Sosyal Bilimler Enstitüsü / Social Sciences Institute

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11727/1394

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 172
  • Item
    İş biçimlendirmenin akış deneyimi üzerine etkisinde kişi-iş uyumu ve öz teterliliğin rolü
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Kıvanç, Servet; Basım, H. Nejat
    Bu araştırmanın amacı, iş biçimlendirmenin akış deneyimi üzerindeki etkisini incelemek ve bu etkinin, kişi-iş uyumu tarafından aracılık edilip edilmediğini, öz yeterliliğin ise bu ilişki üzerinde düzenleyici bir etki oluşturup oluşturmadığını belirlemektir. Bu amaçla, kamu ve özel sektörde aktif olarak çalışan 400 bireyden oluşan bir örneklem grubuyla anket yöntemi kullanılarak veri toplanmıştır. Bu verilerle yapılan analizler sonucunda elde edilen bulgular, iş biçimlendirmenin akış deneyiminin önemli bir öncülü olduğunu ve kişi-iş uyumunun, iş biçimlendirme ile akış deneyimi arasındaki ilişkide kısmi bir aracılık etkisi üstlendiğini ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra, iş biçimlendirme ile akış deneyimi arasındaki ilişkide ve kişi-iş uyumu ile akış deneyimi arasındaki ilişkide öz yeterliliğin düzenleyici bir etkisi olduğunu ortaya konmuştur. Ancak, iş biçimlendirme ile kişi-iş uyumu ilişkisi bağlamında öz yeterliliğin düzenleyici bir etkisi görülmemiştir. Bu doğrultuda elde edilen bulgular, yönetim alanındaki önemli bir kuramsal boşluğu doldurmakta ve araştırmacılara, yöneticilere, çalışanlara ve uygulamacılara değerli bilgiler sunmaktadır. Sonuç olarak, elde edilen verilerin, iş yerinde örgütsel ve bireysel düzeyde verimlilik, çalışan motivasyonu, işe bağlılık, yaratıcılık ve uyum süreçlerine ilişkin önemli çıkarımlar sağlayarak hem kuramsal hem de pratik düzeyde katkılar sunacağı düşünülmektedir. The aim of this study is to examine the impact of job crafting on flow experience and to determine whether this effect is mediated by person-job fit and whether self-efficacy has a moderating effect on this relationship. For this purpose, data were collected using a survey method from a sample group of 400 individuals actively working in the public and private sectors. The findings obtained from the analyses of this data reveal that job crafting is a significant antecedent of flow experience and that person-job fit partially mediates the relationship between job crafting and flow experience. Moreover, it was found that self-efficacy has a moderating effect on the relationship between job crafting and flow experience, as well as between person-job fit and flow experience. However, no moderating effect of self-efficacy was observed in the relationship between job crafting and person-job fit. These findings address a significant theoretical gap in the field of management and provide valuable insights for researchers, managers, employees, and practitioners. In conclusion, the data obtained are believed to offer important implications for organizational and individual-level productivity, employee motivation, job engagement, creativity, and adaptation processes in the workplace, contributing to both theoretical and practical perspectives.
  • Item
    Kurumsal iletişimde diyalojik sosyal medya ve web sitesi kullanımı: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) incelemesi
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Akman, İlke; Güngör, Fatma Senem
    Son yıllarda bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişimi, bireylerin ve kuruluşların birbirleri ile olan iletişim süreçlerini etkilemiştir. Dolayısıyla kurumsal iletişimin doğası da bu değişimden doğrudan etkilenmiştir. Kitle iletişim araçlarının tek yönlü iletişimi yerine, sosyal medya sayesinde çift yönlü simetrik iletişime olanak tanıması, kurumların kamu ile ilişkilerinde diyalojik temelli iletişim stratejilerine yönelmesi bakımından belirleyici olmuştur. Bu bağlamda kuruluşlar, web siteleri ve sosyal medya kanalları aracılığıyla diyalojik iletişim süreçlerini başlatabilmektedir. Kent ve Taylor tarafından geliştirilen diyalojik temelli halkla ilişkiler teorisi, diyalojik iletişimi belirli ilkeler çerçevesinde ölçülebilir hale getirmiştir. Bu kapsamda diyalojik iletişim teorisi, teknik unsurların yanı sıra, diyalogsal döngü ve karşılıklı etkileşim gibi diyalog temelli unsurları da içermektedir. Bu tez çalışması, radyo ve televizyon yayıncılığını denetlemek ve düzenlemekle görevli olan RTÜK’ün (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu) diyalojik iletişim etkinliğini kurumun resmi web sitesi ve sosyal medya hesapları üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma sonucunda, RTÜK'ün halkla ilişkiler kapsamında diyalojik bir yaklaşımın varlığı hususunda, paydaşlarıyla olan iletişim süreçlerinde diyalojik iletişim ilkelerinden ne ölçüde yararlandığı ve mevcut uygulamalarının ortaya koyulması amaçlanmaktadır. Çalışmanın bulguları, RTÜK'ün resmi web sitesi ve sosyal medya hesapları bakımından kamu ile olan ilişkilerinde bilgi sağlamaya odaklandığını, ancak karşılıklı etkileşim ve diyalog kurma konusunda bir takım eksiklikler bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın bulguları ve önerileri, RTÜK'ün iletişim stratejilerine güncel ve öncü bir bakış açısı sunması ve kamu ile olan ilişkilerini daha etkili hale getirmesi için önemli bir rehber niteliğinde olduğu düşünülmektedir. In recent years, the development of information and communication technologies has significantly influenced the communication processes of individuals and organisations. Consequently, the nature of corporate communication has been directly affected by these changes. The shift from one-way communication through mass media to two-way symmetrical communication facilitated by social media has been decisive in prompting organisations to adopt dialogic-based communication strategies with the public. In this context, organisations can initiate dialogic communication processes through their websites and social media channels. The dialogic public relations theory developed by Kent and Taylor has made it possible to measure dialogic communication within a specific set of principles. This theory encompasses not only technical elements but also dialogic elements such as dialogic loops and mutual interaction. This thesis aims to examine the dialogic communication effectiveness of RTÜK (Radio and Television Supreme Council), the regulation authority for radio and television broadcasting, through its official website and social media accounts. The objective is to determine the extent to which RTÜK employs dialogic communication principles in its public relations efforts and to evaluate the current practices in its communication processes with stakeholders. The findings of this study indicate that RTÜK’s official website and social media accounts are primarily focused on providing information to the public but reveals certain deficiencies in fostering mutual interaction and dialogue. The findings and recommendations of this study are considered to provide RTÜK with a contemporary and pioneering perspective on its communication strategies, thereby enhancing its public relations effectiveness.
  • Item
    Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının hukukî niteliği ve sorumluluğu
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Sırış, Burcu; Ayhan, Rıza
    Elektronik ticaretin yaygınlaşmasıyla birlikte aracı hizmet sağlayıcıların hukuki statüsü ve sorumluluğu, gerek uygulamada gerekse mevzuatta giderek artan bir şekilde önem kazanmaktadır. Bu çalışma, özellikle e-ticaret pazar yerlerinde faaliyet gösteren Elektronik Ticaret Aracı Hizmet Sağlayıcıları (ETAHS) kavramını hukuki yönleriyle ele almakta; bu hizmet sağlayıcıların, klasik aracılık işlevlerinin ötesinde, teknolojik altyapı sunmaları, lojistik destek sağlamaları ve işlem güvenliğini temin etmeleri gibi çok boyutlu faaliyetleri dolayısıyla ne tür hukuki yükümlülük ve sorumluluklarla karşı karşıya olduklarını incelemektedir. ETAHS’lerin gerek Türk hukukunda gerek Avrupa Birliği mevzuatında öngörülen düzenlemeler ışığında taşıdığı rol, yalnızca teknik bir aracıya indirgenemeyecek ölçüde genişlemiş; bu hizmet sağlayıcılar, ifa hizmet sağlayıcısı, veri işleyen, hatta bazı durumlarda dağıtıcı veya üretici sıfatlarını da haiz olabilecek karmaşık bir yapı içerisinde değerlendirilmeye başlanmıştır. Çalışmada, bu çerçevede ETAHS’nin hukuki niteliği farklı hukuk disiplinleri bakımından analiz edilmiş; sözleşmesel, haksız fiil sorumluluğu ve kamu hukuku kaynaklı yükümlülükleri ayrı ayrı ele alınarak, mevzuattaki boşluklara ve uygulamadaki tereddütlere çözüm önerileri sunulmuştur. Özellikle 7416 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler ve sonrasında yürürlüğe giren ikincil düzenlemeler ışığında ETAHS’lere yüklenen bilgilendirme, içerik kontrolü, kayıt tutma ve iş birliği yapma yükümlülükleri, bu hizmet sağlayıcıların artık pasif değil aktif bir aktör olarak konumlandığını göstermektedir. Çalışmada ulaşılan sonuçlar itibarıyla, ETAHS’lerin hukuki niteliğinin yeniden tanımlanmasının ve sorumluluk rejimlerinin açık, öngörülebilir ve dijital ticaretin dinamiklerine uygun şekilde düzenlenmesinin, hem tüketici haklarının korunması hem de elektronik ticaretin güvenli bir şekilde gelişimi açısından zorunlu olduğu ortaya konulmuştur. With the rapid expansion of electronic commerce, the legal status and liability of intermediary service providers have gained increasing significance in both practice and legislation. This study examines, from a legal perspective, the concept of Electronic Commerce Intermediary Service Providers (ECISPs), particularly those operating within online marketplace platforms. Given their multifaceted operations—ranging from providing technological infrastructure and logistical support to ensuring transaction security—ECISPs face a broad range of legal obligations and responsibilities that extend far beyond traditional intermediation. The role of ECISPs, under both Turkish law and the legal framework of the European Union, has expanded to such an extent that they can no longer be regarded merely as technical intermediaries. Instead, they are increasingly considered within a complex legal architecture, potentially assuming the roles of fulfillment service providers, data processors, distributors, or even manufacturers in certain circumstances. This study analyzes the legal nature of ECISPs from the perspective of different branches of law, examining their obligations under contract law, tort law, and public law. It provides proposals for resolving legislative ambiguities and practical uncertainties, especially in light of the recent amendments introduced by Law No. 7416 and the subsequent secondary regulations. These reforms have imposed various duties on ECISPs, including obligations related to transparency, content control, record keeping, and cooperation with authorities—demonstrating that ECISPs are no longer passive intermediaries but active participants in the digital marketplace. In conclusion, the study establishes that the legal identity of ECISPs must be redefined, and their liability regimes must be structured in a clear, foreseeable manner that aligns with the evolving dynamics of digital commerce. Such legal clarity is essential not only for the protection of consumer rights but also for the sustainable and secure growth of electronic commerce.
  • Item
    Televizyon dizilerinde etnisitenin komedi unsuru olarak kullanılması: Romanlar örneği
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Arabacı Koç, Maria; Yağcı, Özcan
    Türkiye televizyonlarında 2000’lerden sonra yerli kurmaca televizyon dizileri hızla artmıştır. Genellikle haftalık olarak yayınlanan bu diziler, televizyonların en çok izlenen saat dilimi olan prime-time kuşağında yer almışlardır. 2000’lerin ilk yarısında 20:00 ve 22:00 olmak üzere iki parçaya ayrılan prime-time’da ard arda iki yerli dizi gösterilmeye başlanılmıştır. Ancak 2024 yılı itibari ile yüksek izlenme oranları ve kanalların gelirinin büyük bir kısmını oluşturan prime-time’daki reklam kuşaklarının da etkisiyle yerli dizilerin süreleri giderek uzamış ve 20:00 ile 24:00 arasındaki tüm yayın kuşağı tek bir diziye ayrılmıştır. Bu çerçevede özellikle yüksek izlenme oranlarına sahip diziler göz önünde bulundurulduğunda, bu dizilerdeki temsillerin izlerkitle üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğu birçok araştırmada ortaya konulmuştur. Bu çalışmada televizyondaki temsillerin bu etkileri göz önünde bulundurularak etnik köken üzerinden gerçekleştirilen komedi anlatıları araştırılmıştır. Türkiye’de birçok farklı etnik kökenden insan yaşamaktadır. Televizyon dizilerinde de farklı etnik kökenlerden birçok karakter yer almaktadır. Bu araştırma Roman etnisitesi üzerinden gerçekleştirilmiştir. Ana akım televizyon dizilerinde Roman etnisitesinin komedi unsuru olarak kullanılması onlara yönelik ötekileştirmeye sebep olmakta mıdır ve toplumda varolan önyargı ve kalıpyargıları ne ölçüde pekiştirmektedir sorusundan yola çıkılmıştır. Romanlar Türkiye nüfusu içerisinde önemli bir yere sahiptirler. Roman karakterlerin hikayelerini anlatan, 2000’lerden bu yana beş tane ana akım televizyon dizisi bulunmaktadır. “Cennet Mahallesi”, “Görgüsüzler”, “Gönülçelen”, “Roman Havası” ve “Üç Kuruş” dizileri aynı zamanda bu çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. Nitel içerik analizi yöntemiyle incelenen dizilerde kategoriler, tüm bölümler izlendikten sonra oluşturulmuştur. Etnik köken çerçevesinden yapılan temsiller ayrımcılığa sebep olabilmektedir. Özellikle komedi sahneleri beklenenden daha fazla ayrımcı unsur ve diyaloglar içerebilir. Komedi türünün kendisinin de komik olana yönelik ötekileştirme ve saldırganlık taşıyabildiği göz önünde bulundurulduğunda bu araştırmada örneklemde yer alan dizilerin hepsinde Romanlara yönelik etnik ayrımcılık taşıyabilecek bulgular saptanmıştır. Türkiye’de Romanlara yönelik kalıpyargı ve önyargıların olduğu konu ile ilgili gerçekleştirilen saha araştırmalarında da ortaya konmuştur. Özellikle etnik ayrımcılığa sebep olabilecek anlatılar, dizilerin izlerkitle üzerindeki etkisi de göz önünde bulundurulduğunda bu önyargıları ve kalıpyargıları yeniden üretebilir ve pekiştirebilir. Bunun sonucu olarak da Romanlara yönelik düşünce, tutum ve davranışlarda bireylerin ayrımcılık yapmasına sebep olabilir. After the 2000s, fictional television series have increased rapidly on Turkish television. These series, are usually broadcasted weekly on prime time, which is the most watched time period on television. In the first half of the 2000s, two television series have been shown one after the other on prime time, which was divided into two parts as 20:00 and 22:00. However, as of 2024, due to the high rates and the effect of the commercials on prime time, which constitute a large part of the channels' income, the duration of Turkish television series has gradually extended. The entire broadcast period between 20:00 and 24:00 has been allocated to a single television series. In this context, especially considering high rating television series, it has been revealed in many studies that the representations in these series have a strong effect on the audience. In this study, comedy narratives based on ethnicity are studied by considering these effects of representations on television. There are many people of different ethnic origins living in Türkiye. There are also many characters from different ethnic backgrounds in television series. This research was conducted on the basis of Romani ethnicity. The question that was asked was whether the use of Romani ethnicity as a comedic element in mainstream television series causes marginalization towards them and to what extent does it reinforce the prejudices and stereotypes that exist in society. Romani people have an important place in the Turkish population. There have been five mainstream television series since the 2000s that are about stories of Romani characters. The series “Cennet Mahallesi”, “Görgüsüzler”, “Gönülçelen”, “Roman Havası” and “Üç Kuruş” also constitute the sample of this study. In the series examined with the qualitative content analysis method, the categories were created after watching all of the episodes. Representations made within the framework of ethnicity can cause discrimination. In particular, comedy scenes can contain more discriminatory elements and dialogues than expected. Considering that the comedy genre itself can also carry humiliation and aggression towards the funny, findings that may carry ethnic discrimination against Romani people were detected in all the series in the sample of this research. It has also been revealed in the field researches conducted on the subject that there are stereotypes and prejudices against Romani people in Türkiye. Narratives that may cause ethnic discrimination, especially when the impact of the series on the audience is taken into account, may reproduce and reinforce these prejudices and stereotypes. As a result, it may cause individuals to discriminate in their thoughts, attitudes and behaviors towards Romani people.
  • Item
    Sosyal medya ve çocuğun cinsel istismarı; Ankara örneği
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Demir Güvenli, Rabia; Yağcı, Özcan
    Çocuğun cinsel istismarı, sadece ülkemizde değil dünya genelinde yaşanan ve uluslararası çözüm getirilmesi gereken bir problemdir. Yeni medya teknolojileri ile çeşitlenerek artan sosyal medya uygulamalarının bu istismarın gerçekleşmesine kapı araladığı ve cinsel istismar olaylarını artırdığı düşünülmektedir. Bu çalışmada sosyal medya uygulamalarının çocuğun cinsel istismarı olaylarında nasıl bir rol aldığı, bu suçun işlenmesinde etkin olup olmadığı, hangi yaş gruplarının daha çok mağduriyet yaşadığı, kimlerin şüpheli konumunda olduğu, aile içi ilişkilerin önemi, bu suçun nasıl seyrettiği gibi sorulara cevaplar aranmıştır. Bu çalışmada, görev alanı Ankara’ da olan bir Cumhuriyet Başsavcılığı’ nda mevcut 2014-2023 yılları arasındaki on yıla ait Çocuğun Cinsel İstismarı olaylarına ilişkin 1257 adet dosya incelenerek 1078 adet dosya araştırma kapsamına dâhil edilmiş ve elde edilen bulgular Ki-Kare Bağımsızlık Testi analizi kullanılarak yorumlanmıştır. Ayrıca incelenen dosyalara ilişkin bulguları güçlendirmek amacıyla, oluşturulan kategoriler ile orantılı yarı yapılandırılmış sorular hazırlanarak alanlarında uzman 6 kişi ile derinlemesine görüşmeler yapılmış, elde edilen bulgular betimsel analiz tekniği ile yorumlanmıştır. Bu çalışma ile sosyal medya uygulamalarını kullanırken karşımıza çıkabilecek tehlikelere karşı önlem almak, yetişkinlere oranla daha kırılgan ve hassas olan çocuklara verilmesi gereken medya okuryazarlığı eğitiminin önemini açıklamak, dijital ortamlarda çocuk bireyleri bekleyen istismar çeşitlerine karşı ailelerin farkındalığını artırmak amaçlanmıştır. Child sexual abuse is a problem that is experienced not only in our country but also worldwide and requires an international solution. It is thought that social media applications, which have diversified and increased with new media technologies, have opened the door to this abuse and increased sexual abuse cases. In this study, answers were sought to questions such as what role social media applications play in child sexual abuse cases, whether they are effective in committing this crime, which age groups are more victimized, who is a suspect, the importance of family relationships, and how this crime progresses. In this study, 1257 files regarding Child Sexual Abuse cases belonging to the ten years between 2014-2023 in a Chief Public Prosecutor' s Office in Ankara were examined and 1078 files were included in the scope of the research and the findings obtained were interpreted using the chi-square test of independence analysis. In addition, in order to strengthen the findings regarding the examined files, semi-structured questions proportional to the created categories were prepared and in-depth interviews were conducted with 6 experts in their fields and the findings obtained were interpreted using the descriptive analysis technique. The aim of this study is to take precautions against the dangers that we may encounter while using social media applications, to explain the importance of media literacy education that should be given to children who are more fragile and sensitive than adults, and to raise awareness of families about the types of abuse that await children in digital environments.
  • Item
    2024 Türkiye belediye seçimlerinde Z kuşağının siyasal davranışında sosyal medya kullanımı
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Yıldırım, Sema; Kuloğlu, Ceyda
    Bu araştırmada, 2024 Türkiye Belediye Seçimlerinde Z Kuşağı seçmenlerin siyasal tutum ve davranışları üzerinde etkili olan faktörleri belirleyerek sosyal medyanın durumu tespit edilmiştir. Çalışmada literatür taraması yapılırken bir yandan Z kuşağına ilişkin özellikler ile seçmen davranışlarının kuramsal yapıları incelenmiştir. Literatürde; Z kuşağı özelinde seçmen davranışları kuramlarla değerlendirilmiştir. Z kuşağı, dijital dünyada büyüyen ve teknolojiye doğrudan maruz kalan bir nesil olarak sosyal medya platformlarını hem ifade aracı hem de mizahi bir dil kullanarak sosyal ve politik olayları şekillendirmek için etkin bir şekilde kullanmaktadır. Bunların yanı sıra araştırmamız kapsamında, Erdal Beşikçioğlu'nun Instagram paylaşımları da incelenmiştir. Bu bağlamda nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada kullanılacak anket formu dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler araştırmacı tarafından oluşturulan demografik sorular, Twitter’da Siyasal Katılım Ölçeği, Sosyal Medya Güven Ölçeği ve Sosyal Medya Kullanımı Ölçeğinden oluşmaktadır. Anketler Google Forms aracılığı ile online olarak en az 400 üniversite öğrencisine uygulanmıştır. Veriler Google Formlar aracılığıyla çevrimiçi ortamda toplanmıştır. Veriler SPSS 23 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemek için Kolmogorov-Smirnov testi veya Shapiro-Wilk testi yapılmıştır. Her iki testten alınan sonuçlara göre ölçek verileri normal dağılıma uygunluk gösterip göstermeme durumuna göre, parametrik ya da parametrik olmayan yöntemler tercih edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri açısından karşılaştırılmasında t testi ve ANOVA testlerinden yararlanılmıştır. Ölçekler arası ilişkilerin belirlenmesinde ise korelasyon analizi yapılmıştır. Araştırma sonucunda, Z kuşağının siyasi figürlere olan ilgisini mizahi memeler ve capslerle pekiştirdiği bir etkileşim ortamı yaratmış ve genç nesil ile politikacı arasındaki dijital bağın güçlenmesine olanak sağladığı tespit edilmiştir. Siyasetçilerin sosyal medya platformlarında, özellikle Instagram'da fotoğraf kullanımı, imaj yönetimi ve seçmenlerle duygusal bağ kurma açısından önemli bir strateji haline gelmiştir. Fotoğraflar, siyasilerin politik mesajlarını dolaylı bir şekilde iletmelerini sağlayan güçlü bir araçtır. Beşikçioğlu'nun Instagram gönderilerinde de benzer bir strateji gözlemlenebilir; özellikle gücünü ve liderlik vasıflarını pekiştiren görseller, seçmenlere güven aşılamayı hedeflediği, halkla samimi bir ilişki kurmasına olanak tanıdığı gözlenmiştir. Aynı zamanda paylaşımlarda, aile fotoğrafları veya gündelik yaşamdan kareler paylaşarak, halkına daha yakın ve erişilebilir bir lider imajı yaratma çabası görülmektedir. Bu tür paylaşımlar, özellikle genç seçmen kitlesine hitap etmek ve liderin insani yönlerini vurgulamak adına etkili bir yöntemdir. Araştırma bulgularına göre, Siyasal ifade ile çeşitli siyasal katılım biçimleri arasında anlamlı ve güçlü ilişkiler tespit edilmiştir. Özellikle Siyasal İfade ile Yerel Yönetim ve Yardım, Propaganda, Yürüyüş ve Grev, Siyasal Tartışmalara Katılım ve X'de Siyasal Katılım Ölçeği arasında pozitif yönlü yüksek ilişkiler bulunmuştur. Bu durum, bireylerin sosyal medya aracılığıyla kendilerini siyasal olarak ifade etmelerinin yalnızca çevrimiçi değil, aynı zamanda çevrimdışı siyasal katılım biçimlerini de etkilediğini göstermektedir. Özellikle yerel yönetimle etkileşim kurma, protesto gibi fiziksel eylemlerde bulunma ya da siyasal tartışmalara aktif katılım gösterme gibi davranışların, bireyin siyasal ifade düzeyiyle doğrudan bağlantılı olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar, dijital platformlardaki ifade biçimlerinin, bireylerin siyasal katılım motivasyonlarını önemli ölçüde etkileyebileceğine işaret etmektedir. In this study, the state of social media was determined by determining the factors affecting the political attitudes and behaviors of Generation Z voters in the 2024 Turkish Municipal Elections. While conducting a literature review in the study, the characteristics of Generation Z and the theoretical structures of voter behavior were examined. In the literature; voter behaviors specific to Generation Z were evaluated with theories. As a generation that grew up in the digital world and is directly exposed to technology, Generation Z effectively uses social media platforms to shape social and political events using both a means of expression and a humorous language. In addition, Erdal Beşikçioğlu's Instagram posts were also examined within the scope of our research. In this context, the relational screening method, which is one of the quantitative research methods, was used. The survey form to be used in the study consists of four sections. These sections consist of demographic questions created by the researcher, Political Participation Scale on Twitter, Social Media Trust Scale and Social Media Usage Scale. The surveys were applied to at least 400 university students online via Google Forms. Data were collected online via Google Forms. Data were evaluated using SPSS 23 program. Kolmogorov- Smirnov test or Shapiro-Wilk test was performed to determine whether the data showed normal distribution. According to the results of both tests, parametric or non-parametric methods were preferred depending on whether the scale data showed normal distribution. T-test and ANOVA tests were used to compare the sociodemographic characteristics of the participants. Correlation analysis was performed to determine the relationships between the scales. As a result of our research, it has been determined that Generation Z has created an interaction environment where their interest in political figures is reinforced through humorous memes and caps, strengthening the digital bond between the younger generation and politicians. The use of photos, image management, and establishing emotional connections with voters on social media platforms, especially Instagram, has become an important strategy for politicians. Photos serve as a powerful tool for politicians to indirectly convey their political messages. A similar strategy can be observed in Beşikçioğlu’s Instagram posts; particularly, visuals that reinforce his power and leadership qualities were found to aim at instilling trust in voters and facilitating a more personal relationship with the public. Additionally, by sharing family photos or snapshots from everyday life, Beşikçioğlu strives to create an image of a leader who is closer to and more accessible to the public. These types of posts are an effective method for appealing to the younger voter base and highlighting the leader's human side. According to the research findings, significant and strong relationships were found between Political Expression and various forms of political participation. Particularly, positive high relationships were observed between Political Expression and Local Government and Aid, Propaganda, Participation in Marches and Strikes, Participation in Political Debates, and Political Participation on X. This indicates that individuals' political expression through social media influences not only online but also offline forms of political participation. Behaviors such as interacting with local government, engaging in physical actions like protests, or actively participating in political debates are directly related to the individual's level of political expression. These results suggest that the forms of expression on digital platforms can significantly impact individuals' motivations for political participation.
  • Item
    Yatırımların karşılıklı teşviki ve korunmasına ilişkin anlaşmalarda yer alan en çok gözetilen ulus kaydı: Kaydın kapsamı, uygulaması ve sınırlandırılması
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Koluman, Emre; Çörtoğlu Koca, Sema
    Bu tez çalışmasında, uluslararası yatırım hukukunun temel ilkelerinden biri olan en çok gözetilen ulus kaydı ele alınmakta; yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması (YKTK) anlaşmalarında kaydın kapsamı ve sınırları, çelişkili hakem kararları ışığında sistematik biçimde incelenmektedir. Çalışmanın temel amacı, en çok gözetilen ulus kaydının normatif yapısını, işlevini ve sınırlarını ortaya koymak; özellikle usule ilişkin hükümlere uygulanıp uygulanamayacağına dair mevcut yaklaşım farklılıklarını öğretideki tartışmalar ve uygulama örnekleri çerçevesinde değerlendirmektir. Tez beş ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, doğrudan yabancı yatırımların kavramsal çerçevesi ortaya konulmuş, bu yatırımların tanımı, tarihi gelişimi ve tabi olacağı hukuki muamele sistematik şekilde incelenmiştir. İkinci bölümde, YKTK anlaşmalarında yer alan muamele standartları, özellikle adil ve eşit muamele, ulusal muamele, tam koruma ve güvenlik gibi ilkeler öğretideki ve uygulamaya dönük yaklaşımlarla ele alınmıştır. Üçüncü bölüm, en çok gözetilen ulus kaydının tarihsel gelişimi, tanımı ve temel özelliklerini irdelemekte; ayrıca bu kaydın yatırım hukukundaki yeri ve fonksiyonu irdelenmektedir. Dördüncü bölümde ise en çok gözetilen ulus kaydının kapsamı ve sınırları hem teorik hem de uygulamalı düzlemde analiz edilmekte; çeşitli devlet uygulamaları, istisna rejimleri ve sınırlama türleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmektedir. Beşinci bölümde, söz konusu kaydın uyuşmazlık çözüm mekanizmalarına uygulanabilirliği meselesi uluslararası tahkim kararları, öğretideki görüşler ve devlet uygulamaları ışığında detaylandırılmış, bu kapsamda Maffezini, Plama, Siemens, RosInvestCo ve Tza Yap Shum gibi emsal kararlar incelenmiştir. Çalışmada ağırlıklı olarak karşılaştırmalı hukuk yöntemi kullanılmış, çok sayıda hakem kararı, devlet uygulaması ve model yatırım anlaşması üzerinden normatif ve uygulama temelli çözümlemeler yapılmıştır. Ayrıca Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin yorum kurallarına dayalı analitik değerlendirmelere yer verilmiştir. Sonuç olarak, en çok gözetilen ulus kaydının yatırımcıya sağladığı korumanın kapsamı, her somut anlaşmanın lafzı, bağlamı ve taraf devletlerin iradesi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Devletlerin kaydın uygulamasına ilişkin iradelerini açık ve net şekilde ortaya koyması gerektiği gibi, mevcut YKTK anlaşmalarının da bu yönüyle gözden geçirilmesi ve yenilenmesi önerilmektedir. Uluslararası hukukta yeknesaklığın sağlanabilmesi adına kaydın düzenlemesine ilişkin çok taraflı bir çerçeve anlaşmanın kabulü ise öğretide ve uygulamada yaşanan belirsizlikleri asgariye indirecektir. This thesis examines the most favoured nation (MFN) clause, one of the fundamental principles of international investment law, and offers a systematic analysis of its scope and limitations within Bilateral Investment Treaties (BITs) in light of divergent arbitral awards. The primary objective of this study is to identify the normative structure, legal function, and boundaries of the MFN clause, with particular emphasis on the controversial issue of whether it extends to procedural provisions. The analysis draws upon scholarly debates and practical examples in the field. The thesis is structured into five main chapters. The first chapter outlines the conceptual framework of foreign direct investment, addressing its definition, historical development, and the legal regime to which it is subject. The second chapter discusses the standard of treatment provisions found in BITs, specifically, fair and equitable treatment, national treatment, and full protection and security, through both doctrinal perspectives and state practice. The third chapter explores the historical evolution, definition, and core characteristics of the MFN clause, as well as its legal function and role within the investment law framework. The fourth chapter provides a detailed analysis of the scope and limitations of the MFN clause, considering theoretical perspectives, state practice, exception regimes, and limitation clauses through comparative evaluation. The fifth and final chapter focuses on the applicability of the MFN clause to dispute settlement mechanisms, elaborating on arbitral practice, scholarly opinions, and treaty interpretation. In this context, landmark arbitral decisions such as Maffezini, Plama, Siemens, RosInvestCo and Tza Yap Shum are examined in depth. The study primarily employs a comparative legal methodology, integrating normative and practice-oriented analysis through a comprehensive review of arbitral awards, state conduct, and model BITs. Furthermore, interpretive principles laid out in the Vienna Convention on the Law of Treaties are used as the basis for analytical evaluations. In conclusion, the extent of protection afforded to investors through the MFN clause must be assessed in accordance with the wording, context, and intent of the contracting states in each specific treaty. States should clearly articulate their intent regarding the application of MFN clauses, particularly with respect to procedural matters. It is also recommended that existing BITs be reviewed and, where necessary, revised to reflect this clarity. Finally, the adoption of a multilateral framework agreement governing MFN clauses would contribute significantly to resolving interpretive inconsistencies and promoting uniformity in international law.
  • Item
    Teknolojik iş talepleri ve kaynaklarının iş-yaşam dengesi ve psikolojik iyi oluşa etkisi: Örgüt iklimi ve psikolojik dayanıklılığın rolleri
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ünsal, Özgür Nazım; Basım, H. Nejat
    Bu çalışmanın temel amacı; artan dijitalleşmenin etkisiyle kullanımı yoğunlaşan bilgi işlem teknolojilerinin çalışanların iş-yaşam dengesi ve psikolojik iyi oluşlarına etkilerini iş talepleri ve kaynakları (İT-K) modelinin bilgi işlem teknolojilerine (BİT) uyarlanmış hali olan işle ilgili BİT talepleri ve kaynakları modeliyle araştırmaktır. Aktif olarak çalışma hayatında olan ve işinde BİT unsurlarından en az bir tanesini kullanan 655 kişiden veriler toplanmıştır. Bu araştırmada nicel araştırma yöntemleri kullanılmış ve kolayda örneklem usulüyle veriler toplanmış ve istatistiki programlar vasıtasıyla analizlere tabi tutulmuşlardır. Regresyon analizleri incelendiğinde; işle ilgili BİT taleplerinin kontrol eksikliği, güçlükler, öğrenme ve iş yükü alt boyutlarının iş-yaşam dengesini azalttığı; ulaşılabilirlik, kontrol eksikliği, güçlükler, izleme ve iş yükü alt boyutlarının iş-yaşam çatışmasını artırdığı; işle ilgili BİT kaynaklarının sistem desteği alt boyutunun iş-yaşam dengesini artırdığı, iş-yaşam çatışmasını azalttığı ve iş-yaşam dengesinin psikolojik iyi oluşu artırdığı, iş-yaşam çatışmasının ise psikolojik iyi oluşu azalttığı tespit edilmiştir. Düzenleyicilik analizleri neticesinde; işle ilgili BİT taleplerinin güçlükler alt boyutu ile iş-yaşam dengesi arasındaki ters yönlü ilişki, iş yerinde aile yaşamını destekleyen örgüt ikliminin aile yaşamını kabul alt boyutunun yüksek durumunda daha güçlü iken, düşük durumda bu ters ilişkinin zayıfladığı; işle ilgili BİT taleplerinin ulaşılabilirlik alt boyutu ile iş-yaşam çatışması arasındaki pozitif ilişkinin iş yerinde aile yaşamını destekleyen örgüt ikliminin aile sorunlarına destek alt boyutu açısından farklılaştığı ve aile sorunlarına desteğin yüksek olduğu durumda ulaşılabilirlik ile iş-yaşam çatışmasının aynı yönlü, aile sorunlarına destek düştükçe bu pozitif ilişkinin azaldığı ve desteğin az olduğu durumda sabit kaldığı; işle ilgili BİT taleplerinin güçlükler alt boyutu ile iş-yaşam çatışması arasındaki pozitif ilişkinin iş yerinde aile yaşamını destekleyen örgüt ikliminin aile yaşamını kabul alt boyutu açısından farklılaştığı ve aile yaşamını kabulün yüksek olduğu durumda güçlükler ile iş-yaşam çatışması ilişkisinin daha zayıfken, kabul seviyesi düştükçe güçlükler ile iş-yaşam çatışması ilişkisinin daha güçlü olduğu; işle ilgili BİT taleplerinin güçlükler alt boyutu ile iş-yaşam çatışması arasındaki pozitif ilişkinin iş yerinde aile yaşamını destekleyen örgüt ikliminin aile yaşamına imkân alt boyutu açısından farklılaştığı ve aile yaşamına imkânın yüksek olduğu durumda güçlükler ile iş-yaşam çatışması ilişkisinin daha zayıfken, imkân seviyesi düştükçe güçlükler ile iş-yaşam çatışması ilişkisinin daha güçlü olduğu; işle ilgili BİT taleplerinin izleme alt boyutu ile iş-yaşam çatışması arasındaki pozitif ilişkinin iş yerinde aile yaşamını destekleyen örgüt ikliminin aile yaşamını kabul alt boyutu açısından farklılaştığı ve aile yaşamını kabulün yüksek olduğu durumda izleme ile iş-yaşam çatışması ilişkisinin daha zayıfken, kabul seviyesinin düştükçe izleme ile iş-yaşam çatışması ilişkisinin daha güçlü olduğu; işle ilgili BİT taleplerinin izleme alt boyutu ile iş-yaşam çatışması arasındaki pozitif ilişkinin iş yerinde aile yaşamını destekleyen örgüt ikliminin aile sorunlarına destek alt boyutu açısından farklılaştığı ve aile sorunlarına desteğin yüksek olduğu durumda izleme ile iş-yaşam çatışması aynı yönlüyken, destek düştükçe bu pozitif ilişkinin azaldığı; işle ilgili BİT kaynaklarının sistem desteği alt boyutu ile iş-yaşam çatışması arasındaki ters yönlü ilişkinin, iş yerinde aile yaşamını destekleyen örgüt ikliminin aile sorunlarına destek alt boyutu açısından farklılaştığı ve aile sorunlarına desteğin yüksek olduğu durumda sistem desteği ile iş-yaşam çatışması arasında ters ilişki varken, destek düştükçe bu ters ilişkinin zayıfladığı; iş-yaşam dengesi ile psikolojik iyi oluş arasındaki pozitif ilişkinin, psikolojik dayanıklılık açısından farklılaştığı ve iş yaşam dengesi ile psikolojik iyi oluş arasındaki pozitif ilişkinin psikolojik dayanıklılığı yüksek kişilerde daha güçlü iken, psikolojik dayanıklılığı düşük kişilerde daha zayıf olduğu; iş-yaşam çatışması ile psikolojik iyi oluş arasındaki ters yönlü ilişkinin, psikolojik dayanıklılık açısından farklılaştığı ve iş yaşam çatışması ile psikolojik iyi oluş arasındaki ters yönlü ilişkinin psikolojik dayanıklılığı yüksek kişilerde daha güçlü iken, psikolojik dayanıklılığı düşük kişilerde azaldığı ve hatta sabit kaldığı bulunmuştur. The main purpose of this study is to investigate the effects of information communication technologies (ICT), of which usage have increased due to prevailing digitalization, on work-life balance and psychological well-being of employees by using the work-related ICT demands and resources model, which is an adaptation of the job demands and resources model to ICT. Data were collected from 655 people who were actively working and using at least one ICT element at his job. Quantitative research methods were used and data were collected by convenience sampling method and analyzed through statistical programs. In the regression analysis it was found that; lack of control, hassles, learning expectations and workload which are the sub-dimensions of work-related ICT demands reduced work-life balance; availability, lack of control, hassles, employee monitoring and workload increased work-life conflict; system support which is the sub-dimension of work-related ICT resources increased work-life balance, reduced work-life conflict and work-life balance increased psychological well-being, while work-life conflict decreased psychological well-being. In the moderation analysis it was found that; the negative relationship between work-life balance and hassles which is the sub-dimension of work-related ICT demands was stronger when acceptance of family life which is sub-dimension of family supportive climate in the workplace was at high level, when acceptance of family life was at low level the negative relationship weakened. The positive relationship between availability which is the sub-dimension of work-related ICT demands and work-life conflict differentiated according to support for family problems which is the sub-dimension of family supportive climate in the workplace; when support for family problems was at high level, availability and work-life conflict had a positive relationship, when support for family problems level decreased the positive relationship between availability and work-life conflict also decreased and when support for family problems was at low level the relationship between availability and work-life conflict became constant. The positive relationship between hassles which is the sub-dimension of work-related ICT demands and work-life conflict differentiated according to acceptance of family life which is the sub-dimension of family supportive climate in the workplace; when acceptance of family life was at high level the positive relationship between hassles and work-life conflict was weaker, when acceptance level decreased the positive relationship between hassles and work-life conflict was stronger. The positive relationship between hassles which is the sub-dimension of work-related ICT demands and work-life conflict differentiated according to opportunity for family life which is the sub-dimension of family supportive climate in the workplace; when opportunity for family life was at high level the positive relationship between hassles and work-life conflict was weaker, when opportunity level decreased the positive relationship between hassles and work-life conflict was stronger. The positive relationship between employee monitoring which is the sub-dimension of work-related ICT demands and work-life conflict differentiated according to acceptance of family life which is the sub-dimension of family supportive climate in the workplace; when acceptance of family life was at high level the positive relationship between employee monitoring and work-life conflict was weaker, when acceptance level decreased the positive relationship between employee monitoring and work-life conflict was stronger. The positive relationship between employee monitoring which is the sub-dimension of work-related ICT demands and work-life conflict differentiated according to support for family problems which is the sub-dimension of family supportive climate in the workplace; when support for family problems was at high level the relationship between employee monitoring and work-life conflict was positive, when support level decreased the positive relationship between employee monitoring and work-life conflict also decreased. The negative relationship between system support which is the sub-dimension of work-related ICT resources and work-life conflict differentiated according to support for family problems which was the sub-dimension of family supportive climate in the workplace; when support for family problems was at high level the relationship between system support and work-life conflict was negative, when support level decreased the negative relationship between system support and work-life conflict also decreased. The positive relationship between work-life balance and psychological well-being differentiated according to resilience; the positive relationship between work-life balance and psychological well-being was stronger for more resilient people and was weaker for less resilient people. The negative relationship between work-life conflict and psychological well-being differentiated according to resilience; the negative relationship between work-life conflict and psychological well-being was stronger for more resilient people and was weaker even remained constant for less resilient people.
  • Item
    Profesyonel bürokrasiden klana evrilme: Karar süreçleri
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Dalğıran, Yasemin; Varoğlu, M. Abdülkadir
    Sosyal kimlik ve sosyal statü bakış açısının temel alındığı bu tez çalışmasında örgütsel alanda klanlar arası ilişkiler ve bu ilişkinin karar süreçlerine etkisi ilişkilendirilmiştir. Buradan hareketle örgütsel kararların başarı ya da başarısızlığının sebeplerinin daha iyi anlaşılması için profesyonel bürokrasilerde hangi kurumların güç tabanı ve denetim odağı olarak kullanılabileceği, yüksek statülü klanın öne çıkmasına bağlı olarak örgüt içinde faaliyet gösteren düşük ve yüksek statülü klanlar arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceği ve bu ilişkinin örgütün karar süreçlerine nasıl etki edeceği araştırılmıştır. Kısaca yüksek statülü klan hakimiyetinin arttığı profesyonel bürokrasilerde düşük klanlar arasındaki ilişkiler nasıl şekillenir? Bu ilişki karar süreçlerinde nasıl bir rol oynar? sorularına yanıt aranmıştır. Çalışma bu araştırma sorularını yanıtlayarak, klanlar arası ilişkilere yönelik yapılan çalışmalara katkı sağlamayı ve farklı bir bakış açısı kazandırmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte profesyonel bürokrasilerde mevcudiyetini korumaya devam eden klan yapılanmasının sosyal statü’nün tanımladığı sınırlar çerçevesinde karar süreçlerini ve buna bağlı olarak örgütsel değişimi nasıl etkilediği konusuna açıklama getirilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, sosyal kimlik kuramı, örgütsel değişim kuramı, sosyal statü ve güç faktörleri bütüncül bir model çerçevesinde ele alınmaya çalışılmıştır. Çalışma nitel bir araştırmadır. Çalışmanın araştırma deseni durum çalışmasıdır. Veri toplamak amacıyla yapılandırılmış mülakat tekniği kullanılmıştır ve veri analiz tekniği olarak içerik analizi tercih edilmiştir. Örneklem, profesyonel bürokrasi özelliği taşıyan bir örgütte çalışan üst kademe yöneticilerden oluşturulmuştur. Çalışma “Direktör” ve “Genel Müdür Yardımcısı” pozisyonunda görev yapan 23 yönetici ile gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada Muzaffer Şerif’in “gerçekçi grup çatışması” kuramı çerçevesinde ele aldığı gibi örgütsel karar süreçlerinde iki farklı klan arasında çatışmanın ve buna bağlı olarak kutuplaşmanın olması beklenirken elde edilen bulgular ışığında kuramın aksine örgütsel karar süreçlerine hem yüksek statülü hem de düşük statülü klan üyelerinin iştirak ettiği ancak sosyal statünün getirdiği avantajlara sahip olan yüksek statülü klanın örgütsel karar süreçlerini ve örgütsel değişimi kendi inanç, norm ve beklentilerine uygun olarak gerçekleştirdiği görüşüne varılmıştır. Ayrıca düşük statülü klan üyelerinin büyük bir kısmının gerek alınan kararlara gerekse de örgütsel değişme direnç göstermediği yani kabullendiği; bu kabullenenlerin bazılarının değişimi aktif aktivasyon ve olumlu valans ile yanıtladıkları tespit edilmiştir. Dahası düşük statülü klan üyelerinin alınan kararları, bu kararlar sonucunda ortaya çıkan örgütsel değişimi ve bunların kendileri üzerindeki potansiyel etkilerini değerlendirmeleri sonucunda olayın kendi hedefleri ile ne kadar uyumlu olduğuna ya da ne kadar önemli ve anlamlı olduğuna baktıkları; bireysel yarar veya zarar algılarını ölçtükleri ve ona göre tepki verdikleri (itaat ettikleri) sonucuna ulaşılmıştır. Başka bir ifadeyle elde edilen bulgulara göre, her ne kadar görünürde yüksek statülü klan ile düşük statülü klan arasında olumlu bir temas varmış gibi görünse de bu durumun önyargı ve ayrımcılıktan arınmamış ve karşılıklı menfaatler esasına dayalı bir birliktelikten başka bir şey olmadığı düşünülmektedir. Yine elde ettiğimiz bulgulara göre yüksek statülü klanın koalisyonu kontrolü altına alması ile birlikte, görünürde koalisyonlar etkinliğini korumaya devam etse de bunu kurumsal yapıyı zayıflatarak yaptığı sonucuna ulaşılmıştır. Diğer bir deyişle koalisyonun ‘hibrit klan’a dönüştüğü, profesyonel bürokrasinin de karar süreçleri bakımından ‘basit yapı’ gibi yönetildiği kanaatine ulaşılmıştır. Bu noktada alınan kararların başarı ya da başarısızlığı değil, ‘Stratejik zirvenin aldığı kararlara itaat edilmesinin’ daha fazla önem kazandığı değerlendirilmektedir. In this study, to better understand the reasons behind the success or failure of organizational decisions, it investigates which institutions can be used as a power base and control center in professional bureaucracies, focusing on the emergence of high-status clans as relational institutions. It explores how the relationships between low-status and high-status clans operating within organizations are shaped, and how this relationship affects the organization's decision-making processes. Based on this idea, the study seeks to answer the questions: How are the relationships between low-status clans and high-status clans shaped in professional bureaucracies where the dominance of high-status clans is increasing? What role does this relationship play in decision-making processes? By answering these research questions, the study aims to contribute to the existing literature on inter-clan relationships and provide a different perspective. Additionally, it attempts to explain how the clan structure, which continues to exist in professional bureaucracies, affects decision-making processes and organizational change within the boundaries defined by social status. In this context, social identity theory, organizational change theory, and power factors are addressed within a holistic model. The study is qualitative in nature, using a case study research design. Structured interview techniques were employed for data collection, and content analysis was preferred as the data analysis technique. The sample consisted of upper-level managers working in an organization characterized by professional bureaucracy. The study was conducted with 23 managers holding the positions of "Director" and "Executive Vice President". In this study, as Muzaffer Sherif addressed in his "realistic group conflict" theory, it was expected that there would be conflict and polarization between two different clans in organizational decision-making processes. However, in light of the findings, contrary to the theory, it was concluded that both high-status and low-status clan members participated in organizational decision-making processes, but the high-status clan, which held the advantages of social status, carried out these processes according to its own beliefs, norms, and expectations. Furthermore, it was found that a significant number of low-status clan members did not resist the decisions made or the organizational changes but accepted them; some of those who accepted these changes responded with active activation and positive valence. Additionally, it was concluded that low-status clan members evaluated the decisions made, the organizational change, and their potential effects on themselves based on how aligned the situation was with their own goals or how important and meaningful it was; they reacted (or complied) according to their perceptions of individual benefit or harm. In other words, according to the findings, although there appears to be a positive interaction between the high-status clan and the low-status clan, it is believed that this situation is nothing more than a partnership based on mutual interests, unburdened by prejudice and discrimination. Moreover, according to our findings, it was concluded that as the high-status clan took control of the coalition, although the coalitions seemed to maintain their effectiveness, they did so at the expense of weakening the institutional structure. In other words, the coalition transformed into a 'hybrid clan' and the professional bureaucracy was deemed to have turned into a 'simple structure.' At this point, it is evaluated that rather than the success or failure of the decisions made, 'obedience to the decisions made by the Strategic Summit' has gained more importance.
  • Item
    Savunma sanayinde stratejik karar alma ve rekabet stratejileri
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Çağlar, Yiğit; Varoğlu, M. Abdülkadir
    Bu tez, savunma sanayiinde stratejik karar almayı ve rekabet stratejilerini kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde incelemekte ve bu doğrultuda stratejik bir yaklaşım geliştirmektedir. Günümüzde hem ekonomik hem de jeopolitik açıdan kritik bir alan haline gelen savunma sanayii, özgün dinamikleri ve karmaşık rekabet ortamının beraberinde getirdiği değişken koşullarla öne çıkmaktadır. Stratejileşme süreçlerinin risk odaklı ve bütüncül bir bakış açısıyla ele alınması gerekliliği, değişken koşullar altında örgütlerin stratejik seçimler arasında sıkışmadan rekabet avantajı elde etmesini sağlayacak yaklaşımların kuramsal temellere oturtulmasında literatürdeki önemli bir boşluğa işaret etmektedir. Bu boşluğu gidermek amacıyla; çalışmada savunma sanayiinin dinamikleri, ilgili teorik ve pratik temeller ışığında incelenmiş Türk Savunma Sanayii’ne özgü stratejik bir yaklaşımla ele alınarak rekabet stratejileri nitel analiz yöntemiyle araştırılmıştır. Araştırmada, Türk Savunma Sanayii'nde faaliyet gösteren büyük ölçekli kurumsal firmalarda çalışan 40 profesyonelin yanıtladığı 21 soruluk bir set ve bir devlet kurumu ile gerçekleştirilen mülakattan elde edilen veriler, Doğal Dil İşleme ve Çoklu Ajan Sistemi (NLP MAS) tabanlı bir teknikle, tematik analiz yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Araştırmanın kritik bulgusu, rekabet avantajı sağlanabilmesi için çevik ve rekabetçi stratejilerin ekosisteme entegre biçimde geliştirilmesinin önemini ortaya koymaktadır. Bu minvalde, tezde önerilen Ekosisteme Çevik Entegrasyon Stratejisi, savunma sanayii bağlamında esnek bir rekabet avantajı sağlamayı hedefleyen; stratejik esneklik ve bağlamsal uyumu gözeten, kaynak bağımlılıklarını avantaja dönüştürürken işbirlikçi değer üretimini önceleyen, dinamik yeteneklerin kurumsallaşmasını desteklerken aynı zamanda risk odaklı stratejik yönetişimi güçlendiren bütüncül bir yaklaşım olarak literatüre katkı sunmaktadır. This thesis examines strategic decision making and competitive strategies within the defense industry through theoretical frameworks, and develops a strategic approach accordingly. Currently, the defense industry has emerged as a critical sector from both economic and geopolitical perspectives, characterized by unique dynamics and fluctuating conditions inherent in a complex competitive environment. The necessity of addressing strategization processes with a risk oriented and holistic perspective highlights a significant gap in the literature concerning theoretically grounded approaches enabling organizations to achieve competitive advantage without becoming stuck in the middle of conflicting strategic choices under dynamic conditions. To fill this gap, this study investigates the dynamics of the defense industry within relevant theoretical and practical frameworks, employing a qualitative analysis to explore competitive strategies through a strategic approach tailored to the Turkish Defense Industry. In the study, data obtained from a 21 question set answered by 40 professionals working in large scale institutional firms operating within the Turkish Defense Industry, along with an interview conducted with a government institution, were analyzed using thematic analysis through a technique based on Natural Language Processing and Multi Agent Systems (NLP MAS). The key finding of the study shows the importance of developing agile and competitive strategies integrated into the ecosystem to gain a competitive advantage. In this context, the Agile Ecosystem Integration Strategy proposed in this thesis contributes to the literature as a holistic approach aimed at providing a flexible competitive advantage in the context of the defense industry; one that prioritizes strategic flexibility and contextual alignment, transforms resource dependencies into advantages while emphasizing collaborative value creation, supports the institutionalization of dynamic capabilities, and simultaneously strengthens risk oriented strategic governance.