Enstitüler / Institutes

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 54
  • Item
    Kredi temerrüt swaplarinin iktisadi ve finansal değişkenler ile ilişkisinin Türkiye ekonomisi için ampirik analizi
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022) Yağcı, Filiz; Sunal, Onur
    Gelişen ekonomi ile tüm dünyada kredi türev piyasalarının gelişimi 2000’li yılların sonrasında hız kazanmıştır. Kredi temerrüt swapları (CDS’ler) yaygın olarak en çok kullanılan kredi türevleri arasında yer almakta olup gelişen piyasalarda zamanla kredi notlarına alternatif olarak ülkelerin kredi risklerini ölçmede önemli bir göstergeyi ifade eder hale gelmiştir. Yaşanan finansal krizler sonrasında kredi notlarının ülke kredi riskini yeterince yansıtmadığı görüşünün finansal piyasalarda hakim olmasıyla birlikte yatırımcılar, kredi temerrüt swaplarını çok daha yakından takip etmeye başlamışlardır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye’nin ülke kredi risk primleri (CDS) ile seçilmiş bazı makro iktisadi ve finansal değişkenler arasındaki ilişkilerin ortaya konulmasıdır. Bu kapsamda, piyasa istikrarını temsil eden bazı değişkenlerin oynaklıklarının CDS primleri üzerindeki etkileri de incelenmiştir . Çalışmada, Türkiye ekonomisinde Haziran 2006 ile Aralık 2020 dönemlerini kapsayan aylık veriler kullanılmış ve değişkenlerin farklı düzeylerde tümleşik olmaları sebebi ile doğrusal bir ARDL modeli oluşturularak kısa ve uzun dönem katsayılar sınır testi yöntemi ile belirlenmiştir. Bu çerçevede, uzun dönemde beklentilerle uyumlu olarak CDS primlerini; USD (Amerikan Doları) döviz kurunun, istihdam oranının, VIX Endeksinin, kısa vadeli dış borç stok toplamının, Eurobond getirisinin ve enflasyon oranının anlamlı ve pozitif olarak yordadığı, BİST 100 Endeksinin, Türkiye’nin gösterge 2 yıllık tahvil fiyatlarının ve portföy yatırımlarının anlamlı ve negatif olarak yordadığı sonuçlarına ulaşılmıştır. Bunlarla birlikte yine beklentilerle uyumlu olarak uzun dönemde döviz kuru volatilitesinin ve VİX Endeks volatilitesinin de CDS primlerini anlamlı ve pozitif olarak etkilediği görülmüştür. After the 2000s, the development of credit derivative markets around the world accelerated in parallel with the developing economies. Credit default swaps (CDS) are among the most widely used credit derivatives and have become an important indicator in measuring the credit risks of countries as an alternative to credit ratings in emerging markets.After the financial crises, the opinion that the credit ratings do not adequately reflect the credit risk of the country began to prevail in the financial markets and investors began to monitor credit default swaps more closely. In this study monthly data covering 2006 June and 2020 December period is used to construct a linear ARDL model to estimate both short and long run coefficients as the variables were integrated of different orders. In line with our expectations the results revealed that US dollar exchange rates, VIX Index values, sovereign short term debt stocks, Eurobond yields and inflation rates positively and significantly predict CDS premiums while BİST 100 Index, Turkish benchmark sovereign bond yields and portfolio inverstments significantly and negatively affect CDS premiums. Also consistent with our expectations VIX volatility and exchange rate volatility positively predicts CDS premiums.
  • Thumbnail Image
    Item
    Örgütsel itibarın örgütsel özdeşleşmeye etkisinde benlik saygısı ve sosyal rol kimliğinin düzenleyici rolü
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Çınar, Esra; Basım, H.Nejat
    Örgütsel özdeşleşme, iş yerindeki tutum ve davranışların anlaşılmasını ve tahmin edilmesini kolaylaştırmakta (Edwards, 2005: 207; Vijayakumar ve Padma, 2014: 40) ve örgütsel etkililik üzerinde etkili olmaktadır. (Gkorezis, Mylonas ve Petridou, 2012: 52). Bu sebeple, örgütler çalışanların örgütle özdeşleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Örgütsel itibar, iş tatmini, değerler, rol çatışması, rol belirsizliği, sosyalizasyon taktikleri, örgütsel adalet algısı, çekicilik, örgütsel bağlılık, liderlik, iletişim, örgüt içi rekabet ve örgütsel güven gibi örgütsel özdeşleşmenin birçok öncülü bulunmaktadır. Örgütsel özdeşleşmenin öncülleri ile olan ilişkisinin ortaya çıkarılması kavramın daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Sosyal kimlik kuramına göre, bireyler itibarı yüksek örgütlerle özdeşleşme eğilimi içindedir (Mael ve Ashforth, 1992: 107). Bu bağlamda, örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme arasındaki ilişkinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Öte yandan, bu iki değişken arasındaki ilişkiyi etkileyeceği düşünülen değişkenler incelenmiş ve benlik saygısı ve sosyal rol kimliğinin örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme arasındaki ilişkiyi etkileyeceği öngörülmüştür. Bu öngörülerden hareketle bu araştırmada, örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme arasındaki ilişkide benlik saygısı ve sosyal rol kimliğinin (kozmopolit/yerel kimlik) düzenleyici rolunün ortaya koyulması amaçlanmıştır. Araştırma modelini test etmek için Ankara’da farklı sektör ve kurumlarda çalışan 419 kişiden veri toplanarak gerekli istatistiksel analizler yapılmıştır. Yapılan analizler neticesinde; örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme arasında anlamlı ve olumlu yönde bir ilişki tespit edilmiştir. Bununla birlikte, örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme arasındaki ilişkide kozmopolit kimliğin düzenleyici rolü tespit edilmiştir. Yerel kimliğin, örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme arasındaki ilişkide anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Son olarak, örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme arasındaki ilişkide yüksek benlik saygısının düzenleyici rolü bulunmuştur. Ancak, orta düzey benlik saygısının örgütsel itibar ile örgütsel özdeşleşme üzerinde anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Organizational identification helps to understand and predict attitudes and behaviors at work (Edwards, 2005: 207; Vijayakumar ve Padma, 2014: 40) and influences organizational efficiency (Gkorezis, Mylonas ve Petridou, 2012: 52). For this reason, organizations try to create conditions that may cause employees to identify with the organization. Organizational identification has various antecedents, such as organizational prestige, job satisfaction, values, role conflict, role ambiguity, socialization tactics, perception of organizational equity, attractiveness, organizational loyalty, leadership, communication, intra-organizational competition, organizational trust. Exploring the relationship between organizational identification and its antecedents can increase the understanding of the concept. According to social identity theory, individuals tend to identify themselves with high prestige organizations (Mael ve Ashforth, 1992: 107). Within this context, it is aimed to explore the relationship between organizational prestige and organizational identification in this study. Moreover, factors thought to affect the relationship between these two variables have been examined. it is also hypothesized that self-esteem and social role identity will influence the relationship between organizational prestige and organizational identification. This study aims to manifest the moderation effects of self esteem and social role identity (local/cosmopolitan identity) on the association between organizational prestige and organizational identification. In order to test the research model, data were collected from 419 individuals working in Ankara in various institutions from different sectors, and appropriate statistical analyses were run. In consequence of the analyses run, a significant and positive relationship was found between organizational prestige and organizational identification. The moderation effect of social role identities (local/cosmopolitan) on the impact of organizational prestige on organizational identification was investigated. There is a significant effect of cosmopolitan identity on the association between organizational prestige and organizational identification. On the contrary, it was seen that there was no significant effect of local identity on the association between organizational prestige and organizational identification. Then, the moderation effect of self-esteem on the impact of organizational prestige on organizational identification was investigated. There is a significant effect of high self-esteem on the association between organizational prestige and organizational identification. On the contrary, it was understood that there was no significant effect of medium self-esteem on the association between organizational prestige and organizational identification.
  • Thumbnail Image
    Item
    Kamu hizmet tedarik yönteminin belirlenmesinde kamu özel işbirliği yöntemi ve geleneksel tedarik yöntemin bir sağlık sektörü projesi üzerinde incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Kulaksız, Sıla; Küçükkocaoğlu, Güray
    Ekonomik kalkınmayı destekleyen ve toplumsal refahı artıran altyapı yatırımları, dünya genelinde 1980’li yıllara kadar kamu kaynakları ile gerçekleştirilmiş, 1980 sonrası dönemde ise altyapı yatırımlarının çok yüksek maliyetli yatırımlar olması ve artan talep nedenleriyle kamu kaynaklarının sürdürülebilir altyapı yatırımlarının finansmanında yetersiz kalması ülkeleri yeni finansman yöntemleri arayışına itmiştir. Bu süreçte altyapı yatırımlarının yürütülmesinde, devletin rolünün azaldığı, özel sektörün rolünün ise arttığı görülmektedir. Bu anlamda kamu hizmetlerinin etkinliği ve kalitesi ile kısa zamanda ekonomik kalkınmayı artırmak amacıyla altyapı yatırımlarının finansmanında Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modelinin kullanımı yaygınlaşmıştır. Sosyal altyapı yatırımları arasında bulunan sağlık yatırımlarına olan ihtiyaç da yıllar itibarıyla nüfusun artması ve yaşlanmasına paralel olarak artış göstermiştir. Gelişmekte olan ülkelerin büyük sayıda ve hacimde projelerin finanse edilmesi ve yönetilmesi için yeterli kapasitesi bulunmazken; gelişmiş ülkeler ise yaşlanan nüfus nedeniyle yükselen sosyal harcamalarla mücadele etmektedirler. Ülkelerin sınırlı bütçe kaynakları ile sağlık hizmetlerini en etkin bir şekilde sürdürmeleri gerekliliği sağlık yatırımlarının finansmanında özel sektörün katılımını gerekli kılmıştır. Ancak, bir hizmetin sadece kısıtlı finansal kaynaklar dolayısıyla kamu yararına olmayan bir yöntem ile finanse edilmesi düşünülemez. Bu nedenle kamu tarafı, bir projenin/hizmetin hayata geçirilmesinde hangi tedarik yönteminin kamu yararına olacağını belirlemek, mevcut kaynaklarla maksimum fayda sağlamak için “Yatırımın Değeri Analizi” mekanizmasını kullanmalıdır. Çalışmada, kamu tedarik yöntemine karar verme sürecinde risklerin belirlenmesi, paylaşımı, yatırımın değeri analizinin yapılması ve bu süreçleri etkileyen faktörler irdelenmiştir. Bu kapsamda ülkemizde yapımı devam etmekte olan örnek bir hastaneye ait derlenen bilgiler ile Dünya Bankası tarafından geliştirilen KÖİ modeline yönelik finansal değerlendirme modülü kullanılarak hangi durumda hangi tedarik yöntemi seçiminin yapılmasına ilişkin değişik risk ve duyarlılık çalışmaları ile yatırımın değeri analizi yapılmış, yazındaki görüşlerin test edilmesi amaçlanmıştır. Kamu tarafından yapılan analiz sonucuna göre bir firmanın mali verileri de göz önüne alındığında firma tarafından nasıl aksiyon alınacağı değerlendirilmiştir. Analizin en önemli kısıtları baz alınan projeye ait verilerin kamuya açık olmaması ve bilgilerin ticari sır sayılması nedenleriyle yeterli bilgiye ulaşılamaması olmuştur. Çalışmada son olarak kamu hizmeti tedarik yöntemi seçimine ilişkin yapılan değerlendirmelerde uygulanan sürecin nasıl daha iyileştirilebileceğine dair bazı önerilerde bulunulmuştur. Until 1980s, infrastructure investments, supporting economic development and increasing social welfare, have been realized through public resources on a worldwide scale. After the 1980s period, governments were seeking new financial methods for financing infrastructure investments due to high investment costs, demand increase, insufficient public resources. Conducting the infrastructure investments, it appears that the role of the state has decreased while the role of the private sector has increased, in financing of infrastructure investments. To elaborate, the use of Public Private Partnership (PPP) model in the financing of infrastructure investments has become widespread in order to increase the efficiency and quality of public services and to increase economic development in a short period of time. The demand for healthcare investments, which is among social infrastructure investments, has also increased in parallel with the increase and aging of the population over the years. While developing countries do not have sufficient capacity to finance and manage many and large volume projects; developed countries are struggling with rising social spending due to the aging population. Due to the countries’ budget constraints and the obligation to provide sustainable healthcare services, private sector has participated in financing healthcare infrastructure investments. However, a service should not be financed by a method that is not in favor of public interest, due to only limited financial resources. For this reason, the public sector should use the "Value for Money Analysis" mechanism to determine which procurement method to use for getting maximum benefit with available resources. In this study, determining the risks in the process of public procurement decision making, sharing of risks, conducting the Value for Money analysis of the investment and the factors affecting these processes were examined. In this context, Value for Money analysis has been done via World Bank Public-Private Infrastructure Advisory Facility-PPIAF module for one of the city hospital projects in Turkey and the studies in the literature have been tested on this project in a micro context. The outcome has also been evaluated in terms of the private sector whether they would like to participate in healthcare project tender under the public side’s VfM analysis conditions and the firm’s financial data. The most important constraint of the analysis is that the data of the sample project are not open to the public due to the firm’s trade secrets for this reason, some assumptions have been done. In conclusion, some suggestions have been made on how to improve the process applied in the PPP projects.
  • Thumbnail Image
    Item
    Sıçanlarda farklı karbonhidrat örüntüsüne sahip diyetlerin davranış üzerine etkisinin incelenmesi
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2018) Parlak Özer, Zeynep; Saka, Mendane
    Düşük karbonhidratlı yüksek yağlı diyet tüketimi obezitenin yanı sıra anksiyete ve depresyon gibi duygusal bozukluklara neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışma, farklı karbonhidrat ve yağ örüntüsüne sahip diyetlerin sıçanların vücut ağırlığı, perirenal yağ miktarı, besin alımı, kan keton düzeyi ve davranış parametreleri üzerindeki etkisini belirlemek amacı ile planlanmıştır. Çalışmada 40 adet Wistar albino erkek sıçan kontrol (K), ılımlı karbonhidrat (IK), ılımlı düşük karbonhidrat (IDK) ve çok düşük karbonhidrat (ÇDK) içeren diyetlerle beslenmek üzere 4 gruba ayrılmıştır. Deney süresince günlük yem tüketim kaydı alınmış, haftalık ağırlık takibi yapılmış ve davranış analizleri yapılmış ve iki haftada bir kere kuyruk veninden kan keton düzeyi ölçülmüştür. Kontrol, ılımlı karbonhidrat, ılımlı düşük karbonhidrat ve çok düşük karbonhidrat içeren diyetlerle hafta süresince beslenen sıçanlarda başlangıca göre ağırlık artışı anlamlıdır (K grubu p˂0.05, IK p˂0.05, IDK p˂0.05, ÇDK p˂0.05). Sadece çok düşük karbonhidrat içeren diyetle beslenen sıçanların 21. ve 28. günde ağırlıkları kontrolden yüksektir (p˂0.05, p˂0.05). Çok düşük karbonhidrat grubunun β-hidroksibütirat düzeyi (BHB) 14. günde yükselmiş bu yükseklik 28.günde de devam etmiştir. Ilımlı düşük karbonhidrat grubunun BHB düzeyi ise 28. günde yükselmiştir. Kontrol ve ılımlı karbonhidrat gruplarının BHB düzeylerinde artış belirlenmemiştir. Çalışmanın başından 28. güne BHB düzeylerinin artışı ve artış oranının gruplar arası farkına bakıldığında IDK ve ÇDK grupları K ve IK grubundan anlam düzeyde yüksek bulunmuştur. Hareketsizlik süreleri (oturma ya da uzanma sırasında hareketin olmaması) 28. günde başlangıca göre K (p˂0.05), IK (p˂0.05), IDK grubunda (p˂0.05) artış gösterirken; ÇDK grubunda (p˃0.05) farklılık bulunmamıştır. Davranış parametreleri ile kan keton düzeyi arasında korelasyon bulunmamıştır (p˂0.05). Bu çalışma davranış ve keton düzeyi arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır. Wistar albino erkek sıçanlarda yağ:karbonhidra+protein 1.01 ve 0.4 olan diyetlerle BHB’inkontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu gösterilmiştir. Yükselmiş kan keton düzeyine maruziyet süresinin davranış üzerine farklı etkileri olabileceği düşünülmektedir. Low-carbohydrate, high-fat dietary intake is known to cause obesity, as well as emotional disturbances such as anxiety and depression. This study was designed to investiate the impact of diets with different carbohydrate and fat patterns on parameters such as body weight, perirenal fat amount, food consumption, blood ketone level and behavior in rats. In the study, 40 Wistar albino male rats were divided into four groups to be fed with different diets including control (C), moderate carbohydrate MC, moderately low carbohydrate (MLC), and very low carbohydrate (VLC). During the experiment, daily food consumption rates were recorded; weekly weight changes were tracked; behavioral analyses were performed; and blood ketone level was measured every two weeks with blood drawn from tail vein. There was a significant increase in body weight of rats fed with control, moderate carbohydrate, moderately low carbohydrate and very low carbohydrate diets compared to the initial weights (C group p˂0.05, MC p˂0.05, MLC p˂0.05, VLC p˂0.05). The weight of rats fed only with low carbohydrate diets was heavier than control on the 21st and 28th days (p˂0.05, p˂0.05). The β-hydroxybutyrate (BHB) level of VLC group was higher on the 14th day and this increase was olso observed on the 28th day. The BHB level of VLC group, on the other hand, got higher on the 28th day. When the increase in BHB levels and the difference in the increase rate between the groups were examined from the beginning to the 28th day of the study, the MLC and the VLC groups were found meaningfully higher in the C and MC groups. There was not any increase in the BHB levels of C and MC groups. While the immobility duration (no movement during sitting or lying down) increased in C (p˂0.05), MC (p˂0.05), and VLC groups on the 28th day compared to the beginning, there was not any significant difference in VLC group (p˃0.05). There was no correlation between ketone level and behavior parametres. As being the first study to examine the relationship between behavior and ketone level, this study demonstrated that BHB and diets with fat:carbohydrate+protein at 1:01 and 0:4 for male rats was significantly higher than the control in male Wistar rats. It is thought that the duration of exposure to elevated blood ketone levels may have different effects on behavior.
  • Thumbnail Image
    Item
    İki farklı kapaklı braket sistemi kullanılarak yapılan sabit ortodontik tedavi sırasında hissedilen ağrının karşılaştırılması
    (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2018) Dedeoğlu, Mustafa; Polat Özsoy, Ömür
    Bu çalışmanın amacı, iki farklı kapaklı braket sistemi kullanılarak tedavi edilen hastalarda ilk ark teli uygulanması sonrası hissedilen ağrının çeşitli zaman aralıklarında karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamıza randomize olarak seçilmiş 17’şerli iki grupta Angle Sınıf I maloklüzyon ve basit çapraşıklığa sahip 34 hasta dahil edilmiştir. Standart olarak ağızda 2. molar - 2. molar arası sürmüş tüm daimi dişler aynı seans braketlenmiştir. 1. grupta Damon Q, 2. grupta SmartClip SL3 braketler uygulanmıştır. Damon Q grubunda başlangıç ark teli olarak 0.014 inç bakır nitinol, SmartClip grubunda 0.014 inç süper elastik nitinol ark telleri kullanılmıştır. Hastalara başlangıç ark teli bağlandıktan hemen sonra 7 sayfalık bir ağrı ölçüm formu verilmiştir. Bu form, braketlemeden hemen sonraki 2. saat, 6. saat, 2. gün, 3. gün ve 7. günde hastaların çiğneme, ön dişler üzerinde ısırma ve arka dişler üzerinde ısırma sırasında hissettikleri ağrı düzeylerini üzerlerine dikey birer çizgi çizerek işaretlemeleri istenen, her sayfada 100’er mm’lik 3’er adet görsel analog skalası (VAS) içermektedir. Skalanın başlangıcında hissedilen ağrı ‘’hiç yok‘’ anlamına gelen 0 değeri, sonunda hissedilebilecek ‘’en şiddetli’’ ağrı anlamına gelen 10 değeri bulunmaktadır. Katılımcılardan 8. günde doldurdukları formları doktoruna geri getirmeleri istenmiştir. Hastalardan toplanan ağrı ölçüm formları üzerinde işaretlenen VAS değerleri cetvel ile manuel olarak ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Bu çalışmada elde edilen veriler SPSS Statistics Version 20 paket programıyla analiz edilmiştir. Gruplar arasındaki farklılıklar incelenirken değişkenlerin normal dağılım göstermemesi nedeniyle Mann-Whitney U testinden yararlanılmıştır. İkiden çok bağımlı değişkenlerin analizlerinde normal dağılım göstermemeleri nedeniyle Friedman’s Two-Way ANOVA kullanılmış, anlamlı farklılıkların çıkması durumunda Çoklu Karşılaştırma Testleri’nden yararlanılarak birbiriyle farklılık gösteren değişkenler tespit edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, SmartClip grubunda 2. ve 6. saatte çiğnemede daha az ağrı hissedildiği tespit edilmiştir. Damon grubunda ağrı 6. saatte, SmartClip grubundaysa 2.günde maksimum seviyeye ulaşmıştır. SmartClip grubu ilk iki günde çiğnemede daha düşük ağrı hissederken, 2. gün ve sonrasında Damon grubuyla benzer ölçüde ağrı skorları bildirmişlerdir. İki braket sistemi arasında ön ve arka dişler üzerinde ısırmada yapılan ölçümlerde herhangi bir zaman diliminde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır. The aim of this study is to compare pain levels of patients treated with 2 different passive self-ligating bracket systems right after initial archwire placement at different time intervals. A total of 34 patients-17 in each group- that had Angle class I malocclusion with mild crowding were selected randomly. Brackets were placed on all erupted permanent teeth from 2nd molar to 2nd molar at the same session for all patients. 0.014 inch copper nitinol and 0.014 inch super-elastic nitinol archwires were selected for Damon Q and SmartClip SL3 systems respectively. 7 page questionnaires that consist of 3 visual analog scales (VAS) of 100 mm length per each page were handled to patients right after initial archwire placement so that patients could mark their pain levels while chewing, biting with anterior teeth and biting with posterior teeth at 2nd hour, 6th hour, 2nd day, 3rd day and 7th day time intervals. On VAS, 0 indicated ‘’no pain’’ while 10 indicated ‘’unbearable pain’’ from left to right. Patients were asked to mark their pain levels with a straight line on the scales. Patients were told to bring their questionnaires back on the 8th day. The pain scores were measured manually with a ruler and noted. Data were analyzed by SPSS Statistics Version 20. Mann-Whitney U test was used for evaluating differences between groups, since the variables were not normally distributed. Friedman’s Two-Way ANOVA was used for analysis of multiple dependent variables due to non-normal distribution of variables. Variables that differ from each other were determined by using Multiple Comparison Tests in case of significant differences. According to our study, SmartClip group reported less pain at the 2nd and the 6th hours while chewing. Pain levels were the highest at the 6th hour and the 2nd day for Damon Q and SmartClip SL3 groups respectively. The SmartClip group reported more pain for the first two days and after the 2nd day pain scores were very similarwith the Damon group. No statistically significant differences were reported between the groups at any time interval while biting on anterior nor posterior teeth.
  • Thumbnail Image
    Item
    Bankacılık sektörü açısından piyasa disiplini: Türkiye uygulaması
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Aktaş Bozkurt, Melike; Küçükkocaoğlu, Güray
    Basel Komitenin ‘üçüncü yapısal blok’ çerçevesinde, piyasa disiplini ve kamuya açıklama kavramlarını ön plana çıkarması ile finansal piyasaların risk yönetimi kontrolünde, piyasa disiplini uygulama etkinliği akademik çalışmalarda tartışılmaya başlamıştır. 2007 finansal kriz öncesi yapılan araştırmalarda gelişmiş finansal piyasalarda piyasa mekanizmasının varlığı ortaya konulmakla birlikte, gelişmekte olan piyasalar söz konusu olduğunda etkinlik açısından kriz öncesinde ve sonrasında farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde faaliyet gösteren finansal kurumların sermaye yapılarında genellikle mevduatın ağırlıklı olduğu bilinmektedir. Uzun vadeli tüketici ve ticari kredilerden oluşan varlıkların finansmanında, mevduat gibi kısa vadeli fonların kullanılması ile ortaya çıkan vade uyumsuzluğu, banka ve mevduat sahipleri için temel risk oluşturmaktadır. Mevduat sahipleri, bankaların riskli duruma gelip zor duruma düşeceğine inanıyorlarsa, tasarruflarını kaybetmek istemeyecekleri için mevduatlarını daha güvenli bankalara yönlendirmeyi seçebilmekte ya da daha yüksek risk primi talep edebilmektedirler. Bu sebeple piyasa disiplininin etkinliğinin test edilmesinde piyasa sinyallerini yorumlamaları açısından mevduat sahiplerine kaynak olarak sıklıkla başvurulmaktadır. Bu çalışmanın amacı Türk Bankacılık Sektöründe bulunan mevduat bankalarında piyasa disiplini etkinliğinin test edilmesidir. Çalışmada, 2003-2016 dönemine ait çeyreklik veri seti doğrultusunda Görünürde İlişkisiz Panel Sabit Etkiler yöntemi (SUR) kullanılarak, kamu bankaları ayrımında, banka risk değişkenlerinin mevduat faizi ve miktarına etkisi incelenmiştir. Aynı döneme ait yıllık veri seti ile de Sistem Genelleştirilmiş Momentler Yöntemi kullanılarak 2007-2008 Küresel Finansal Kriz’ in bankacılık sektörü üzerindeki etkisi test edilmiştir. Çalışmanın sonucunda seçilen ekonomik göstergelerden enflasyon değişkeninin faiz oranı üzerinde en fazla etkiye sahip olduğu ve piyasa disiplininin etkinliğinin, kredi riski ve iflas riski doğrultusunda gerçekleşebildiği sonuçlarına ulaşılmıştır. The Basel Committee has begun discussing market discipline application effectiveness in academic studies in the context of risk management of financial markets, with the concept of market discipline and public disclosure as the forefront of the 'third pillar' framework. In the researches carried out before the financial crisis in 2007, the existence of market mechanism in the developed financial markets has been revealed. In the case of emerging markets, different results are obtained in terms of efficiency before and after the crisis. It is known that deposits are predominant in capital structures of financial institutions operating in developing countries. The maturity mismatch arising from the use of short-term funds such as deposits in the financing of long-term consumer and commercial credits constitute a major risk for banks and deposit holders. Depositors can choose to direct their deposits to safer banks or claim higher risk premiums because they do not want to lose their savings if they believe the banks are going to be in a risky situation. For this reason, when the effectiveness of the market discipline is tested, it is frequently referred to depositors as a source in terms of interpreting market signals. The aim of this study is to test market discipline effectiveness in deposit banks in the Turkish Banking Sector. In the study, the effect of bank risk variables on the deposit interest rate and the amount of the public banks were examined using the Panel Fixed Seemingly Unrelated Regression Method (SUR) in the quarterly data set for the period 2003-2016. With the annual data set for the same period, the effect of the 2007-2008 Global Financial Crisis on the banking sector was tested using the Generalized Method of Moments. At the end of this study, selected macroeconomic variables indicate that the inflation variable has the greatest effect on the interest rate and that the effectiveness of the market discipline can be realized in the direction of credit risk and insolvency.
  • Thumbnail Image
    Item
    Bankacılıkta likidite riski ve likidite düzenlemeleri Türk bankacılık sektörü üzerine uygulamar
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Gülhan, Ozan; Küçükkocaoğlu, Güray
    Likidite yaratılması ve riskin farklı taraflara dağıtılması bankaların finansal sistemdeki en temel iki fonksiyonudur. Bu iki fonksiyonun etkin bir şekilde yerine getirebilmesinin önemi 2007 yılında başlayan ve ettkileri halen devam etmekte olan küresel ekonomik krizde bir kez daha ortaya çıkmıştır. Basel Bankacılık Komitesince ortaya konan Basel III düzenlemeleri hem kredi hemde likidite riskinin yönetilmesine ilişkin önemli yenilikler ortaya koymaktadır. Bu yeni düzenlemeler bankaları iş süreçlerini ve risk yönetimlerini aynı zamanda likidite yaratma kapasitelerini önemli ölçüde etkileyecek niteliktedir. Komite likidite yönetiminin kalitesinin arttırılmasına yönelik olarak iki yeni oran ortaya koymuş, böylece kısa ve uzun vadede bankalarca likidite yönetimine yönelik daha iyi uygulamalar geliştirilmesini amaçlamıştır. Bu çalışmanın amacı Türk Bankacılık Sektörünün likidite riski kapsamında uluslararası alanda uygulama alanı bulmuş ve bulacak olan yasal düzenlemeler karşısındaki durumunu açıklamak, söz konusu düzenlemelerde yer alan oranların varsayımlarının ötesinde bir kriz yaşanması durumunda sektörün durumunu ortaya koyarak, sektörde likidite tamponlarının belirleyicilerini incelemektir. Bu kapsamda sektörün likidite analizi çerçevesinde finansal ve yasal likidite oranları analiz edilmiş ve dünyada henüz uygulama alanı olmayan net istikrarlı fonlama oranı 2016 yılsonu için hesaplanarak bu oran üzerinde stres testi uygulaması yapılmıştır. Ardından Türk Bankacılık Sektörünün likidite tamponlarının belirlenmesini teminen 2003-2016 dönemine ait yıllık veri seti doğrultusunda Sistem Genelleştirilmiş Momentler Yöntemi kullanılarak toplamda yedi model oluşturulmuştur. Çalışmanın sonucunda Türk Bankacılık Sektörünün stres koşulları altında net istikrarlı fonlama oranını yasal sınırlar içinde gerçekleştiremeyeceği tespit edilmiştir. Model sonuçları bankacılık değişkenlerinden aktif büyüklüğü, karlılık, sermaye yeterliliği ve takipteki krediler, makro değişkenlerden kriz, GSYİH ve enflasyonun Türk Bankacılık Sektöründe likidite tamponlarının belirleyicileri olduğunu göstermektedir. The creation of liquidity and the distribution of risk to different parties are two of the most fundamental functions of banks in the financial system. The prospect of effectively fulfilling these two functions has once again emerged in the ongoing global economic crisis, which began in 2007 and the effects of it are still continuing. Basel III regulations put forward by the Basel Committee reveal significant innovations in managing both credit and liquidity risk. These new regulations will significantly impact the banks' business processes and risk management capacity at the same time. The Committee has introduced two new ratios to improve the quality of liquidity management so that the banks in the short and long term aim to develop better practices in liquidity management. The purpose of this study is to explain the situation of the Turkish Banking Sector in context of current and planned international regulations, revealing the sector’s situation in case of a crisis beyond the assumptions of the ratios in the regulatory requirements and examine the determinants of liquidity buffers in the sector. In this context, the financial and regulatory liquidity ratios were analyzed within the framework of liquidity analysis of the sector and net stable funding rate, which is not yet applied in the world, was calculated for the year 2016 and the stress test was applied on this ratio. Then, in order to determine the liquidity buffers of the Turkish Banking Sector, seven models were created using System Generalized Moments Method in line with the annual data set for the period of 2003-2016. As a result of the study, it has been determined that the Turkish Banking Sector can not realize the net stable funding rate under the stress conditions within the legal limits. The model results show that from banking variables; asset size, profitability, capital adequacy and non performing loans, from macroeconomic variables; crisis, GDP and inflation are determinants of liquidity buffers in Turkish Banking Sector.
  • Thumbnail Image
    Item
    Özdeşleşme kaynakları ile işyeri sapma davranışı ilişkisinde kimlik belirginliğinin rolü
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Aydın, Esra; Basım, H. Nejat
    Bu çalışma, özdeşleşme kaynakları ile olumsuz ve olumlu işyeri sapma davranışı arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkide kimlik belirginliğinin düzenleyici rolünü ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Kimlik, sosyal kimlik ve sosyal mübadele kuramları kapsamında oluşturulan araştırma modelini test etmek için farklı sektör ve işkollarında çalışan 425 katılımcıdan oluşan bir örneklem grubundan veri toplanmıştır. Anket yöntemiyle toplanan veriler istatistikî programlar aracılığıyla analiz edilmiştir. Elde edilen sonuçlar, örgütsel özdeşleşme ile olumsuz işyeri sapma davranışı arasında ters yönlü ve örgütsel özdeşleşme ile olumlu işyeri sapma davranışı arasında aynı yönlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Ayrıca, hedef benzerliği modeli kapsamında örgütsel özdeşleşmenin, olumsuz ve olumlu işyeri sapma davranışının örgütsel boyutuyla ve ilişkisel özdeşleşmenin kişiler arası boyutla daha fazla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Öte yandan, mesleki özdeşleşmenin işyeri sapma davranışı üzerindeki etkisine ilişkin anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ek olarak, kimlik belirginliğinin örgütsel ve ilişkisel özdeşleşme ile olumsuz işyeri sapma davranışı ilişkisinde ve mesleki özdeşleşme ile olumlu işyeri sapma davranışı ilişkisinde düzenleyici bir rolü olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular çerçevesinde, örgütsel ve ilişkisel özdeşleşmenin olumsuz ve olumlu işyeri sapma davranışı üzerinde etkili olduğu ve özdeşleşme kaynakları ile işyeri sapma davranışı arasındaki ilişkinin kimlik belirginliğine göre farklılaştığı sonucuna ulaşılmıştır. This study was conducted to examine the relationship between identification sources and negative and positive deviant workplace behavior and to understand the moderator role of identity salience in this relationship. Data were collected from a sample group of 425 participants working in different sectors to test the research model which was formed within identity, social identity and social exchange theories. Data collected by questionnaire were analyzed with statistical programs. The results showed that there were negative relationship between organizational identification and negative deviant workplace behavior and a positive relationship between organizational identification and positive deviant workplace behavior. In addition, it was found that organizational identification was more related to the organizational dimension of negative and positive deviant workplace behavior; on the other hand, relational identification was more related to the interpersonal dimension of negative and positive deviant workplace behavior within the target similarity model. On the other side, there was no significant relationship between occupational identification and deviant workplace behavior. Moreover, it was found that identity salience had a moderation effect on the relationship among organizational, relational identification and negative deviant workplace behavior and also on the relationship between occupational identification and positive deviant workplace behavior. In the framework of results, it was understood that organizational and relational identification affects negative and positive deviant workplace behavior and identity salience moderates the relationship between identification sources and deviant workplace behavior.
  • Thumbnail Image
    Item
    Kredi hacmini belirleyen faktörler: Türk bankacılık sektörü uygulaması
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Kuzu, Durmuş Ali; Küçükkocaoğlu, Güray
    Banka kredileri, hem hane halkları hem de finansal sistemde bulunan bankalar, şirketler gibi diğer unsurlar için en önemli ekonomik faktörlerin başında gelmektedir. Ayrıca krediler parasal aktarım mekanizması analizinde de önemli bir yer tutmaktadır. Fon fazlası olanlar ile fon ihtiyacı olanlar arasındaki ilişkiyi sağlayan önemli bir finansal araç olan banka kredileri, fon ihtiyacı olan firmaların ve hane halkının ihtiyacı olan fonu sağlayarak firmaların yatırım harcamalarını arttırmasını, hane halkının ise harcamalarını arttırmasıyla ekonomideki toplam çıktı miktarının artmasını sağlamaktadır. Kredi özü itibariyle karşı tarafa itibar sunma; bir borç-ödünç verme işlemidir. Nakdi olarak verilen krediler doğrudan tüketim ve yatırım harcamalarına dönüşürken, gayrinakdi krediler genel olarak ticari faaliyetlerde ve taahhüt işlerinde kullanılmaktadır. Kredi hacmindeki genişlemenin özellikle 1980 sonrası liberalleşme döneminde ülkemizde ne kadar etkili olduğu görülmüştür. Bu dönemde, bankacılıkta “ahlaki riziko” ve “tersine seçim” olgularının her ikisi birden yaşanmış, yüksek faiz-enflasyon ortamında devletin ana borçlanıcı olması ile birlikte bu durum kredi piyasının bozulmasına yol açmıştır. Ekonomik krizler ve finansal skandallar sonrasında uygulanan ekonomi ve bankacılık reformları sayesinde Türk Bankacılık Sektörünün (TBS) bugün güçlü ve sağlıklı bir yapıda olduğu söylenebilecektir. Özellikle 2005 ve sonrasında kredi piyasası daha önce olmadığı kadar etkin hale gelmiş ve ekonominin ihtiyaç duyduğu fonları sağlamada önemli bir rol üstlenmiştir. Bu dönemde, kredi hacmindeki artış ve kredilerin nereye verildiği makro ekonomik hedeflerin takibi açısından daha da öncelik kazanmış ve kamuyu “makro ihtiyati tedbirler” olarak adlandırılan önlemleri almaya itmiştir. Bu çalışmanın amacı, Türk Bankacılık Sektörünün kullandırdığı kredilerin, banka türü ve kredi segmenti bazında hangi faktörlerden etkilendiğinin ve bu faktörlerden hangilerinin daha fazla etkiye sahip olduğunun ortaya konulmasıdır. Bu çerçevede, çalışmada 2005-2016 yıllarında faaliyet göstermiş 38’i mevduat, 6’sı katılım ve 13’ü kalkınma yatırım bankası olmak üzere toplam 57 bankanın çeyrek dönemlik verileri dikkate alınmıştır. Kullanılan veriler Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Türkiye Bankalar Birliği (TBB), Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve Kamuyu Aydınlatma Platformundan (KAP) temin edilen verilerden oluşturulmuştur. Oluşturulan veri setinde incelenen zaman aralığında her bir değişken için gözlem sayısı 1968 ile 2089 arasında değişmektedir. Bu çalışma için 6’sı bağımlı değişken; 21’i bağımsız değişken olmak üzere toplam 27 değişken kullanılmıştır. Bu tez çalışmasında kredi hacminin mikro ve makro belirleyicilerinin neler olduğunu incelemek için panel veri seti analizi yapılmıştır. Ayrıca yapılan bu araştırmada en uygun mikro ve makro değişkenleri tespit etmek amacıyla kombinatoryal değişken seçimi metodolojisini esas alan adımsal seçim yöntemi uygulanmıştır. Çalışmanın sonucunda, genel olarak mikro değişkenlerin makro değişkenlere göre kredi hacmi üzerinde daha etkili olduğu; takibe dönüşüm oranı, mevduat, faiz giderleri ve net faiz marjı değişkenlerinin kredi hacmini belirleyen başlıca faktörler olduğu görülmüştür. Dikkat çeken bir diğer sonuç ise banka türü bazında mevduat bankaları ile katılım bankaları için kredileri belirleyen faktörlerin farklılaşmış olmasıdır. Bank credits arise as one of the prime economic factors not only for the banks in the financial system or the householders but also for the companies and other elements in the system. Besides the credits emerge as one of the factors for understanding and analyzing the money transfer mechanism. Bank credits as one of the vital financial tools which intermediate between the fund demand and supply contribute to the investment expenses by maintaining the fund demanded by the companies and the house holders and as a result the rise in the spending by the householders assures a rise in the total economic output. Credit in substance is an operation of submitting reputation by lending. While the cash credits result directly in consumption and investment the non-cash credits are used for commercial activities and commitments. The effects of credit expansion in 1980’s in Turkey as a result of liberalization have been objectively observed. During this period moral hazard and adverse selection issues have been experienced simultaneously and the state to be the main lender as a result of high inflation has ended up with a distortion in the credit market. With regards to the economic crises and financial scandals experienced in these times the Turkish Banking Sector is safe and sound in today. The credit market has happened to be most effective especially after 2005 and has undertaken the vital role in supplying the funds for the economy. During this period the rise in the credit volume and the users of credits have emerged an importance for monitoring the economic targets and macro-prudential measures have been taken as a result. The purpose of this study is to demonstrate the factors which effect the credit allocation in the banking sector with respect to type of banks and credit types and also to understand the most important factor in this process. In this respect, the data from 57 banks including 38 deposit banks, 6 participation banks and 13 investment and development banks between 2005-2016 period has been used on a quarterly basis and obtained from BRSA, TBA, TCB and KAP. The number of observations in each data set changes from 1968 to 2089. Totally 27 variables which are composed of 6 dependent and 21 independent ones. In order to analyze the micro and the macro variables panel data analysis has been run. Furthermore to fix the most convenient micro and macro variables combinatorial variable selection methodology has been preferred. As a result of the study, it has been observed thatthe micro variables in general are more effective than the macro ones on the credit volume and the NPL ratios, deposits, interest expenses and net interest margin are the most important factors which determine the credit volume. Another result to be kept in mind is that the factors determining the credits of the participation and deposit banks vary.
  • Thumbnail Image
    Item
    Psikolojik sermayenin iş performansı ve sinizm üzerindeki etkileri: kültürel sıkılık-esnekliğin düzenleyici rolü
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018) Şen, Cem; Basım, H.Nejat
    Bu çalışma ile çalışanların güçlü yönlerinin geliştirilmesinde değişik bir bakış açısı ve soluk getiren psikolojik sermayenin iş performansı ve sinizm üzerindeki etkileri ile örgüt kültürü içerisinde algılanan kültürel sıkılık-esnekliğin söz konusu etkiler üzerindeki rolünü tespit etmek ve bahse konu değişkenlerin birbirleriyle olan etkileşimlerini ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Çalışmada araştırma yaklaşımı olarak nicel yöntem, desen olarak ise ilişkisel ve nedensel tarama kullanılmıştır. Kolayda örneklem metodu ile çeşitli bakanlıklarla ve bakanlıkların bağlı/ilgili kuruluşları, devlet ve vakıf üniversiteleri ile özel sektörün Ankara, İstanbul ve İzmir bölgelerinde görev yapan toplam 393 çalışandan anket yöntemiyle veri toplanmıştır. Araştırmada SPSS 20.0, PROCESS (SPSS Makro 2.16.3) ve AMOS 21.0 yazılımları kullanılarak korelâsyon, regresyon, tek yönlü varyans analizleri ile yapısal eşitlik modeli kapsamında yol analizi yapılmıştır. Çalışmadan elde edilen sonuçlar; çalışanların psikolojik sermayeleri arttıkça iş performansının arttığını, sinizmlerinin ise azaldığını; bu süreçte algılanan kültürel sıkılıkesnekliğin, psikolojik sermaye-iş performansı ilişkisinde düzenleyici bir rolünün olmadığını, psikolojik sermaye-sinizm ilişkisinde ise düzenleyici bir rolünün olduğunu (algılanan kültürel sıkılığın sinizmin etkisini artırırken, algılanan kültürel esnekliğin ise sinizmin etkisini azalttığı), demografik değişkenlerden çalışanların yaş ve kurumdaki çalışma süresinin psikolojik sermayeleri ve algıladıkları kültürel sıkılık-esneklik üzerinde anlamlı bir şekilde etkili olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın, psikolojik sermayenin önemli örgütsel sonuç değişkenlerinden olan iş performansı ve sinizm üzerindeki etkileri ile söz konusu etkilerde örgüt içerisinde algılanan kültürel sıkılık-esnekliğin düzenleyici rolünü ilk kez ele alarak örgütsel davranış alanına katkı yapması hedeflenmiştir. Ele alınan düzenleyici, bireylerin içerisinde yer aldıkları örgüt ve çalışma ortamından etkilenerek, farklı davranış ve tutumlar gösterebildiklerini ortaya koymak açısından önemlidir. In this study, it is aimed to determine the impact of psychological capital, which brings a new perspective and a new breathe into empowering the development of the strengths of the employees, on job performance and cynicism, and the moderator effect of perceived cultural tightness-looseness within the organizational culture on the relationship between psychological capital & job performance, and psychological capital & cynicism, and also the interactions of all these variables among themselves. In the study, quantitative method was used as a research approach; relational and causal screening was used as a research pattern. Data through questionnaires were collected by conveniency method from total of 393 employees working in various ministries and affiliated/related institutions, state and foundation universities, and private sector located in Ankara, İstanbul and Izmir. In the research, correlation, regression, one way ANOVA, and path analysis within the context of structural equation modeling were conducted by using SPSS 20.0, PROCESS (SPSS Macro 2.16.3) and, AMOS 21.0 softwares. The results obtained show that as the psychological capital of the employees increases the job performance increases as well, meanwhile cynicism decreases. During this process, there has been no sign of moderating effect of perceived cultural tightnesslooseness within the organizational culture on the relationship between psychological capital & job performance, whereas there is a clear moderating effect of perceived cultural tightness-looseness on the relationship between psychological capital & cynicism (where perceived cultural tightness increases the effects of cynicism, perceived cultural looseness decreases the effects of cynicism). In addition to that, the psychological capital and the perceived cultural tightness-looseness of the employees are influenced by demographic variables such as the age of the employees and the length of employment significantly. In this study, it is intended to contribute to the field of organizational behavior by investigating the impact of psychological capital on important organizational outcome variables such as job performance and cynicism, and the moderator effect of perceived cultural tightness-looseness within the organizational culture on the relationship between psychological capital & job performance, and psychological capital & cynicism for the first time. The perceived cultural tightness-looseness as being the moderator of this research is important in terms of showing that the persons can show different behaviors and attitudes by being influenced by the organization and working environment in which they are involved.