Browsing by Author "Benli, Ü. Sibel"
Now showing 1 - 3 of 3
- Results Per Page
- Sort Options
Item İskemik inme ve alt tipleri ile serum lipoprotein (a) düzeyi ilişkisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2007) Kibaroğlu, Seda; Benli, Ü. SibelĐskemik inme, eriskin dönemin nörolojik hastalıkları arasında, sıklık ve önem açısından birinci sırada yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından inme; “24 saatten uzun süren ya da ölümle sonuçlanan, vasküler nedenler dısında gösterilebilir baska bir nedeni olmayan, serebral fonksiyonların hızlı bir sekilde fokal bazen de global kaybı” olarak tanımlanmıstır. Epidemiyolojik çalısmalarla iskemik inmeye yol açan bir çok risk faktörü gösterilmistir. Risk faktörlerinin belirlenmesi, inmeden korunma stratejileri ve tedavi protokollerinin gelistirilmesinde önem tasımaktadır. Vasküler hastalıklar açısından diğer lipoproteinlerden bağımsız bir etkisi olduğu düsünülen Lipoprotein (a) (Lp(a)) yeni risk faktörleri arasında dikkat çekmektedir. Bu çalısmada, akut iskemik inme ve alt tipleri arasında lipoprotein (a) iliskisi arastırılmıstır. Çalısmada, 2004-2007 yılları arasında Baskent Üniversitesi Ankara Eğitim ve Arastırma Hastanesi Nöroloji servisinde iskemik inme tanısıyla takip edilmis, 201 erkek (%55,2), 163 kadın (%44,8) toplam 364 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Değisik nedenlerle polikliniklere basvurmus, inme ya da baska bir nörolojik hastalık öyküsü olmayan 51’i erkek (%48,1), 55’i kadın (%51,9) toplam 106 hasta ise kontrol grubu olarak alındı. Hasta grubunun yas ortalaması 70,07± 10,04, kontrol grubu yas ortalaması 68,39 ± 6,97 idi. Hastaların Lp(a) düzeyleri, akut iskemik inme sonrası ilk 72 saat içinde 12 saatlik açlık sonrası, tercihen sabah, venöz yolla alınan 10 cc kan örneklerinde diğer lipid parametreleri (total kolesterol, LDL, HDL, TG) ile birlikte çalısıldı. Kontrol grubunda ise 12 saatlik açlık sonrası alınan kan örneklerinde aynı parametreler xi çalısıldı. Lp(a) >30 mg/dl serum değerleri yüksek kabul edildi. Đskemik inme hastaları TOAST klasifikasyonu kullanılarak inme alt tiplerine gruplandırıldı. Karsılastırmalar sonucunda, yüksek Lp(a) serum düzeylerine sahip hastaların, istatistiksel olarak anlamlı sekilde iskemik inme hasta grubunda fazla olduğu görüldü.Ayrıca iskemik inme grubundaki kadın hastalarda kontrol grubundaki kadınlara oranla istatistiksel olarak anlamlı sekilde yüksek Lp(a) düzeyleri saptandı. Đskemik inme alt tipleri ile Lp(a) iliskisine bakıldığında ise tüm hasta grubunda anlamlı fark saptanmadı ancak, 60 yasın altındaki iskemik inme hastalarında, Lp(a) yüksekliğinin, büyük damar aterosklerozu grubunda, küçük damar hastalığı grubuyla karsılastırıldığında istatistiksel olarak anlamlı sekilde fazla olduğu görüldü. Hastaların karotis doppler ultrasonografi bulgularına göre belirlenen lezyon derecesi ile Lp(a) arasında da istatistiksel olarak anlamlı iliski saptanmadı. Bu bulgular, Lp(a)’nın iskemik inme patofizyolojisinde yeri olabileceğini, özellikle kadınlarda ve 60 yas altındaki hasta grubunda, büyük damar aterosklerozu ve buna bağlı inmelerde etkisinin daha belirgin görülebileceğini düsündürmüstür. Prospektif ve yöntem kontrollü yeni çalısmalar, iskemik inme için olası risk faktörlerinden biri olduğu düsünülen Lp(a) yüksekliğinin gerçek rolünün tanımlanmasına yardımcı olacaktır.Item Plazminojen aktivatör inhibitör-1 4G/5G gen polimorfizminin iskemik inme riski üzerine etkisi(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2009) Kuserli, Firdevs; Benli, Ü. Sibelİnme erişkin yaş grubunda mortalite ve uzun dönem sakatlığın önemli bir sebebidir. Akut inme tedavisindeki gelişmelere rağmen hala ağır sakatlığa yol açmaktadır ve tüm dünyada kalp hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü sırada gelen ölüm sebebidir. İyi bilinen risk faktörlerine serebrovasküler olayların sadece üçte birinde rastlanılmaktadır. Genetik faktörler de vasküler hastalıkların etiyolojisinde önemli bir rol oynamaktadır. Arteriyel trombüs oluşumunun inme patogenezinde esas unsur olduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle koagülasyon ve fibrinolitik sistem bozukluklarının bu süreçte önemli rol oynadığı düşünülebilir. Plazminojen aktivatör sistem bu iki sistem arasındaki dinamik dengede merkezi bir rol oynar. Plazminojen aktivatör sistem, doku-plazminojen aktivatör (t-PA) ve plazminojen aktivatör-1 (PAI-1)’ i de içeren farklı protein ve enzimlerden oluşur. Plazmin fibrinolitik sistem ve fibrin pıhtısının eritilmesinde esas enzimdir. Plazminin plazminojene dönüşümü t-PA tarafından katalize edilir ve PAI-1 ile inhibe edilir. Bu nedenle yüksek PAI-1 aktivitesi fibrinolitik sistem aktivitesinin düşmesine neden olur. Ayrıca yüksek PAI-1 aktivitesi ateroskleroz, tromboembolik hastalıklar ve inme ile de ilişkilidir. Plazma PAI-1 seviyelerini etkileyen -675 4G/5G insersiyon/delesyon polimorfizmi ve -844 G/A tek nükleotid polimorfizmi gibi çeşitli polimorfizmler tanımlanmıştır. Biz bu çalışmada PAI-1 4G/5G polimorfizminin inme riski üzerindeki etkisini araştırdık. Vaka-kontrol çalışmamız Başkent Üniversitesi Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yürütüldü. İnme, ani yerleşen ve 24 saatten uzun süren veya ölümle sonuçlanan vasküler nedenler dışında bir sebep saptanamayan, serebral fonksiyonlardaki fokal veya global bozulmalar şeklinde belirlendi. İskemik inme hastalarının tanısı klinik bulgulara dayanarak konuldu ve bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) ya da manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) ile doğrulandı. 99 iskemik inme ve inme hikayesi olmayan, yaş uyumlu 97 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. PAI-1 genotipi polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kullanılarak belirlendi. 4G/5G polimorfizminin inme riskine katkısını belirlemeye yönelik, genotip dağılımını değerlendirdik. Büyük arter aterosklerozu (n=37), küçük damar aterosklerozu (n=43) ve kardiyoembolik inme (n=19) grupları kendi aralarında ve kontrol grubu ile genotip sıklığı açısından karşılaştırıldı. 4G/5G polimorfizminin dağılımı açısından hem bazal koşullardaki inme ve kontrol grubu arasında hem de inme alt grupları arasında bir fark saptamadık. Bu sonuçlar 4G/5G polimorfizmi ile yüksek inme riski arasında bir ilişki olmadığını düşündürmektedir. İskemik inme patogenezi karmaşık ve multifaktöriyeldir. PAI-1 varyantları ancak belirli çevresel ve genetik faktörlerle birleştiğinde riski arttırıyor olabilir. Bununla beraber PAI-1 aktivitesinin belirlenmesi 4G/5G genotipinin değerlendirilmesinden daha anlamlı gibi görünmektedir. Gelecekte bu genotipin akut stres durumlarında iskemik inme riskine katkısı da araştırılmalıdır. Stroke is a major cause of mortality and long-term disability in the adult population. Despite recent advances in acute stroke therapy, stroke remains the leading cause of severe disability and the third leading cause of death, after heart disease and cancer, in the world. The well-established risk factors account for only one third of cerebrovascular events. Genetic risk factors play an important role in the aetiology of vascular diseases. Arterial thrombus formation is believed to be an essential event in the pathogenesis of stroke. Therefore, it is conceivable that impairment of the coagulation or fibrinolytic system plays an important role in this process. The plasminogen activator system plays a central role in dinamic balance of between these two system. Plasminogen activator system comprises distinct proteins and enzymes, including tissue-type plasminogen activator (t-PA) and PAI-1. Plasmin is the major enzyme in the fibrinolytic system and lyses fibrin clots. The conversion of plasminogen to plasmin is catalyzed by t-PA and is inhibited by PAI-1. Therefore, a high plasma level of PAI-1 is associated with reduced fibrinolytic activity. Moreover, high PAI-1 activity is associated with atherosclerosis, thromboembolic disorders and stroke. Several polymorphisms within the PAI-1 gene have been described that influence PAI-1 levels, including the -675 4G/5G insertion-deletion mutation and the -844G/A single nucleotide polymorphism. We investigated the roles of the 4G/5G genotype of PAI-1 gene as risk factors of stroke in this study. This case-control study was conducted in the Neurology Department of Ankara Training and Resarch Hospital, Başkent University. Stroke was defined as rapid development of clinical signs of focal or global disturbance of cerebral function, with symptoms lasting 24 hours or longer or leading to death, with no apparent cause other than vascular origin. Ischemic stroke was diagnosed according to clinical findings and was confirmed by computed tomography scan or magnetic resonance imaging. One hundred patients with ischemic stroke and 100 age matched control subjects who had no history of stroke were enrolled. PAI-1 genotype was determined with the use of polymerase chain reaction (PCR). To assess the effects of the 4G/5G polymorphism on stroke risk, we determined the genotype distribution and then we compared the genotype frequencies in patients with large artery atherosclerosis (n=89), small artery atherosclerosis (n=88) and cardioembolic ischemic (n=19) stroke with those in control grups. We failed to demonstrate a significant association between the 4G/5G polymorphism and ischemic stroke under basal conditions and also ischemic stroke subtypes. These results suggest that there is no significant association of the 4G/5G genotype of PAI-1 gene with a higher risk of stroke, although this genetic variant seems to be a useful marker of fibrinolytic activity and thrombogenic predisposition. The pathogenesis of ischemic stroke is multifactorial and complex. We speculate that PAI variants affect risk only in concert with other specific environmental and genetic factors. Otherwise, the determination of plasminogen activator inhibitor type-1 function seems to have much more clinical importance than the determination of the 4G/5G polymorphism. İn the future, the effect of this genotype on the risk of ischemic stroke under stressful conditions, should also be investigated.Item Siklosporin-A ve FK-506 (Tacrplimus) kullanan transplantasyon hastalarında major santral nörolojik yan etki oranının belirlenmesi ve yan etki-kan ilaç düzeyi arasındaki ilişkinin saptanması(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2005) Eryılmaz, Savili; Benli, Ü. SibelOrgan transplantasyonu, 20. yüzyılın en önemli gelişmelerinden biri olup son evre böbrek ve karaciğer yetmezliğinin tedavisi olarak klinik uygulamada yerini almıştır. Özellikle siklosporin-A (CSA) ve FK-506 (Tacrolimus) gibi immünosupresif ilaçların kullanılmasıyla tedavi başarısı artmış, transplantasyon yaygın bir şekilde uygulanır hale gelmiştir. Ancak bu immünosupresif ilaçlar, ciddi yan etkilere sahiptir ve transplantasyonu takiben morbidite ve mortaliteyi artırabilirler. Bilhassa nörolojik yan etkiler tedaviyi sınırlayıcı ve yaşamı tehdit edici olabilmektedir. Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi'inde, 1 Ocak 1994- 1 Ekim 2004 tarihleri arasında yapılan karaciğer ve böbrek transplantasyonu hastalarında retrospektif olarak major santral nörolojik yan etki oranının belirlenmesi ve yan etki- kan ilaç düzeyi arasındaki ilişkinin saptanmasına yönelik yapılmıştır. Ayrıca yan etkinin meydana geliş zamanı da değerlendirilmiştir. 505 böbrek transplantasyonu hastasından 364'ü, 91 karaciğer transplantasyonu hastasından 27'si kriterleri karşıladığından çalışmaya alınabilmiştir. Bu hastaların 249 (%63,7)'unun CSA, 61 (%15,6)'inin FK-506, 81 (%20,7)'inin farklı zamanlarda olmak üzere her iki ilacı kullandığı tespit edilmiştir. 364 böbrek transplantasyonu hastasının kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi sonucunda 10 (%2,7)'unda, 27 karaciğer transplantasyonu hastasının kayıtlarının incelenmesi sonucunda ise 6 (%22,2)'sında major santral nörolojik yan etki saptanmıştır. Nörotoksisite saptanan 16 hastanın 12 (7 böbrek, 5 karaciğer)'si CSA, 4 (3 böbrek, 1 karaciğer)'ü FK-506 kullanmakta idi. Hem karaciğer transplantasyonu hem de böbrek transplantasyonu olan hastalarda, her iki ilaç arasında major santral nörolojik yan etki görülme oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Nörotoksisite- kan ilaç düzeyi arasında ilişki olup olmadığı değerlendirildiğinde ise, CSA kullanan 12 hastanın 6'sında kan ilaç düzeyi normal, diğer 6'sında ise yüksek bulunmuştur. Aynı şekilde, FK-506 kullanan 4 hastanın 2'sinde normal, 2'sinde yüksek tespit edilmiştir. Bu yüzden kan ilaç düzeyi ile nörotoksisite gelişimi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca, verilerden nörotoksisite oluş zamanı- ilaç kullanım süresi değerlendirildiğinde, 16 hastanın 11 (%68,8)'inde ilk 3 ay içinde nörotoksisite meydana geldiği görülmüştür.Bu çalışma sonuçları, her iki transplantasyon tipi hakkında literatürde bildirilen sonuçlarla uyumlu bulunmuştur. The organ transplantation, one of the most important developments in the 20th century, has become a viable therapy option for patients suffering from renal and liver disease. Specifically, the chance in successful outcome in treatment has increased and transplantation has been used widely by using immunosuppressive agents such as cyclosporin-A (CSA) ve FK-506 (Tacrolimus). But these immunosuppressive agents have serious adverse "side" effects and they may increase the morbidity and mortality after transplantation. Especially, neurological side effects may limit therapy and could be life threatening. The interest of this study is to identify major neurological side effects and to determine the relationship between side effects and blood drug levels in renal and liver transplant recipients retrospectively at the University of Başkent between January 1, 1994 and October 1, 2004. In addition, the timing of the side effects was also evaluated. 364 eligible patients of 505 renal transplant recipients and 27 eligible patients of 91 liver transplant recipients, who met the criteria, were included in the study. It was established that 249 (%63,7) of these patients were receiving CSA, 61 (%15,6) of them receiving FK-506, and 81 (%20,7) of the patients had used both drugs during different periods. Retrospective examination of the patient records showed that 10 out of 364 (2.7%) kidney transplant patients and 6 out of 27 (22.2%) liver transplant patients have experienced major central neurological side effects. Among 16 patients having neurotoxicity effects, 12 (7 kidney patients and 5 liver patients) were treated with CSA whereas 4 (3 kidney patients and 1 liver patient) of them were treated with FK-506. Among the patients who underwent either kidney or liver transplants, no significant statistical difference was observed between two drugs as far as the major central neurological side effects are concerned. When assessing the relationship between neurotoxicity and blood drug level for the patients treated with CSA, it was found that 6 out of 12 patients had normal and the other 6 patients had high blood drug level. Similarly, 2 out of 4 patients treated with FK-506 had normal and the other two had high blood drug levels. Therefore, no conclusive relationship could be found. Besides, when assessing the timing of neurotixicity due to the drug usage period by using the data, it was seen that neurotoxicity occurs in the first 3 months in 11 (%68,8) out of 16 patients. The results of this study are consistent with the results reported in the literature for both types of transplantation.