Browsing by Author "Ö. Başaran"
Now showing 1 - 3 of 3
- Results Per Page
- Sort Options
Item Tiroid Cerrahisi Sonrası Gelişen Hipokalsemi Üzerine Etki Eden Faktörlerin Değerlendirilmesi(Başkent Üniversitesi, 2003-09) E. Tezel; Ö. Başaran; Ş. Sevmiş; N . Tanacı; G. MorayAmaç: Hipokalsemi tiroid cerrahisi sonrası en sık rastlanan komplikasyonlardan biridir. Tiroidektomi sonrası hipokalsemilerin (TsH) %1.6 ile %53.6 arasında değişen insidanslarda geliştiği rapor edilmiştir. Çalışmanın amacı TsH gelişmesinde rol oynayan faktörleri ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Bu retrospektif çalışmada kliniğimizde çeşitli tiroid patolojileri nedeniyle ameliyat edilen 259 hastada tiroidektomi sonrası gelişen geçici ve kalıcı hipokalsemi insidansları ile kalıcı hipokalsemi gelişimindeki etkenler tek- ve çok-değişkenli analizler kullanılarak araştırılmıştır. Sonuçlar: Beş yıllık bir süreçte tiroidektomi yapılan 259 hastanın 26’sında (%10’unda) TsH geliştiği saptandı. Takiplerde 26 hastadan 21’inin (%81) normokalsemik hale geldiği, 5 hastanın ise tedavi gerektiren ciddi hipokalsemi tablosunun ameliyattan sonraki 1. yılda da devam ettiği saptandı. Bu durumda, serimizde kalıcı hipokalsemi insidansı %1.9 olarak bulunmuştur. Tek-değişkenli ve çok-değişkenli analiz sonucunda kalıcı TsH gelişiminde rol oynayan tek anlamlı etkenin tiroidektominin genişliği (total tiroidektomi) olduğu görülmüştür. Yorum: TsH’yi önlememenin bugün için üzerinde fikir birliği oluşturulmuş bir yöntemi yoktur. Bazı otörler paratiroid ototransplantasyonunu önerirken, diğerleri ise paratiroidleri in situ korumanın yeterli olduğu fikrindedirler. Cerrahın bu konudaki deneyimi TsH gelişiminde önemli olan bir diğer faktördür. Sonuç olarak bu çalışma serimizdeki kalıcı TsH gelişiminde rol oynayan tek anlamlı faktörün tiroidektominin genişliği (total tiroidektomi) olduğunu göstermiştir. Factors that Contribute to Hypocalcemia After Thyroid Surgery Objective: Hypocalcemia after thyroidectomy (HaT) is a well-known complication, with reported incidence rates ranging from 1.6 to 53.6%. The aim of this study was to identify factors that lead to HaT. Materials and Methods: The cases of 259 patients who underwent thyroidectomy during a 5-year period were retrospectively investigated. The incidence of HaT was calculated, and potential factors in the development of permanent hypocalcemia were analyzed by univariate and multivariate analyses. The factors tested were patient age, extent of thyroidectomy, and histopathological diagnosis. Results: Twenty-six (10%) of the 259 patients developed HaT. Serum calcium levels normalized during follow-up in 21 of the 26 cases. The other five patients still had hypocalcemia requiring calcium replacement at 1 year post-surgery; therefore, the incidence of permanent hypocalcemia was 1.9%. Univariate and multivariate analyses identified extent of thyroidectomy (total thyroidectomy) as the only factor that significantly contributed to permanent hypocalcemia. Conclusion: Currently, there is no consensus on how to prevent HaT. Some authors recommend parathyroid autotransplantation, whereas others advocate preservation of the parathyroid glands in situ. This study identified extent of thyroidectomy (total thyroidectomy) as the only significant risk factor in the development of HaT.Item Transplantasyon Koordinasyonunda Kalite Yönetim Sistemi Uygulamalar›(Başkent Üniversitesi, 2003-05) İ. Tokalak; R. Emiroğlu; Ö. Başaran; H. Karakayalı; N. Bilgin; M. HaberalKadavradan organ bağışı oranlarının artırılması amacı ile birçok dünya ülkesinde transplantasyon koordinasyon modelleri oluşturulmuştur. Çalışmaların verimliliğini artırmak, kadavra organ sayısını artırmak, bilimsel kurallara göre ve tıbbi etik anlayışına uygun, adaletli organ ve doku dağıtımını ve kabulünü sağlamak için sisteme transplantasyon koordinatörleri entegre edilmiştir. Ancak bazen ilgililer ve sorumlular arasındaki koordinasyon ile ilgili bilgi yetersizliği, bazen de greftlerin bir an önce nakil için kullanılabilme telaşı, yasal ve etik olması gereken bu süreçte sorunlar yaşamaya neden olmaktadır. Bu sürecin başarıya ulaşması için tam, zamanında ve eksiksiz bir şekilde bildirimlerin yapılması, görev tanımlarına ve işleyiş prosedürlerine uygun, standart bir modelin olması gerekmektedir. En iyiye ulaşma bazı modern teknikler yardımıyla olmakta, hem hizmeti sunanların hem de hizmeti alanların (hastaların) sürekli ve tam memnuniyetini sağlamakla gerçekleşmektedir. Kalite Yönetim Sistemleri uygulamaları ile, uluslararası geçerliliği olan göstergelerdeki standartlara uygun tanı, tedavi ve bakım hizmetlerinin yanı sıra, tüm hizmet süreçlerinde hastaların ve sağlık çalışanlarının beklenti ve gereksinimleri tam olarak karşılanabilmektedir. Genel performansta iyileşme, iyi düzenlenmiş ve fonksiyon gösteren koordinasyon birimleri; çalışanlar arasındaki ilişkilerin daha iyi bir düzeye gelmesi, verimliliğin artması, transplantasyon yapılmış hasta ve yakınlarının memnuniyetinin artması, beyin ölümü tespiti, donör tespiti; kadavradan temin edilecek greft sayılarının arttırılarak transplantasyon sayılarının yükseltilmesine önemli katkılarda bulunacaktır. Koordinasyon sürecinin daha hızlı ve daha kısa zamanda gerçekleştirilebilecek standart bir sistem yapısına dönüştürülmesi Kalite Yönetim Sistemleri Uygulamaları’nın yararını açıkça göstermektedir. Hata oranının minimum olduğu, her sürecinin denetlendiği, daha iyiye ulaşmak amacıyla projelerin üretildiği bir ulusal koordinasyon modeli ile transplantasyon çalışmaları bir adım daha ileriye gidecektir. Countries around the world have tried many different transplantation system models aimed at increasing cadaveric organ donation. Transplant coordinators have been included in these models to improve performance management activities overall, increase cadaver-organ donation, and ensure appropriate sharing of organs and tissues in accordance with scientific, ethical and legal issues. Having such a coordinator in place minimizes potential miscommunication among professionals in the transplantation team. Success with the organ donation and transplantation process requires full and timely notification of all team members, and demands a system with clear job definitions and procedural descriptions. Quality Management Systems may be applied to all health care services in order to meet international standards in general, to enhance the satisfaction of internal and external customers, and to meet the needs of transplant coordinators. Improvements in the general performance of transplant coordinators, and well-organized, functional transplantation coordination units have several benefits. These features promote good relationships among the professionals on the transplant coordination team; increase the number of cadaveric donors that are made available; and enhance the satisfaction of transplant recipients and their families. All these effects combined help to boost transplantation rates. Used in this way, Quality Management Systems can help transform the transplant coordination process into a practical, standardized system. A national transplant coordination model that has minimal error rates and is supervised at every stage would definitely enhance transplantation activities in Turkey.Item Yanık Yoğun Bakım Ünitesinde Yatan Hastalarda İzole Edilen Mikroorganizmalar ve Antibiyotik Duyarlılığı: Başkent Üniversitesi Ankara Yanık Ünitesi Deneyimi(Başkent Üniversitesi, 2005-01) Ö. Başaran; A. E. Sakallıoğlu; F. Ergin; M. Deniz; H. Karakayalı; M. HaberalAmaç: Bu çalışmanın amacı yeni hizmete giren yanık merkezimizde yatan hastalardaki enfeksiyon ajanlarının dağılımını, antibiyotik duyarlığını ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Eylül 2003-Mayıs 2004 arasında yanık merkezinde yatarak izlenen 35 hasta retrospektif olarak incelendi. Yaş ve cinsiyet dağılımı, yanık nedeni, yanık alanı genişliği, klinik yara enfeksiyonu bulguları, sürüntü, doku ve kan kültürü sonuçları değerlendirildi. Sonuçlar: Hastaların 19’u haşlanma (%54,3), 7’si alev (%20), 5’i metal veya ısı kaynaklarına kontakt (%14.3), 2’si buhar (%5), 1’i elektrik ve 1’i elektrik ve alev yanığı (%2) nedeniyle yatırılmıştı. Ortalama yanık alanı genişliği %16.71 (%1-%50) idi. Olguların tümünden sürüntü, yara enfeksiyonu şüphesi oluşan olgularda ise doku ve kan kültürleri alındı. En sık üreyen mikroorganizma Staphylococcus epidermidis, ikinci sıklıkta ise Staphylococcus aureus olarak belirlendi. Klinik yara enfeksiyonu olan hastalarda üreyen Staphylococcus epidermidis ve Staphylococcus aureus suşlarının kolonize olanların aksine metisiline dirençli olduğu gözlemlendi. Yorum: Yanık ünitelerinin kendi mikrobiyal kolonizasyonlarını ve zaman içinde gelişen flora ve antibiyotik direnci değişikliklerini ortaya koyması gereklidir. Bu sayede septik atakların erken tanı ve uygun ampirik antibiyotik tedavisi sağlanarak enfeksiyon ilişkili morbidite ve mortalitenin kontrol altına alınacağı görüşündeyiz. Isolated Microorganisms and their Antibiotic Resistance in Burn Patients Under Intensive Care: Experience at the Başkent University Ankara Burn Center Objective: The aim of this study was to determine the distribution of microbial flora and antibiotic resistance in burn patients treated in the intensive care unit of a burn center in Turkey. The center’s current methods for preventing, diagnosing, and treating these infections are discussed. Materials and methods: The cases of 35 patients hospitalized in the Başkent University Ankara Burn Center between October 2003 and May 2004 were retrospectively analyzed. The data recorded for each case were age, sex, cause of burn, total body surface area burned (TBSA), clinical signs of wound infection, results of swab, tissue, or blood cultures, and antibiotic resistance. Results: Nineteen of the case were scald burns (54.3%), 7 were flame burns (20%), 5 were contact burns (14.3%), 2 were steam burns (5.7%), 1 was an electrical burn (2.9%), and 1 was an electrical + flame burn (2.9%). The mean total body surface area burned was 16.7% (range, 1-50%). Swab cultures were done in all cases, whereas tissue and blood cultures were performed only if wound infection was suspected. Staphylococcus epidermidis was the bacterium most frequently isolated and S. aureus was the next most frequent isolate. All strains of S. epidermidis and S. aureus detected in the infected burn wounds were methicillin-resistant, whereas the colonized strains were methicillin-sensitive. Conclusion: It is crucial for each burn center to determine the types of microorganisms that colonize burn wounds, to assess time-related changes in the flora, and to determine antimicrobial resistance patterns for the main microorganisms that cause these infections. This center-specific knowledge facilitates rapid treatment of imminent septic episodes with appropriate empirical antibiotics, and can thus reduce overall infection-related morbidity and mortality