12565 results
Search Results
Now showing 1 - 10 of 12565
Item İnsan kronik myeloblastik lösemi hücre dizisi k562'de imatinibin ve silimarinin BCR-ABL1, GRB2, GAB2, AKT ve ERK gen ifadelenmelerine olan etkisinin değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2014) Üntekin, Burcu; Yurtcu, ErkanKML’nin moleküler patogenezinde Philadelphia (Ph) kromozomu üzerindeki BCRABL1 füzyon geni rol oynar. Oluşan füzyon protein AKT, ERK ve STAT yolaklarını aktive eden bir tirozin kinaz kodlarken bu proteinin modülatörleri GRB2 (Growth factor receptor-bound protein 2) ve GAB2 (Grb-2-associated binder 2)’dir. KML tedavi protokolünde yer alan STI571 (imatinib mesilat), tirozin kinaz özelliği olan bu enzimin ATP-bağlayıcı bölgesine kompetitif inhibisyonla bağlanır. BCR-ABL1 sinyal iletiminde görevli proteinlerin tirozin fosforilasyonu inhibe olur. Bu çalışmada, insan KML hücre dizisi K562 hücrelerinde STI571 uygulaması ile birlikte bitkisel bir flavonoid olan silimarin uygulamasının hücre içi sinyal yolakları üzerine etkisinin belirlenmesi hedeflenmiştir. K562 hücre dizisi RPMI besiyerinde %5’lik CO2, %95 nem içeren 37 0C’lik inkübatörde çoğaltıldı. STI571 sitotoksik dozu MTT testi ile belirlendikten sonra hücrelere STI571, silimarin, STI571 ve silimarin kombinasyonu birlikte uygulandı. Kontrol grubu olarak kullanılacak hücre grubuna hiçbir uygulama yapılmadı. Belirlenen doz ve uygulama süreleri sonunda tüm hücrelerden mRNA izolasyonu yapıldı ve bunu takiben cDNA elde edildi. BCRABL1, GRB2, GAB2, AKT ve ERK genlerinin ifadelenme düzeyleri real-time PCR yöntemi ile belirlendi. Sonuç olarak imatinib ve silimarin kombinasyonu uygulanan K562 hücrelerinde GAB2 ve ERK gen ifadelenme düzeylerinin azaldığı tespit edildi. Diyete ek olarak alınan silimarin aracılığıyla KML hücrelerinde imatinibin etkinliğinin artırılabileceğinin gösterilmesi ilaç dirençliliğinde rol oynayan sinyal moleküllerinin baskılanabileceğini akla getirmektedir. Bunun ileride yapılacak klinik çalışmalara ışık tutabileceğini düşünüyoruz. BCR-ABL1 fusion gene, located on Philedelphia (Ph) chromosome has a major role in the pathogenesis of CML. Fusion protein, the product of this translocation, encodes a tyrosine kinase that activates AKT, ERK and STAT pathways. The modulators of BCR-ABL1 fusion protein are GRB2 (Growth factor receptor-bound protein 2) and GAB2 (Grb-2-associated binder 2) in the activation of cell signalling pathways. STI571, that is given to patients in CML treatment protocol, binds to the ATP-binding domain of tyrosine kinase enyzme by competative inhibition. The tyrosine phosphorylation of the proteins, responsible of BCR-ABL1 signalling, is inhibited. The aim of this study is to determine the effect of silimarin, a herbal flavonoid, treatment together with STI571 on human CML cell line K562 signalling pathways. K562 cells were maintained in RPMI 1640 medium, at 37°C in a 95% (v/v) humidified atmosphere of 5% (v/v) CO2. After determining the cytotoxic dose of STI571 by MTT test, cells were treated by STI571, silymarin, and combination of both STI571 and silymarin. Control group was not treated with any of the substances. After the treatment of cells with previously designated doses and times, mRNA were isolated and cDNA were synthesed. BCR-ABL1, GRB2, GAB2, AKT and ERK gene expression levels were analyzed with real-time PCR. In conclusion, the decrease of GAB2 and ERK gene exression levels was determined in K562 cells that are treated with imatinib and silimarin combination. Silimarin as dietary supplement may increase the effect of imatinib and supress the defined cell signalling pathways on drug resistance on CML cells.Item The phenotypic and molecular genetic spectrum of Alstrom syndrome in 44 Turkish kindreds and a literature review of Alstrom syndrome in Turkey(2015) Erol, Ilknur; 25296579Alstrom syndrome (ALMS) is an autosomal recessive disease characterized by multiple organ involvement, including neurosensory vision and hearing loss, childhood obesity, diabetes mellitus, cardiomyopathy, hypogonadism, and pulmonary, hepatic, renal failure and systemic fibrosis. Alstrom Syndrome is caused by mutations in ALMS1, and ALMS1 protein is thought to have a role in microtubule organization, intraflagellar transport, endosome recycling and cell cycle regulation. Here, we report extensive phenotypic and genetic analysis of a large cohort of Turkish patients with ALMS. We evaluated 61 Turkish patients, including 11 previously reported, for both clinical spectrum and mutations in ALMS1. To reveal the molecular diagnosis of the patients, different approaches were used in combination, a cohort of patients were screened by the gene array to detect the common mutations in ALMS1 gene, then in patients having any of the common ALMS1 mutations were subjected to direct DNA sequencing or next-generation sequencing for the screening of mutations in all coding regions of the gene. In total, 20 distinct disease-causing nucleotide changes in ALMS1 have been identified, eight of which are novel, thereby increasing the reported ALMS1 mutations by 6% (8/120). Five disease-causing variants were identified in more than one kindred, but most of the alleles were unique to each single patient and identified only once (16/20). So far, 16 mutations identified were specific to the Turkish population, and four have also been reported in other ethnicities. In addition, 49 variants of uncertain pathogenicity were noted, and four of these were very rare and probably or likely deleterious according to in silico mutation prediction analyses. ALMS has a relatively high incidence in Turkey and the present study shows that the ALMS1 mutations are largely heterogeneous; thus, these data from a particular population may provide a unique source for the identification of additional mutations underlying Alstrom Syndrome and contribute to genotype-phenotype correlation studies.Item Effect of Levatirecetam Monotherapy on Complete Blood Count, Immunoglobulin Levels and Lymphocyte Subsets in Children and Adolescents with Epilepsy(2017) Misirlioglu, P. K.; Erol, I.; Savas, T.; Cagla, S.; Kozanoglu, I.; 0000-0002-3530-0463; 0000-0002-5268-1210; AAK-4825-2021; AAE-1241-2021Item Metastatik beyin tümörlerinde diffüzyon mr görüntüleme bulguları(Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2016) Öztürk, Özge; Yıldırım, TülinGünümüzde kanser insidansı giderek artmaktadır. Hastaların prognozunu belirleyen birçok faktör olmakla beraber, intrakranial metastazlar en önemli prognostik faktörlerden biridir. Erişkin hastalarda, metastatik intrakranial tümörler primer beyin tümörlerine oranla 10 kat daha sık izlenmektedir. Metastatik tümörler orjin aldıkları dokuların özelliklerini yansıtmaktadır. Bu çalışmanın amacı; kanserli olgularda solid beyin metastazlarının primer malignite tanılarına göre gruplandırılarak difüzyon ağırlıklı görüntüler (DAG) ile değerlendirilmesi, kantitatif olarak saptanmış difüzyon katsayısı (ADC) değerlerinin, karşı taraf normal beyaz cevher ADC’si ölçülerek hesaplanan ADC oranı ve T2 ağırlıklı (T2A) görüntülerdeki sinyal intensitesinin (SI)’nin karşılaştırılması ile DAG’ın beyin metastazlarının değerlendirilmesinde rutin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tetkikine katkılarını belirlemektir. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada, Ocak 2011 – Mayıs 2016 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi ile Başkent Üniversitesi Adana Uygulama ve Araştırma Hastanesine başvuran, primer malignite öyküsü olan veya başvuru esnasında malignite tanısı almamış olup santral sinir sistemi ile ilgili şikayetleri nedeniyle beyin MRG çekilen ve metastaz saptanan, 172’si erkek, 127’si kadın 299 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, primer malignitelerine göre gruplandırıldı. 1,5 Tesla (T) cihaz ile alınan DAG’da ADC haritaları ve T2A serilerde metastatik lezyonun en çok kontrast tutan solid kesiminden ortalama ADC değeri (mADC), bu değerin karşı taraf normal beyaz cevher ADC’sine oranı ile hesaplanan ADC oranı (rADC) ve T2A’daki ortalama SI (mT2) değerleri ölçüldü. Ölçümler deneyimli bir radyolog tarafından yapıldı. Hastaların büyük bir kesiminin lezyonu akciğer karsinomu metastazı olduğu için, elde edilen veriler bu grupta ayrı olarak da analiz edildi. Ortalama mADC değerleri primer tanı grupları arasında karşılaştırıldığında küçük hücreli akciğer karsinomu (KHAK) ortalama mADC değerinin, küçük hücre dışı akciğer karsinomu (KHDAK), meme karsinomu ve renal hücreli karsinom (RHK) ortalama mADC değerinden daha düşük olduğu gösterildi. Ayrıca, rADC değeri KHAK’de, KHDAK’ye göre anlamlı olarak daha düşük (p<0,01) olup diğer tanı grupları rADC değerleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmadı. Tüm metastazların ortalama mADC değeri benzer çalışmalardan daha düşük olarak izlendi. Primer malignite tanı grupları ile intrakranial metastatik lezyon sayısı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. mADC değeri ve mT2 değeri lezyon sayısına göre değişkenlik göstermezken rADC değeri multipl lezyonu olanlarda daha düşük olarak saptandı. Akciğer karsinomu subtiplerine göre yapılan analizlerde KHAK mADC değerinin akciğer adenokarsinomu ve skuamöz hücreli karsinom (SHK)’dan, KHAK rADC değerinin ise akciğer adenokarsinomundan daha düşük olduğu belirlendi. Diğer değişkenlerin gruplar arasında farklılık göstermediği belirlendi. Ölçüm yapılan parametrelerin birbirleriyle ilişkisi analiz edildiğinde mADC-mT2 arasında ve rADC –mT2 arasında pozitif korelasyon olup, rADC –mT2 arasındaki ilişki daha zayıf olarak bulundu (p<0,05). Sonuç olarak intrakranial metastazların difüzyon MRG bulgularının incelendiği çalışmamızda, lezyonların ADC özelliklerinin primer malignite tanılarına göre değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Non-invaziv olması, kolay ve kısa sürede uygulanması ve kantitatif ölçümlere olanak vermesi nedeniyle DAG’ın intrakranial metastatik lezyonların ayırıcı tanısında, takibinde, tedaviye yanıtında, konvansiyonel MRG’ye eklenmesinin gerekli olduğu sonucuna varılmıştır. Cancer incidence is increasing day after day. There is so many prognostic factors for cancer patients but intracranical metastasis is one of the most important prognostic factor for quality of life. For adult patients, metastatic intracranial tumors seen 10 times more common than primary brain tumors. Metastatic tumors reflect the characteristics of primer tumor. The aim of this study, to compare quantitative apparent diffusion coefficient (ADC) values, signal intensity (SI) at T2 sequance and ADC ratio between calculated the counterpart of normal white matter ADC value and solid brain metastases which grouped primary malignancy diagnosis and also to determine the contribution of the diffusion MRI on routine magnetic resonance imaging (MRI) in the evaluation of brain metastases. This retrospective study, included 172 male, 127 women, total 299 patients who were applicant to Ankara Baskent University Hospital and Baskent University Adana Teaching and Research Hospital between January 2011 - May 2016. Patients choosed from a variety of clinical, primary malignancy with brain metastasis or first diagnosis applicant with complaints about the central nervous system, brain MRI taken and metastasis identified. The patients were classified according to their primary cancer. We measured mean ADC values (mADC), mean SI at T2 weighted sequences (mT2) and ADC ratio (rADC) that calculated mADC ratio the counterparty normal white matter’s ADC value from the solid part of tumor which show the most contrast enhancement by using 1,5 Tesla (T) magnetic resonance (MR) scanner. The measurements were made by an experienced radiologist. ADC and T2 SI values of lung carcinoma were analyzed also because of the patients with metastatic carcinoma of the lung were a large portion of our patients. When compared between the groups of patients mADC average values of primary; small cell lung carcinoma (SCLC) mADC average value was shown to be lower than non-small cell lung carcinoma (NSCLC), breast carcinoma and renal cell carcinoma (RCC). In addition, the ADC rate that rADC value in SCLC was significantly lower than NSCLC (p <0.01) and no significant statistical relationship between the value of other diagnostic groups rADC. mADC average value of all metastases were observed to be lower than those of similar studies. There is no significant relationship between primary malignancy diagnosis and the number of intracranial metastatic lesions were not detected. When there was no relationship the number of lesions with mT2 and mADC value, rADC value was lower in patients with multiple lesions. Analysis conducted by the subtypes of lung carcinoma, SCLC’s mADC value was lower than the value of lung adenocarcinoma and squamous cell carsinoma (SCC) and SCLC’s rADC value was lower than the value of adenocarcinoma’s. It was determined that no significant differences among groups of other variables. When the measurement of parameters analyzed the relationship between each other mADC-mT2 and rADC –mT2 has a positive corelation, but correlation between rADC -mT2 is weaker than mADC-mT2 (p <0.05). In conclusion, diffusion MRI findings of intracranial metastases, ADC features vary for primary malignancy diagnosis in our study. Because of applying in short time, be a non-invasive method,easy way and allows the quantitative measurement, DWI should be added conventional MRI for differential diagnosis of intracranial metastatic lesions for follow-up and response to treatment.Item Farklı iki seramik sistemde geleneksel yöntem ile pürüzlendirme ve lazer ile pürüzlendirmenin karşılaştırılması(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Bekiroğlu, İpek Gizem; Kaya, BurçakAmaç: Bu çalışmanın amacı, in vitro olarak seramik sistemlere braket yapıştırırken farklı pürüzlendirme yöntemlerinin bağlanma dayanıklılıklarının incelenmesidir. Bu çalışma sonunda pürüzlendirmede zorluk yaşanan ve yeterli bağlanma kuvvetine ulaşılamadığı için ortodontik tedavi sürecinde sorun yaratan seramik yüzeylerin pürüzlendirilmesinde daha iyi tutuculuk sağlanması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 6x5x2 mm boyutlarında üretilen 45 adet feldspatik porselen numune 15'erli olacak şekilde 3 gruba, 45 adet monolitik zirkonya numune ise 15'erli olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Çalışmada kullanılan pürüzlendirme yöntemleri Er,Cr:YSGG lazerle pürüzlendirme (L) , hidroflorik asitle pürüzlendirme (HF) ve hidroflorik asit + Er,Cr:YSGG (HF + L) lazerle pürüzlendirme olacak şekilde belirlenmiştir. Tüm numunelerin glaze tabakası elmas frezle kaldırılmıştır. Lazer uygulaması 20 Hz frekansında, 3 watt gücünde, H modunda, %50 su ve %50 hava oranıyla yapılmıştır. Hidroflorik asit uygulanan gruplarda %9’luk hidroflorik asit 90 sn uygulanmış, ardından 20 sn yıkama ve 20 sn kurutma yapılmıştır. Pürüzlendirme sonrası maksiller lateral metal braketler adeziv sistemle numunelere yapıştırılmış, ardından 20 sn LED ışıkla dondurulmuştur. Tüm numuneler 37°C'de 1 gün distile suda bekletilmiş, devamında sıcaklığı 5°C ile 55°C aralığında değişen 5000 devirlik termosiklusa tabi tutulmuştur. Tüm numunelerin Universal test makinasında 1 mm/dk hızla bağlanma dayanım kuvveti ölçülmüş ve bu değerler MPa olarak çevrilmiştir. ARI skorlaması yapabilmek için tüm yüzeyler stereomikroskopta incelenmiştir. Her grubu temsil edecek 1'er numunenin ve her seramik tipinden 1 adet glaze tabakası kaldırılmış numunenin SEM altında x3000 büyütme ile görüntüleri alınmıştır. İstatistiksel analiz için Mann-Whitney U testi ve Kruskall-Wallis H testi kullanılmıştır. Bulgular: SBS ve ARI skoru değerlerinin feldspatik porselen grubunda (11,11 MPa, ARI:3,1) monolitik zirkonya grubuna (4,23 MPa, ARI: 0,6) göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri ve ARI skorları açısından anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte L tekniğinde ARI skorları daha düşük görülmüştür. Feldspatik porselen materyalinde; pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri ve ARI skorları açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Feldspatik porselen için HF tekniğinde (8,32 MPa) SBS değerlerinin diğer tekniklere göre (L için 11,04 MPa, L + HF için 13,97 MPa) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Yine feldspatik porselen için L tekniğinde ARI skorunun 1,13 değerleriyle diğer tekniklere göre (HF için 4,13, L + HF için 4,07) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Monolitik zirkonya materyalinde; pürüzlendirme teknikleri arasında SBS değerleri açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Monolitik zirkonya için L + HF tekniğinde SBS değerlerinin (2,42 MPa) diğer tekniklere göre (HF için 5,69 MPa , L için 4,58 MPa) anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Monolitik zirkonya materyelinde pürüzlendirme teknikleri arasında ARI skoru değerleri açısından ise anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte HF grubunda ARI skoru değerlerinin daha düşük olduğu görülmektedir. Sonuç: Feldspatik porselende uygulanan pürüzlendirme teknikleri ile optimum bağlanma dayanımı sağlanmıştır ancak monolitik zirkonyada bu durum sağlanamamıştır. Çalışmamızın bulgularına göre 3 W değerindeki Er,Cr;YSGG lazer sistemi feldspatik porselen pürüzlendirmesinde hidroflorik aside alternatif bir yaklaşım olabilmektedir. Ancak monolitik zirkonya materyalinde hiçbir pürüzlendirme tekniğinde yeterli ve güvenilir bağlanma kuvveti sağlanamamıştır. Aim: The aim of this study is to examine the bond strengths of different etching methods when bonding brackets to ceramic systems in vitro. At the end of this study, it is aimed to provide better retention in the roughening of ceramic surfaces, which cause problems in the orthodontic treatment process because of the difficulty in roughening and the insufficient bonding strenght. Material and Method: Produced in 6x5x2 mm dimensions 45 feldspathic porcelain samples were divided into 3 groups of 15 pieces, and 45 monolithic zirconia samples were divided into 3 groups of 15 pieces. The roughening methods used in the study were determined as Er,Cr:YSGG laser roughening (L), hydrofluoric acid roughening (HF) and hydrofluoric acid + Er,Cr:YSGG (HF + L) laser roughening. The glaze layer of all samples was removed with a diamond bur. Laser application was performed at 20 Hz frequency, 3 watt power, H mode, with a ratio of 50% water and 50% air. In the hydrofluoric acid applied groups, 9% hydrofluoric acid was applied for 90 seconds, followed by 20 seconds of washing and 20 seconds of drying. After etching, maxillary lateral metal brackets were bonded to the samples with an adhesive system, and then cured with LED light for 20 seconds. All samples were stored in distilled water at 37°C for 1 day, and then subjected to a 5000-cycle thermocycle with a temperature ranging from 5°C to 55°C. The bond strength of all samples was measured at a speed of 1 mm/min on a Universal testing machine and these values were converted to MPa. All surfaces were examined under a stereomicroscope to perform ARI scoring. Images of one sample representing each group and one sample from each ceramic type with the glaze layer removed were taken under SEM at x3000 magnification. Mann-Whitney U test and Kruskall-Wallis H test were used for statistical analysis. Results: It was observed that SBS and ARI score values were significantly higher in the feldspathic porcelain group (11.11 MPa, ARI:3.1) than in the monolithic zirconia group (4.23 MPa, ARI:0.6) (p<0.05). No significant difference was observed between the roughening techniques in terms of SBS values and ARI scores (p>0.05). Although not statistically significant, ARI scores were lower in the L technique. In feldspathic porcelain material; a significant difference was observed between the roughening techniques in terms of SBS values and ARI scores (p<0.05). It was observed that SBS values were significantly lower in the HF technique (8.32 MPa) for feldspathic porcelain than in the other techniques (11.04 MPa for L, 13.97 MPa for L + HF). For feldspathic porcelain, the ARI score was found to be significantly lower in the L technique with a value of 1.13 compared to the other techniques (4.13 for HF, 4.07 for L + HF). In monolithic zirconia material; a significant difference was found in terms of SBS values between the roughening techniques (p<0.05). For monolithic zirconia, the SBS values (2.42 MPa) were found to be significantly lower in the L + HF technique compared to the other techniques (5.69 MPa for HF, 4.58 MPa for L). In monolithic zirconia material, no significant difference was found in terms of ARI score values between the roughening techniques (p>0.05). Although not statistically significant, it was seen that the ARI score values were lower in the HF group. Conclusion: Optimum bond strength was achieved with the roughening techniques applied to feldspathic porcelain, but this situation could not be achieved in monolithic zirconia. According to the findings of our study, the 3 W Er,Cr;YSGG laser system can be an alternative approach to hydrofluoric acid in feldspathic porcelain roughening. However, sufficient and reliable bond strength could not be achieved in any roughening technique in monolithic zirconia material.Item Üniveriste öğrencilerinde porsiyon algısı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2014) Güngör, Emel Öktem; Ercan, AydanBu çalışma, Beslenme ve Diyetetik bölümü 1-4 sınıf öğrenciler arasında beslenme bilgisi ile yiyeceklerin sunum biçimine göre porsiyon miktarlarının algılanması arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Aralık 2013 Başkent Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünde 1.-4. sınıflarda okuyan, çalışmanın yapılacağı günlerde okulda bulunan 155 kız ve 7 erkek olmak üzere 162 öğrenci üzerinde yürütülmüştür. Çalışma, öğrencilerin demografik özellikleri ve beslenme alışkanlıklarının değerlendirildiği anket formu ve öğrencilerin porsiyon miktarı algılarını değerlendirmek için laboratuar ortamında görsel içerikli hazırlanan iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın görsel olarak yürütülen aşamasında 4 ayrı besin seçilmiştir (patates, kıvırcık marul, portakal, domates). Porsiyon algısını etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi amacıyla seçilmiş besinler farklı biçimlerde öğrencilere sunulmuş ve kendilerine göre 1 porsiyonu belirlemeleri istenmiştir. Çalışmaya katılan öğrencilerin yaş ortalaması 20.7±1.69 yıl ve BKİ ortalamaları 21.2±3.08 kg/m2 olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin % 51.9’u ailelerinin yanında, % 22.3’ü ise öğrenci yurtlarında yaşamaktadırlar. Öğrencilerin öğün atlama durumlarına bakıldığında % 50.6’sının kahvaltı öğününü günün en önemli öğünü olarak belirtmesine rağmen %5.6’sı kahvaltı öğününü atladığını belirtmiştir. Öğrencilerin gece yemek yeme durumlarına bakıldığında ise gece yemek yeme sıklığında göre BKİ ve Beslenme Bilgi Puanı (BBP) ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Ara öğün tüketimleri değerlendirildiğinde, öğrencilerin %83.3’ünün ara öğün tükettikleri, ara öğünde tüketilen yiyecekler ile atıştırmalık olarak tüketilen yiyecekler arasındaki farkın bilincinde oldukları görülmüştür. Öğrencilerin sınıfları ile BBP arasındaki ilişkiye bakıldığında sınıf yükseldikçe BBP’nın da arttığı ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Beslenme eğitimin verildiği 3. ve 4. sınıflar arasında BBP ortalaması arasında istatistiksel bir farkın olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Çalışmamızın 1. uygulamasında yiyeceğin doğrama biçiminin öğrencilerin porsiyon vii seçimi üzerine etkisi olduğu bulunmuştur. Ayrıca beslenme bilgi puanları yüksek olan 3. ve 4. sınıflar bütünlüğü bozulmamış yiyecekleri 1 porsiyon olarak seçmişlerdir. Uygulama 2’de ise tabak büyüklüklerinin porsiyon algısı üzerine etkisine bakıldığında porsiyon algısının servis edilen tabak büyüklüğünden etkilendiği görülmüştür. Çalışmanın 3. ve 4. uygulamalarında hem tabak büyüklüklerinin yiyecek miktarını algılamaya etkisi hem de porsiyon miktarlarının tabak büyüklükleri ile ilişkisi incelendiğinde her ikisinin de olumlu yönde etkilendiği ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). En yüksek oranda 4. sınıflar küçük tabaklardaki servisleri 1 porsiyon olarak seçmişlerdir. Bunun nedeni olarak da almış oldukları eğitimin son senesinde hastayla birebir etkileşimde olmalarından dolayı diyetlerde kullanılan değişim miktarı ile porsiyon miktarındaki algısal karmaşa olduğu düşünülmektedir.Bu çalışma, 27 Kasım 2013 tarihinde Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimi Araştırma Kurulu Komisyonu tarafından KA13/275 sayılı karar ile onay alınmıştır.Item The Effect of Modified Ultrafiltration Duration on Pulmonary Functions and Hemodynamics in Newborns and Infants Following Arterial Switch Operation(2014) Turkoz, Ayda; Tuncay, Ezgi; Balci, Sule Turgut; Can, Meltem Guner; Altun, Dilek; Turkoz, Riza; Undar, Akif; 24977688; AAR-7467-2020Objectives: Modified ultrafiltration is used to ameliorate the deleterious effects of cardiopulmonary bypass in pediatric cardiac surgery patients. The ideal duration of modified ultrafiltration has not been established yet. We investigated the effects of extended duration of modified ultrafiltration on pulmonary functions and hemodynamics in the early postoperative period in newborns and infants who had transposition of great arteries operations. Design: Single-center prospective randomized study. Setting: Pediatric cardiac surgery operating room and ICU. Patients: Sixty newborns and infants who had been scheduled to undergo transposition of great arteries operation. Interventions: None. Measurements and Main Results: Modified ultrafiltration was applied to all patients following the termination of cardiopulmonary bypass (for 10, 15, and 20 min in groups 1, 2, and 3, respectively). Pulmonary compliance, gas exchange capacity, hemodynamic measurements, inotropic support, blood loss, transfusion requirements, hematocrit level, and duration of ventilatory support were measured after intubation, at termination of cardiopulmonary bypass, at the end of modified ultrafiltration, and in the 1st, 6th, 12th, and 24th hours after admission to ICU. The amount of fluid removed by modified ultrafiltration in groups 2 and 3 was larger than that of group 1 (p < 0.01). Systolic blood pressure was significantly increased at the end of modified ultrafiltration in group 3 compared to groups 1 and 2 (p < 0.05). Hematocrit levels were significantly increased at the end of modified ultrafiltration in groups 2 and 3 compared to group 1 (p < 0.01). Therefore, RBCs were transfused less after modified ultrafiltration in groups 2 and 3 compared to group 1 (p < 0.05). Static and dynamic compliance, oxygen index, and ventilation index had improved similarly in all three groups at the end of modified ultrafiltration (p > 0.05) Conclusions: Modified ultrafiltration acutely improved pulmonary compliance and gas exchange in all groups. Increased hematocrit and blood pressure levels were also observed in the longer modified ultrafiltration group. However, extended duration of modified ultrafiltration did not have a significant impact on duration of intubation or the stay in ICU.Item Kidney Weight and Recipient Body Weight Ratio Predict Long-Term Graft Outcome(2014) Akdur, A.; Kirnap, M.; Kolsarici, E.; Yildirim, S.; Moray, G.; Haberal, M.; https://orcid.org/0000-0002-8726-3369; https://orcid.org/0000-0002-5735-4315; https://orcid.org/0000-0003-2498-7287; https://orcid.org/0000-0002-3462-7632; AAA-3068-2021; AAH-9198-2019; AAF-4610-2019; AAE-1041-2021; AAJ-8097-2021Item The Use of Mycophenolate Mofetil in Experimental Encapsulating Peritoneal Sclerosis(2015) Huddam, Bulent; Basaran, Murat; Kocak, Gulay; Azak, Alper; Yalcin, Funda; Reyhan, Nihan Haberal; Duranay, Murat; 0000-0001-9852-9911; 26159779; AAK-4587-2021Encapsulated peritoneal sclerosis (EPS) is a rare complication of long-term peritoneal dialysis usually associated with the inadequacy and early termination of dialysis modality. Adequate treatment of peritoneal fibrosis has not been achieved by medical intervention so far. Mycophenolate mofetil (MMF), which inhibits inosine monophosphate dehydrogenase reversibly and highly selectively, is the most widely used drug for maintenance immunosupression in renal transplantation. Recent studies have shown that MMF has also antifibrotic effects. In this study, we evaluated the effects of MMF on EPS model in rats based on antifibrotic effects. Twenty-four Wistar albino rat have been randomly divided into four groups. Group I (control group) received isotonic saline intraperitoneally (i.p) 2 ml/day for (0-3rd weeks). Group II (chlorhexidine (CG) group) received CG 2 ml/day i.p. for (0-3rd weeks). Group III (chlorhexidine + MMF group) received CG (2 ml/day) i.p. for (0-3rd weeks) plus MMF 30 mg/kg/day peroral (4th-6th weeks). Group IV (resting group) received CG 2 ml/day) i.p. (0-3rd weeks) plus peritoneal resting without any treatment (4th-6th weeks) At the end of the sixth weeks, all of the rats were killed. All of the groups were analyzed in terms of peritoneal thickness, degree of inflammation, vasculopathy, neovascularization and fibrosis. Also, the parietal peritoneal tissue samples were evaluated for matrix metalloproteinase 2 (MMP-2) by using the immunohistochemical analysis. When the CG group was compared with the MMF group, the medication resulted in a statistically significant reduction in peritoneal thickness, inflammation and fibrosis score (53.23 +/- A 16.24 vs. 17.22 +/- A 3.62, 1 +/- A 1.225 vs. 1 +/- A 0, 1.6 +/- A 0.548 vs. 0.2 +/- A 0.447, respectively, all p < 0.05). In the resting group, no beneficial effects on morphological abnormality of the peritoneum were observed as compared with MMF group. However, according to immunohistochemical analysis of the expression of MMP-2 on peritoneal samples, the highest expression of MMP-2 was observed in the MMF group. MMF was effective for the treatment of encapsulating peritoneal fibrosis in our rat model. Most recently, MMF may be first choice for EPS due to antifibrotic effect.Item Tip 1 diyabetli adölesan bireylerde uyku kalitesi ve beslenme durumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2019) Aslan, Büşra; Saka, MendaneUyku, endokrin fonksiyonların ve glukoz metabolizmasının düzenlemesinde önemli bir role sahiptir. Çalışmalarda, Tip 1 diyabetli bireylerde beslenmenin yanı sıra uyku süresinin ve kalitesinin de kan glukoz değerlerini etkileyebileceği gösterilmiştir. Bu araştırma, Tip 1 diyabetli adölesanlarda uyku kalitesi ve beslenme durumu arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında Erciyes Üniversitesi Mustafa Eraslan ve Fevzi Mercan Çocuk Hastanesi Pediatri Endokrinoloji polikliniğine başvuran 10-19 yaş arasındaki Tip 1 diyabetli adölesanlar üzerinde yapılmıştır. Bireylerin kişisel özellikleri, beslenme ve uyku alışkanlıkları anket formu ile yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Günlük enerji ve besin ögeleri alımını belirlemek için 3 günlük besin tüketim kaydı alınmış ve fiziksel aktivite durumları belirlenmiştir. Bireylere Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) ve Epworth Uykululuk Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca bireylerin antropometrik ölçümleri alınmış ve biyokimyasal bulguları analiz edilmiştir. Tip 1 diyabetli bireylerin 33’ü kız (%43.4) ve 43’ü erkektir (%56.6). Bireylerin ortalama diyabet süresi 4.92±3.55 yıldır. Adölesanların enerji, karbonhidrat ve yağ alımları Türkiye Beslenme Rehberi 2015 önerilerinin altında, protein tüketimleri ise önerilerin üzerindedir. Bireylerin %59.2’si iyi uyku kalitesi %40.8’i kötü uyku kalitelerine sahiptir. Kötü uyku kalitesine sahip adölesanların iyi uyku kalitesine sahip olanlara göre daha yüksek miktarda yağ tükettiği saptanmıştır (p>0.05). İyi uyku kalitesine sahip olan Tip 1 diyabetli adölesanların kötü uyku kalitesine sahip olanlara göre daha uzun süre uyuduğu ve daha kısa sürede uykuya daldığı belirlenmiştir (p<0.05). İnsülin pompası kullanan bireylerin tamamı, karbonhidrat sayımı yapan bireylerin %81.8’i iyi uyku kalitesine sahiptir (p>0.05). İyi uyku kalitesine sahip adölesanların HbA1c, total kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserid ve kan glukozu düzeyleri kötü uyku kalitesine sahip adölesanlardan daha düşüktür (p>005). Diyabet yaşı ve PUKİ skoru arasında negatif yönlü anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Uyku süresi ve bel çevresi, boyun çevresi, HbA1c düzeyi, bazal metabolizma hızı, fiziksel aktivite faktörü ve günlük enerji harcaması arasında negatif yönlü anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, Tip 1 diyabetli adölesanlarda uyku süresinin HbA1c’yi etkileyerek glisemik kontrolün bozulmasına yol açabileceği belirlenmiştir. Tip 1 diyabetli adölesanlarda beslenme ve insülin tedavisinin yanı sıra uyku süresi ve kalitesine de dikkat edilmelidir. Sleep has an important role in the regulation of endocrine functions and glucose metabolism. Studies have shown that the duration and quality of sleep, as well as nutrition, may affect blood glucose values in individuals with Type 1 diabetes. This study was carried out to investigate the relationship between sleep quality and nutritional status in adolescents with Type 1 diabetes. The study was conducted on 76 adolescents with Type 1 diabetes between 10-19 years old who consulted Erciyes University Mustafa Eraslan and Fevzi Mercan Children's Hospital Pediatrics Endocrinology Polyclinic between November and February in 2019. Personal characteristics, nutrition and sleep habits of individuals were determined using faceto- face interview method. In order to determine daily energy and nutrient intake, 3- day nutrient intake was recorded and physical activity status was determined. Pittsburgh Sleep Quality Scale and Epworth Sleepiness Scale were applied to individuals. In addition, anthropometric measurements were taken and biochemical findings were analyzed. 33 of the patients with type 1 diabetes are girls (43.4%) and 43 are males (56.6%). The mean duration of diabetes was 4.92 ± 3.55 years. Energy, carbohydrate and fat intakes of adolescents are below the recommendations of Turkey Nutrition Guide 2015, while the protein intake of adolescents is above the recommendations. 59.2% of the individuals had good sleep quality and 40.8% had poor sleep quality. It was also found that adolescents with poor sleep quality consumed higher amounts of fat than those with good sleep quality (p>0.05). It was found that adolescents with Type 1 diabetes who had good sleep quality were sleeping longer and fell asleep in less time than those with poor sleep quality (p<0.05). All individuals using insulin pumps, and 81.8% of the individuals who made a carbohydrate count, have good sleep quality. HbA1c, total cholesterol, LDL-cholesterol, triglycerides and blood glucose levels of adolescents with good sleep quality were lower than adolescents with poor sleep quality (p>005). The significant negative correlation was found between diabetes age and PSQI score (p<0.05). The significant negative correlation were found between sleep duration and waist circumference, neck circumference, HbA1c level, basal metabolic rate, physical activity factor and daily energy expenditure (p<0.05). As a result, sleep duration in adolescents with Type 1 diabetes may affect HbA1c and lead to impaired glycemic control. In adolescents with type 1 diabetes, sleep duration and quality should also be considered, as well as nutrition and insulin therapy.