Enstitüler / Institutes
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390
Browse
25 results
Search Results
Item Ortodontik braketlerin yapıştırılmasında kullanılan farzlı adeziv sistemlerin mine dokusu üzerindeki etkilerinin in vitro olarak incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009) Güzey, Aslı; Özçırpıcı, Ayça ArmanBu çalışma 2 ana bölümden oluşmuştur. İlk bölüm, 90 adet çekilmiş insan küçük azının kantitatif kalsiyum kaybı değerlendirmesini içermektedir. Bu dişler yapıştıralacak braketin çevresindeki mine yüzeyinin adeziv sistemlerden korunması ve korunmamasına göre rastgele 2 gruba ayrılmış ve bu iki grup da 4’er alt gruba (n=10) ayrılmıştır: Bu gruplarda uygulanan adeziv sistemler sırasıyla; (1) Clearfil Protect Bond (Kuraray Dental, Osaka, Japan) + Transbond XT Light-Cure Adeziv (3M/Unitek, Monrovia, Calif), (2) GC ORTHO Conditioner + Fuji Ortho LC Kapsül (GC Corporation, Tokyo, Japan), (3) Transbond Plus Self-Etching Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adeziv, (4) %37 fosforik asit (3M/ESPE, St Paul, Minn) + Transbond XT Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adeziv (3M/Unitek) dir. Bunların dışında mine yüzeyine herhangi bir işlemin uygulanmadığı dişlerden kontrol grubu (n=10) oluşturulmuştur. İkinci bölümde ise, 40 adet çekilmiş insan küçük azı yüzey hazırlığına göre rastgele 2 gruba ve sonra yukarıda belirtilen adeziv sistemlerin kullanıldığı 4 alt guruba (n=5) ayrılmıştır. Kontrol grubu hariç tüm örneklere termal siklusun ardından pH-siklusu uygulanmıştır. Tüm dişlerden iki kesit alınmıştır. Elementel analiz, örneklerden rastgele seçilen bir kesitte x-ışını dağılım spektroskopisi (EDS) ile yapılmıştır. Mikrosızıntı değerlendirmesi için boya penetrasyonu yöntemi kullanılmış, ışık mikroskobu altında her kesitten fotoğraf alınmıştır. Mikrosızıntı bilgisayara aktarılan bu görüntülerde imaj analiz programı kullanılarak kantitatif olarak değerlendirilmiştir. Yüzey hazırlama şekilleri arasındaki fark Student’s t ve Mann Whitney U testi ile, adeziv sistemler arasındaki fark Tek Yönlü Varyans Analizi (One-Way ANOVA) ve Kruskal Wallis testi sonrası post hoc Tukey veya parametrik olmayan çoklu karşılaştırma testleri ile, grup içi karşılaştırmalar ise Friedman testi sonrası Wilcoxon İşaret testi ile istatistiksel olarak incelenmiştir. Kontrol ve diğer gruplar arasında kalsiyum miktarı açısından fark bulunmamıştır. Adeziv sistemler arasındaki fark sadece Grup B (yüzeyi korunmayan)’de braket altındaki mine yüzeyinde gözlenmiştir. Bu bölgede selfetch adeziv sistemin kullanıldığı gruplarda (Clearfil Protect Bond ve Transbond Plus Self-Etching Primer), diğer gruplara göre daha fazla kalsiyum miktarı bulunmuştur. İncelenen tüm mine bölgeleri arasında en fazla kalsiyum kaybı braketin altındaki minede meydana gelmiştir. En az mikrosızıntı miktarı braketin altında, en fazla ise servikal bölgedeki mine yüzeyinde gözlenmiştir. Yapılan bu in vitro çalışmada, braketlerin altındaki mine yüzeyinde demineralizasyon meydana gelmiş ve demineralizasyonun önlenmesinde mine yüzeyinin korunmasının yararı olmamıştır. Clearfil Protect Bond yüzey korunmadan uygulandığında kalsiyum kaybının azaltılmasında avantaj sağlamıştır. Sabit ortodontik tedavi ile mine yüzeyinde oluşabilecek kalsiyum kaybını ve braket altında meydana gelebilecek mikrosızıntıyı en aza indirmek için bu çalışmada uygulanan adeziv sistemler klinisyen tarafından tercih edilebilir. This study has 2 main parts. First part consists of quantitative assessment of calcium loss conducted on ninety exracted human premolars. The teeth were randomly divided into 2 groups according to the surface preperation method and then were randomly allocated to 4 sub-groups. The adhesive systems applied in these groups are as follows: (1) Clearfil Protect Bond (Kuraray Dental, Osaka, Japan) + Transbond XT Light-Cure Adhesive (3M/Unitek, Monrovia, Calif), (2) GC ORTHO Conditioner + Fuji ORTHO LC Capsule (both, GC Corporation, Tokyo, Japan), (3) Transbond Plus Self-Etching Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adhesive, (4) 37% phosphoric acid (3M/ESPE, St Paul, Minn) + Transbond XT Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adhesive (3M/Unitek). Besides, a control group of teeth with enamel untreated enamel surface was formed. In the second part, 40 exracted human premolars were used for microleakage evaluation. The teeth were randomly divided into 2 groups according to the surface preperation and then these two groups were divided into 4 groups in which the adhesive systems mentioned above were used. Thermal and pH-cycles were applied to all specimens except for the control group. Two sections were taken from all teeth. A randomly selected cross-section from each tooth was analyzed with energy dispersive xray spectroscopy (EDS) for elemental evalution. Each section was photographed under a stereomicroscope and dye penetration method was used for assessment of microleakage. Images were transferred to a computer and microleakage was evaluated quantitatively via image analysis program. The difference between surface preperation methods was statistically evaluated by Mann Whitney U test. The difference between adhesive systems was evaluated by One-Way ANOVA or Kruskal Wallis and then post hoc Tukey or non-parametric multiple comparison tests. The comparisons within groups was done with Friedman and then Wilcoxon Sign Rank tests . None of the adhesive groups demonstrated any significant difference when compared with the control group regarding the amount of calcium on the enamel surface under the bracket. Difference in amount of calcium between the adhesive systems was observed only in Group B (unprotected surface), on the enamel surface under the bracket. The self-etch adhesive system (Clearfil Protect Bond and Transbond Plus Self-Etching Primer) showed higher amounts of calcium under the bracket . Among all the evaluated enamel regions, the highest calcium loss occurred on the enamel surface under the brackets. The least amount of microleakage was found beneath the bracket while the cervical region showed highest amounts of microleakege. Deminerilazation occured on the enamel surface beneath the brackets and surface protection did not have any benefit in prevention of calcium loss. Clearfil Protect Bond when applied without any surface protection reduced the loss of calcium. Adhesive systems evaluated in this study, may be preferred by clinicians to minimize calcium loss of the enamel surface and microleakege beneath the bracket that is formed with fixed orthodontic treatment.Item İskeletsel ankraj ile yüz maskesi uygulamasının dentofasiyal yapılar üzerine etkilerinin incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009) Şar, Çağla; Özçırpıcı, Ayça ArmanBu amaçla, iskeletsel olarak prepubertal ya da pubertal büyüme-gelisim döneminde bulunan, maksiller retruzyonun eslik ettiği iskeletsel Sınıf III anomaliye sahip, vertikal yönde normal veya azalmıs büyüme paterni gösteren, anterior çapraz kapanıs ve Angle Sınıf III molar iliskisi olan, pozitif overbite değeri gösteren ve klinik olarak retrüziv nazomaksiller bölgeye sahip 45 birey çalısmaya dahil edilmis ve 15’er bireyden olusan 3 alt gruba ayrılmıstır. Uygulama gruplarındaki 30 bireye yüz maskesi tedavisinden önce hızlı maksiller ekspansiyon apareyi simante edilmis (RME), bir haftalık hızlı maksiller ekspansiyondan sonra median palatal suturdaki açılma izlenerek maksiller protraksiyona baslanmıstır. Birinci gruptaki bireylere (Miniplak+Yüz Maskesi: MP+YM) (10,91 ortalama yasa sahip, 5 kız, 10 erkek), ankraj amacıyla, apertura piriformisin laterallerine cerrahi olarak yerlestirilen titanyum miniplaklardan, ikinci gruptaki bireylere (Yüz Maskesi:YM) (10,31 ortalama yasa sahip, 7 kız, 8 erkek) ise ağız içindeki apareyin kancalarından yüz maskesi uygulanmıs, üçüncü gruptaki bireyler (10,05 ortalama yasa sahip, 8 kız, 7 erkek) ise tedavi görmeyen kontrol grubunu olusturmus ve 7,5 ay boyunca izlenmislerdir. Gruplardaki bireylerden maksiller protraksiyon/gözlem bası ve sonunda lateral sefalometrik filmler alınmıs, Björk’ün yapısal çakıstırma metodu kullanılarak ölçümler yapılmıs ve istatistiksel olarak Wilcoxon ve Kruskall- Wallis testleri ile değerlendirilmistir. Maksiller protraksiyon sonucu iskeletsel ankraj kullanılan grupta (MP+YM) maksillanın ileri hareketi 2,53 mm, ağız içi ankraj kullanılan grupta (YM) 1, 83 mm bulunmus ve iki grup arasındaki fark p<0,001 düzeyinde anlam göstermistir. YM grubunda, yüz maskesi uygulaması ile maksilla anlamlı derecede anterior rotasyon göstermis, miniplak ankrajı kullanılan grupta maksiller rotasyon önemli bulunmamıstır. Mandibulanın posterior rotasyonu ve yüz yüksekliklerindeki artıs, MP+YM grubunda YM grubuna göre daha az bulunmustur. Kontrol grubunda ise hem maksilla hem mandibula öne doğru büyümüstür. Maksiller protraksiyon sonucu YM grubunda üst dislerde görülen protruzyon ve mezyalizasyon, MP+YM grubunda engellenmistir. Her iki uygulama grubunda da maksillomandibular iliskiler ve yumusak doku profili önemli derecede iyilestirilmistir. Miniplak ankrajı ile yüz maskesi uygulaması sonucu konvansiyonel yüz maskesi uygulamalarının istenmeyen etkileri azaltılmıs veya elimine edilmis, daha kısa sürede daha etkili maksiller protraksiyon sağlanmıstır. The aim of this prospective study was to evaluate the skeletal, dentoalveolar and soft tissue effects of maxillary protraction via miniplate comparatively with conventional facemask therapy and an untreated Class III control group. 45 subjects which were in prepubertal or pubertal skeletal growth periods were included in the study and divided into three groups each consisting of 15 patients. All subjects had skeletal and dental Class III malocclusions with maxillary deficiency, vertically normal growth pattern, anterior cross-bite and Angle Class III molar relationship, normal or increased overbite and retrusive nasomaxillary complex. Prior to maxillary protraction, rapid maxillary expansion (RME) with a bonded appliance was performed in both of the treatment groups. In the first group (MP+FM) consisting of 5 girls, 10 boys (mean age 10,91) facemasks were applied from two titanium miniplates surgically placed to lateral to the apertura priformis regions of the maxilla. The second group (FM) of 7 girls and 8 boys (mean age 10,31) received maxillary protraction therapy with conventional facemask applied from the hooks of the RME appliance. The third group including 8 girls and 7 boys (mean age 10,05) was set as an untreated control group. Lateral cephalometric films were obtained at the beginning and end of treatment/observation periods in all groups and analysed according to the structural superimposition method of Björk (96). Measurements were evaulated statistically via Wilcoxon and Kruskal- Wallis tests. The maxilla moved forward 2,53 mm in the MP+FM group and 1,83 mm in the FM group with maxillary protraction. This difference was significant between the two groups (p<0,001). Maxilla showed anterior rotation after facemask therapy in the FM group, while there was no significant rotation in the miniplate anchored (MP+FM) group. Posterior rotation of the mandible and increase in facial heights were more evident in the FM group compared to the MP+FM group. Both maxilla and mandible moved forward significantly in the control group. Protrusion and mesialization of maxillary teeth seen in the FM group were eliminated in the MP+YM group. Maxillomandibular relationships and the soft tissue profile were improved remarkably in both of the treatment groups. The undesired effects of conventional facemask therapy were reduced or eliminated with the miniplate anchorage and efficient maxillary protraction was achieved in a shorter treatment period.Item Çok uluslu örgütler ve şube kültürleri etkileşimi: uygulamalı bir araştırma(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009) Öz, Tayfun; Varoğlu, M. AbdülkadirBilindiği üzere, örgüt kültürü içinde bulunduğu toplumsal kültürden etkilenmektedir. Yerel örgütler için geçerli olduğu kabul edilen bu durum çok uluslu örgütlerde benzer etkiye sahip olmayabilir. Çünkü çok uluslu örgütler Ģubelerinin örgütsel kültürünü sosyal ağlar, yabancı yöneticiler ve kültürel kontrol gibi çeĢitli mekanizmalar ile etkilemektedir. Bu çalıĢmada çok uluslu örgütlerin birimleri arasında toplumsal kültürel farklılıklara rağmen örgüt kültürü açısından farklılık olup olmadığıı bulunmaya çalıĢılmıĢtır. Bunun için, dünyanın en büyük 300 örgütünden biri olan Ġngiltere merkezli örgütün 10 farklı ülkedeki Ģubesi ve merkezi üzerinde 1.187 kiĢinin katılımı ile GLOBE ölçeği kullanılarak araĢtırma yapılmıĢtır. AraĢtırma sonuçlarına göre toplumlar arasındaki kültürel farklılıklara rağmen çok uluslu örgüt kültürleri açısından birimler arasında anlamlı farklılık bulunamamıştır As we know, national culture effects organizational cultures. For multinational organizations same effect may not be occured as local organizations. In multinational organizations, main organization may effect its subsidiaries’ organizational cultures by social networks, expatriate managers and cultural control mechanisms. This research tried to solve out whether there is organizational culture difference among organizations of a multinational organization in spide of social cultural differences. For this reason, there was a research in an organization’s 10 subsidiaries which are located in different countries and its headquarter, located in United Kingdom, by using GLOBE scales. 1.187 persons from the organization, one of the 300 biggest companies in the world, were participated to this research. According to this research in spide of social cultural differences, there is not any significant difference in organizations’ culture which are located in different cultural clusters.Item Finansal açıklama üzerinde kültürün etkisi: UFRS öncesi ve sonrası(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009) Akman, Nazlı; Sayarı, MehmetUluslararası muhasebe uygulamalarında uyumlaştırma ve yakınsama çalışmaları, 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarının (UFRS) Avrupa Birliği üyeleri ve diğer bazı ülkeler tarafından kullanılacak olması ile önemli bir aşama kaydetmiştir. Muhasebede yakınsamanın temel amacı, dünya üzerinde karşılaştırılabilir finansal tablo düzenlenmesini sağlamaktır. Ulusal muhasebe uygulamalarının ise sosyal, politik, ekonomik ve kültürel değerlerden etkilendiği geçmiş araştırmalarda ortaya konulmuştur. Bu tez çalışmasında UFRS kullanılarak hazırlanan finansal tablolarda yer alan finansal açıklamalar üzerinde kültürel değerlerin etkilerinin 2005 tarihinden sonra ortadan kalkıp kalkmadığı incelenmiştir. Bu amaçla, yedi ülkeden seçilmiş şirketlerin 2004, 2005 ve 2006 finansal tabloları incelenerek finansal açıklama endeksi oluşturulmuştur. Finansal açıklama endeksi ve kültür değerleri üzerinde yapılan regresyon analizleri sonuçlarına göre, kültür değerleri 2004 yılında ve UFRS uygulanılmaya başlanan 2005 ve 2006 yıllarında da finansal açıklama üzerinde önemli etkiye sahiptir. Analizler, örneklemde yer alan şirketlerin hukuk sistemleri ayrıştırılarak yinelendiğinde, İçtihat Hukuku sisteminde yer alan şirketlerde kültür değerlerinin finansal açıklama üzerindeki etkisinin UFRS kullanılarak finansal tablo hazırlanmasından sonra ortadan kalktığı belirlenmiştir. Roma Hukuku sisteminde yer alan şirketlerde ise kültür değerlerinin etkileri devam etmektedir. Ancak, 2004, 2005 ve 2006 yılı finansal tablolarında yer alan açıklamalara bakıldığında UFRS uygulaması ile birlikte, açıklama düzeyinin tüm ülkelerde arttığı da gözlenmiştir. Dolayısıyla UFRS uygulamasının muhasebede yakınsamada tümüyle başarısız olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak, ülkeler arasında yer alan kültürel farkların finansal açıklamaya olan etkisi tek bir muhasebe standart seti kullanılarak tamamen ortadan kaldırılamamıştır. An important step has been achieved in international accounting harmonization and convergence, with the use of International Financial Reporting Standards (IFRS) by the European Union members and some other countries. Principal objective of accounting convergence is to produce globally comparable financial statements. Previous research has shown that accounting practices are influenced by national social, political, economic and cultural factors. This dissertation investigates whether the differences among financial statements due to cultural values has diminished after the use of IFRS, effective from 2005. For this purpose, disclosure index was constructed for 2004, 2005 and 2006 financial statements of companies selected from seven countries. According to the results of regression analyses performed on financial disclosure and cultural values, cultural values affected the disclosure both in 2004 (before the use of IFRS) and in 2005 and 2006 (after the use of IFRS). The analyses were repeated separately on the data of Common and Code Law countries. The findings suggest that cultural values significantly affected financial disclosure of Common Law countries before 2005, but lost their significance after the use of IFRS. The effect of culture on disclosure continued in Code Law countries after the use of IFRS. However, it is also observed from the disclosure data, that after the use of IFRS, level of financial disclosure increased in all countries examined. Accordingly, it is not wise to state convergence activities are completely unsuccessful. However, the impact of cultural values on financial disclosure could not be completely eliminated by the use of single set of accounting standards.Item Bilişim sektöründeki firmaların örgütsel tasarımlama yaklaşımı çerçevesinde yenilik yapma eğilimleri(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008) Sağsan, Mustafa; Sargut, A. SelamiBu çalışma Türkiye’de bilişim sektöründe faaliyet gösteren mekanik yapıdaki firmaların, örgütsel tasarımlama yaklaşımı çerçevesinde yenilik temelli olarak nasıl evrildiklerini anlamak üzere hazırlanmıştır. Bu yüzden örgütün yapısına ait biçimselleşme, merkezileşme, uzmanlaşma ve büyüklük dereceleriyle yenilik arasındaki ilişki incelenmiş ve bunların birbirleriyle olan etkilerine bakılmıştır. Niceliksel ve niteliksel yöntemlerin birlikte kullanıldığı alan araştırması sonuçlarına göre, bilişim sektöründeki firmaların yenilik yapma eğilimlerinin sadece uzmanlaşmaya ve profesyonelleşmeye bağlı olarak gerçekleşebileceği söylenebilir. Bu türden firmaların merkezileşme ve biçimselleşme derecelerinin yenilikle anlamlı yönde bir ilişki içerisinde olmadığı görülmüştür. Eşdeyişle, bilişim sektöründeki mekanik yapıdaki firmalar, biçimselleşme ve merkezileşme derecelerine bağlı olarak yenilik yapmamaktadırlar. In this study, the relationship between organizational structure variables, formalization, centralization, professionalization and size, and organizational innovation is investigated in terms of organizational configuration in the informatics sector (information and communication sector) for mechanistics firms in Turkey. The focus of this research was how mechanical firms transform from one configuration to the other on the basis of their degree of innovation. Both qualitative and quantitative methods are used in this study. The results indicate that innovation strategy of the mechanistic firms in the informatics sector in Turkey depends on the degree of professionalization and specialization. Thus, there is no relation to the formalization, size and centralization for making innovation.Item Kurumsal yönetim uygulamalarında yakınsamaya hukuksal düzenleme ve piyasa dinamiklerinin etkisi(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009) Manisalı Darman, Güler; Akdoğan , Nalan2000’li yıllarda ardarda patlak veren sirket skandalları kurumsal yönetimi bütün dünyanın gündemine oturtmustur. OECD kurumsal yönetim ilkelerinin 1999’da yayınlanıp 2004’de revize edilmesinden sonra da bir çok ülke kendi kurumsal yönetim kodlarını yayınlamıstır. Kurumsal yönetim, sirketlerde yönetim kurulları, sirket üst yönetimi, çalısanlar, hakim ortak(lar), küçük hissedarlar ve diğer menfaat sahiplerinin çıkarlarını bulusturur, gerekli kontrol ve dengeyi sağlar. Đyi bir kurumsal yönetimin temel prensipleri, adillik, sorumluluk, hesap verebilirlik ve seffaflıktır. Kurumsal yönetimin odak noktası yönetim kuruludur. Yönetim kurulunun olusumu, üyelerinin nitelikleri, ve isleyisi bütün dünyada kabul edilen kurumsal yönetim temel prensiplerinin uygulanabilirliğinde önemli rol oynar. Tezimizde, New York Borsası kurumsal yönetim standartları esas alınarak Đngiltere, Fransa ve Almanya ve Türkiye’de kurumsal yönetim ilkeleri ile Avrupa Birliği’ndeki ilgili direktifler ve tavsiye kararları incelenmistir. Yönetim kurulunun olusumu, üyelerin nitelikleri ve etkin isleyisinde hukuksal düzenlemeler açısından bir yakınsama olup olmadığına bakılmıstır. Piyasa dinamiklerinin etkisini görmek için ise, her dört ülkenin, Amerikan Depo Sertifikası programı çerçevesinde, New York Borsası’nda veya tezgatüstü piyasalarda hisseleri alınıp satılan sirketlerinin kurumsal yönetim uygulamalarına bakılmıstır. Hukuk sistemleri ve sirketlerin mülkiyet yapıları farklı olmasına karsın Đngiliz ve Fransız kurumsal yönetim ilkelerinde ve sirketlerin kurumsal yönetim uygulamalarında önemli bir yakınsama bulunmustur. Ancak aynı bulguyu Alman ve Türk sirketleri için söylemek mümkün değildir. Bu iki ülkedeki yakınsama geriden gelmektedir. Bunda gerek hukuk yapıları, gerekse sirketlerin mülkiyet yapıları bu farklılıkta etken unsurlardır. Corporate governance gained accelerating importance in the aftermath of corporate scandals in the years 2000. Many countries issued their own codes after OECD Corporate Governance principles were issued in 1999 and revised in 2004. Corporate governance protects the rights of minority shareholders, together with the stakeholders including the employees, and ensures check and balances between the company and all these parties. Fundamental principles of good corporate governance are fairness, responsibility, accountability and transparency. The linchpin of good governance is the board. The way the board is composed, qualifications of the board members and efficient board practices ensure the globally accepted principles of good governance. In our thesis, we examined the Corporate Governance Codes of UK, Germany, France and Turkey together with the relevant EU directives and recommendations. We made comparative analysis of these codes and the relevant EU recommendations with the Corporate Governance Standards of New York Stock Exchange to see if there is any convergence from the legal perspective. We then studied the corporate governance practices of the ADR companies of these countries to observe the market enforcement. We found out that although the legal origins of UK and France are different, there is not only convergence in the codes, but also in the corporate governance practices of the company’s. However, such full scale converge cannot be observed in the German and Turkish Codes, or the company practices The legal infrastructure, and the ownership structure of the companies in these countries create obstacles on the way to convergence.Item Mikrovida implant ankrajı kullanılan çekimli vakalarda anterior segmentin kütlesel (en masse) retraksiyonu ile iki aşamalı retraksiyonunun karşılaştırılmalı olarak incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009) Dinçyürek, Kaya Gökçe; Özçırpıcı, Ayça ArmanBu randomize prospektif klinik çalısmanın amacı, mutlak ankraj kontrolünü sağlamak amacıyla mikrovida implant ankrajı kullanılan çekimli vakalarda üst çenede anterior dislerin kütlesel (en masse) retraksiyonu ile 2 asamalı keser retraksiyonunun etkilerini incelemektir. Bu amaçla çekim bosluklarının maksimum ankrajla kapatılması gereken 16 hastaya sağ ve sol 1. molarlar ile 2. premolarlar arasına bukkal tarafa 1,2 mm çap ve 8 mm uzunlukta mikrovida implantlar iskeletsel ankraj amacıyla yerlestirilmistir. Hastalar 8’er bireyden olusan 2 gruba rastgele dağıtılmıstır. Birinci gruptaki bireylerde (18,5 ortalama yasa sahip 6 bayan, 2 erkek) anterior segmentin retraksiyonu tek asamada kütlesel (en masse) olarak gerçeklestirilmistir. Đkinci gruptaki bireylerde (19,7 ortalama yasa sahip 6 bayan, 2 erkek) önce kanin disler mikrovidalarla, sonra keser disler bull-looplu arklarla retrakte edilmistir. Tüm bireylerden retraksiyon bası (T1) ve retraksiyon sonunda (T2) lateral sefalometrik filmler ve alçı modeller elde edilmistir. Yapılan ölçümler istatistiksel olarak Bağımlı t-testi, Wilcoxon testi, Student’s t-testi ve Mann Whitney U testi ile değerlendirilmistir. Mikrovida ankrajı kullanılarak kütlesel retraksiyon grubunda ortalama 7,3 ayda, iki asamalı retraksiyon grubunda ortalama 8,1 ayda hastaların çekim boslukları ankraj kaybı olmadan basarılı bir sekilde kapatılmıstır. Uygulanan toplam 32 mikrovidanın tamamı (%100) retraksiyon bitimine kadar yerlerinde stabil kalmıstır. Tedavi süresi bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulunamamıs ancak retraksiyon hızı 1. grupta (0,74 mm/ay), 2. gruba göre (0,57 mm/ay) daha fazla olmustur. Birinci grupta üst keserlerde 5,25 mm retraksiyon, 3,63° devrilme ve 0,81 mm intrüzyon hareketi görülmüstür. Đkinci grupta üst keserlerde 4,63 mm retraksiyon ile 7,13° devrilme hareketi olmus, intrüzyon hareketi meydana gelmemistir. Sadece üst keserlerin devrilme hareketindeki farklılık gruplar arasında anlamlıdır (p<0,05). Buna bağlı olarak birinci grupta A noktasının 0,88 mm geriye hareketi meydana gelmistir (p<0,05). Öte yandan, ikinci grupta mandibuler düzlem açısında 0,88° azalma anlamlı bulunmustur (p<0,001). Birinci grupta üst molarlarda anlamlı bir hareket gözlenmemis, ankraj basarıyla korunmustur. Đkinci grupta üst molarlarda 0,63 mm distale devrilme görülmüs, bu hareket istatistiksel olarak anlamlı bulunmustur (p<0,001). Her iki grupta da alt ve üst dudaklarda yaklasık 2 mm retrüzyon meydana gelmistir. Model ölçümlerine göre interkanin mesafe 1. grupta 2,38 mm (p<0,001), 2. grupta 2,75 mm azalmıs (p<0,01), intermolar mesafe her iki grupta da değismemistir. Mikrovida ankrajı kullanılarak üst çenede gerçeklestirilen anterior segmentin kütlesel retraksiyonu daha hızlı dis hareketi sağlamıs, elde edilen keser hareketi paralele yakın olmus, molar ankrajı basarıyla korunmus ve A noktasının daha fazla geriye hareketi gerçeklesmistir. Öte yandan iki asamalı retraksiyon isleminde keserler daha fazla devrilmis, üst molarlarda distale devrilme görülmüs, alt ön yüz yüksekliğinde azalma meydana gelmistir. The purpose of this randomized prospective clinical study was to investigate the treatment effects of en-masse retraction compared with two-step retraction of maxillary anterior teeth with microscrews as absolute anchorage units in patients undergoing extraction of first premolars. Sixteen subjects requiring high anchorage for space closure were included in the study and microscrew implants measuring 1,2 mm in diameter and 8 mm in length were placed between right and left first molars and second premolars buccaly to provide skeletal anchorage. The patients were randomly divided into two groups each consisting of 8 patients. In the first group (6 women, 2 men, mean age 18,5), space closure was achieved by en-masse retraction of maxillary anterior teeth. In the second group (6 women, 2 men, mean age 19,7), the retraction procedure was performed in two steps: canine retraction with microscrews followed by incisor retraction with bull-loops. Lateral cephalograms and cast models were taken from each patient before retraction (T1) and after space closure (T2). Independent t-test, Wilcoxon test, Student’s t test and Mann Whitney U test were used for statistical analysis. Successful closure of the extraction spaces without any anchorage loss was achieved with microscrews in 7,3 months for the en-masse retraction group and in 8,1 months for the two-step retraction group. All 32 microscrews (100%) remained stable until the end of the retraction period. Even though there was no significant difference in treatment times, the first group showed greater incisor retraction rate (0,74 mm per month) than the second group (0,57 mm per month). 5,25 mm retraction, 3,63° tipping and 0,81 mm intrusion of the central incisors were observed in the first group. The central incisors of the second group showed 4,63 mm retraction and 7,13° tipping and no intrusion. Only the difference in tipping movement of the incisors was statistically significant between two groups (p<0,05). Therefore, 0,88 mm significant retrusion of A- point was seen in the first group (p<0,05). On the other hand, 0,88° significant decrease in mandibular plane was found in the second group (p<0,001). No significant maxillary first molar movement was noted in the first group thus no anchorage loss occurred. The first molars in the second group showed 0,63 mm distal tipping which was considered significant (p<0,001). Both groups showed approximately 2 mm of upper and lower lip retrusion. Cast model measurements proved 2,38 mm decrease of intercanine distance in the first group (p<0,001), 2,75 mm decrease in the second group (p<0,01), no change of intermolar distance in both groups. En-masse retraction of the upper anterior teeth with microscrew implants showed faster rate of tooth movement, more translational incisor retraction, no molar movement and reduction of A-point. On the other hand, two-step retraction of upper anterior teeth showed more tipping of the incisors, distal tipping of upper molars and reduction of mandibular plane angle.Item Örgütsel ağ düzeneğinin örgütsel alandaki çeşitlilik ve değişme etkisi : Çankırı örneği(Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008) Özkan-Canbolat, Ela; Özen, ŞükrüBu çalısma; büyüklük ve sektörel açıdan farklı olmalarına ragmen aynı cografi alanı paylasan bir grup örgüt arasındaki ag düzenegi yapısının çesitli yapıları, süreçleri ve uygulamaları benimseme açısından esbiçimlilik ve degisim düzeyine etkisini arastırmayı amaçlamaktadır. Çalısmanın teorik çerçevesi; sosyal ag düzeneginde yerlesik iliskilere sahip örgütlerin baglarının kuvveti, iç ve dıs yapısal boslukları doldurmaları, merkezi konumda bulunmaları ve güçlü (örgütsel ve politik) olmaları ile alandaki benzerlikler arasında iliskiyi belirlemek amacıyla olusturulmustur. Yerel alanda faaliyet gösteren 39 firma yöneticisi ile yapılan mülakatlar sonucunda, ag düzeneginde örgütü merkezi konuma tasıyan, örgüte güç (örgütsel ve politik) saglayan baglara sahip örgütlerin örgütsel alanın çesitlilik göstermesinde rol oynadıgı bulunmustur. Bu sonuçların aksine iç ve dıs yapısal boslukları dolduran örgütler, örgütsel alanda benzer yapı ve süreçlerin olusmasına neden olmaktadır. Sosyal ag düzenegindeki kapalı iliskilere sahip örgütlerin alanın esbiçimlilik ve etkisi bulunmus, ancak bu baglara sahip örgütlerin diger örgütlere benzeyip benzemedigi net olarak belirlenememistir. Bu arastırma, bir örgütün örgütsel ag düzenegindeki baglarının özellikleri ve yenilikleri benimseme süreçleri arasındaki iliskiyi anlamlı bulmustur. Ancak bu iliski sekli sosyal ag düzeneginde güçlü baglara sahip olan, iç ve dıs yapısal boslukları dolduran ve örgütsel güçten kaynaklanan baglara sahip örgütler için belirlenememistir. Ag düzeneklerinde politik güce sahip olan ve görece daha merkezde bulunan örgütler alanda degisimi önce benimseyenler olarak belirlenmistir. Bu arastırma, örgütlerin sosyal ag düzenegindeki çoklu pozisyonlarının örgütsel alandaki esbiçimlilik ve degisime etkisini de açıklamaktadır. Bu iliski, örgütün alandaki davranıslarının normatif ya da taklide dayalı yaptırımlar içermesine göre farklılık göstermektedir. This study aims at examining the influences of a network structure among a group of organizations, which differ in size and sector but share same geographic field, on the isomorphism and change in terms of adopting certain organizational structures, processes and practices. The theoretical framework of this research is developed to examine the influences of embeddedness in a network, tie strength, structural holes, centrality, and organizational power on the isomorphism and change in organizational field. The data collected from 39 owner-managers of companies in Çankırı through interview technique indicate that organizations that have more central position and power (organizational and political) increase diversity in the field. In contrast, organizations that span structural holes (inside and outside) lead to isomorphism in organizational field. These findings also indicate that closeness network relations influence organizations in terms of isomorphism. But weather the firm develops the same or a different organizational form in organizational area is not correspondingly determined. Although this research implies a relationship between the network ties’ properties and innovation adaptation time, the direction of the relations are not apparently designated for strong ties, structural holes and organizational power. On the other hand, organizations that have political power and more central position are designated as early adopters of new practices. The findings also suggest that organizations which have multiple positions in the network influence isomorphism and organizational change. However, this influence seems to be dependent upon the normative mimetic nature of organizational behavior.Item Türk toplumunda üst 1. ve 2. büyük azı dişlerinin kanal morfolojileri ve yaş-cinsiyete bağlı gösterdikleri değişiklikler(Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, 2008) Karaman, Gökalp Turan; Üngör, MeteÇalışmamızın amacı Türk toplumunda üst çene birinci ve ikinci büyük azı dişilerinin kök kanal morfolojilerinin yaş ve cinsiyet faktörlerini de göz önünde bulundurarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmada 100’er adet üst çene birinci ve ikinci büyük azı dişi kullanıldı. Dişlerin dezenfeksiyonun ardından kron kısımları, karbon separe yardımıyla mine–sement sınırının 1 mm koronalinden kesildi. Sonrasında yüksek çözünürlüğe sahip dijital kamera ile ×3 optik büyütme ile alınan görüntüler pulpa tabanı şekillerini belirlemek için kullanıldı. Üst birinci büyük azı dişlerin pulpa odası şekilleri incelendiğinde 82 dişin romboid, 18 dişin üçgen; üst ikinci büyük azı dişlerinde ise 74 dişin romboid, 21 dişin üçgen ve 5 dişin ise oval şekle sahip olduğu gözlendi. Her iki diş grubunda cinsiyet ile kanal tipleri arasındaki ilişki incelendiğinde kadınlarda, erkeklere göre daha fazla oranda tek kanala sahip olduğu gözlendi (p<0,001). Yine her iki diş grubunda yaş ile kanal tipleri arasındaki ilişki incelendiğinde, yaş artışı ile köklerde tek kanal görülme oranının da arttığı görüldü (p<0,001). Stereomikroskop yardımıyla elde edilen kanal ağızları arası mesafenin; her iki diş grubunda da Tip III kanal şekline sahip dişlerde, Tip II kanal şekline ait dişlere göre daha fazla olduğu belirlendi (p<0,05). Kanal kurvatür açısını belirlemek için kök kanallarına kanal eğeleri yerleştirilerek dijital radyografi cihazı ile dişlerin bukkolingual ve meziodistal yönlerden radyografileri elde edildi. Ardından görüntüler bilgisayar ortamına aktarılıp kurvatür açısı Schneider ve Weine yöntemiyle, kurvatür yarıçapı ise Pruet’in tanımladığı metotla hesaplandı. Kurvatür açısı hesaplamalarında kullanılan Schneider ve Weine yöntemleri arasındaki farkın anlamlı olduğu belirlendi (p<0,05). Üst birinci büyük azı dişlerinde. primer kurvatür açısı ortalamaları, klinik görünümden alınmış ölçümlerde meziobukkal ve meziolingual kanallarda sırasıyla (26.38° ± 8.19°) ve (35.12° ± 9,04°) iken proksimal görünümden alınmış ölçümlerde meziobukkal ve meziolingual kanallarda sırasıyla (11.12° ± 9,84°) ve (19,56° ± 9,79°) olarak ölçüldü. Üst ikinci büyük azı dişlerinde ise primer kurvatür açısı ortalamaları, klinik görünümden alınmış ölçümlerde meziobukkal ve meziolingual kanallarda sırasıyla (24.45° ± 8.17°) ve (32.03° ± 8.15°) iken proksimal görünümden alınmış ölçümlerde meziobukkal ve meziolingual kanallarda sırasıyla (13.60° ± 10.95°) ve (21.08° ± 12.04°) olarak ölçüldü. Her iki diş grubunda da meziolingual kanalların ortalama kurvatür açıları hem klinik hem de proksimal görünümden alınmış ölçümlerde, meziobukkal kanalların ortalama kurvatür açılarından fazla olduğu gözlendi. Her iki diş grubunda da klinik görünümden alınmış ortalama kurvatür açılarının proksimal görünümden alınmış ortalama kurvatür açılarından daha fazla olduğu görüldü. İstmusların değerlendirilmesi için akril içerisine gömülen köklerden elmas disk yardımı ve su soğutmalı testere yardımıyla 1’er mm aralıklı 6 kesit alındı. Üst birinci büyük azı dişlerinden alınan kesitler incelendiğinde Kim sınıflamasına göre %34,2 oranında Tip I, %14,3 oranında Tip II, %2,5 oranında Tip III, %27 oranında Tip IV ve %21,9 oranında da Tip V istmus gözlendi. Üst ikinci büyük azı dişlerinde, üst birinci büyük azılardan farklı olarak Tip III istmus gözlenmezken, bu diş grubunda %53,7 oranında Tip I, %10,9 oranında Tip II, %14,9 oranında Tip IV ve %20,5 oranında da Tip V istmus gözlendi. The purpose of the present study was to evaluate root canal morphology of maxillary first and second molars in Turkish poputalion according to age and sex differences. In present study one hundered maxillary first and one hundred maxillary second molars were used. After surface disinfection, the crown of each tooth was sectioned 1mm to the cemento-enamel junction coronally. A digital camera with high resolution was used to observe pulp chamber floor morphology at ×3 optical magnification. 82 of maxillary first molars were observed in rhomboid shape, 18 of maxillary first molars were observed in triangular shape, whereas 74 of maxillary second molars were observed in triangular shape, 21 of maxillary second molars were observed in triangular shape and 5 of maxillary second molars was observed in eliptic shape. When the relationship between sex and root canal morphology was examined, it was seen that single root canal morphology was more common in women rather than men (p<0.001). When the relationship age and root canal morphology was examined for both type molars, it was seen that here the single root canal morphology increased singnificantly with age (p<0.001). Stereomicroskopic examination revealed that the mean interorificial distance in the pulp chamber was significantly higher in Type III compared to the Type II canal morphology (p<0.05). The teeth were radiographed in both the buccolingual (clinical view) and mesiodistal (proksimal view) directions with files to calculate canal curvature angle. The images were transferred to a personal computer and then the canal curvature and the radius of curvature were measured according to the methods described by Schneider and Weine and Pruet. The techniques that were described by Schneider and Weine used to calculate the canal curvature angles were significantly different from each other (p<0.05). In maxillary first molars, the primary curvature of mesiobuccal and mesiolingual canals in clinical view were (26.38 ± 8.19) and (35.12 ± 9.04) , respectively, whereas the primary curvature of mesiobuccal and mesiolingual canals in proximal view were (11.12 ± 9.84) and (19.56 ± 9.79), respectively. In maxillary second molars, the primary curvature of mesiobuccal and mesiolingual canals in clinical view were (24.45 ± 8.17) and (32.03 ± 8.15), respectively; whereas the primary curvature of mesiobuccal and mesiolingual canals in proximal view were (13.60 ± 10.95) and (21.08 ± 12.04), respectively. The mean canal curvature angles of mesiolingual canals in both buccolingual and mesiodistal direction were higher than the mean canal curvatures of mesiobuccal canals for both maxillary first and second molars. In both type of molars, the mean canal curvature angles of the clinical view were greater than those of the proximal view. Before the evaluation of isthmus morphology each root was embedded in clear resin, and serial six transverse sections were made at 1mm increments. When the maxillary first molars were investigated according to classification system that was described by Kim, the observed isthmus morphologies were %34,2 Type I, %14,3 Type II, %2,5 Type III, %27 Type IV ve %21,9 Type V. There was no Type III isthmus morphology in the maxillary second molars when compared to maxillay first molars, however %53,7 Type I, %10,9 Type II, %14,9 Type IV and %20,5 Type V istmus morphologies were observed.Item Mandibuler onlay greft uygulamalarında kortikal perforasyonun kemik iyileşmesine olan etkisinin histolojik ve radyolojik olarak incelenmesi(Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2008) Dayangaç, Emre; Araz, KenanBu çalışma, mandibuler onlay greft uygulamalarında yapılan kortikal perforasyonların kemik iyileşmesine etkisini radyolojik ve histolojik olarak incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 7 adet erişkin domuza kortikal otojen kemik greftleri ile agumentasyon yapılmıştır. Domuzların alt çenelerinin sol tarafı deney, sağ tarafı ise kontrol grubu olarak belirlenmiş, deney grubunda greft fiksasyonundan önce alıcı bölgenin kortikal kemiğine perforasyonlar yapılmış, kontrol grubunda ise alıcı bölgeye herhangi bir perforasyon yapılmadan otogreft fikse edilmiştir. 12 haftalık iyileşme periyodundan sonra domuzlar sakrifiye edilerek greft bölgeleri rezeke edilmiş, rezeke edilen parçalarda önce radyolojik daha sonra da histopatolojik inceleme yapılmıştır. Radyolojik değerlendirmelerde deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Histopatolojik incelemelerin sonucunda ise deney ve kontrol grubu greftlerinin kalınlıkları arasındaki farkın önemli olduğu görülmüştür (p<0,05). Alıcı bölgenin üst ve alt yarılarındaki remodelizasyon ve greftlerdeki osteoblastik aktivite incelendiğinde deney grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak mandibuler onlay kemik grefti ile agumentasyon yapılırken alıcı bölgede oluşturulan kortikal perforasyonların 12 haftalık dönemde kemik iyileşmesine belirgin katkısının bulunmadığı görülmüştür. This study was conducted to evaluate the effects of cortical perforations on bone healing in mandibular onlay graft procedures radiologically and histologically. In this study, augmentation with cortical autogeneous bone grafts were applied to 7 adult pigs. The left and the right mandibular sides of the pigs were defined as the experimental and control groups, respectively. On the experiemental group, before graft fixation, perforations were performed in the recipient site cortical bone. On the control group, autograft fixation was applied to the recipient site without any perforations. After a healing period of 12 weeks, pigs were sacrified and grafted sites were resected. Radiological and than histopatological evaluations were perfomed on these resected sites. In the radiological evaluation, there was no statistically significant difference between the experimental and the control groups (p>0.05). On the other hand, according to the results of histological evaluation, there was a significant difference in the thickness of the grafts between the experimental and the control groups (p<0.05). However, when the remodelization on the upper and lower half of the recipient site and osteoblastic activity in the grafts were carried out, no significant difference was observed between the experimental and the control groups (p>0.05). As a result, in augmentation procedure with mandibular onlay bone grafts, cortical perforations in the recipient site have no distinctive contribution to bone healing in twelve weeks.
- «
- 1 (current)
- 2
- 3
- »