Enstitüler / Institutes

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/11727/1390

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 378
  • Item
    Türkiye’de net hata ve noksanı etkileyen faktörlerin ekonometrik analizi
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Eken, Ahmet Adnan; Sunal, Onur
    Ödemeler dengesi tablosunu dengeleme görevi olan Net Hata ve Noksan (NHN) kalemi bu rolü ile ödemeler dengesi tablosunda kayıt edilemeyen faktörleri içinde barındırır. NHN’ye yol açan bu faktörler nelerdir? NHN Türkiye ekonomisi için bir problem midir? Türkiye NHN’si sürdürülebilir midir? Bunlar cevabı başta döviz kuru, cari denge, dış borç, gayri safi yurt içi hasıla olmak üzere ekonomide beklentiler ve makro değişkenler üzerinde etkileri olan önemli sorular olup tezinde temel motivasyonunu oluşturmaktadırlar. Analiz dönemi olan 2013-2023 yılları arasında Türkiye NHN’sinin ortalaması sıfıra yakın olmakla birlikte giriş-çıkış yönlü dalgalı bir seyir izlediği, dalga büyüklüğünün de yüksek düzeylere ulaşabildiği gözlenmiştir. NHN’de yüksek dalgalanmaya yol açan faktörleri saptamak için nedensellik analizlerinin yanı sıra ARDL ve NARDL tahmin modelleri oluşturulmuştur. Analizler incelenen dönemde NHN’deki yüksek dalgalanmaların temelinde sermaye ve finans hesabı kaynaklı işlemlerin olduğunu göstermiştir. Bu çerçevede “yastık altı” diye niteleyebileceğimiz hanehalkının yabancı para kasa mevcudunun NHN üzerindeki etkisi ön plana çıkmaktadır. Bu değişkenin değişimi ile NHN arasında istatistiki olarak anlamlı, pozitif ve asimetrik bir ilişki olduğu gözlenmektedir. Tasarruf ve enflasyondan korunma aracı olarak döviz tutmanın yaygın olduğu Türkiye’de bankacılık sisteminden yastık altına çıkışlar ya da yastık altından bankacılık sistemine girişler NHN’nin önemli bir belirleyenidir. Sistematik risk algısınn arttığı dönemlerde bankacılık sisteminden mevduat çekilişleri olabilmektedir. Sistematik risk algısının azaldığı, istikrar dönemlerinde ise bu hareketin tersi bir durum oluşmakta ve hane halkı yastık altı yabancı para banknotlarını bankacılık sistemine mevduat olarak geri sokmaktadır. Tahmin edilen katsayılar yastık altından sisteme geri dönüşlerin azalarak gerçekleştiğini göstermektedir. The Net Errors and Omissions (NEO), which is the balancing item of the Balance of Payments Table, contains factors that cannot be recorded for various reasons. What are these factors that lead to NEO? Is NEO a problem for the Turkish economy? Is Turkey's NEO sustainable? These are important questions whose answers have effects on expectations and macro variables in the economy, especially the exchange rate, current balance, external debt, gross domestic product and they constitute the main motivation of the thesis. It has been observed that the average of Turkey's NEO is close to zero between the years 2013-2023, which is the analysis period, and that it follows a fluctuating course in the direction of entry and exit, and the wave size can reach high levels. In order to determine the factors that lead to high fluctuations in NEO, ARDL and NARDL models have been created in addition to causality analyses. The analyses have shown that the high fluctuations in NEO in the examined period are mainly capital and financial account-based transactions. In this context, the effect of the household’s foreign currency cash balance, which we define as “under the pillow” on the NHN comes to the fore. It is observed that there is a statistically significant, positive and asymmetric relationship between the change in this variable and the NEO. In Türkiye, where holding foreign currency as a savings and inflation protection tool is widespread, withdrawals from the pillow or entries from the pillow to the banking system are important determinants of the NEO. In periods when the perception of systematic risk increases, there may be deposit withdrawals from the banking system. In periods of stability when the perception of systematic risk decreases, the opposite of this movement occurs and the household puts the foreign currency banknotes under the pillow back into the banking system as deposits. The estimated coefficients show that the returns from the pillow to the system are decreasing.
  • Item
    Hile elması unsurlarının muhasebe manipülasyon riskiyle ilişkisinde, kurumsal yönetim uygulamalarının etkisi
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Tuna, Volkan; Gökten, Soner
    Şirketlerde yaşanan hileli eylemlere yönelik yapılan araştırmalar göstermektedir ki; en yüksek tutarlı zarara sebebiyet veren hile türü finansal tablo hileleridir. Gerçekleştiren kişi açısından yapılan sınıflamada da şirket sahipleri ve üst düzey yöneticiler tarafından yapılan hilelerin, ortaya çıkardıkları zarar açısından ilk sırada yer aldığı tespit edilmiştir. Bu durum bağımsız denetim standartlarında kabul edilen ve baskı, fırsat ve meşrulaştırmayı risk faktörü olarak gören “hile üçgeni” paradigmasının yetersizliğini ortaya koymaktadır. Çünkü “Hile Üçgeni” paradigması, şirket sahipleri ve üst düzey yöneticilerin yapmış olduğu hileleri açıklayıcı bir risk faktörü olarak “yetenek” unsurunu uhdesinde bulundurmamaktadır. Bu eksikliğin giderilmesi amacıyla, hile üçgenine “yetenek” unsurunun eklenmesiyle oluşturulan “hile elması” paradigmasına geçiş ve buna bağlı oluşturulacak yeni denetim prosedürleri, hile denetiminde ilginin şirket sahipleri ve üst düzey yöneticilere yönelmesini sağlayacaktır. Bu tez çalışmasının ilk amacı bağımsız denetim standartlarında “hile üçgeni” paradigması yerine “hile elması” paradigmasının yerleştirilmesini sağlamak amacıyla kanıtlar elde etmek ve bu kanıtlar üzerinde kurumsal yönetim ilkelerinin düzenleyicilik rolünü tespit etmektir. Bu kapsamda, 2017-2023 yılları arasındaki 7 yıllık bir dönem için veri toplanarak, iki aşamalı bir örneklem seçim yöntemi kullanılmıştır. Seçilen örneklem şirketlerin, 2020 yılı verilerine göre muhasebe manipülasyon risk seviyeleri (Beneish M-Skor) tespit edilmiştir. Daha sonra, hile elması unsurlarını tanımlamak üzere seçilmiş bağımsız değişkenlerin, Beneish M-Skor üzerindeki etkisi çoklu regresyon yöntemi dahilinde analiz edilmiştir. Çıkan sonuçlarda risk faktörlerinin tamamı için en az bir tane anlamlı bağımsız değişken tespit edilerek paradigma dönüşümü için kanıt oluşturulmuştur. Daha sonra bu ilişki üzerinde kurumsal yönetim uygulamalarının düzenleyicilik rolü, kurumsal yönetim derecelendirme puanları vasıtasıyla analiz edilmiş ve bazı bağımsız değişkelerin Beneish M-Skor üzerindeki etkisinde kurumsal yönetim uygulamalarının düzenleyicilik rolü tespit edilmiştir. Çalışma örneklem seçim yöntemi, hile üçgeni paradigmasından hile elması paradigmasına geçişle ilgili kanıt oluşturan ilk çalışma (yerel literatürde) olması ve aynı anda kurumsal yönetim uygulamalarının düzenleyicilik etkisinin ölçülmesi sebepleriyle diğer çalışmalardan ayrışmaktadır. Çalışmanın son amacı ise Bağımsız Denetim Şirketlerinin, hile denetimine yönelik farkındalıklarıyla ilgili çıkarımlarda bulunmaktır. Bu amaçla, 2017-2023 yılları arasında SPK tarafından idari cezaya çarptırılmış denetim şirketleri (47 adet ve 5 senesinde BİG4 Denetim şirketeri de bulunmaktadır) belirlenmiştir. Belirlenen denetim şirketlerinin şeffaflık raporları incelenerek, KAYİK (Kamu Yararını İlgilendiren Kurumlar) kapsamında denetledikleri şirket sayısının 715 olduğu ve aldıkları cezaların ana nedeninin “muhasebe ve denetim ilkelerine ayrıkı denetim raporu düzenlemek” olduğu tespit edilmiştir. Denetim şirketlerinin mesleki özen ve yeterlilik ilkesine uygun olmayan ve denetledikleri finansal tabloların gerçeğe uygun sunumunu engelleyen bu eylemleri, hile denetimi noktasında farkındalıklarında tatmin edici bir seviyede olmadıklarına yönelik şüphe uyandırmıştır. Research into fraudulent acts in companies has shown that the type of fraud that causes the highest amount of damage is financial statement fraud. In the classification made in terms of the person who committed it, it has been determined that frauds committed by company owners and senior managers are in the first place in terms of the damage they cause. This situation reveals the inadequacy of the “fraud triangle” paradigm, which is accepted in independent auditing standards and sees pressure, opportunity and legitimation as risk factors. Because the “Fraud Triangle” paradigm does not include the “talent” element as a risk factor explaining the frauds committed by company owners and senior managers. In order to eliminate this deficiency, the transition to the “fraud diamond” paradigm created by adding the “talent” element to the fraud triangle and the new audit procedures to be created accordingly will direct the attention in fraud auditing to company owners and senior managers. The first aim of this thesis is to obtain evidence in order to replace the “fraud triangle” paradigm with the “fraud diamond” paradigm in independent auditing standards and to determine the regulatory role of corporate governance principles on this evidence. In this context, a two-stage sample selection method was used by collecting data for a 7-year period between 2017 and 2023. The accounting manipulation risk levels (Beneish M-Score) of the selected sample companies were determined according to the 2020 data. Then, the effect of the selected independent variables to define the fraud diamond elements on the Beneish M-Score was analyzed within the multiple regression method. At least one significant independent variable was determined for all risk factors in the results and evidence for paradigm transformation was created. Then, the regulatory role of corporate governance practices on this relationship was analyzed through corporate governance rating scores and the regulatory role of corporate governance practices was determined in the effect of some independent variables on the Beneish M-Score. The study differs from other studies in that it is the first study (in the local literature) to provide evidence on the transition from the fraud triangle paradigm to the fraud diamond paradigm and simultaneously measures the regulatory impact of corporate governance practices. The final aim of the study is to make inferences about the awareness of Independent Audit Companies regarding fraud auditing. For this purpose, auditing companies that were imposed administrative penalties by the CMB (Capital Markets Board of Türkiye) between the years 2017-2023 (47 of them, including BIG4 Audit Companies in 5 years) were determined. By examining the transparency reports of the determined auditing companies, it was determined that the number of companies they audited within the scope of KAYİK (Public Interest Institutions) was 715 and the main reason for the penalties they received was “preparing audit reports that are separate from accounting and auditing principles”. These actions of the auditing companies, which do not comply with the principle of professional care and competence and prevent the fair presentation of the financial statements they audit, have raised suspicions that their awareness regarding fraud auditing is not at a satisfactory level.
  • Item
    Terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Ulukuş Bulut, Şaziye Tuba; Arslan, Ramazan
    Terekenin borca batıklığı sebebiyle mirasın hükmen reddedilmiş sayılması, mirasın en yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından reddedilmesi, sonra gelen mirasçılar yararına yapılan ret üzerine mirasın kabul edilmemesi ve resmî tasfiye sırasında terekenin borca batık olduğunun anlaşılması hallerinde terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi söz konusu olmaktadır. Terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi kural olarak borca batık terekeler için öngörülmüş bir tasfiye yöntemidir. İcra ve İflâs Kanununda doğrudan doğruya iflâs yolları arasında yer verilmiş olan terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi, tasfiyeyi gündeme getiren sebepler ve tasfiye organları başta olmak üzere bazı yönleriyle olağan iflâs yollarından ayrılmaktadır. Çalışmamızda öncelikle tasfiyeye tabi tutulan tereke ve terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesini gerektiren nedenler ele alınmış; terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesinin iflâs yolları arasındaki yeri değerlendirilerek bu tasfiyenin olağan iflâs tasfiyesi ile özdeş olan ve olmayan yönleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. In case of there is a presumption of disclaimer of the inheritance, the inheritance is disclaimed by all the nearest legal heirs, the inheritance is not accepted in the case of disclaimer in favour of the subsequent heirs and during the official liquidation it is determined that the estate is overindebted, the estate is liquidated according to the bankruptcy provisions. As a rule, the liquidation of the estate according to the bankruptcy provisions is a method of liquidation which is provided for overindebted estates. The liquidation of the estate, which is provided for in the Enforcement and Bankruptcy Act as a direct bankruptcy procedure, differs from the ordinary bankruptcy procedure in a number of respects, particularly with regard to the reasons for the liquidation and the liquidation bodies. In our thesis, we first analyse the estate subject to liquidation and the reasons for liquidating the estate according to the bankruptcy provisions; we evaluate the status of the estate liquidation according to the bankruptcy provisions within the bankruptcy procedure and try to clarify the identical and non-identical aspects of this liquidation with the ordinary bankruptcy liquidation.
  • Item
    GRI 201 uyarınca sürdürülebilir ekonomik katma değerin dağılımı ile sürdürülebilir büyüme oranı arasındaki ilişki ve sürdürülebilirlik endeksinde yer alan işletmeler üzerinde bir uygulama
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Arslan Kurnaz, Gül; Doğan, Deniz Umut
    Günümüzde gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için sürdürülebilirlik önemli hale gelmiştir. Sürdürülebilirlik işletmelerin sadece kâr odaklı olmalarından çıkıp, faaliyetlerinin sonuçlarını da üstlenmeleri gerekliliğini ifade etmektedir. Sürdürülebilirlik üç boyutta ele alınmaktadır. İşletmelerin sürdürülebilir olmaları için paydaş katılımı ve paydaş onaylarının alınması önem arz etmektedir. İşletmelerin paydaşları, iç ve dış paydaşlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Çalışanlar, ortaklar, hissedarlar, kilit yöneticiler iç paydaş iken; devlet, bankalar, yatırımcılar, kreditörler, yerel halklar, yerli halklar, sendikalar vb. dış paydaşları oluşturmaktadır. İşletme faaliyetlerinin sonuçlarının, paydaşlara doğru ve şeffaf bir şekilde iletilmesi ve doğru/etkili iletişimin kullanılması paydaş katılımının sağlanması açısından olmazsa olmazdır. İşletmeler faaliyetlerini sürdürürken ekonomik olarak da değer üretmektedirler. Ekonomik açıdan oluşan değerin paydaşlara dağılımı da şeffaf, dengeli ve adil olmalıdır. İnsan sermayesi, işletmelerin en önemli unsurlarındandır. Çalışanlara çok düşük ücretler verirken, işletme sahiplerinin yüksek düzeyde kâr payı alması işletmelerin sürdürülebilirliklerini tehlikeye atabilecektir. Tersi şekilde çalışanlara hakedilen ücretin çok yüksek düzeyde dağıtılması da işletmelerin sürdürülebilir büyümelerini tehlikeye düşürebilecektir. Sürdürülebilir büyüme için, ekonomik dağılım dengeleri korunmalıdır. Ekonomik performansı değerlendirirken, ekonomik katma değeri dağıtılan ve işletmede kalan olarak kategorize edeceğiz. İşletme de oluşan dönem net kârına, amortismanların ve gerçeğe uygun değer farklarının eklenmesi sonucunda bulunan değer işletme de bırakılan ekonomik değeri ifade edecektir. Öte yandan, çalışanlara sağlanan ücret, prim vb. menfaatler, devlete ödenen kurumlar vergisi, kreditörlere ödenen faiz vb. giderler, kilit yöneticilere ödenen maaş, pirim vb. menfaatler ile hissedarlara ödenen temettüler de dağıtılan ekonomik katma değeri oluşturacaktır. Bu çalışma için, sürdürülebilirlik endeksinde hisseleri işlem gören Türkiye’den 25 işletme ve Dünya FTSE4Good Sürdürülebilirlik Endeksinde hisseleri işlem gören 25 işletme seçilerek 2020,2021,2022, 2023 ve 2024 yıllarında dağıtılan ekonomik katma değer ve işletmede bırakılan ekonomik katma değerin oransal olarak farklılaşıp farklılaşmadığı analiz edilmiştir. Daha sonra, söz konusu işletmelerin aynı yıllar Higgins ve Du-pond analizi esas alınarak sürdürülebilir büyüme oranları hesaplanmıştır. Sürdürülebilir büyüme oranlarının esas alınmasının nedeni, işletmelerin elde etmiş oldukları kârların tamamen dağıtılması durumunda sürdürülebilirliklerinin tehlikeye düşecek olmasıdır. Aynı şekilde, işletmelerin işletmede bırakılan ekonomik katma değeri âtıl ve verimsiz kullanması, doğru olmayan yatırımlara yönlendirmeleri durumunda da sürdürülebilirlik açısından sıkıntı oluşacaktır. Bu nedenle, işletmede kalan ekonomik katma değer ile dağıtılan ekonomik katma değerin farklılaşmasının, sürdürülebilir büyüme oranına etkisi analiz edilmiştir. İşletmede kalan ekonomik katma değer, dağıtılan ekonomik katma değer ile sürdürülebilir büyüme oranının bağlantılı bilgi olması nedeni ile sürdürülebilirlik raporlarında bu bağlantının ve etkisinin gösterilmesi paydaş katılımı ve desteği açısından olumlu olacaktır. The sustainability has become increasingly important nowadays in order to hand in a livable world to future generations. Sustainability means that enterprises stop being solely profit-oriented but also they must undertake the consequences of their activities. Sustainability means that enterprises stop being just solely profit-oriented, but also the necessity of facing the consequences of their activities. Stakeholder participation and obtaining their approval are important for businesses to be sustainable. Stakeholders of businesses are divided two as internal and external stakeholders. While employees, partners, shareholders, key managers are internal stakeholders, the state, banks, investors, creditors, residents, natives, unions, etc. constitute external stakeholders. It is essential for businesses to announce the results of their activities to stakeholders in an accurate and transparent manner and to communicate correctly/effectively in order to ensure and increase stakeholder participation. Businesses also produce economic value while continuing their activities. The distribution of the economic value to stakeholders should also be transparent, balanced and fair. Human capital is one of the most important elements of businesses. Paying employees very low wages while getting high profit shares by business owners may endanger the sustainability of the enterprises. Conversely, paying employees higher wages than they deserve may also endanger the sustainable growth of businesses. For sustainable growth, economic distribution balances should be achieved and maintained. We will categorize the economic added value as distributed and remaining in the business, while evaluating economic performance. The value found by adding depreciation and fair value differences to the net profit of the business for the period will represent the economic value left in the business. The value found by adding depreciation and fair value differences to the net profit of the business for the period will represent the economic value left in the business. For this study, 25 companies from Turkey whose shares are traded in the sustainability index and 25 companies whose shares are traded in the World FTSE4Good index were selected and analyzed to see whether the added value distributed and the added value left in the enterprise differed proportionally in 2020, 2021, 2022, 2023 and 2024. Then, sustainable growth rates of the enterprises in question were calculated based on Higgins and Du-pond analysis. The reason for taking sustainable growth rates as a basis is if the profits obtained by the enterprises are completely distributed, their sustainability will be jeopardized. Similarly, if enterprises use the economic added value left in the business idle and inefficiently and direct it to wrong investments, there will be a problem in terms of sustainability. Therefore, the effect of the differentiation between the economic added value remaining in the enterprise and the distributed economic added value on the sustainable growth rate was analyzed. Since the economic added value remaining in the enterprise, the distributed economic added value and the sustainable growth rate are related information, showing this connection and its impact in sustainability reports will be positive in terms of stakeholder participation and support.
  • Item
    Kurumsal yönetim banka risk ilişkisi: ABD bankaları üzerine inceleme
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024) Gülençer, Sinan; Gürol, Burcu
    Kurumsal yönetim, finansal sektörde risk ve performans arasındaki ilişkinin anlaşılması ve yönetilmesinde hayati bir role sahiptir. Bu uygulamaların etkinliği, şeffaflığı ve hesap verebilirliği, finansal kurumların risk ile performans arasında denge kurabilmesi için stratejik karar alma süreçlerini önemli ölçüde iyileştirebilir. Yönetim kurulları ve üst düzey yöneticilerin bilgiye dayalı, iyi değerlendirilmiş ve riskleri göz önünde bulunduran kararlar alması, finansal istikrar ve sürdürülebilir performansın temel taşlarındandır. Kurumsal yönetim, risk yönetimi politikalarının geliştirilmesi ve uygulanmasında merkezi bir rol oynamıştır. Etkin bir kurumsal yönetim yapısı, risk değerlendirme süreçlerini, iç kontrol sistemlerini ve uyum mekanizmalarını güçlendirerek bu alanda büyük katkılar sağlamıştır. Şeffaflık ve hesap verebilirlik, yatırımcı güvenini ve piyasa istikrarını pekiştirmiştir. Açık ve net raporlama uygulamaları ise risk yönetimi süreçlerinin daha iyi anlaşılmasını ve değerlendirilmesini mümkün kılmış, bu da genel performansı olumlu yönde etkiler. Yönetim kurulundaki çeşitlilik, farklı bakış açılarını ve deneyimleri bir araya getirmeyi sağlamıştır, bu da risk yönetimi ve stratejik karar alma süreçlerine daha geniş bir perspektif ve yenilikçi çözümler sunmuştur. Özellikle finansal krizler sırasında, kurumsal yönetim yapısının sağlamlığı, şirketlerin risklere karşı direncini ve krizlere hızlı yanıt verme kapasitesini artırmıştır. Bu çalışma, finansal sektörde kurumsal yönetim ilkelerinin benimsenmesi ve uygulanmasının, yasal bir zorunluluk olmanın ötesinde, stratejik bir avantaj ve piyasa değerini artırmanın bir yolu olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Çalışmanın amacı, kurumsal yönetim öğelerinin finansal sektör açısından risk parametrelerine olan etkisini incelemektir. Bu kapsamda, NASDAQ 100 finansal endeksinde yer alan Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 49 banka verileri üzerinde yapılan araştırma ile yönetim kurulunda kadın oranı ve kadın yönetici sayısının, bankaların risk parametreleri üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. Araştırma, yönetim kurullarında kadın yönetici sayısının "Takipteki Krediler" (Non-Performing Loans- NPL) üzerindeki etkisinin istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönlü olduğunu göstermiştir. Bu bulgular, kurumsal yönetimde cinsiyet çeşitliliğinin finansal risk yönetimi ve performans üzerindeki etkilerine dair akademik literatüre önemli katkılar sağlamaktadır ve bankacılık sektöründe risk yönetimi ile cinsiyet çeşitliliği konularında daha fazla araştırma yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, kurumsal yönetim ve risk yönetimi arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için sağlam bir temel oluşturur ve finans sektöründe cinsiyet çeşitliliği politikalarının önemini vurgulamıştır. Corporate governance plays a critical role in understanding and managing the relationship between risk and performance in the financial sector. The effectiveness, transparency, and accountability of these practices significantly enhance the strategic decision-making processes necessary for financial institutions to balance risk and performance. Decision-making by boards and senior management that is informed, well-evaluated, and considers risks is fundamental to financial stability and sustainable performance. Corporate governance plays a central role in developing and implementing risk management policies. An effective corporate governance structure strengthens risk assessment processes, internal control systems, and compliance mechanisms, contributing greatly in this area. Transparency and accountability bolster investor confidence and market stability; clear and transparent reporting practices enable better understanding and assessment of risk management processes, positively impacting overall performance. Diversity on the board brings together different perspectives and experiences, offering a broader viewpoint and innovative solutions to risk management and strategic decision-making processes. Especially during financial crises, the robustness of the corporate governance structure increases the resilience of companies against risks and enhances their capacity to respond quickly to crises. This study emphasizes that adopting and implementing corporate governance principles in the financial sector should be seen not only as a legal requirement but as a strategic advantage and a way to enhance market value. The aim of this research is to examine the impact of corporate governance elements on risk parameters in the financial sector. In this context, the study analyzed the effects of the number of female executives and gender diversity on the boards of 49 banks listed in the NASDAQ 100 financial index in the United States on the banks' risk parameters. The research found that the number of female executives on the board has a statistically significant and negative effect on Non-Performing Loans (NPL). These findings make significant contributions to the academic literature on the effects of gender diversity in corporate governance on financial risk management and performance, highlighting the need for further research on risk management and gender diversity in the banking sector. This study establishes a solid foundation for better understanding the relationship between corporate governance and risk management and highlights the importance of gender diversity policies in the finance sector.
  • Item
    Algılanan örgütsel çevikliğin işgören performansı üzerindeki etkisinde kişilik özellikleri ve dayanıklılığın biçimlendirici rolü
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Küçük, Alper; Tüzün, İpek Kalemci
    Bu araştırmada, algılanan örgütsel çeviklik ile iş gören performansı arasındaki ilişkide kişilik özelliklerinin düzenleyici etkileri incelenmiştir. Çalışmanın bulguları, alan yazındaki bulgularla hem benzerlikler hem de farklılıklar göstermektedir. Araştırmanın bulguları, algılanan örgütsel çevikliğin iş performansı üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi olduğunu ortaya koymaktadır Araştırma “psikolojik dayanıklılığın” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi zayıflattığını ortaya koymuştur. Araştırma yine aynı şekilde kişiliğin karanlık yönlerinden olan “narsisizmin” algılanan örgütsel çevikliğin iş performansı üzerindeki etkisini zayıflattığını ancak “makyavelizmin” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi anlamlı şekilde düzenlemediğini göstermiştir. Diğer taraftan kişiliğin pozitif yönlerini ifade eden “deneyime açıklığın” ve “sorumluluğun” algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkiyi zayıflattığını, “dışadönüklüğün” ise algılanan örgütsel çeviklik ile iş performansı arasındaki ilişkide biçimlendirici rolü olmadığını göstermektedir. Tüm bu sonuçlar doğrultusunda kişiliğin pozitif yönleri ve karanlık yönleri olarak adlandırılan kişilik özelliklerinin örgütsel çevikliğe ve performansa olan etkileri göz önüne alındığında; kişilik özelliklerinin olumlu veya olumsuz olarak adlandırılmasından ziyade, örgütsel alana etkilerinin bağlamsal faktörlere bağlı olduğu görülmektedir. Bu araştırma, işletme yönetimi ve örgütsel davranış alanlarına katkı sağlayarak çeviklik, kişilik ve performans dinamiklerine ilişkin uygulanabilir bilgiler sunmaktadır. Çalışma, hızla değişen iş ortamlarında uyum ve etkililiği artırmak için bireysel ve örgütsel faktörlerin bütünleşik bir şekilde ele alınmasının önemini vurgulamaktadır. In the current study, the moderating effects of personality traits on the relationship between organizational agility and employee performance were examined. The findings of the study show both similarities and differences with the findings in the literature. In addition, the findings of the study reveal that organizational agility has a positive and significant effect on job performance. Research has revealed that psychological resilience weakens the relationship between organizational agility and job performance. The research also showed that narcissism, one of the dark aspects of personality, weakens the effect of organizational agility on job performance, but Machiavellianism does not significantly moderate the relationship between organizational agility and job performance. On the other hand, openness to experience and conscientiousness, which express the positive aspects of personality, weaken the relationship between organizational agility and job performance, while extraversion does not moderate the relationship between organizational agility and job performance. In line with all these results, when the effects of personality traits called positive aspects of personality and dark aspects of personality on organizational agility and performance are considered, it is seen that naming personality traits as positive or negative becomes meaningless and their effects in the organizational field depend on contextual factors. This research contributes to the fields of business management and organizational behavior and provides actionable information on agility, personality, and performance dynamics. The study emphasizes the importance of addressing individual and organizational factors in an integrated manner to increase adaptability and effectiveness in rapidly changing business environments.
  • Item
    Avrupa Birliği fonlu projelerin iletişim stratejileri: Değerlendirmeler, analizler ve öneriler
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Akay Gezen, Gaye; Yağcı, Özcan
    Suriye’de yaşanan iç savaş sonrasında milyonlarca Suriyeli ülkelerinden kaçmak zorunda kalmış, sınırlarına en yakın olan Türkiye ye Türkiye’den de Avrupa Birliğine göç etmek istemişlerdir. Avrupa Birliği Türkiye üzerinden gerçekleşen göç akışını yavaşlatmak ve etkilerini azaltabilmek için Türkiye ile göç mutabakatı imzalamıştır. İmzalanan mutabakat çerçevesinde Türkiye’deki Mültecilere yönelik Mali Yardım Programı (FRIT) başlatılmış ve Avrupa Birliği fon kaynaklarını Türkiye’deki kurumlara projeler karşılığında aktarmıştır. Söz konusu kurumlardan biri de Suriyelilerin topluma olan entegrasyonunda önemli rollerden birine sahip olan Millî Eğitim Bakanlığıdır. Millî Eğitim Bakanlığı uyguladığı projelerle daha fazla Suriyeliyi eğitime dahil etmek ve katılımı artırabilmek amacıyla literatürde halkla ilişkiler ile benzer anlamda kullanılan stratejik iletişim çalışmaları yürütmektedir. Bu araştırmada bakanlık tarafından 2016-2021 yılları arasında uygulanmış yaygınlığı açısından en geniş çaplı ve büyük bütçeli üç FRIT fonlu proje örnek vaka olarak seçilmiş ve seçilen projelerin iletişim çalışmaları stratejik iletişim değerlendirme modellerinden olan Piramit Değerlendirme Modelinin kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Modelin kriterleri ise araştırmanın sorularını oluşturmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde Suriye’den Türkiye’ye yaşanan göç süreci, ülkemizde bulunan Suriyelilerin demografik bilgileri, Suriyelilerin hem eğitim hem de diğer alanlarda karşılaştıkları sorunlar, söz konusu sorunları çözebilmek adına Türkiye devleti ve Avrupa Birliği tarafından yapılan çalışmalar, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye sağladığı FRIT isimli fon programı ve Millî Eğitim Bakanlığının FRIT Fonu ile uyguladığı projeler ile örnek vaka olarak seçilmiş üç projenin detayları aktarılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise stratejik iletişim kavramı, stratejik iletişim yönetim sürecini oluşturan aşamalar ve stratejik iletişimi değerlendirebilmek için kullanılan modeller anlatılmış; üçüncü bölümde araştırmanın amacı ve soruları, önemi, ön kabulleri, sınırlılıkları ve yöntemi aktarılmıştır. Piramit Model’in kriterlerini değerlendirebilmek için birden çok veri toplama metodu bulunmaktadır ancak bu araştırmada modelin önerdiği veri toplama yöntemlerinden olan görüşmeler ile veriler toplanmıştır. Söz konusu görüşmeler ise projelerinin uygulayıcısı konumundaki kurumların (Millî Eğitim Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, Concern World Wide Uluslararası Sivil Toplum Örgütü) yetkilileri, FRIT fonlu eğitim projelerinde çalışmış iletişim-tanıtım uzmanları ve alana yönelik çalışmalar yapan akademisyenlerle gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerden elde edilen veriler daha sonra betimsel analiz yöntemi ile kategorize edilmiş ve ortaya çıkan bulgular literatür ile karşılaştırılarak tartışılmıştır.Çalışmanın sonuç bölümünde ise araştırmanın sorularına karşılık verilen sonuçlar ortaya konulmuş ve öneriler sunulmuştur. Following the civil war in Syria, millions of Syrians were forced to flee their country, aiming to migrate first to Turkey and subsequently to the European Union. To slow the migration flow through Turkey and mitigate its impacts, the European Union signed a migration agreement with Turkey. Under this agreement, the Facility for Refugees in Turkey (FRIT) program was launched, providing EU funds to Turkish institutions through projects. One of the key institutions involved is the Ministry of National Education (MEB), which plays a significant role in the integration of Syrians into society. Through its projects, the Ministry conducts strategic communication activities—commonly associated with public relations in the literature—with the aim of including more Syrians in the education system and increasing their participation.In this research, three of the largest and most widespread FRIT-funded projects implemented by the Ministry of National Education between 2016 and 2021 were selected as case studies. The communication activities of these projects were evaluated based on the criteria of the Pyramid Evaluation Model, one of the strategic communication evaluation frameworks. These criteria also formed the basis for the research questions.In the first section of the study, the migration process from Syria to Turkey, demographic information about Syrians in Turkey, the challenges Syrians face in education and other areas, efforts by the Turkish government and the European Union (EU) to address these challenges, the FRIT fund program provided by the EU to Turkey, the projects implemented by the Ministry of National Education using FRIT funding, and the details of the three selected case studies are presented.The second section discusses the concept of strategic communication, the stages involved in strategic communication management, and the models used to evaluate strategic communication. The third section explains the study's purpose, research questions, significance, assumptions, limitations, and methodology.To assess the criteria of the Pyramid Model, multiple data collection methods were considered. However, for this research, data were collected through interviews, as recommended by the model. These interviews were conducted with officials from institutions responsible for implementing the projects (e.g., the Ministry of National Education, United Nations Population Fund, European Union Delegation to Turkey, and Concern Worldwide International NGO), communication and promotion experts who worked on FRIT-funded education projects, and academics conducting studies in the field. The data obtained from these interviews were categorized using the descriptive analysis method and discussed by comparing the findings with the existing literature.In the conclusion section, the findings related to the research questions are presented, and recommendations are offered.
  • Item
    Pandemi dönemindeki kamu spotlarının medya estetiği ve içerik analizi ile değerlendirilmesi
    (Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025) Samur, Serpil; Künüçen, H. Hale
    Sağlık, bağımlılık, çevre kirliliği, güvenlik, eğitim, şiddet ve trafik kazaları gibi toplumsal sorunların giderilmesi toplum refahı için çok önemlidir. Bu sorunlara ilişkin bireylerde farkındalık oluşturmak ve bu farkındalığın tutum ve davranışa dönüşmesini sağlamak amacıyla hazırlanan kısa video yapımlar, kamu spotu olarak adlandırılmaktadır. Türkiye’de ve dünyada kamu yararı için yapılan bu video yapımlar; televizyon, radyo ve dijital medya mecralarında yayınlanmaktadır. Toplumsal sorunların giderilmesi amacıyla hazırlanan kamu spotları, ilgili sorunun çözümüne ilişkin mesajı etkili bir biçimde izler kitleye iletmekle sorumludur. Kamu spotunun bu mesajı hedef kitleye iletme gücü, kamu spotundaki görsel - işitsel anlatım gücü ile doğru orantılıdır. Video yapımdaki görsel-işitsel anlatım dilinin oluşabilmesi için medya estetiği ögelerinin amaca uygun bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Covid-19 pandemisi; Türkiye’yi ve tüm dünyayı etkisi altına alan, pek çok insanın yaşamını yitirmesine neden olan küresel bir sorundur. Türkiye’de, konuya ilişkin toplumsal farkındalığın oluşturulması ve can kayıplarının önüne geçilmesi amacıyla T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından kamu spotları hazırlatılmıştır. Covid-19 pandemi döneminde can kayıplarının yaşanması ve sürecin atlatılmasında sorunlarla karşılaşılması, toplumun konuya ilişkin bilgilendirilmesi için hazırlanan kamu spotlarının incelenmesini gerekli kılmıştır. Toplumsal farkındalığı sağlamak üzere hazırlanan kamu spotlarının etkili bir iletişim diline sahip olmadığı varsayımından hareketle bu çalışmanın konusu; Covid-19 pandemisi sürecinde T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlatılan kamu spotlarını medya estetiği ve içerik analizi ile incelemektir. Bu araştırmada amaç; Covid-19 pandemisi sürecinde T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlatılan kamu spotlarının toplumu bilgilendirme konusunda amaca uygun hazırlanıp hazırlanmadığını tespit etmektir. Araştırmada, Türkiye’de ilk Covid-19 vakasının görüldüğü 11 Mart 2020 tarihi başlangıç kabul edilerek Nisan 2022’ye kadar T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlatılan 51 adet kamu spotu araştırma evrenini oluşturmuştur. Bu kamu spotları, bakanlığın resmî web sitesinden erişilerek elde edilmiştir. Evreni oluşturan 51 kamu spotu arasından amaçlı örnekleme yöntemi ile seçilen 39 kamu spotu araştırmaya dâhil edilmiştir. Araştırma nitel veri analizi yöntemi ile incelenmiştir. Herbert Zettl’ın belirlediği medya estetiği ögeleri -aydınlatma, renk, alan ve görselleştirme, hareket ve zaman, ses- referans alınarak yarı yapılandırılmış görüşme formu hazırlanmış ve 6 uzman ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. 39 adet kamu spotunun içerik analizini yapmak üzere Herbert Zettl’ın belirlediği medya estetiği ögeleri referans alınarak içerik kodlama cetveli hazırlanmıştır. Her bir kamu spotu içerik analizi ile incelenmiştir. Araştırma sonunda kamu spotlarında medya estetiği ögelerinin kullanımında bazı sorunlar tespit edilmiştir. Araştırmanın gelecekte yaşanabilecek toplumsal sorunların giderilmesine yönelik hazırlanacak kamu spotlarının yapım süreçlerine katkı sağlaması beklenmektedir. Addressing societal issues such as public health, addiction, environmental pollution, safety, education, violence, and traffic accidents is essential for promoting societal well-being. Short video productions designed to raise awareness among individuals and facilitate the transformation of this awareness into attitudes and behaviors are referred to as public service announcements (PSAs). These productions, created in the interest of public welfare, are disseminated via television, radio, and digital media platforms both in Turkey and globally. PSAs aimed at addressing societal challenges are responsible for effectively communicating messages that contribute to the resolution of these issues. The effectiveness of a PSA in delivering its message to the target audience is directly linked to the strength of its audiovisual narrative. In order to construct an effective audiovisual narrative in video production, the elements of media aesthetics must be employed in alignment with the intended communicative objectives. The Covid-19 pandemic has been a global crisis that has affected Turkey and the world, leading to significant loss of life. In response, the Turkish Ministry of Health produced a series of PSAs to raise public awareness and mitigate fatalities. The mortality rates and challenges encountered during the pandemic necessitated an examination of the effectiveness of these PSAs in informing the public. This study is based on the premise that the PSAs developed to enhance public awareness during the Covid-19 pandemic lacked an effective communication framework. The research aims to analyze the PSAs produced by the Turkish Ministry of Health during the pandemic through the lens of media aesthetics and content analysis. The primary objective is to assess whether these PSAs were designed in a manner that effectively fulfilled their informational purpose. The research encompasses 51 PSAs produced by the Turkish Ministry of Health between March 11 2020-the date of the first confirmed Covid-19 case in Turkey-and April 2022. These PSAs were sourced from the Ministry’s official website. Utilizing purposive sampling, 39 PSAs were selected for in-depth analysis. The study employs qualitative data analysis methods. A semi-structured interview guide, based on Herbert Zettl’s media aesthetics framework-which includes lighting, color, space and visualization, movement and time, and sound-was developed, and in-depth interviews were conducted with six experts. To facilitate content analysis, a coding scheme aligned with Zettl’s media aesthetics elements was constructed. Each PSA was systematically examined through content analysis. The findings reveal several deficiencies in the application of media aesthetics elements within the PSAs. The study is expected to contribute to the refinement of future PSA production processes, particularly those aimed at addressing emerging societal challenges.
  • Item
    Okul müdürlerinin mesleki rollerini anlamlandırması
    (Başkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kaya Aybek, Zeynep; Akbaba Altun, Sadegül
    Bu araştırmanın amacı, okul müdürlerinin mesleki rollerini anlamlandırma biçimlerine ulaşmak ve bu anlamlandırma biçiminin oluşmasına neden olan ögeleri ortaya çıkarmaktır. Bu amaç doğrultusunda “Resmi liselerde görevli okul müdürleri mesleklerini ve mesleğe ilişkin rollerini nasıl anlamlandırmaktadır?” şeklinde araştırma sorusu oluşturulmuştur. Araştırma nitel araştırma yöntemlerinden fenomenoloji deseninde tasarlanmıştır. Buna yönelik olarak araştırma (i) okul müdürlerinin belirlenmesi, (ii) veri toplama aracının geliştirilmesi ve pilot çalışma yapılması, (iii) saha çalışmasının yapılması, (iv) verilerin analizi ve raporlanması olarak belirlenen aşamalara uygun olarak yürütülmüştür. İlk aşamada okul türündeki farklılıkları dikkate alarak çeşitliliği artırmak amacıyla farklı lise türleri seçilmiştir. Okul türünden kaynaklanan farklılaşmanın veri toplama aşamasında katkı sağlayacağı düşüncesiyle Ankara ilinde eğitim veren farklı lise türleri belirlenmiştir. Fen Lisesi, Anadolu Lisesi, Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Sosyal Bilimler Lisesi, Güzel Sanatlar Lisesi ve İmam Hatip Lisesinde görev yapan okul müdürleri ile iletişim kurulmuştur. İkinci aşamada bu görüşmelerde kullanılmak üzere araştırmacı tarafından geliştirilen yarı yapılandırılmış görüşme formu oluşturulmuştur. Veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış görüşme kullanılmıştır. Ayrıca araştırmacı tarafından görüşme esnasında alan notları tutulmuştur. Seçilen iki farklı lise türünde okul müdürleriyle pilot görüşmeler yapılmıştır. Pilot çalışma ile görüşme formunun uygulanabilir olma durumu belirlenmeye çalışılmıştır. Bu görüşmeler neticesinde görüşme formu üzerinde gerekli düzeltmeler yapılarak forma son hali verilmiştir. Üçüncü aşamada asıl saha görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. Amaçlı örnekleme yöntemi ile belirlenen farklı lise türlerinde görev yapan 10 okul müdürü ile yüz yüze görüşme yapılmıştır. Araştırmacı tarafından görüşme süresince belirlenen okullarda informal gözlemler gerçekleştirilmiştir. Bu gözlemlere ilişkin alan notları alınmıştır. Dördüncü ve son aşamada ise gözlem ve görüşme sonucunda elde edilen veriler analiz edilmiştir. Toplanan veriler içerik analizi tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmada geçerlik ve güvenirliği sağlamak amacıyla doğrulanabilirlik, tutarlılık, transfer edilebilirlik ve inandırıcılık ölçütlerine uygun bazı stratejilerin kullanımı sağlanmıştır. Verilerin analizi yapıldıktan sonra elde edilen bulgular, araştırmada teorik arka plan olarak kullanılan “Anlamlandırma Teorisi”ne göre incelenmiştir. İncelemeler sonucunda çeşitli kategoriler tespit edilmiş ve kimlik inşası temasına bağlı olarak (i) temsilci, (ii) kılavuz, (iii) gönüllü kategorilerine; geçmişe dönük olma temasıyla ilişkili olarak (i) karşılaşılan okul müdürüyle ilgili yaşantılar, (ii) yöneticilikte edinilen tecrübe kategorilerine; sosyal süreç temasında (i) talepler, (ii) beklentiler, (iii) zorluklar kategorilerine; eylemde bulunma temasına bağlı olarak (i) düzen açısından eylemler ve (ii) çeşitlilik açısından eylemler kategorilerine; ipuçlarını fark etme temasıyla ilişkili olarak (i) mesleki bilgi ve beceri bakımından öğretmenden donanımlı olma ve (ii) okulun değişken ve karmaşık yapısı kategorilerine; doğruluk yerine inandırıcılık temasına bağlı olarak (i) duygu boyutu ve (ii) beceri boyutu; süreklilik temasına bağlı olarak (i) tecrübenin yarattığı güven ve (ii) engellenme duygusu kategorilerine ulaşılmıştır. Sonuç olarak okul müdürlerinin mesleki rollerini anlamlandırmada genellikle yönetmelikte tanımlanan görevleri, mevcut seçme ve atama usulü, müdürlükle ilgili tecrübelerinin ve çevre ile kurdukları etkileşimin etkili olduğu görülmüştür. Okul müdürleri bu boyutlardan hareketle mesleki rollerini anlamlandırmış, çeşitli mesleki inançlar geliştirmiş ve anlamlandırma biçimlerine uygun eylemler ortaya koymuşlardır. Bu açıdan bakıldığında okul müdürlerinin kendilerini tanımlamalarında yöneticilikle ilgili rolleri ön plana çıkmakta, öğretime yönelik rollerinin önemli olduğunu ifade etseler de zamanlarının çoğunu idari işlere ayırmışlardır. Söz konusu bulgular ışığında uygulayıcılara, politika yapıcılara ve araştırmacılara çeşitli önerilerde bulunulmuştur. The aim of this study is to reach the ways in which school principals make sense of their professional roles and to reveal the elements that lead to the formation of this way of making sense. In line with this purpose, the research question was formulated as follows: "How do principals working in public high schools make sense of their profession and their professional roles? The study employs a phenomenological design based on a qualitative research method. The study was conducted in the following stages: (i) identifying school principals (ii) developing the data collection tool and conducting a pilot study, (iii) conducting the field study, (iv) analyzing and reporting the data. In the first stage, considering the differentiation arising from the type of school would contribute to the data collection phase, different types of high schools providing education in Ankara were determined. School principals from Science High School, Anatolian High School, Vocational and Technical Anatolian High School, Social Sciences High School, Fine Arts High School and Anatolian Imam Hatip High School were contacted. In the second stage, a semi-structured interview form was developed as a data collection tool. This interview form was used in the pilot interviews conducted with principals from two different high school types. The necessary revisions were made and the interview form was finalized based on the insights gathered during the pilot interview. In the third stage, field interviews were conducted with ten high school principals working in different types of high schools who were chosen through purposive sampling method. The researcher conducted both formal and informal observations in the schools determined during the interview period. Field notes were taken regarding these observations. In the fourth and final stage, the data obtained from the observations and interviews were analyzed. The collected data were analyzed using the content analysis technique. In order to ensure validity and reliability in the research, some strategies were used in accordance with the criteria of verifiability, reliability, transferability and credibility. After the analysis of the data, the findings obtained were analyzed according to the “Weick's Sensemaking Theory” used as the theoretical background in the study. As a result of the analysis, various categories were identified and the categories of (i) representative, (ii) guide, (iii) volunteer were categorized in relation to the theme of identity construction; the categories of (i) experiences related to the school principal encountered, (ii) experience gained in management were categorized in relation to the theme of being retrospective; the categories of (i) demands, (ii) expectations, (iii) difficulties were categorized in the theme of social process; the categories of (i) actions in terms of order and (ii) actions in terms of diversity were categorized in relation to the category of taking action; the categories of (i) being better equipped than the teacher in terms of professional knowledge and skills and (ii) the variable and complex structure of the school; the categories of (i) emotion dimension and (ii) skill dimension in relation to the theme of credibility instead of accuracy; the categories of (i) confidence created by experience and (ii) sense of frustration in relation to the theme of continuity. As a result, it was seen that the duties defined in the regulations, the current selection and appointment procedure, their experiences related to principalship and their interaction with the environment were effective in making sense of the professional roles of school principals. Based on these dimensions, school principals made sense of their professional roles, developed various professional beliefs and took actions accordingly. From this point of view, school principals' roles related to administration came to the forefront in their self-definitions, and although they stated that their roles related to teaching were important, they spent most of their time on administrative tasks. In the light of these findings, several suggestions were made for practitioners, policy makers and researchers.
  • Item
    Mülteci öğrencilerin dil becerilerine ilişkin öz yeterlik algıları ve Türkçe derslerine yönelik tutumları üzerine bir araştırma (Mersin ili örneği)
    (Başkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kardoğan, Mehmet; Güzel, Abdurrahman
    Bu araştırmada, Türkiye’de ilköğretim ikinci kademede öğrenim gören mülteci öğrencilerin temel dil becerilerine ilişkin öz yeterlik algılarının ve Türkçe derslerine yönelik tutumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda araştırmada nicel araştırma yaklaşımlarından betimsel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubu, 2023- 2024 eğitim-öğretim yılında Mersin ili, Mezitli ilçesine bağlı Mezitli İmam Hatip Ortaokulunda öğrenim gören toplam 200 mülteci öğrenciden oluşmaktadır. Araştırmada ölçme aracı olarak Şengül (2016) tarafından geliştirilen “Türkçeye Yönelik Tutum Ölçeği”, Tulumcu (2014) tarafından geliştirilen “Yabancılar İçin Türkçe Dinleme Öz Yeterlik Ölçeği” ve “Yabancılar İçin Türkçe Okuma Öz Yeterlik Ölçeği”, İşçi (2019) tarafından geliştirilen “İkidilli Öğrencilerin Türkçe Dersi Konuşma Becerisi Öz Yeterlik Ölçeği”, Büyükikiz (2011) tarafından geliştirilen “Türkçe Öğrenen Yabancılar İçin Yazma Becerisi Öz Yeterlilik Ölçeği” ve araştırmacı tarafından geliştirilen “Kişisel Bilgi Formu” kullanılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde betimsel istatistik ölçüleri (frekans, yüzde, ortalama, standart sapma), t-testi, ANOVA ve güvenirlik analizi için Cronbach alfa katsayısı kullanılmıştır. Fark analizlerinde istatistiksel anlamlılık için .05 düzeyi dikkate alınmış olup tüm analizler SPSS (versiyon 25) paket programı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın sonunda, öğrencilerin dil becerilerine ilişkin öz yeterlik algıları ile Türkçe dersine yönelik tutumlarının orta düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuçlardan hareketle ilgililere önerilerde bulunulmuştur. In this study, it was aimed to determine the self-efficacy perceptions of refugee students studying at the second level of primary education in Turkey regarding basic language skills and their attitudes towards Turkish lessons. For this purpose, descriptive survey model, one of the quantitative research approaches, was used in the study. In the study, ‘Attitude Scale towards Turkish’ developed by Şengül (2016), ‘Turkish Listening Self-Efficacy Scale for Foreigners’ and ‘Turkish Reading Self-Efficacy Scale for Foreigners’ developed by Tulumcu (2014), ‘Speaking Skill Self-Efficacy Scale for Bilingual Students’ Turkish Lesson’ developed by İşçi (2019), “Writing Skill Self-Efficacy Scale for Foreigners Learning Turkish” developed by Büyükikiz (2011) and “Personal Information Form” developed by the researcher were used as measurement tools. Descriptive statistics measures (frequency, percentage, mean, standard deviation), t-test, ANOVA and Cronbach's alpha coefficient for reliability analysis were used in the analysis of the data obtained. In the difference analyses, .05 level was taken into consideration for statistical significance and all analyses were carried out through SPSS (version 25) package programme. At the end of the study, it was determined that students' self-efficacy perceptions about language skills and their attitudes towards Turkish lesson were at a medium level. Based on these results, suggestions were made to those concerned.