7%) rock salt. After treating the patients with nutrition theraphy blood parametric values (total cholesterol, low density lipoprotein, triglyceride) and the antropometric values (body weight, body fat percentage, body muscle weight, waist circumference) are both getting closer to the boundaries. At the beginning of the study the body mass index (BMI) of the hypothyroidic group is 30.44±5.67 kg/m² where as at the end of the study the value is 28.19±5.34 kg/m². In hyperthyroidic group the BMI at the beginning is 24.06±2.73 kg/m² where as at the end of the study the value is 22.69±2.54 kg/m². According to ATP III criterias the metabolic syndrome prevelance in hypothyroidic group is 75.2% where as in hyperthyroidic group thr prevelance is analysed as 15.8%. The correlation between the variables is calculated and a positive correlation is found between the start value of TSH and BMI (r = 0, 292, p< 0, 001), and also a positive correlation between last TSH value and BMI values. (r = 0,223, p<0,05). There is a significant correlation between insülin resistance (HOMA-IR) and the last BMI value. (r = 0,639, p<0, 001). Patients are evaluated for metabolic syndrome and seen that after 12 month of diet theraphy and seen that the related status are decreased, this is because of the decreased level of antropometric and biochemical values.
- «
- 1 (current)
- 2
- 3
- »